10 Ekim 2012 Çarşamba

Assistt’ten ilginç Ttnet oyunu!


Assistt, Sağlık Bakanlığı’na bağlı 182 çağrı merkezinin ihalesini alan firma, bir diğer adıyla MHRS, yani Merkezi Hastane Randevu Sistemi’ni çalıştıracak şirketin adıdır. Ama bu şirket, MHRS veya 182 veya Sağlık Bakanlığının işini değil, Ttnet’in işini yapıyor, nasıl mı, ilginç oyuna bakalım.

Başından beri “şaibeli” alım yapan, mülakatlarda oyun oynayan, kuraya kalacakları kurum dışından alakasız kişilerce belirlenmesine rıza gösteren Assistt yöneticileri, şimdi de Sağlık Bakanlığını kandırıyor.

Şaibeli seçimden sonra 200 asil, 114 yedek personel belirlendi.

Bu kişilere 1 aylık kurs verildi ve daha sonra hemen işe başlandı.

İşin ikinci haftasında Ankara Ttnet merkezinden Adıyaman’a personeller geldi ve “Adıyaman lokasyonunda bundan sonra Ttnet çağrısı alınacak” dendi.

Oysa o personellerin görevi 182, yani hastaların randevularını almaktı.

Personel, Asisst’e ve ihalesi alınan 182 MHRS’ye, bir diğer adıyla da asıl Sağlık Bakanlığı’na bağlı olduklarını biliyorlardı. Peki bu ttnet nereden çıkmıştı?

Bazı personel bunu kabullenmedi, çünkü bu aynı zamanda bir suçtu, görevi ihmaldi, Tapu Müdürlüğünün işini yapmak gibi bir şeydi.

Ve bu Assistt’in aldığı işe aykırı davranması, sözleşmeyi çiğnemesi ve alınan belgenin iptaline kadar gidecek bir suiistimaldi.

Bu riski göze alan Assistt yöneticileri, ttnet çağrısı almayı istemeyenlere yol verildi, gözünün yaşına bakmadan işten çıkardılar.

Evini geçindirmek zorunda olanlar boynunu bükerek denileni yaptı.

Ve dananın kuyruğu, asıl oyun Sağlık Bakanlığı’ndan teftişe gelmesiyle oldu.

Yaklaşık bir ay önce Ankara Sağlık Bakanlığından Adıyaman lokasyonuna teftiş için görevli memurlar geldi.

Memurların geldiği gün, Assistt yöneticileri Ttnet’i kapattırdı, her yere MHRS Amblemli afişleri de astırdı.

Tembih de edildi; “Kimse Ttnet’in adını bile söylemesin, kapatırlar yoksa burasını” dendi.

Teftişe gelenlere böyle bir oyun oynandı.

Görevli memurlar gidince, her şey eski haline getirildi.

Herkes Ttnet çağrısı alıyor, almak istemeyenler ise işten çıkartılıyor.

Sağlık Bakanlığı da, Adıyamanlı vatandaşlar da, siyasiler de, bürokratlar da Adıyaman 182 çağrı merkezinde MHRS personeli olduğunu sanıyor, ama öyle bir şey yok.

Siyaset çok acımasız


1959 yılında Konya’nın Taşkent ilçesinde doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra, Boğaziçi Üniversitesi'nin Ekonomi ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümlerini çift ana dal programıyla(ÇAP) bitirdi. Aynı üniversitenin “Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler” bölümünde doktora yaptı.

Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. Üniversitenin Siyaset Bilimi bölümünü kurdu ve 1993 yılına kadar bu bölümün başkanlığını yürüttü.

1993 yılında doçent oldu ve 1995–1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde çalıştı.

Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademilerinde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi.

1999–2004 yılları arasında profesör oldu ve Beykent Üniversitesi’nde, üniversite yönetim kurulu üyeliği, senato üyeliği ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığı, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde de misafir öğretim üyeliği yaptı.

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve dönemin Başbakanı Abdullah Gül’ün birlikte aldıkları kararla büyükelçi unvanı verildi.

Gazze Savaşı'na çözüm getirmek için Türk Hükümeti’nin uyguladığı mekik diplomasisinin önde gelen aktörlerindendi.

Yazdığı eserler birçok dile çevrildi; “Alternative Paradigms” ve “Civilizational Transformation and the Muslim World” ile “Rewriting of Muslim Politics in the 20th Century” bunlardan birkaçı.

“Stratejik derinlik: Türkiye'nin uluslararası konumu”, “Küresel Bunalım” ve “Osmanlı Medeniyeti: Siyaset İktisat Sanat” adlı eserleri başvuru kaynağı gibidir.

1 Mayıs 2009'da, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı olarak TBMM dışından atandı. 58., 59. ve 60. hükümetler döneminde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ve hem bakanlık hem de cumhurbaşkanlığı görevlerinde Abdullah Gül’e dış politika başdanışmanlığı yaptı.

24. Dönem Konya Milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Evli ve dört çocuk babası olan Ahmet Davutoğlu; İngilizce, Almanca ve Arapça biliyor.

***

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “kısa” özgeçmişini buraya almamın bir nedeni var. Davutoğlu, dış politika konusunda ülkemizde, hatta dünyadaki sayılı isimlerden birisidir.

Uzun süre siyasete hiç karışmadan fikirlerini iktidar yapan önemli bir isimdi. Milletvekili olmadan Dışişleri Bakanı oldu ve sonrasında da milletvekili seçilerek aynı bakanlığa devam etti.

Siyasetin acımasızlığı da “kendini bilmezlerin” çok olmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli beyinlerden birisine, sürekli yalpa yapan, bir ileri bir geri giden, dün dediğini bugün, bugün dediğini yarın yalanlayan, sürekli iftira atan, çamur atıp izinin kalmasını isteyen, bir kasetlik genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu, “geri zekâlı” diyebiliyor.

***

Tapu memuru Kamer Bey ile ev hanımı Yemuş Hanım’ın yedi çocuğundan dördüncüsü olarak 17 Aralık 1948’de Tunceli’nin Nazimiye ilçesinde dünyaya gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütün kariyeri “memur” olmasıyla sınırlı. Yükselebildiği en tepe nokta olan SSK Genel Müdürlüğü’nde “yandaşlara sıfır faizle kredi verip, yüksek faizle kredi alarak” SSK’yı batırmakla ünlendi.

Ve bir gün Deniz Baykal’ın “seks kaseti” çıkınca, Baykal görevden ayrılmak zorunda kaldı. Kılıçdaroğlu, “genel başkanlığa aday olmayacağım” dedikten hemen sonra aday oldu ve ilk “yalpalamalarını” da o zaman yaptı.

O gün bugündür söylediği hiçbir sözün arkasında durmadı, her söylediğini yine kendisi yalanladı, eline tutuşturulan her belge “düzmece” çıktı ve sonunda mahcup oldu.

Her mahcubiyetiyle de yeniden yalpa yaptı, yeniden sağa sola sataşmaya başladı ama ne partisini bir adım ileriye götürebildi, ne kendi kariyerini yükseltti, ne halkı için “faydalı” tek bir olumlu işin ucundan tutmadı.

Bir siyasetçi için “şans” denecek bir şekilde genel başkanlığa getirilmişti ama hiçbir CHP’linin yüzünü ak edemediği gibi, iktidar partisi için de “bulunmaz bir muhalefet lideri” olarak adını altın harflerle tarihe yazdırmayı bildi.

Ağzının bozukluğu, küfürbaz olması, hakaretleri çok aşan sataşmalarıyla “sokak ağzının” ötesine geçmeyen, sıradan bir kişiliği olduğunu her zaman gösterdi.

Ve o Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli isme “geri zekâlı” diyecek kadar da kendini bilmez birisiydi.

AK Parti Genel Başkanı Hüseyin Çelik’in dediği gibi, “Davutoğlu, zekâsının zekâtını verse Kılıçdaroğlu’na bir ömür yeter.”

Ne diyelim, siyaset çok acımasız ve iyilere göre olmadığını haykıran Kılıçdaroğlu gibiler ise her zaman var olacaktır, ne yazık ama öyle…

Twitimden seçmeler
Verdiğiniz bütün çaba, harcadığınız bütün emek boşa gidiyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Balık bilmeyebilir ama bilen hep var!
www.twitter.com/naifkarabatak


9 Ekim 2012 Salı

Dün konuşan başbakan değildi!


Dün partisinin grup toplantısında konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, birçok kişi gibi beni de şok etti. Hem Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’e verdiği cevap, hem anadille ilgili sözleri, çok kişiyi şok etti.

Sanki demokratik açılımı yapan kendisi değildi.

Sanki Kürt Sorununu çözmek için didinen de kendisi değildi.

Sanki her türlü ırkçılığı elinin tersiyle iten bir dine mensup değildi.

Sanki “kendi nefsi için istediğini” bir başkası için isteyen bir anlayışın temsilcisi değildi.

Dün, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugüne kadarki bütün demokratik adımları elinin tersiyle iten, ırkçılığı benimseyen, Milliyetçilikten gurur duyan bir kimliğe bürünmüştü.

Kendisi anadilinde konuşarak, “Anadilde eğitim, öğretim, yok böyle bir şey” dedi mesela…

Hem de anadilde eğitimin, herkesin ana sütü gibi hakkı olduğunu bilerek…

“Devletin resmi dili Türkçedir” diye devam ederek, anadilde eğitime karşı çıktı.

Çok basit bir savunma mekanizmasıydı ve altı dolu değildi, içi boştu, inandırıcılıktan da uzaktı.

Devletin resmi dilinin Türkçe olması, bir başka dilde eğitim alınmasına engel değildi.

Eğer öyle olsaydı bu ülkede İngilizce, Almanca, Fransızca eğitim olmaz, tüm eğitimler Türkçe yapılırdı.

Bunu en iyi bilen de başbakanın kendisiydi.

Bugüne kadar “Kürt yoktur” denen devlet zihniyetinin ülkede nasıl yaralar açtığını en iyi bilenlerden olmalıydı.

İnkâr ve asimilasyonu kaldırmak, “dilinizi kullanmayın” demek değildir.

Veya demokratik açılım yapmak, “Kürtçe müzik dinleyip, Türkçe düşünmek” de değildir.

Bir işe ya kalkışacaksınız, ya hiç lafını etmeyeceksiniz.

Kalkıştığınız işi de sonlandıracaksınız.

Türkiye’de anadilde eğitim şarttır ve herkesin doğuştan kazandığı bir haktır.

Bunun aksine söylenen her söz ise abesle iştigalden öte bir şey değildir.

Kim ne derse desin, kim nasıl düşünürse düşünsün, Allah’ın verdiği bir hakkı, bir başkasının almasına “hak ihlali” denir.

Her ihlal ise yüreklerde açılan yeni bir yaradır.

Herkesi Türk görmek, gerçeklere gözünü kapatmak demektir.

Herkesi kendi kimliğiyle görüp ama o dilini kullanmasının önüne engel koymak da insanların en temel hakkını gasp etmekten öte bir şey değildir.

Bir şeyden taraf olmak, onu sonuna kadar savunmakla olur.

Eğer siz ihlal edilen hakların iadesini isteyerek halktan oy almışsanız, bunun gereğini yapmak zorundasınız.

O kürsüde AK Parti Genel Başkanı gibi konuşmak zorundasınız.

Sizi dinleyen vekiller, oy veren insanlar, destek veren aydınlar, sizin kafatasçı olmamanıza ve kanayan bir yarayı dindirmenize karşılık destek vermiştir.

Bütün bunları unutup, kürsüye MHP lideri gibi veya ulusalcı gibi veya Ergenekoncu gibi çıkarak söylemlerde bulunma hakkınız artık yoktur.

Aslında sorun belki de, “nereye oynadığınızla” alakalı olsa gerek.

Eğer başbakanlığa oynuyorsanız, çok demokrat olabiliyorsunuz.

Ama eğer cumhurbaşkanlığına oynuyorsanız, bürokrasinin dilini kendinize rehber seçebilirsiniz.

Hani “kırmızıçizgi” üretenlerle mücadele ediyordunuz?

Hani devletin asıl sahibi konumunda kendisini görenlere, bunun yanlışlığını söylüyordunuz?

Hani, devlet içindeki çetelerle mücadele ederek, halkın yönetimini esas alıyordunuz?

Birden bire ne oldu, bütün demokratik kimliklerden arınarak, kafatasçı mı olmayı seçtiniz?

Devletin resmi dilinin Türkçe olması, anadilde eğitimin Kürtçe olmasına nasıl bir engel teşkil ediyor, bari bunu da söyleseniz de, biz de ne olduğu üzerine kafa yorsak.

Yok böyle bir şey…

Var olan, “ben istediğim kadar hak veririm” türü yaklaşımdan öte bir şey değildir.

Hak, asla bir ulufe değildir ve birilerinin tekelinde olan, canı çektikçe veren, küstüğünde esirgeyen veya gıdım gıdım vermeyi bir marifet sayan bir kavram değildir.

Hak, insanların doğuştan kazandığı ve Allah’ın bahşettiği bir şeydir.

Dünyaya geldiğimde nasıl ki, Türkçeyi anadilim olarak seçme özgürlüğüm yoksa anadili Kürtçe olanın da seçme özgürlüğü yoktu.

Buna anne ve babayı da, memleketi de, ülkeyi de, dini de ekleyebilirsiniz.

İnsanların nerede ve nasıl doğacağını belirleme hakkı, sadece yaratıcının elindeki bir şeydir.

Yaratıcının öyle uygun gördüğünü, kullar olarak bizlerin yargılaması düşünülemez.

Bir insanın beyaz olması, siyah veya sarı olması nasıl ki elinde değilse, hangi dili konuşanların arasında doğması da elinde değildir.

Ve demokratlık, işte bütün bunlara saygı göstererek, hak ettiğini esirgememek, gasp etmemek, el koymamak, baskı ve zulüm yapmamaktır.

Ama dedim ya zaten dün o kürsüde konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan değildi, bir başkasıydı, çok tanıdıktı ama başbakan değildi.

Twitimden seçmeler
Düşünce adamlarının siyasete girmesi çok iyidir ama bu siyasi anlayışla çok kötüdür. Davutoğlu'nun tırnağı olamayan, ona geri zekâlı diyebiliyor.
www.twitter.com/naifkarabatak

8 Ekim 2012 Pazartesi

Yalan Söylüyorsunuz!


Türkiye, “saha araştırması” konusunda sağlıklı sonuç vermeyen ülkeler sıralamasında ilk başlarda yer alacağını iddia edenlerdenim. Buna gerekçe elbet çok. Belki de zamanında anketörlük yaptığımdan, insanların sorulara nasıl ve nelerden etkilenerek cevap verdiğini tahmin etmememden kaynaklıdır.

Ankete gerek de yok. Televizyondaki bazı programlardan en çok şikâyet alınmasına rağmen, en çok izlenen olması, doğru yerde durmadığınızı gösterir. Mesela kadın programları, diziler, ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan eski filmler.

Aslında bütün bunlara herkes karşıdır, herkes şikâyetçidir ve hiç kimse de izlemiyordur. Ama izlenme rekoru kıran programlar da bunlardır.

Bir anket yapın “herkes boş zamanında kitap okuyordur” ama kitap basımı da, satımı da “okuyan” topluma göre değildir. Belki de “boş zaman” bulmakta zorlanıyor, ömürde bir kez boş zaman olunca da, iki sayfa kitap okuyordur.

İçki içme oranının az olduğu, anketlerde verilen cevaplardan net anlaşılır ama içki tüketiminde dünyada önemli bir sıralamamızın olduğu da aşikârdır.

Türkiye’de herkes dindardır ama rüşvet alan, faiz yiyen, eşini aldatan, içki içen, kumar oynayanların sayısı da oldukça kabarıktır. Daha buna ahlaki zafiyetleri, yalan söylemeyi, mala hile katmayı, eksik tartmayı da eklemedim.

Sorun, nasıl yaşadığımız değil, anketlerde verilen cevaplarla nasıl yaşamamız gerektiği üzerinde durmamızdan kaynaklıdır.

***

Bahçeşehir Üniversitesi, farklı bir anket çalışması yapmış. ‘2012 Değerler Araştırması’ adını taşıyan bu anket, milletimizin yaşamından da ipuçları veriyor veya öyle sanıyorsunuz.

Eğer toplumunuzu tanıyorsanız, insanlarla iç içe ve onların yaşamından bir parçaysanız, sorulara verilen cevaplara baktığınızda da “olabilir” veya “olamaz” dediğiniz sonuçları görebilirsiniz. Hatta “yalan söylüyorlar” diyeceğiniz kadar ilginç sonuçlara da rastlarsınız.

Araştırmaya katılanların yüzde 87’si eşcinsellerle, yüzde 84’ü içki içenlerle, yüzde 76’sı da AİDS hastalarıyla komşu olmak istemiyormuş.

Çok yadırganmaz.

Eşcinsellerin belli kentlerde, belli semtlerde oturdukları ve toplumun bakış açısını iyi bildiğinizde bu sorunun cevabına “olabilir” dersiniz.

İnsanlar komşularını özgürce seçebilseydi, sabaha kadar nara atıp, küfürler savuran bir alkoliği istemeyecekleri açıktır. Bu nedenle “şişede durduğu gibi durmayan” alkolü tüketenleri komşu olarak istemeyenler çoğunlukta. Elbet bu oranı, “kentlerin yapısına göre” düşünmek gerekir. Aids konusu ise bilinçsizlikle alakalı.

Türkiye, insanların birbirine en az güvenebildikleri ülkelerden birisiymiş. Bu doğru bir tespit değil aslında. Bölgelere göre çok farklılıklar göstereceği biliniyor.

Orduya duyulan güven düzeyinde son yıllarda bir düşüş varmış. Bu soruya oturduğunuz yerden cevap verebileceğiniz gibi, daha önceki güvenin de “korkudan” olduğuna inanırsanız, sağlıklı değerlendirme yapabilirsiniz.

Türk toplumu, Avrupa’nın ve dünyanın en dindar toplumlarından birisiymiş, dinin toplum yaşamındaki yeri en üst düzeylerdeymiş.

Çoğunlukla da “Dinin esas olarak bu dünyaya değil, ölümden sonraki dünyaya anlam kazandırdığını” düşünenler çoğunluktaymış.

Avrupa’da, Tanrı’nın insanların yaşamındaki yerinin en yüksek olduğu toplum da Türkiye’ymiş.

Buna gerekçe de var; Yaklaşık “her üç kişiden biri” hem 30 gün oruç tutuyormuş, hem günde beş vakit namaz kılıyormuş.

Sayı çok büyük…

Her üç kişiden birisi…

Neredeyse herkes dindarmış. Bu oran son 22 yılda 10 puan kadar yükselmiş.

47 Avrupa ülkesi içinde siyasal yelpazenin en sağında Türk toplumu yer alıyormuş. Bu iktidar dağılımına baktığınızda da kabul edilebilir görünür ama hâkim güç konusu gündeme geldiğinde, Türkiye’de “sol hakimiyet”in her zaman hissedilir oranda olduğu görülecektir. Özellikle medyada en çok sesi çıkanlar, toplumun değerlerine en çok ters düşenlerle sol aydınların olması tesadüf olamaz.

Irkçılıkla ilgili bir soru var; “Türk olmaktan son derece gurur duyanların” oranı Güneydoğu Anadolu’da yüzde 23, Karadeniz’de yüzde 88’miş.

Bu doğru bir tespit değil. Karadeniz’de “Milliyetçilik” damarının bir parça baskın olduğu söylenebilir ama insan sadece Türk olmaktan niye gurur duysun, adam olmaktan gurur duyulur. Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu’nun bazı illerinde de “Kürt olmaktan gurur duyan” ırkçılar da var.

En çok “taş fırın erkekliği” bizdedir, lafta da olsa bizdedir!

Ama anket, bu “lafta”yı doğrulama amacı gütmüş olmalı ki, kadınların yüzde 71’i ‘ailenin reisi erkek olmalı’, yine kadınların yüzde 59’u ‘kadın her zaman kocasına itaat etmeli, onun sözünden çıkmamalı” diyormuş. İlginç bir tespit, bu oran İzmir’de yüzde 40, Doğu Anadolu’da yüzde 71’miş.

Halen bozulmadığımızı gösteren soruya verilen cevaptan anladığımız kadarıyla Fransızların yüzde 36’sı, Türklerin yüzde 6’sı evliliğin artık modası geçmiş bir kurum olduğunu düşünüyormuş. Yüzde altı bile çok ama demek ki o kadar var yani.

Tahmin ettiğiniz gibi, bu anket çalışması “toplum dindarlaşıyor” savını destekleme adına yapılmış. Oysa bu anketi, 50 yıl önce veya 50 yıl sonra da yapsanız, her üç kişiden birisinin namaz kıldığını, Ramazan ayında da herkesin oruçlu olduğunu öğrenirsiniz.

Şimdi yazının başlığını düşünün ve “yalan söylüyorsunuz” diyeceğiniz cevaplara bakın, bu arada toplumu incelemeyi de unutmayın!

Twitimden seçmeler
Bit Pazarına nur yağdırmaya çalışanların çabaları, sizin gözünüzü kamaştırıp, Bit Pazarına doğru yönlendiriyorsa suçu başkasında aramayın.
www.twitter.com/naifkarabatak

7 Ekim 2012 Pazar

Tepkilerimiz ve inançlarımız


Hazreti Ali’nin bir savaş esnasında düşmanını yere yıkıp öldürmek üzereyken, onun yüzüne tükürmesiyle öldürmekten vazgeçtiği ve sebebi sorulduğunda da, “Sen yüzüme tükürünce kinlendim, sana kızdım; eğer o an öldürseydim sana kızgınlığımdan bunu yapmış olacaktım. Yani seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım. Bu yüzden seni serbest bıraktım.” diye cevap verdiği, bunu duyan adamın da bu büyük asalet ve incelik karşısında iman ederek Müslüman olduğu nakledilir.

***

Yeryüzünde yaşayan herkesin Müslüman olması veya herkesin Müslümanların değerlerine aynı saygıyı göstermesi beklenemez. Bu nedenledir ki, tarihin birçok döneminde Allah’a, peygambere veya kutsal olan başka değerlerimize hakaret edenler oldu, kimi cezalandırıldı, kimi umursanmadı, kimi hatasını anladı, kimi ise ağır hakaretlere uğradı.

İnsanlar, inandıkları değere saldırıldığında doğal bir tepki gösterirler ama bu tepki, “inançlarıyla birebir orantılı” olmak zorundadır.

Diyelim birisi size “ahlaksız” dedi. O kişiye ahlaksız olduğunuzu mu, olmadığınızı mı kanıtlamaya çalışırsınız?

Elbette ki ahlaksız olmadığınızı, güzel ahlakınızla, kibarlığınızla, nezaketinizle göstermeniz gerekir.

Diyelim birisi peygambere hakaret eden bir film yaptı. Filmde Müslümanları cani gösterdi, zalim gösterdi. Ne dininiz ne de peygamberiniz öyle değil ve öyle olmadığını adınız gibi biliyorsunuz.

Peki buna nasıl cevap verilir, canilik yaparak, yani onu onaylayarak mı, İslam’ın ve onun yüce Peygamberinin nasıl birisi olduğunu göstererek mi, anlatarak mı, karşı atakla film yaparak mı?

***

Bu soruma nasıl cevap verdiğinizi bilmiyorum ama o filme nasıl cevap verildiğini ne yazık ki çok iyi biliyorum.

Hiçbir suçu olmayan büyükelçinin öldürülmesi, ortalığın savaş alanına döndürülmesi, her yerin yakıp yıkılması…

Bütün bunların İslam’la ilgisi olduğunu söyleyecek bir tek kişi çıkabilir mi?

Peki daha sonrasında Taraf Gazetesi Yazarı ve aynı zamanda Ermeni olan Seven Nişanyan’ın “dinsizlerin İslami değerlere nasıl bakacağı” üzerine “Nefret suçları” konusunda yaptığı fikir jimnastiği de denilecek ve eleştirilecek çok yönü olan yazısına nasıl tepki gösterildi?

Twitter’de, Seven Nişanyan’a yapılan hakaretleri okuyunca yüzüm kızardı.

48 yaşındayım ve hayatımda duymadığım küfürleri oradan okumak zorunda kaldım.

O hakaret ve küfürleri buraya biplesem de, noktalasam da, gizleyerek anlatmaya çalışsam da, ne terbiyem buna müsaade eder, ne inancım, ne de ahlakım.

Çünkü çok iyi biliyorum ki, Müslümanlar küfretmez…

Hakaret ve küfredenlerin yazıyı okumadıklarına da eminim.

Tıpkı filmi seyretmediğimiz gibi.

İlla okunsun veya film izlensin demiyorum ama neyi ve neden eleştirdiğinizi bilmeden ve yaptığınız eleştiri karşıyı doğrulayacak derecedeyse; sorgulanması gereken filmi yapan, yazıyı yazan mı, siz ve inancınız mı?

***

Elbette o tepkileri gösterenlerin hiçbir suçu yok.

Onlar aldığı İslami eğitim o kadar.

Sadece namaz kılmak ve oruç tutmakla Müslüman olunacağını sananların, ahlaki yönü bir kenara attıklarında ortaya böyle bir tablo çıkıyor.

İşte o zaman Müslüman birisi yönetici olduğunda rüşvet alabiliyor, eline geçtiğinde zina yapabiliyor, paranın üzerine oturduğunda yetim malını çalabiliyor, eksik tartıp, yanlış ölçüyor. Doğruları gizleyip, yalana sarılabiliyor.

Daha çok kazanmak için her şeyi mubah görüp, sonra da Allah’ın huzuruna çıkarak namaz kılıyor ama yüzü kızarmıyor.

Ortalığı savaş alanına döndürenler, her tarafı yakıp yıkanlar ve insan öldüren veya twitter’de küfürleri havada uçuşturanların önce Allah’tan, sonra tüm Müslümanlardan özür dilemesi gerekir.

-Bizim dinimiz böyle değil, yaptığımız aşağılıkça harekettir, demedikleri müddetçe bu tür hakaret dolu filmler veya karikatürler veya yazılar yazılmaya devam edecektir.

Çünkü “İslam’ı tanımayan” sizin tavırlarınızla tanımaya başlayacak ve o tanıdığını sandığının ise İslam’la ilgisi olmayacaktır.

Belki de İslam’ı bilmeden Müslüman olanlar çok.

Belki Müslüman olmayanların tepkisini üzerine yakıştıranlar var.

Ya da tepkilerimizle inançlarımızın oluşturduğu tezadın açmazıyla karşı karşıyayız.

Ya bizler Müslümanlığı bilmiyoruz ya Müslümanlık bizden bihaber!

Her ne olursa olsun şunu iyi bilmek gerekiyor ki, bütün bunların İslam’la ve Müslümanlıkla en ufak bir ilgisi ve alakası yoktur.

Hem Sezai Karakoç ne demişti; “Müslüman! İslâm’ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.”

Twitimden seçmeler
Çıldırmamak elde değil Muharrem İnce “Camilerde neden Atatürk'e dua edilmiyor” diye sormuş. Yahu gel kime dua edersen et, tutan mı var?
www.twitter.com/naifkarabatak