4 Ekim 2012 Perşembe

Ben böyle bir onur istemiyorum!


Dün TBMM’de mesai yapan vekiller, 3 saat 20 dakikada önemli bir karar çıkardı. Bu karar elbet kolay çıkmadı. Tartışmalar, suçlamalar, savunmalar, gerilen sinirler, deşarj olmak için boğazı yırtılana kadar bağıranlar, sıra kapaklarına vuranlar ve sonunda oylama; 320 kabul, 129 ret.

Oy verenler neye “evet” dediğini, karşı çıkanlar neye karşı çıktığını “tam anlamıyla” bildiğini düşünmüyorum. Bunun için de “tez yazacak kadar” elde veri olduğuna inanıyorum.

Çünkü hiçbir milletvekili kendi özgür iradesiyle ve oylanacak metni anlayarak, içine sindirerek, özümseyerek, aklı ve yüreğiyle tartarak kabul etmediği gibi, karşı da çıkmıyor. Grup kararı alınıyor veya alınmıyor gibi yansıtılıyor.

Ama AK Partililer “evet” oyu vereceğini biliyor, MHP’liler de “evet” diyeceğinin farkında, CHP ise “Ret” oyu kullanacağını peşinen ilan ettiğinden hepsi oyunun rengini iyi biliyor.

Ve bunlar millet adına karar veriyor.

Ne yazık ama ne yazık ki, millette tıpkı vekilleri gibi…

Akçakale’ye acının düşmesiyle birlikte işyerlerinde, kahve köşelerinde, evlerde, televizyonlarının başında ve sosyal medyada iki zıt kutbun tartışmalarıyla sabahı zor ettik.

Bir kesim “şiddetle savaşa karşı” olduğundan, top da, tüfek de, tank da ülkeyi vursa umurlarında değil.

Bir kısmı, “Kerkük’ü de alalım” diye kanla toprak büyütmenin derdinde olduğu gibi, Suriye’yi de vurarak toprağını büyütme derdinde.

Bunlardan bir kısmı, “nefsi müdafaa” çerçevesinde saldırıya aynıyla karşılık verilmesinden yana.

Bir kısmı, hükümetin Suriye politikasını eleştirir, bir kısmı PKK’nın belli bir bölgede hükümranlığı için yapıldığını bunun da Oslo’yla bağını kurarak anlatırlar. Elbette hepsi batının oyunudur, Amerika bizi savaşa çekmek istemektedir, hükümetse bu oyuna düşmektedir.

Bütün bunlar bir birinden tamamen farklı ve temelde ayağı yere basan görüşler olmaktan çok uzak olduğu gibi, hissi, fevri ve ideolojik bir tarafgirlik veya karşı çıkmadan öte bir şey değildir.

Oysa eğri oturmaya gerek olmadan, doğru oturup, doğru konuşmak gerekir.

Birincisi Suriye’de masum insanlar göz göre göre ölüyor, hem de kendi hükümetleri tarafından.

İkincisi Suriye, ülkesindeki ateş topunu ülkemize sıçratmak için aralıklarla denemeler yapıyor, belki de savaş davetiyesi yolluyor.

Üçüncüsü ise bu davet, can alarak yapılıyor, hiçbir suçu olmayan insanlarımız, kadınlarımız, çocuklarımız ölüyor, yaralanıyor.

Uçak düşürülmesinde müdahale edilmemesine sert tepki gösteren vatandaşlar ve muhalefet partileri, Akçakale’ye ilk bomba düştüğünde de bu tavrını sürdürdü. Özellikle CHP ve MHP kanadı, ülkemizin “şamar oğlanı ”na döndüğünü söylüyorlardı. Kimse ülkemizi ciddiye almıyordu, hükümeti umursamıyordu ve vuruyorlardı…

Sonra can kaybı olunca tepkiler bu defa çığ gibi yükselmeye başladı, ta ki Türkiye karşılık verene kadar.

Ve o andan sonra her şey tersyüz oldu, ülkede iki kutup oluştu; savaş çığırtkanları ve savaş karşıtları…

İş gerçeğe dönmüştü, savaş kapıda olabilirdi. O zaman “barış havarisi” kesilmekten daha kolay ne vardı.

Ve öyle de oldu.

Kabul etmek lazım ki, halkın büyük bir bölümü savaştan yana değil.

CHP’de savaş karşıtı.

Yani Suriye’yle yapılacak savaşa karşı.

Ama Ergenekon’un savaşından yana…

MHP’de tezkereye “evet” oyu verdi, ancak “Suriye’de akan kanın durması” veya “Akçakale’de insanların ölmesi” nedeniyle müdahale yapılmasını isteyerek “evet” demedi. PKK’nın Suriye’nin kuzeyinde hakim güç olmasını engelleme adına “evet” dedi.

Belki de herkesin “evet”i kendine, “hayır”ı da başkasınaydı.

Her konuda olduğu gibi, hem millet için, hem ülke için hayati bir konuda bile “doğru taraftan” tartışmaya başlanamıyordu.

Savaşa karşı olmak, bir insanlık görevidir.

Ama savaşa karşı olanların, yapılan saldırıları bertaraf etme konusunda ne düşündüklerini de açıkça söylemeleri gerekiyor.

Hem savaşa karşı olacaksın, hem “ülkeyi ciddiye almıyorlar” diyerek yapılan saldırıları kınayacaksın. Olacak şey değil.

Veya hem savaş isteyeceksin, hem barıştan dem vuracaksın, bu da olacak şey değil.

Üstelik tezkere gündeme gelmeseydi, “neden tezkere çıkartılmıyor” diye hükümet topa tutulacaktı. Tezkere meclise gelince de “hükümeti savaş meraklısı” olmakla suçlayacaklardı.

Öyle de oldu.

***

Tarih boyunca olduğu gibi, bütün dünyada görüldüğü gibi ülkemizde de ne yazık ki savaşa karar verenlerle savaşa gidenler hep farklı kesimden.

Savaş olsa dahi, TBMM’de el kaldıran hiçbir ferdin “yakını” o savaşta yer almayacak.

Savaşa asker çıkaran hiçbir komutanın “yakını” da orada olmayacak.

Hiçbir yüksek bürokratın, hiçbir siyasinin, hiçbir zenginin “yakını” da orada bulunmayacak, cepheye sürülmeyecek.

Ve tıpkı PKK’yla yapılan mücadelede olduğu gibi yine “30 bin lirası olmayan” zavallı insanlar savaşacak, can verecek, ardında acı bir hayat bırakacak.

Ve biz Suriye’ye müdahale ederek, onurumuzu kurtaracağız.

Ben, böyle bir onur istemiyorum…

Twitimden seçmeler
Savaşı amigoluk, kahramanlık ve milliyetçilik sanan aptallar yüzünden dünyada bunca insan ölüyor.
www.twitter.com/naifkarabatak

3 Ekim 2012 Çarşamba

Akçakale’ye savaş davetiyesi düştü


Dün Şanlıurfa’nın ilçesine top mermisi düştü. Kesin olmayan ilk bilgilere göre Akçakaleli 5 vatandaş hayatını kaybetti, 2’si polis 10 kişi yaralandı.

Bu, Akçakale’ye düşen ilk bomba değildi, belki son bomba da olmayacaktı.

Aslında bu bir bomba da değildi.

Suriye’nin savaş davetiyesiydi.

Zarfı kirlenmişti, davetiyesi pis kokuyordu.

Acıydı, kanlıydı, gürültülüydü, ölüm kusuyordu, gözyaşı döktürüyordu, dişleri sıktırıyor, yumrukları berkitiyordu ama savaş davetiyesiydi.

Suriye, kendi insanını öldürmekle kalmıyor, Türkiye’yi karıştırmak için de elindeki tüm imkânları kullanmaktan çekinmiyor.

Psikopat yöneticilerin zulmüne “dur!” diyecek bir merci olmalıydı/hatta var deniyordu.

Vardı ama gözleri kördü!

Kalpleri katılaşmış, kulakları duymuyordu!

Hisleri körelmiş, duygusuz bir makine haline gelmişlerdi.

Kendi halkına karşı böylesine aşağılıkça soykırım yapanı destekleyen, daha zalimler bile vardı.

Bir tarafta zulüm vardı, kan akıyordu, gözyaşı dökülüyordu, insanlar ya ölüyor, ya sakat kalıyor, ya yerinden yurdundan oluyordu.

Suriye’de kan gövdeyi götürürken, keyif çatanların kimler olduğunu da, ne kadar çirkin olduklarını da öğrendik.

Bu süreçte çok şey öğrendik, öğrendiğimiz her şeyden de iğrendik.

Demokrasi havarisi kesilen, insan hak ve özgürlüğünden dem vuranların havanda su dövdüğünü anladık.

Yüreklerinde merhamet olduğunu göstermek için minik bir hayvanı kurtarma adına milyarlar harcayanların gözümüzü boyamadan başka amaçları olmadığını gördük.

Nato ve BM’nin küçücük bir sivil toplum kuruluşu kadar bile etkisinin olmadığını, insanlıktan nasibini almayanların bir araya geldiği kuru kalabalıktan öteye gitmediğini de öğreniyorduk.

Suriye’de bir insanlık dramı yaşanıyor.

Suriye’de insanlık ölüyor, dünyada insanlık kalmıyor.

Bununla da yetinmiyor.

Suriye, Türkiye’yi savaşa çekmek için her türlü yolu deniyor.

Ülke içinde meydana gelen terör olaylarının çoğunda onun parmağı gözüküyor, kirli ellerinin izlerine rastlıyoruz.

Gözlerini kan bürüyen Beşer Esed, babasından daha zalim nasıl olabileceğinin hesabıyla sağa sola saldırıyor.

En güçsüz anında, en güçlü destekçi bulmaktan geri kalmıyor.

İran gibi ülkelerin bu zulme destek vermesi ise Müslümanları derinden incitmekle kalmıyor, İran yöneticilerinin ne kadar insanlıktan uzak olabileceğini de gösteriyor.

Hiçbir makam, hiçbir mevki, hiçbir kazanımın, minicik bedenlerden akan kanla gelmemesi gerektiğini bilenlerin hayreti bir kat daha artıyor.

Ve Suriye vurmaya devam ediyor.

Bölgedeki kanın daha çok akması içinde Türkiye’yi tahrik ediyor.

Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine düşen her havan mermisi, patlayan her bomba, kanlı bir savaş davetiyesinden başka bir şey değildir.

Sabrımızı deniyor, milleti galeyana getirmeye çalışıyor ve illa da savaş çığlıkları atılması için her yolu mubah görmeye çabalıyor.

Belki de içte yaptıkları tezgâh, bütün uğraşlarına rağmen tutmayıp, halkı ayaklandırmaya güçleri yetmeyince, bu defa kendi elleriyle, sınırı geçen bombalarla, kirli emellerine ulaşmaya çalışıyorlar.

Nato ve BM’nin “haddini bildirmek” için neyi beklediği ise bir türlü anlaşılamıyor.

Tarih, Suriye’ye bakarkör olan herkesi nefretle anacak.

Suriye üzerinden kirli emellerini hayata geçirmek isteyenlerin iğrenç yüzünü yazacak.

Tarih, eğer bir gün yazılırsa ve bizden sonra okuyacak kalırsa, “insanlıktan nasibini almamış yığınlar” olarak bahsedecek.

Suriye’de, sıkılan her kurşun, atılan her bomba, bizlerin yüreğine düşmüyorsa, sorun zalimlerde değil, bizlerdedir.

Eğer o kurşunlar BM’nin, Nato’nun taş duvarlarının arkasına gizlenenlerin yüreğine saplanmıyorsa, sorunu Esed de aramasınlar, yüreklerine baksınlar.

O savaş davetiyesi, her şeye rağmen karşılıksız kalmalı, oynanan oyun bozulmalı ama Esed de orada öylece kalmamalı.

Twitimden seçmeler
Beş paralık dünyada, on paralık hayallerin peşinde koşuyoruz. Ne o hayalleri almaya gücümüz yetiyor, ne sermayemiz!
www.twitter.com/naifkarabatak

2 Ekim 2012 Salı

Çiller’e ne sorulmadı?


Aslında o gün de tartışılıyordu, bugün de. Bu tartışmanın ileriki tarihlerde de devam edeceğini, 28 Şubat’ı yazan herkesin, Tansu Çiller’i es geçemeyeceğine inanıyorum.

Kalemi eline alanlar, o tarihte Çiller’in “mağdur” mu, “mağdur eden” mi olduğunu sorgulayacak, kitaplar yazacak, tezler hazırlayacaklar.

Tarihi doğru yazanlar da, bunun nasıl olduğuna açıklık getirme zorunluluğu duyacaklar.

Ama dün eski Başbakan Tansu Çiller, “mağdur” sıfatıyla ifade verdi.

Belki de şimdilik…

Kim bilir belki de mağdur edenlerin tam göbeğinde yer alan isimlerden birisiydi.

Değil mi ya, Susurluk’ta kamyona çarpan çete elemanı için alelacele, büyük bir hüzünle, aynı zamanda büyük bir heyecanla meclis kürsüsüne çıkmış; “Bu millet için kurşun atan da, kurşun yiyen de” diyerek, yasadışı oluşumda yer alıp, faili belli katillerin yüreğindeki yerini açıklamıştı. Bu konuşmayı neden yaptığını, kimin yapmasını istediğini sordular mı, merak ediyorum.

O, ülkenin başbakanıydı.

Eline silah verilen “güvenlik güçlerinin” kimler olduğunu iyi biliyordu.

Polis ve askerin bile tetiğe ne şartlarda dokunması gerektiği yasalarda belliydi.

Hiçbir polis, hiçbir asker, “canım sıkıldı” deyip veya “karakaşını, kara gözünü” beğenmediği insanlara silah doğrultarak tetiğe dokunma hakkı da yoktu, böyle bir aymazlık da olamazdı.

Bir gece yarısı evinden alınan insanların nereye götürüldüğünü takip etme görevi olan başbakan, bu götürülmeyi onaylamakla kalmıyor, yüreğindeki anlamını da meclis kürsüsünde zabıtlara geçiriyordu.

Ama o tarihlerde hukuk yerine birileri guguk saatini çalıştırıyordu.

Devletin içinde çeteler vardı, aşağılıkça işler yapıyorlardı.

Hem savcı oluyor, hem hâkim konumuna geçiyor, hem de bizzat infaz ediyorlardı.

Hepsi devletin maaşlı elemanıydı ama hangi bütçeden, hangi amaçla ve hangi unvana maaş ödendiği bilinmiyordu.

Bütün bunların yanında tüm kurumların üstünde görev yapan “Batı Çalışma Grubu” vardı.

Yurdu gezerlerdi, kurumları denetlerlerdi, fırçaları çekerlerdi, paraları cebe indirirlerdi.

Haracın bini bir paraydı.

Müdür atarlar, memur sürerler, işçilerle uğraşırlar, milletin örtüsüne karışır, namazını sorgular, ibadetlerine ceza keserlerdi.

Ve Tansu Çiller, başbakan olarak meclis kürsüsünde “bir ana gibi” sahipleneceği kişiyi seçmişti; bir tetikçi…

Derin devlet adına kan döken, masum insanları öldüren, suçlu suçsuz olduğuna bakmayan, kiralık bir katili…

O zor zamanda görev almıştı.

Belki de “zor görev” ona verilmişti.

28 Şubat’ın en cafcaflı zamanı,

Tankların Sincan’da yürüdüğü,

Yerden biten “irtica”nın Ankara’nın ve İstanbul’un göbeğinde gövde gösterisi yaptığı,

Meyhaneden topladıklarını şeyh,

Bardan topladıklarını ise mürit yaptıkları bir zaman dilimiydi.

Tek amaç vardı; Merhum Necmettin Erbakan’ın başbakanlığını engellemek ve “kerhen” verilen görevi de elinden almaktı.

Çiller, can simidi gibiydi.

Erbakan’ı frenleyecek de oydu, görevi vermeyecek de, görevden el çektirecek de…

Ve dün Çiller, o dönemde yapılan hukuksuzluklar için “mağdur” sıfatıyla ifade verdi.

Belki bir karışıklık oldu, belki nabız yoklandı, belki bir şeyler deşilmeye çalışıldı.

Ve kendisine bazı belgeler gösterildi, belki de hiç yabancısı olmadığı belgeler…

Ama yanlış bir adres verdi; “O dönemin hükümeti, özellikle DYP kanadı hedef seçildi” diyerek asıl adresi de gizlemeye çalıştı.

Ama Batı Çalışma Grubunun kapsamlı bir çalışma sürdürdüğüne ikna olmuş!

Her türlü haber ve imkânın kullanılmasının birinci amaç olarak belirlendiğinden bahsetti.

Çiller, ifade çıkışında söylediği bir cümle çok dikkat çekiciydi; “Hepsinden daha önemli olan milletin mağdur edilmesidir.” dedi ve belki de ilk kez bunun farkına vardı.

Sonra “Milletin milli iradesinin ipotek altına alındığı bir süreç yaşamamış, batırılan bankalarla yaşanan krizlerle bunun acısını çekmiştir.” diyerek de millete vurulan darbenin ekonomik boyutuna da dikkat çekti.

Ve en önemlisi…

Hiç olmaması gerekeni…

“Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” yazan mecliste, millet adına görev yapan vekillere ikna odaları kurulduğunu, medyanın hedef seçildiğini söyledi.

O vekiller, aldıkları emaneti iade etme durumundalar…

Kimler, neyi dayattı, o dayatmayla neler yapıldı?

Medya ise -birazcık onuru kalmışsa- hangi haberleri manipüle ettiğini, zorla yaptırılan veya siparişle sayfalarına dizilen haberleri, satılan kalemleri de açıklamak zorundalar…

Bir dönemi yargılayacaksanız, “mağdur” diye peşinen “masum” göstermeyeceksiniz.

Sahi, Tansu Çiller mağdur edilen miydi, mağdur eden miydi?

Twitimden seçmeler
Bir gün bu Adıyaman'dan çıkacağım. O gün arkama bile bakmayacağım. Bütün küçük hesaplar, kısır çekişmeler ve ucuz siyaset orada öyle kalacak!
www.twitter.com/naifkarabatak

1 Ekim 2012 Pazartesi

Vatandaşın cebini yönetebilmek!


İktidarların varlık sebeplerini saydığınızda, yaşam tarzınıza, yaşadığınız yere, uğradığınız haksızlığa, çektiğiniz sıkıntıya veya müreffeh yaşantınıza göre bir sıralama yapmanızdan doğalı olamaz. Ama genel olarak “güvenlik”ten sonrasına “ekonomi”yi koymanız da kaçınılmazdır. Demokratik haklar bile, nedense ekonomiden sonraya konur.

Türkiye’de 87 yıldır bütün bunları veremeyen iktidarlar gördü.

Çoğu güvenliği sağlayamadı.

Ya güvenliği bozan bizzat kendisi oldu ya destek verdiği darbeciler güvenliğimizi tehlikeye düşürdü ya da besledikleri terör örgütleriyle hem güvenliğimiz hem huzurumuzu kaçırdılar.

Temel hak ve özgürlükleri bugüne dek “lüks” gören çok iktidar gördük. Hatta “tek parti” dönemi denen cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak, 1950’li yıllara kadar “gıdım gıdım” vermeyi bile çok gören, olanı almak için canını dişine takan bir yapıyla karşılaştık. En temel yaşama hakkını ya darağaçlarında ya bombaların gürültüsü arasında kaybetmeye çalıştılar. Yaşama hakkından sonra gelen “inanç” ise Türkiye’de hep sorun oldu.

Hangi dinden, hangi mezhepten olursanız olun, sizin inandığınız değerler ibadetinizi belirlemeye yetmedi, iktidarların zulmünden arta kalanlarla idare etme zorunluluğunu yaşadık.

Ve ekonomi…

Ekonominin hep iki yönü oldu; birincisi devletin kasası, ikincisi vatandaşın kesesi…

Ya da başka türlü de iki yönü oldu; mutlu azınlık, mutsuz çoğunluk…

Rahmetli Özal bir de “Ortadirek” çıkardı ki, sonradan baktık “mutsuz azınlık” denen kesimin tamamını kapsayan bir kavramdı ortadirek denilen kesim…

Devletin ekonomisini bitiren, kasasını boşaltan çok etken vardı. “Yönetememe”den sonra gelenler, “verilen ödünler”di. Bazen bütçenin tamına yakını “bir hiç yerine” verilen savaşa harcanırdı. Bir taraftan terör örgütleri beslenir, diğer taraftan onla mücadele etmek için hazineler feda edilirdi.

Bir diğeri “güç savaşı”ydı ki, bu genellikle gizli kapaklı yapılır, “elimdeki güç gitmesin” diyen devletin içindeki çeteler, palazlandırdıkları terör örgütlerini hem yok etmeye, hem diri tutmaya uğraşırlardı. Doymadıklarında ise darbe yapar, tüm hazinenin üzerine oturur, zıkkımlanana kadar da gitmezlerdi.

Bütün bu dönemlerde eğitime yapılan harcama ile silaha ayrılan bütçe arasında korkunç bir uçurum olurdu. Bütün bu dönemlerde sağlığa yapılan harcamayla da silaha ayrılan bütçe kıyaslanamazdı.

Maaş zamları gündeme geldiğinde ortalığı ayağa kaldıran iktidarlar, söz konusu silah bütçesi olduğunda “koltuklarından korktuklarından” derhal kesenin ağzını açar, hazinenin kasasını boşaltırlardı.

Her iktidarın korkusu, milletin ne diyeceği değil, “derin devletin” nasıl tepki göstereceğiydi.

İşçiye, memura ve emekliye verilen üç kuruş zammın kaynağı da ürünlere yapılan zamlardı. Bazısı bunu da beceremez, ülkede ürün kalmaz, halk gecenin bir yarısı yarım kilo çay almak için kuyruğa girerdi.

Ve derken “halkın iktidarı” sloganıyla göreve gelen AK Parti dönemi…

AK Partiyle birlikte birçok şey tersyüz edildi.

Ezberleri bozduk.

Demokratik haklarda önemli kazanımlar sağlandı.

Devletçi yaklaşımdan, halkçı yaklaşıma dönüldü.

Bütçe iyi idare edildi, buna karşın eğitim ve sağlığa önemli yatırımlar yapıldı.

Ülke duble yollarla donatıldı, ilk kez gördüğümüz birçok yatırım bu dönemde geldi.

IMF’nin kapısında takla atan iktidarlara karşın IMF’ye borç verecek hale geldiğimiz söylendi.

Doğrusu her şey iyi hoştu da cebimiz boştu.

Eskiden temel hak ve özgürlükleri gıdım gıdım vermekten imtina edenlere karşılık, bu defa hak edilen maaş zammını vermekten imtina eden, gıdım gıdımı bile çok gören bir iktidarla tanıştık.

“Değişen ne” diye düşünmeden de edemedik.

Eskiden hem maaş zamları verilmez, hem temel hak ve özgürlükler çok görülürdü.

Şimdi, temel hak ve özgürlüklere gösterilen hoşgörünün tamamını maaşlardan çıkaranlar geldi.

Üstelik PKK’yla yapılan mücadelenin faturasını, Suriye’den gelen mültecilerin ağır bedellerini, afetlerin boşalttığı kasayı da vatandaştan çıkaranlar geldi.

Oysa biz vergilerimizi verirken, her şey için veriyoruz.

Deprem için de, sel için de…

Bütün bunlara karşın, her doğal afette, dört bir yanımızı kuşatan kampanyalarla acıları birlikte dindiriyoruz. Yani vergilerimizle yeniden ihya olan bir Marmara, bir Van değil, “bağışlarımızla” ayağa kalkan yerleşim yerleri görüyoruz.

Buna rağmen de AK Parti, 4. Olağan kongresini yaptığı gece, TBMM’nin açıldığı gün, halka kazık atmaktan çekinmedi.

Akaryakıtla başlayan, elektrikle ve doğalgazla devam eden zam furyası, bunlarla bağlantılı her şeye yansıyacak.

Ve işçi ve memur ve emekli ise yine “avucunu” yalayacak.

87 yıldır bu ülke yönetilemiyordu,

87 yıldır bu ülkede mutsuzlar sınıfı hiç değişmedi.

87 yıldır bu ülkede iktidarların “beslemeleri” oldu, sizde de bu kural değişmedi.

Farkınız ne, partinizin adıysa eğer; “adalet” güzel, “kalkınma” güzel de vatandaşını kalkındırmayan bir iktidardan kime ne?

Ülkenin ekonomisini dünyanın birincisi yapsanız da, vatandaş cebine bakacak, sizin cebinize değil!

Twitimden seçmeler
Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük bir meseledir. (Kızılderili atasözü)
www.twitter.com/naifkarabatak

30 Eylül 2012 Pazar

Nefes alıp verenlere selam yollamak


Siyasi konuşmaların hitap bölümlerine ayrı bir özen gösterilse de, bildik laflardan ve bildik hitaplardan öteye gittiğini çok göremedik. Toplantıya katılan makamı en yüksekten başlayarak, “sayın” ön ekini de koyup, makamını sayanlardan veya “gençler”, “kadınlar”, gönüldaşlar”, “partililer” gibi hitapların yanında, “milletimiz”, “halkımız” gibi kucaklayıcı hitaplarda var.

Ama Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, dün AK Parti 4. Büyük Kongresi’nde yaptığı konuşmada farklı bir hitap şekliyle dikkat çekti. Önce Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinin son bölümünü okuyarak başladı.

Şiir okuduğu için mahkûm olan, şiir okuyarak başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, 4. Büyük Kongrede de şiirle anılmaya devam etti. Yine ağlattı, yine gündeme girdi, yine “tarihi” denecek bir konuşma yaptı. Dün, kongreyi televizyonları başında izleyen herkes “şiiri” merak etti. Kimi Sezai Karakoç’un dizelerini biliyordu, kimi şiiri ve şairi merak etmişti.

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili

Kongrede Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, demokratik açılımı kapsayacak kadar geniş bir hitapla konuşmasına başladı; “Nefes alıp veren her kardeşimi selamlıyorum.” diye biraz felsefik, biraz sofistik, biraz şiir yüklü ve anlamlı hitabı tercih etti.

Sonra bunu açarak; “Biz kendisine oy verenlerin muhabbetiyle, onların teveccühüyle yetinenlerin değil, biz Türkiye’nin, 75 milyonun partisiyiz.” diyerek, bu defa etnik kimlikleri veya ırkları da saydı.

“Yüzde 99’la bile iktidar olsak, yüzde 1’in hakkını, hukukunu, tercihlerini korumak, bizim boynumuzun borcu olarak kalacaktır” diye de, hem güvence verdi, hem insan hak ve özgürlüklerine verdiği öneme dikkat çekti.

İlk kez “bizim yolumuz” diye tarif ettiklerine merhum Necmettin Erbakan’ı da kattı; “Bizim yolumuz Gazi Mustafa Kemal'in, merhum Adnan Menderes'in, merhum Turgut Özal'ın, merhum Necmettin Erbakan'ın yoludur”

Darbeleri anlattı, karanlık odaklarla mücadeleye değindi, darbe dönemlerinin kapandığını ve darbecilerin yargılandığını söyledi.

“Şunu herkes bilsin: Demokrasiye müdahale eden, müdahale girişiminde bulunan herkes milletin mahkemelerine çıkacak, orada millete hesabını verecektir” diye de bundan sonra olacaklara göndermede bulundu.

Dayatma yapmadıklarını, dayatmalara karşı çıktıklarını, kimseye yaşam tarzı dayatmadıklarını, yaşam tarzını dayatanlara rağmen normalleşmeyi sağladıklarını söyledi.

Kürt sorunu ve terör konusuna geniş yer ayırdı. Sürekli “Kürt kardeşlerim” diye hitap etti. Muhalefetin ve terörden nemalananların akan kanın durmasını istemediğine dikkat çekti. CHP’ye “terörü önlemek için destek vermemekle” suçladı ve çözüm için “birlikte çalışmaya” davet de etti;

CHP’nin zulmünden bahsetti, tarihten örnekler verdi, darbeye destek olmakla suçladı, terörün ekmeğine yağ sürdüğünü belirtti. Başbakan, hem CHP’nin geçmişiyle, hem bugünüyle yüklendikçe yüklendi.

Sonra Menderes’in nasıl bir tabloya karşı durduğunu ve milletin bunu nasıl karşıladığını söyledi. “O Menderes ezanı aslına döndürdüğünde Anadolu'nun her köşesinde insanlar hüngür hüngür ağladılar.” diyerek, bir dönemin nasıl değiştiğini ve milletin bunu nasıl yürekten istediğine vurgu yaptı.

Kendilerinin de değişimin odağına temel hak ve özgürlükleri yerleştirdiklerini söyleyen Erdoğan, Türkiye'de terörün bir piyasasının oluştuğunu, siyaset alınıp siyaset satılan, kan alınıp kan satılan, can alınıp can satılan, silah ticareti ve kaçakçılık gibi bir piyasasının olduğundan bahsetti.

Terörün askeri müdahalelerle çözümlenmeyeceğinin farkında olduklarını söylemesi dikkat çekiciydi. Onun için Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi'ni ortaya koyduklarını, on yıllarca sürdürülen ret, inkar ve asimilasyon politikalarına son verdiklerini söyledi.

“Annenin yavrusuyla Kürtçe konuşmasının önündeki engeli” kaldırdıklarını, sorunların çözümü için son derece kararlı, son derece samimi adımlar attıklarını, hiçbir engele boyun eğmeden reformlarını gerçekleştirdiklerini belirtti.

Ve yeni bir sayfa açtıklarını söyleyen Başbakan Erdoğan, “Gelin bu sorunları birlikte çözelim. Gelin bu sorunları şiddete teslim olarak değil, siyasetle çözelim.” diye de çağrıda bulundu.

Başbakan, dün kongrede çok önemli mesajlar verdi, net konuştu. Bu konuşmadan “bu kan dursun” diye düşünen, “nefes alıp veren herkesin” alması gereken mesajlar vardı.

Hangi görüşte olursa olsun, hangi partide siyaset yaparsa yapsın, önyargılardan arınarak, çözüme odaklananların, bu adımı değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yarın çok geç olamadan, akan kana yeni kanlar eklenmeden, barış için kafalardaki şablonları kırmak ve uzatılan eli tutmak gerekiyor.

Twitimden seçmeler
Gözümün gördüğü yerde değil, gönlümün eriştiği yerdesin.
www.twitter.com/naifkarabatak