27 Eylül 2012 Perşembe

Tabloyu doğru okuyamamak


İki seçenekli bir soruyla karşılaşsanız, ya (a) şıkkını, ya (b) şıkkını tercih etmeniz gerekir. Üçüncü bir seçeneğin olmaması, doğru değerlendirme yapmanıza da engel olur. Mesela (c) seçeneği olmalı, karşısında da “hepsi” veya “hiçbiri” demeli. “Diğer” bir seçenek olmalı, oraya istediğinizi yazma şansınız bulunmalı. Belki de soruyu hazırlayanların aklına gelmeyen bir cevaba sahipsinizdir.

Bugüne dek “mahalle baskısı var” lafını diline dolayanlar, “Müslümanların baskısı var” şeklinde yorumlamamızı istediler. Sanki başka tür baskılar gelmiyormuş, sanki sadece muhafazakâr bir baskı söz konusuymuş gibi.

Oysa baskının her türlüsü kötüdür; kimden gelirse gelsin, hangi inançtan, hangi, kültürden ve hangi memleketten gelirse gelsin kötüdür.

İnsanlar inandığı gibi yaşamalı ama inandığını yaşayanlara da engel olunmamalı. Aslında burada ince bir çizgi var. Siz inancınızı yaşamak istiyorsanız, başkasının da sizden farklı bir inancı yaşayacağını bilmeniz, kabullenmeniz ve en önemlisi tahammül göstermeniz gerekir.

Balçiçek İlter’in Habertürk televizyonunda yayınlanan ‘Söz Sizde’ programına konuk olan çok değerli yazar Ayşe Kulin, mahalle baskısından bahsederken, bildik laflardan öteye cümleleri bir biri ardına dizmemesi doğrusu beni şaşırttı.

Sakarya’ya gittiğinde içkili meyhane bulamamış. İçki iyi bir şey değilmiş ama içmek isteyen kolay ulaşmalıymış. Bu da toplumun muhafazakârlaştığını gösteriyormuş. Ve bu durum kendisini korkutuyormuş…

Neden böyle olduğunu da yorumluyor Sayın Kulin.

“Biz başını kapayan kadınlara uzun yıllar saygı göstermedik, belki de bunları hak ettik. Şimdi onlar rövanşlarını alıyorlar.” diyerek, muhafazakârların rövanşının karşılığında bir mahalle baskısının olduğunu söylüyor.

Bu aslında bir düşünce insanının değerlendirmesinden çok, sıradan bir değerlendirmedir. Yapılan baskıların ikrar edilmesi hoş, bunun karşılığının olduğunu söylenmesi ise o hoşluğu alıp götürüyor.

Doğrusu bunu Ayşe Kulin’in ağzından duymak, meslektaşı olarak üzülmeme sebep oldu.

Peki durum nedir bakalım…

İnanan insanlara karşı bu ülkede haksızlık yapıldığı çok doğru ve bunun rövanşının alındığı ise koca bir yanılgı. Çünkü bu ülkede farklı görüşten herkese karşı haksızlık yapıldı, “devletin görüşü” diye yutturulmaya çalışılan saçma sapan katı kuralları, “din” gibi görenler, dayatmayla halkı zapturapt altına almaya çabaladılar. Farklı dile tahammül gösteremedi, farklı kıyafeti içlerine sindiremediler. Tek tip insan istediler, onların istediği gibi bir tarzı seçenlerin ne halt yediğine bile bakmadılar. Diğer hepsini aşağıladılar, horladılar, ittiler, küçümsediler…

Şimdi değişen bir şey varsa katı laiklerin yaşam tarzı değil, muhafazakârların ve farklı düşünenlerin yaşam tarzında değişiklik var. İyiye doğru giden ivmeyi çok görenlerse “mahalle baskısı” yalanıyla bunu dizginlemeye çalışıyor.

Kulin’in içki merakı ne kadardır bilemem ama ülkeyi tanısaydı, “meyhane” lafından haz etmeyen büyük bir kesimin olduğunu bilirdi. Hem bu, bugünün değil, tarihten beri böyle olduğunu da anlardı.

Sanki AK Parti gelmeden önce tüm köşe başları meyhaneyle doluymuş gibi yansıtmaya çalışmak, en azından insafla bağdaşmaz ve bu “içkiyle arası iyi olmayan” yerleşim yerlerinde yaşayan insanımızı da incitir.

Kaldı ki, daha farklısı var…

Sigaraya savaş açan hükümet, 50 yıl önce çekilmiş filmlerde bile sigarayı buzlama komikliğini yaparken, içkinin su gibi tüketilmesine en ufak bir önlem getiremedi. Sigaranın reklamı yasaklanırken, içkinin boy boy reklamları artmaya başladı. Sigara tarlardan indirilirken, içkiler tarlardaki yerini süslemeye devam ediyor.

Aslında ne istediğinizle alakalı bir şey bu; sarhoş bir nesil mi istiyorsunuz, ayık bir nesil mi?

“Sarhoş olacak benim, içerim” diyenler rahatça içebilmeli ama “içmiyorum kardeşim” dememiz de gerekmemeli.

Daha ilgincini söyleyeyim, bizler de özellikle tatil beldesine veya büyükşehirlere gittiğimizde “içkisiz mekân” arayışında bitap düşüyoruz. Kimi meyhane bulamıyor, kimi meyhaneyi andırır işletmelerden geçemiyor.

Türkiye’de içkinin su gibi tüketilen yerleri, hiç içilmeyen yerleriyle kıyaslandığında oranın ne olacağını doğrusu bilmiyorum ama hepimizi şaşırtacak rakamın çıkacağından da eminim.

Üstelik içki içmek için meyhane aramaya çalışmak da bir başka çelişki. İçki, sadece meyhanede içiliyorsa, içkili lokantaların bu ülkede ne işi var, her köşe başında içki satan dükkânlar neye yarıyor, alışveriş merkezlerindeki içkiler neyi nesi diye sorsak, mahalle baskısı mı yapmış oluruz?

***

İşte eksik şıklı sorunun cevabı bu nedenle zor oluyor.

Ya “mahalle baskısı var” diyeceksiniz, safınızı belirleyeceksiniz ya “yok” deyip, bir başka safa geçeceksiniz. Oysa en kolayı, “kimse kimsenin yaşam tarzına karışmamalı”dır.

Ayşe Kulin, dilediği yerde birasını yudumlarken, bizim gibi içki içmeyenler de, “lütfen zorlamayın, içmiyorum” demek zorunda kalmamalıyız.

Tabloyu doğru okuma adına yazımın başındaki soruyu bana sorsalardı, ben (c) seçeneğini seçer, “her ikisi de var” derdim, hem de her iki taraftan.

Çünkü Türkiye’nin asıl sorunu “benim gibi yaşayacaksın” dayatmasını seven yığınların olmasındandır. Bu da “Cumhuriyet geleneğinden/tek parti zihniyetinden” geliyor olsa gerek. Muhafazakârlığın artmasıyla ilgili değil, toplumun ezberiyle ilgili bir konudur bu.

Twitimden seçmeler
Doğalgaza zam açıklamasından sonra kontörlü gaz kullananlar kuyruğa girmiş; “Ağa şuradan üç beş kilo gaz sar, zamsız, gamsız ve taze olsun!”
www.twitter.com/naifkarabatak

26 Eylül 2012 Çarşamba

Başbakanla görüşeceğim ve…


Üç gün sonra AK Parti’nin kongresi var. Üç gün sonrasına ümit bağlayanlar çok. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son kez aday olacağı kongrede, yine tek liste halinde girerek, Genel Başkan olması bekleniyor.

Bu beklenti, başka beklentileri de beraberinde getiriyor.

Kongrede önemli makamlara gelecek, kimlerin ayağı kayıp, buz pistinde dans edeceği hesaplanıyor.

Önemli makamlar var…

Hem genel başkan yardımcılıkları, hem alacakları sorumluluk bakımından önemli görevler…

Herkesin hayali var elbet…

Hayal de güzel bir şey…

Ondan öncesinde olanlar dikkat çekici…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 30 Eylül’de büyük bir gövde gösterisine sahne olacak kurultaya çok önem verdiği aylar öncesinden belli oldu.

Kurultayda “yer vereceği” tahmin edilen bazı isimlerle ilgili kamuoyunda dedikodular dolaştı; AK Parti’ye geçiyor diye…

Bunlardan dikkat çekeni Has Parti Genel Başkanı Prof.Dr. Numan Kurtulmuş ile eski Demokrat Parti Genel Başkanı Süleyman Soylu’nun “henüz görüşme olmadan” kamuoyuna sızan “geçecek” söylentileriydi.

“İlk defa sizden duyuyorum” diyenler de vardı, “henüz teklif gelmedi” diyenler de…

Sonunda teklif gitti tabii.

Ve AK Parti’ye geçişler de oldu.

Başbakan Erdoğan, görüştüğü kişiyi partisine almayı başaracak bir kabiliyete de sahip olduğunu, bu iki isimde çok net gördük.

“Yok şöyle böyle, yetkili kurullar falan” bütün bunların hikaye olduğu veya bir aksesuardan ibaret olduğunu da öğrendik.

Kurtulmuş ve Soylu, artık AK Partili…

Evlerine döndüler…

Yuvaya yerleştiler…

Başbakan görüştü, söylenen her şey bir anda unutuldu ve bundan sonra AK Parti saflarında siyaset yapacaklar…

Dün kulislere düşen üçüncü bomba haberse Anayasa Mahkemesi eski Raportörü Prof.Dr. Osman Can’dı…

Görüşme de dün gerçekleşti ama henüz “geçti/geçecek” bilgisi gelmedi.

Doğrusu ilk iki isim gibi, üçüncü ismin benzerliği yadsınamazdı.

Her üç isim de demokrat kimliğiyle öne çıkan isimlerdi.

Uzlaşıdan yanalardı.

Sempatiklerdi ve halk tarafından benimsenen isimlerdi.

Takla atar gibi parti değiştirenlerden değil, “kafa yapısı” uyuşmasından kaynaklanan bir geçişin söz konusu olduğuna inanıyorum.

Başbakan muhtemelen “neden geçmeleri gerektiğini” uzun uzun anlatmıştır.

Bu anlatılanlar, yeniden şekillenen Türkiye’de demokrat insanlara ne kadar ihtiyaç olduğunu da gösteriyordur.

Ama benim dikkatimi çeken, bu isimin neden AK Parti’ye geçtiği değil.

Bu doğaldır…

Sonuçta siyaset yapılıyor, muhalefette kalıp, amaçlarını gerçekleştirmeyi hep ötelemektense iktidar içerisinde yer alıp, yasal değişiklikleri ve hizmetleri yapma şansını elinde bulundurmak az değil.

Kongrede Has Partili veya Demokrat Partililere ne kadar şans verilip verilmeyeceği, düne kadar yapılan eleştirilerden sonra bugün aynı partinin içerisinde ne kadar monte edilecekleri de konumuz değil.

Taraflar mutlaka “pazarlıksız” deseler de bunun bir pazarlığının olduğu, bazı isimlere tolerans gösterileceği muhakkak.

Benim ilgimi çekense başbakan kimle görüşse anında AK Partili olmaları…

Başbakanın etkileme gücü veya ikna kabiliyeti veya geçerli sebepleri çok dikkat çekici…

Demokrat olacağına inansam, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan da işkilleneceğim ama bu imkânsız gibi bir şey. En azından başbakan görüşmez.

Yine de ne olur, ne olmaz diye ondan önce davranmak gerekiyor.

Karar verdim, ben de başbakanla görüşeceğim.

Buradan randevu talep ediyorum.

Her zaman kendileri aramaz ya…

Bu defa ben talep ediyorum.

Bakalım ilk görüşmede AK Parti’ye geçerek, “siyaset yapmayacağım” diyen beni ikna edebilecek mi?

Bir zarf atalım, sonunda ölüm yok ya!

Twitimden seçmeler
Seksenler dizisi bu gece (Salı) adeta tarih yazdı. Ne kadar light etseler de 12 Eylül zulmüne “pöf” dedirttiler. Tüm ekibi kutluyorum.
www.twitter.com/naifkarabatak

25 Eylül 2012 Salı

Şey efendim, kem efendim, küm efendim!


Herkesi bir telaş almıştı. Bir o yana, bir bu yana koşuşturan paşalar, olağanüstü bir durum olduğunu yansıtıyordu. Bir yandan yaverler dosyaları masaya diziyor, bir yandan paşaların oturacağı koltuklar yerleştiriliyordu. Çaycı da bile bir telaş vardı, az sonra çaylar, kahveler, kuşburnular gidip gelecek, belki viskiler, şampanyalar da sermayeye sermaye katacaktı.

Zaman daralıyordu, sinirler geriliyordu, herkeste soğuk soğuk terler boşalıyordu. Şimdi nasıl da kükreyecek, nasıl da ortalığı inletecekti.

Toplantı odasında kasvetli bir hava hâkimdi.

Adeta ölü toprağı serpilmiş denilebilirdi.

Aynen içerde komutanlar koşuşturuyor, bir hayat belirtisi gözleniyordu ama sanki koşuşturanlarda can yok, kurulu birer makine gibiydiler.

Büyük komutan geldiğinde, paşanın yüzünü görmek isteyen çoktu.

Paşanın yaptığı da iş değildi ya, neyse bir kere olan olmuştu. Şimdi bu işin çaresine bakmalı, nereden dönülünce kâr olacağı hesaplanmalıydı.

Ölü toprağı serpilen odanın sessizliğini çaycı bozdu; Çaylarrrr! diye Çaycı Hüseyin taklidi yaparak, odanın bir başından diğer başına kadar elindeki tepsiyle adeta dans etti.

Çaycının tuzu kuruydu tabii, nasılsa büyük komutan gelmemiş, bir iki muzip hareketine laf söyleyecek de yoktu.

Ama hiç kimsenin muziplik çekecek halinin olmadığını o zaman anladı.

Eskiden olsa çaylarrr diye bağırdığında kendisine takılan olur, o da ödenmeyen çay fişlerinin hesabını sorarak üste çıkardı.

Yok, bugün komutanların tadı tuzu yok.

Çaycı, sessizce odadan ayrıldı, kimse çay istememiş, sermayeyi kediye yüklemek üzereydi.

Bir anda odanın hemen gerisinde bir gürültü patırtı koptu. Koridordaki hareketlilik, içeriye kadar yansıyordu. Komutan gelmiş olmalıydı…

Ve bir anda kapı sert bir darbeyle açıldı.

İçeridekiler esas duruşa geçti, gözleri ise kapıdan girecek büyük komutana dikildi.

Ama önce yaverler girdi, “dikkat!” diye komutanın gelişi haber verildi.

Ve komutan yüzünden düşen bin parça şekilde odaya girdi, sert adımlarla makamına yöneldi, yaverin çektiği koltuğa adeta yıkıldı.

Daha henüz oturmuştu ki, birden kalkarak, gözleriyle sağı solu kolaçan etti.

Komutan paşayı arıyordu, hesap soracak gibi bir hali vardı. Yüzü üçü çeyrek geçiyor bir vaziyet almıştı. Gözleri çakmak çakmak olmuş, ağzı ateş püskürtmeye hazır haldeydi.

Başından terler aktığını hissetti, saçları ıslanmıştı, aklına geldi, şapkasını çıkararak, masanın üzerine adeta fırlattı.

-Paşa nerede? diye sert bir ses salonu inletti.

Süklüm püklüm paşa yavaşça yerinden kalkıp, esas duruşa geçerek, ayakta durmaya zorlanıyormuş gibi doğruldu.

-Buradayım komutanım, dedi ama sesini ancak ya kendi duydu, ya duymadı.

Herkesin oturduğu yerde paşanın ayağa kalkması bile yeterliydi, sesine gerek yoktu ama birazdan olacaktı.

En büyük komutan, paşayı süzmeye başladı.

Paşa terden sırılsıklam olmuş, askeri tören elbisesinin koltuk altı ve yaka bölümleri bile ıslanmıştı.

Yer yarılsa da içine girse ne güzel olurdu, şimdi evde olsaydı, havuzun başında viskisini yudumlasaydı ne rahat ederdi.

Yok ya, Silivri’de olmayı bile göze almıştı.

Şu an, burada, komutanın şimşek gibi çakan gözlerinin tam karşısında olmayaydı, pazarda limon sataydı razıydı.

Ama elden ne gelir, çaresiz ne olacaksa olsun ama şimdi olsun diye içinden geçirdi.

Biraz daha geçse altına kaçıracaktı, ne olacaksa şimdi olsun, ne olacaksa şimdi olsun diye sürekli fısıldamaya başladı.

Paşa gözlerini kapatmış, içinden bilmediği duaları okumaya başlayacaktı ki, “bilmediğim dua okunur mu” diye geçirip, babasının sözünü dinleyerek birkaç dua ezberlemediğine pişman oldu.

Ne kadar zaman geçti, kaç asır o halde durdu bilmiyordu ama birazdan olacakların, kendisinin sonu olacağının farkındaydı.

Ve işte tam o anda, böyle düşünürken, en büyük komutanın en gür sesini duydu;

-Paşa paşa sen n’aptın böyle? diye…

Ne yapmıştı ki, verilen hizmeti tanıtmaktan başka kötü bir şey yapmamıştı. Bu komutanlara da iyilik yaramıyordu.

-Şey efendim, kem efendim, küm efendim…

-Paşa paşa! Kem küm etmede anlat, bütün gazetelerde çarşaf çarşaf, bütün televizyonlarda cıvıl cıvıl ne bu, sen kafayı mı sıyırdın?

-Şey efendim, kem efendim, küm efendim…

-Bak hala kem küm ediyor, yahu hiç terör örgütümüzün reklamı yapılır mı, neymiş efendim “Siz isteyin, biz ortadan kaldıralım”, “Siz isteyin biz bombaları patlatalım” ve hele şu, “Geliyoruz, geliyoruz darbelerle geliyoruz” ne bu ya, koca birer saçmalık. Ne yapacağız şimdi, savcılar birazdan tepemize binecek, burayı basacaklar, altımızı oyacaklar. Bu kadar insanın emeğini heder etmeye utanmıyor musun, ben sana Silivri’de gösteririm, hele oraya bir gidelim, hele bir gidelim…

-Şey efendim, kem efendim, küm efendim…

Ve derken bir patırtı daha koptu…

Bir anda her taraf asker, polis ve savcılarla doldu.

Henüz başarılmamış bir darbe girişimi, gazete, radyo ve televizyonlara verilen reklamla amacına ulaşamamıştı. Bir de reklamın iyisi kötüsü olmaz derler, yapılacak iş mi bu, ah paşa ah!

Twitimden seçmeler
Twitter'de kopan fırtınaya baktığımızda bir kez daha “Biz sanatçıların ölüsünü seviyoruz” diyebilirim. (Merhum Neşet Ertaş için)
www.twitter.com/naifkarabatak

24 Eylül 2012 Pazartesi

Paşalar suçsuz, salıverin gitsin!


Türkiye’de “resmi-sivil” ayrımında anlaşılmayan/anlaşılamayan bir yetki karmaşası var. Sadece bir kıyafet farklılığı olmasına rağmen “otorite” farklılığı varmış gibi yansıtılıyor. Resmi üniforma giyinen meslek dışında kalanların tamamına “sivil” diyoruz. Bir de “resmi görevi” olanların dışında kalanlara. İster resmi olsun, ister sivil, kamuda görev yapıyorsa “devlet memuru” veya “işçisi” diye de bilinir veya toptan “çalışan” diye tarif edilir.

Hepsi maaşını milletin vergileriyle oluşan bütçeden alır. Bir bakıma millet kendi maaşını ödediklerinden tahsil eder. Bu açıdan devlet, millet adına görev yapan sembolik bir organdan ibarettir ve devletin asıl sahibi milletin ta kendisidir.

Devlet görevlileri, görevlerinden dolayı millete efelenemez, dayılanamaz, haddini bildirmeye kalkamaz.

Ancak, ne yazık ki uygulama böyle olmuyor.

Millet, devleti oluştururken, “kargaşa önlensin, işler yürüsün” diye düşünmüş ve bu amaçla kurumsallaşmışlar. Bu kurumlar, milletten aldıklarını millete vermesi gerektiğinin bilinciyle faaliyet gösterir. Devletin esas görevi halka efendilik taslamak değil, hizmet etmektir.

Yolunu yapacak, suyunu getirecek, kanalizasyonunu eksik etmeyecek, eğitimini verecek, sağlık hizmeti getirecek de getirecek. Bütün bunların kaynağı da milletin vergileri ve ülkenin kaynaklarıdır ki, o kaynakların asıl sahibi de millettir.

İnsana hikâye gibi geliyor ama devletle millet arasında ki ilişki böyle bir şey.

Ama bizde farklı…

En ufak bir resmi kuruma müdür olarak görevlendirilenlerden bile “efendi” çıkabiliyor. Halka zulmediyor, anasından emdiği sütü fitil fitil burnundan getirecek kadar işleri yokuşa sürüyor veya vereceği hizmeti rüşvetle çabuklaştırabiliyor.

Bunu yapanın üniformalı veya üniformasız olması bir şey değiştirmez. Halka zulmeden, devlet olamaz, devlet görevlisi sayılamaz.

Eğer bu zulmün şiddetin arttırıp, ona tahakküm etmeye, baskı kurmaya, ayar vermeye, yaşam biçimini belirlemeye kalkarsa haddini aşmakla kalmaz, kim olduğunu haykırmak da gerekir.

Bir memur, halkın ödediği vergiyle aldığı ve halka hizmette kullandığı kalemini vatandaşın gözünü oymakta kullanamayacağı gibi, bir asker veya polis de, milletin vergileriyle alınan ve milleti korumakta kullanacağı silahı vatandaşa doğrultamaz, tetiğe dokunamaz, tankları caddelerde yürütemez, darbe yapamaz, darbe planları hazırlayarak, asıl işini unutamaz.

Üniforma giyen, benim eşimin, kızımın, bacımın, anamın kıyafetini belirleme küstahlığında bulunamaz. Benim neye inandığım, nasıl giyindiğim, hangi dili konuştuğum, hangi müzikten hoşlandığım, bürokratların ilgi alanına girmez.

Devlet görevlileri, halkı zapturapt altına almak için terör örgütü kuramaz, provokasyon yapamaz, taşeron örgütlerle eylemlerin içine giremez.

Kamuda görev alanla almayan arasında “üstünlük” olarak bir fark olmadığından dolayı “efendilik” taslamak kimseye düşmez.

Sadece yasalarla belirlenen görevi yapanlara, vatandaş olarak kolaylık göstermek gerekir. Mevcut yasaları beğenmesen de, “devlet” kurumunu asıl oluşturan olduğumuzdan dolayı saygı göstermemiz gerekir, ta ki değiştirene kadar.

Ama Türkiye’de bu böyle değil. Halen kimin oyunun katmerli, kiminin beş para etmeyeceğini tartışıyoruz. Halen üniforma giyenler devlet, giymeyenler düşman sınıfında görenler vardı, halen de var.

Neler gördük neler…

Bir zamanlar bazı bürokratlar eşlerini sokağa çıkarmazdı, başörtülü olduğu belli olmasın diye.

Namazlarını kazaya bırakırlardı.

Başörtülü anneler, bacılar asker oğlunu ziyaret edemezdi.

Lojmanda oturan askerler, başörtülü yakınlarını misafir edemezdi.

Ölümcül hasta olsan GATA'ya başörtülü giremezdin.

Cumaya gidiyorsan, bayramdan bayrama camiyi görüyorsan veya beş vakit namaz kılıyorsan bunları not eden işgüzarlar vardı ve o notlar yükselmenizin önündeki engeldi.

Herkesin laik olması gerektiğini düşünmek bir yana dayatanlar vardı. Laik olmayanların hepsi gericiydi ve gerici demek de, Müslüman demekti. Asıl gerici ve yobaz ise kendileriydi, çünkü ülkenin ilerlemesinin önündeki en büyük engellerdi.

Herkesin hırsız da olsa, namussuz da olsa, devleti soyup soğana da çevirse Atatürkçü olmaları gerektiğini dayatırlardı. Bunun yürekten olması gerekmezdi, yalancıktan olsun, çamurdan olsundu. Çünkü kendileri de o maskeyi kullanıyor öyle görününce, bütün pisliklerini örtüyor sanıyorlardı.

Ama artık örtmüyor.

Kamuda görev yapmak, aynı zamanda darbe yapma hakkını da hiçbir çalışana vermiyor, millete zulmetmeyi hak görmüyordu.

Bütün bunları devlet görevlisi değil, millet belirler ve uygulamaya bakarak nasıl yönetildiğine karar verir.

Eğer halen Ergenekon sanıklarını suçsuz gören varsa, bu ülkede en az dört darbeden habersizlerse, her darbe döneminde millete yapılan aşağılıkça muameleyi de bilmiyorlarsa o paşaların hepsi suçsuzdur, salıverin gitsin.

Ama değilse, o zaman o paşaları savunacaklarına, kendilerini savunmakla işe başlayabilirler. Kendini savunmak, yani haklarını savunmak bütün dayatmalara karşı durmakla olur, boyun eğmekle değil.

Twitimden seçmeler
Bir general eşi, duruşma salonunun önünde gazetecilere; “Bakın askerlere neler yapıyorlar” diye ağlıyordu. O eş, keşke aynı lafı 28 Şubat'ta da söyleseydi; “Bakın sivillere neler yapıyorlar” diye. Oysa şimdikine hukuk var, onda guguk bile yoktu.
www.twitter.com/naifkarabatak

23 Eylül 2012 Pazar

Balyozun indirdiklerini müebbet paklamaz


Generallerin darbe tasarlaması için birkaç neden var. Başlıca gerekçeleri ise ikiye ayrılıyor; birincisi küçük akıllarınca yönetimde bulunanları dâhili bedbaht olarak görmeleridir. Onlara göre vatan sathının her karışı, iç düşmanlarca kuşatma altına alınmış ve kendilerine de bir rol biçilmiştir.

İkincisi ise hırsla alakalıdır. Bunda küçük akıllarının olup olmaması bir şey değiştirmez. Hırs olunca aklın hiçbir şeye yaramayacağı muhakkaktır. Böyleleri sivillerden emir almayı sevmezler, “en üst merci” olarak kendilerinden başkasını görmezler ve ülkenin gerçek sahibi olarak kendilerini gördüklerinden, en yüksek makama layık olarak da kendilerinden başkasını bilmezler.

İkisi de hastalıklı bir yapının ürünüdür ve bütün darbecilerin akıl yoksunu olması da bundandır.

Ama çok şey değişti. Yargıtay’a yapılacak temyizden ne çıkar bilinmez ama 21 Eylül, Türkiye’de darbecilerin hadlerinin bildirildiği gün veya Demokrasinin Zafer kazandığı gün olarak tarihe geçecektir.

21 Eylül 2012 tarihinde Ergenekon Terör Örgütü davasının en önemli gelişmesi yaşandı. İlk kez Balyoz Darbe Planı çerçevesinde yargılananlar cezalandırıldı. Böylece gerçek “dâhili bedbahtlar” cezasız kalmamış oldu.

Bu cezayla, milleti dış düşmandan koruma görevini bir yana iterek, yasalardaki görevlerini, vergileriyle beslendikleri milleti bir yana itip, dış düşmanlığa içten soyunanların gerçek yüzü de ortaya çıktı. Bir başka gerçek yüz ise bu davaya inanmayanlaraydı, avukatlığını yapanlar, üye olmak için adresini soranlaraydı.

Darbeye teşebbüs için müebbet hapis cezası alanlara ilginç bir indirim de vardı; darbe gerçekleşmediği için cezalar 20 yıla indirilmişti. Burada bir açıklamaya gerek var; darbe yapmanın cezası mı müebbet, teşebbüsün mü?

Eğer teşebbüsün cezası müebbetse bu indirim neyin nesi?

Elbette gerekçeli kararda bütün bunlar belirtilir ve o zaman biz de bu indirimin neyin nesi olduğunu öğreniriz.

Peki bu cezalar yeterli mi?

Elbette değil.

Çünkü verilen cezalar, darbeye teşebbüsten dolayıdır. Ya darbeye zemin hazırlamak için gizli kapaklı yapılanlar. Ya kullanılan ve taşeron bir örgüt olan PKK’nın yaptıklarının sorumluluğu? Ya bugüne dek faili meçhule gidenler, oluşturulan kaos ortamları, patlayan bombalar, yitirilen canlar, yıkılan yuvalar?

Darbe planı tamam, bunun için çalışma yapıldığı ve bu çalışmanın da suç teşkil ettiği görüldü. Ancak bu planı hazırlayanların, darbeyi oluşturma adına kimlerle dirsek teması kurduğu, hangi terör örgütlerini, hangi olaylarda taşeron olarak kullandığı, hangisini bizzat kendilerinin yaptığı da “ikrar ettirilmelidir.”

Bütün bu ikrarlar yapıldığında Ergenekon Terör Örgütünde, farklı dünya görüşünden insanların nasıl bir amaç uğruna birlikte hareket ettiği anlaşılır da, belki o zaman Devlet Bahçeli’nin Engin Alan için “millet iradesi” benzetmesinin komikliği de çok net ortaya çıkar.

Balyoz için verilen karar, Türkiye’de halen hukukun olduğunu göstermesi açısından dikkate değer. Kararı veren mahkemede görev yapan hâkim ve savcıların yürekli insan olmasının ötesinde, milletini ve vatanını sevenler olduğuna da kuşku duymuyorum. Zor olan, içteki hainlerle uğraşmaktır ve o kürsüde görev yapanlar, zoru başaranlardır.

Bazı aklı evvellerin bu yargılamayı başka ülkelere, başka hesaplara bağlama çabalarına sadece gülüp geçmek gerekiyor, hem de acı acı.

Hâlbuki o darbeler olsaydı, darbecilerin yargılanmasını göremeyecek, muhtemelen ya cezaevinde, ya öte dünyada olacaklardı.

Darbecilerin akıl yoksunu, vicdansız ve zalim oldukları düşünüldüğünde, onlara sahip çıkmak için en az onlar kadar akıl yoksunu ve vicdanı bir kenara itmek gerektiği açıktır.

Türkiye’de neredeyse otomatiğe bağlanan ve her on yılda bir kesintiye uğrayan Cumhuriyet ve Demokrasinin yanında, insanlara yapılan zulümler ve ülkeyi ekonomik olarak çöküşe götürmeleri de cabasıydı.

Bütün bunlar gün gibi ortadayken, halen darbecileri savunanların olması, katliam ortadayken Esed’i savunanların olmasından farksızdır.

Bütün bunlara rağmen millet adına verilen bu karardan benim vicdanım tatmin olmadı. Müebbet hapis cezasının 20 yıla indirilmesinden de haz etmedim. Çünkü darbeciler, kendi başlarına bir plan hazırlayanlar değildir. Darbeciler, istedikleri ortamın oluşmasını sağlayanlardır da. Bunun için birçok terör örgütünü, karanlık odakları, mafyayı, STK’ları, basını, bürokrasiyi kullanmaktan çekinmezler.

Eğer böyle bir kullanım olmuşsa -yine iyi niyetle olmuşsa diyelim- o zaman hangi olayların, bu plan çerçevesinde yapıldığı teker teker ortaya çıkarılmalı.

PKK’nın hangi eylemlerini bu plan çerçevesinde aldığı ihale sonucu yaptığını, hayatını kaybeden asker, polis ve vatandaşların kimin emriyle ve kimlerin eliyle ortadan kaldırıldığını da bilmek gerekiyor.

Yine fişlemeler sonucu kimlerin ekmeğiyle oynandığını, kimlerin onur ve şerefinin ayaklar altına alındığını, üniversitelerde yapılan zulümlerin planın bir parçası olup olmadığı da tek tek ortaya konmalıdır.

“Ordu Göreve” diye hiç utanmadan, hiç sıkılmadan ve hiç arlanmadan eline pankart alan koca koca profesör bozuntularının darbenin neresinde olduklarını, cumhuriyet mitingi adıyla darbeye zemin hazırlayanların nasıl bir oyuncu olduklarını da bilmemiz gerekiyor.

Bütün bunlar açıklanmadıktan sonra ve verilen ceza da sadece darbeye teşebbüsle sınırlı kaldığında, işlenen suçun cezasız kalmış sayılacağı açıktır.

Müebbet hapsi 20 yıla indirecek hangi iyi halin olduğu, hangi kötü hallerin ise görmezden gelindiği bilinmelidir.

Yoksa çok iyi biliyoruz ki, balyozun indirdiklerini müebbet bile paklamaz…

Twitimden seçmeler
Cumhuriyet Gazetesi Balyoz kararını “Hukuka Balyoz” diye vermiş. Nerede durduğunuz önemli. Cumhuriyet Gazetesi, olması gerektiği yerde!
www.twitter.com/naifkarabatak