22 Eylül 2012 Cumartesi

Manşetlere “BALYOZ” indi!




Öncelikle belirteyim, bu bir yazı değil, gazetelerin manşetlere taşıdığı Balyoz Darbe Planı kararının yansımasına göz atmaktan ibarettir. Darbe yapmaya teşebbüs eden komutanların yargılandığı davada mahkûmiyet kararının çıkması, gazete manşetlerine nasıl yansıdı bir bakalım.

Gazeteler, kararla da “Ergenekoncu” veya “Ergenekon karşıtı” olduğunu göstermeleri açısından dikkate değerdi. Ergenekon yanlısı gazeteler karardan dolayı karalar bağlarken, Ergenekon karşıtları da demokrasinin kazandığına vurgu yapıyordu.

Ülkemizde yayınlanan gazetelerden Özgür Gündem, Evrensel, Birgün, Günboyu, Hürses, Şok, Yeni Asya, Yeni Mesaj gibi “taze haber” vermeyi beceremeyenlerin Balyoz kararından da haberleri yoktu.

Neredeyse bütün gazetelerin manşetine balyoz inmişti. Bakalım kararı kim nasıl yansıtmış?

Vatan Gazetesi; haberi sürmanşetten vererek “Ve Balyoz İndi” demiş.

Türkiye Gazetesi; “Tarihi Davada Karar” üst başlığıyla verdiği haberde “Komutanlara Balyoz Darbesi” başlığını uygun görmüş.

Davayı kamuoyuna ilk duyuran Taraf Gazetesi ise “Darbeye teşebbüs artık çok daha zor” başlığıyla kararı manşetine taşımış.

Takvim Gazetesi; kararı “Ağır Darbe” diye tam sayfa vermiş.

Star Gazetesi; “Türkiye ilk kez sivil yargı eliyle darbeyi cezalandırdı; 326 asker hüküm giydi” üst başlığı ve “Ve darbe mahkûm” diye manşetten duyurmuş.

Kararı “şok” olarak yorumlayanlardan birisi Sözcü Gazetesi; “Kritik Davada şok Karar” üst başlığı ve “Balyoz Gibi Ceza” manşetiyle kararı okurlarına duyurmuş.

Sabah Gazetesi, “Türkiye, tarihinde ilk kez bir sivil mahkemede darbecileri cezalandırdı” üst başlığıyla duyurduğu haberin ana başlığını “Yaşasın Demokrasi” diye vermeyi uygun görmüş.

Radikal Gazetesi, haberi manşetten vererek; “Balyoz Sert İndi” demiş.

Ortadoğu Gazetesi; “Komutanlara Ceza Yağdı” manşetiyle kararı duyurmuş.

Milliyet Gazetesi de haberi tam sayfa kullanmış; “Balyoz’da 325 Asker Mahkûm Oldu” üst başlığıyla verdiği haberin ana başlığı “5 Bin Sayfa Belgeye 5 Bin Yıl Hapis” diyerek toplam cezaları manşetine taşımış.

Milat, “Beklenen Karar” diye haberi manşetine taşımış.

Milli Gazete, Balyoz kararına manşetten küçük bir yer ayırmış ve “Balyoz Gibi Cezalar” diye haberi yansıtmış.

Hürriyet Gazetesi de karara tam sayfa ayırmış, “Balyoz Gibi Karar” üst başlığıyla verdiği haberin ana başlığı, 4+4+4’den esinlenerek, komutanların aldığı ceza yıllarını “20+20+20” diye vermiş.

Haber Türk, kararı manşetine taşıyarak, “Bir Bavuldan 5276 Yıl Çıktı” diye yansıtmış.

Güneş Gazetesi haberi “Balyoz Gibi Ceza” diyerek manşete taşımış.

Ekonomi Gazetesi olan Dünya, haberi manşetten vererek, “Balyoz’da 3 komutana 20 yıl hapis” başlığını seçmiş.

Cumhuriyet Gazetesi haberi tam sayfa vermiş, ilk manşetinde “Adalete Balyoz” demeyi seçerken, alt manşette ise “Karara hiç şaşırmadık” diye karara karşı olduklarını sayfaya taşımışlar.

Bugün Gazetesi haberi sürmanşetten vermiş, üst başlık olarak da “AK Parti’yi devirmek için Balyoz Darbe Planı yapan komutanlar mahkûm oldu” diye duyurduktan sonra ana başlıkta “Darbeye İlk Ceza” diye vermeyi uygun görmüş.

Aydınlık Gazetesi, haberi tam sayfa kullanmış ama diğerlerinden farklı olarak Atatürk’ün resmini de manşete taşımış, “Kemal’in Askerlerini Selamlıyoruz” diye mahkûm olan darbecilere selam durmuş.

Akşam Gazetesi de haberi sürmanşetten vermiş ve “Balyozdan Daha Ağır” diye kararı yorumlamış.

En ironili başlık ise Akit’in. Akit haberi sürmanşetten vererek “Balyoz’u Yediler” demeyi uygun görmüş.

En çok Ergenekon ve Balyoz haberi yapan Zaman Gazetesi de haberi manşetten vermiş ve “Balyoz’a Tarihi Ceza” başlığını kullanmış.

En ilginç başlıksa Yurt Gazetesi’nin. Gazete manşetten verdiği haberin üst başlığında; “Savunma hakkı ihlal edildi, kanıtlar incelenmedi” diyerek mahkeme kararını eleştirmiş ve manşetin ana başlığına ise “Adalete Balyoz” diye vermiş.

Yeni Şafak Gazetesi, haberi manşetten vererek, “Komutanlara En Ağır Ceza” başlığını seçmiş.

Yeni Çağ Gazetesi de haberi manşetten vererek, kararın “Balyoz Darbesi” olduğunu söylemiş.

***
Gazeteler Balyoz Darbe Planına verilen cezayı böyle yansıtmış.

Olaya hepsinin birden nasıl baktığını yansıtmak için, küçük bir çalışmaydı benimkisi, kararı verecek, asıl büyük işi yapacak olansa sizlersiniz. Ya darbeden yana olacaksınız, ya darbe karşıtı.

Her ikisinde de medyanın bir olaya nasıl yanlı baktığını, kendi gözlüğünden başka bir gözle olayları incelemediğini de görebilirsiniz.

Nasıl bakarsanız bakın, manşetlere balyozun indiğini görebilirsiniz, bu da yeter!

Naif Karabatak

21 Eylül 2012 Cuma

Araştırmamacı gazetecilik


Bizim meslek aslında belli başlı bir araştırma konusu ama hassasiyeti nedeniyle kimse o konulara girmeyi pek istemez.

Hani hep eleştirilen “eline kalem alan” veya “fotoğraf makinasını boynuna takan” gazeteci oluyorsa, iki satır yazı yazıp, bir internet sitesi kurarak köşe kapanın da yazar olduğu bir ülkedir burası.

Ve anında da unvanları alt alta dizenlerdir Araştırmacı Gazeteci ve de Yazarlar…

Unvanı kendine layık görmek başka bir şey unvana layık olmak çok daha başka bir şeydir.

“Ben cumhurbaşkanıyım” deyince cumhurbaşkanı olunamayacağı gibi, “ben gazeteciyim” veya “yazarım” deyince de olmaz.

Siz yazı yazarsınız, haber yaparsınız, sizin nasıl bir gazeteci ve yazar olduğunuzaysa okurlar karar verir.

Sizde bir cevher varsa belki bugün değil ama ileride kıymetiniz anlaşılır.

Ama hiçbir şey yoksa isminizin altına dizdiğiniz bütün unvanların hiçbir anlam ifade etmediğini sizden başka herkes anlar…

***

Birkaç gündür Antalya’nın Kemer ilçesindeyim.

Avrupa Gazeteciler Derneği’nin düzenlediği medya ödül töreni için Kemer’deyim.

Yurt içi ve yurt dışından gelen yaklaşık 60 temsilciyle birlikte Kemer’de geziyor, gözlem yapıyor, kendi illerimizle kıyaslama yaparak, belki turizm yönünden de neler yapılabileceği konusunda fikir alışverişinde de bulunuyoruz.

Kemer Belediye Başkanı, ilçelerine geldiğimiz ilk gün bizi ağırladı. Kemer Belediye Başkanını değil ama “Mustafa Gül” adını çok iyi bildiğimi ama nereden aklımda kaldığını o anda bir türlü çıkaramadım.

Doğrusu Kemer’i uzun yıllar önce bir defa görmüştüm ama toplantıya katılan arkadaşların tamamına yakını Kemer’le veya belediye başkanıyla ilgili de en ufak bir bilgiye sahip değildi.

Toplantıyı fırsat bilerek Kemer’i tanıyacak, başkanın anlattıklarından da başkanı…

Belediye Başkanı Mustafa Gül, belediyenin yanındaki parkta Avrupa Gazeteciler Derneği temsilcisi olarak bizlere ikramda bulundu, yaptıklarını anlattı, sosyal belediyecilikte nasıl ilginç fikirleri hayata geçirdiğini anlattı.
Sayın Gül anlattı, bizler şok olduk.

O anlattı hayretler içinde kaldık.

O anlattı, kendi ilimizle kıyasladık.

O anlattı, aynı hizmeti bizim aldığımızı düşünüp nasıl mutlu olabileceğimizi hesapladık.

65 yaşından sonra her Kemerlinin doğum günü pastası belediyedendi. İlginç bir fikirdi, hatırlanmak da güzeldi.

Altıncı sınıfa geçen her öğrencinin laptop’u başkandandı.

Bu ve bunun gibi birçok sosyal projesi vardı ve bunların örnek olduğunu söylüyordu.

Borçsuz bir belediyeydi. Göreve geldiğinden 10 milyonluk bütçeli belediyenin 12 milyonluk borcuyla karşılaşmış, tümünü ödeyerek, borçsuz bir belediye yönetiyordu.

İlk defa 10 kata kadar izin veren ama uygulanmayan imar değişikliğini, dört kata indirmeyi de başarmıştı.

Daha birçok hizmetler, birçok zoru başarmalar…

Başkanın anlattıklarını ağzı açık olarak dinleyenler olunca, özel söyleşi yapanı da vardı, sorduğu sorularla nasıl başardığını öğrenmeye çalışanı da.

Ama genellikle hepimiz pürdikkat başkanı dinliyorduk.

Kemer gibi turist kaynayan bir yerde MHP’li belediye başkanının olması ilginç geldi, sordum, meğer daha önce CHP’den girmiş, sonra Baykal’la aralarında ki sorun üzerine teklif gelen MHP’den aday olarak kazanmış. İki dönemdir başkan ve uzun süre daha başkanlık yapacağına inanıyor.

Önce belediyeyi gezmiş, turizm bürosunu andıran yapılanmasını, modern döşemesini, çalışanların rahatlığını görüp imrenmiştik.

Başkanın anlattıklarıyla da örnek bir belediye başkanı olduğuna karar veriyorduk…

Gazeteci arkadaşların birçoğu haberlerini geçmişti bile.

Ama araştırmacı gazetecilik bu değildi elbet.

Yoğurdum ekşi diyen siyasiye rastlamadığım için işkillendim.

İlçede gezerek Kemerlilerin başkanla ilgili düşüncelerinin örtüşüp örtüşmediğini öğrenmem gerekiyordu. Sonra internete bakıp, başkanla ilgili haberleri de incelemek gerekiyordu.

***

Kemerliler ise başkan gibi düşünmüyor, bir kez daha seçileceğine ise hiç ihtimal vermiyordu.

Hizmet denen bir şey yoktu ve Kemer hep geriye gidiyordu.

Birkaç sosyal projeyle, yapılmayan hizmetleri gizlemeye çalışıyordu.

Ve daha neler…

Sonra “Mustafa Gül” ismini nereden hatırladığım aklıma geldi. Kendi partisinin ihbarıyla soruşturma açılan ve gözaltına alınan başkandı, Kemer Belediye Başkanı Mustafa Gül…

Suçlamalar mı?

Kemer bölgesinde ’imar yasasına aykırı yapılan 41 otelle ilgili gerekli işlemi yapmamak’, ’sahiplerini rüşvet vermeye zorlamak’, ’suç işlemek amacıyla suç örgütü kurmak’, ’haksız kazanç elde etmek’, ’rüşvet’, ’imar kirliliğine neden olma’, ’irtikap’, ’ihaleye fesat karıştırma’, ’resmi belgede sahtecilik’, ’görevi kötüye kullanma’, ’özel belgede sahtecilik’, ’resmi belgeyi yok etme ve ’irtikap’la suçlanıyor. Şüphelilerin imara aykırı otel ve eğlence yeri sahiplerinden Kemer Belediyesi tarafından düzenlenen ’Nar Festivali’ne yardım’ adı altında 10 bin ila 50 bin lira arasında rüşvet aldığı da iddialar arasında yer alıyordu.

Bütün bunları görünce, gazeteciliğin veya yazarlığın, “gördükleriyle yetinilen” bir meslek olmadığını bir kez daha anladım.

Ve muhatabını tanımadan, onunla ilgili tüm bilgiler elinde olmadan, söyleşi yapmanın da ne kadar yanlış olduğu kanaatine bir kez daha vardım.

Ama şunu söyleyeyim, umarım bu iddialar yalandır.

Ve umarım sosyal belediyecilik yapanlar, asıl hizmetini unutanlar arasına girmez…

Twitimden seçmeler
Her şeyinizi kaybedebilirsiniz, yeter ki ümidinizi ve mücadele aşkınızı kaybetmeyin yeter.
www.twitter.com/naifkarabatak

19 Eylül 2012 Çarşamba

Züğürdün çenesi yorulsun!


Zenginin malının züğürdün çenesini yorması nasılsa yeni değil. Biraz daha yorulmasının bir sakıncası olacağını da sanmıyorum. Yoralım bakalım…

Bütün darbecilerin darbe gerekçeleri temelde aynı olsa da, listeye baktığınızda ilk sırada ekonomik istikrasızlığı da görebilirsiniz. Yoksa kendilerinin onaylamadığı bir yönetim biçimi, halkın söz sahibi olmasına doğru atılan her adım, darbeye önemli bir gerekçedir. Ancak bunu kimseye yutturamayacakları için de kılıf bulmakla uğraşırlar. Doğrusu kılıf konusunda da pek mahirler.

Merhum Menderes’i ipe götüren gerekçelerin ipe sapa gelmemesini bir yana bırakın komikliğiyle de halen dillerde dolaşır.

İşte bu kılıflardan birisi de sivillerin ekonomiyi idare edemediğidir. Güya asker, ekonomiyi disiplinle çok güzel idare eder. Nedense sivilleri “malı götürmekle” suçlayanların götürdüğü mallar buradan nereye yol olur bilinmez.

Genel Kurmay Başkanı gibi “memur” statüsünde, üst düzey maaş alan birisinin, birden bire devletin başına geçmesinin yanında, devletin bütün imkanlarını da uhdesine geçirdiğini görebilirsiniz.

İnsanlar açgözlüdür derlerse bunun için diyorlar.

Mevcut maaşının on katından fazlasına sahip olmuşken ve bunu da haksız olarak elde etmişken, halen gözün haramdaysa, o gözü doyuracak da ancak ve ancak topraktır.

Netekim Kenan Paşaya gelelim…

Hatırlarsınız çok yaşlı ve hasta olduğundan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın ifadeleri telekonferans yöntemiyle alındı.

Bu ikilinin ifade veremeyecek düzeyde hasta olduğunu rapor eden Hipokratlı doktorlar da bu ülkede ne yazık ki var.

Telekonferans kesmeye bilirdi aslında, SMS mesajı da yeterdi, telefonla da bu işi halledebilirlerdi.

Hatta teleferik de olurdu ya, “yükseklik korkusu” olmalıydı.

Belki de telesekreter en iyisiydi.

Terzilerde de bir teleye benzer şey vardı ama o telaydı.

Aklınıza gelsin canım, “tele”li çok şeyimiz, çok değerimiz(!) var.

Televizyonda bile “tele” var yani…

Konumuz telekonferansla alınan ifade değil, mal varlıkları…

Bir ev, bir araba, bankada biraz para değil elbet…

Darbe döneminde edindikleri mal varlığına ulaşamayan mahkeme, sadece 11 yıllık kayıtlara ulaşabilmiş. Öncesi sır, sonrası karmaşa.

Mahkemeye gidemeyecek kadar hasta ve yaşlı olan Kenan Evren’in üç arabası olması, her bir parçasının bir arabada taşınıyor olmasındandır.

Çok yaşlı olan her iki sanığın yaklaşık 20 bankada hesabı varmış.

Aklınıza vadesiz mevduat gelmesin canım. Vadesiz mevduat dediğin de 5-10 bin lira olur. Bu hesapların sadece birisin de 600 bin liranın olduğunu düşündüğünüzde, 20 bankada epey hasılat birikmiş olmalı.

11 yıllık dönem içerisinde, Evren ve ailesinin ortağı veya mal sahibi olduğu çok sayıda şirkette ortaya çıkmış.

Evren, Marmaris Sağlık Hizmetleri AŞ ile Marmaris Liman Hizmetleri AŞ'nin ortağıymış.

Bodrum'da 3 yazlık sahibi olan Evren'in Datça, Bornova ve Muğla'da kendisine ait bazı yerlerin “alım-satım” işlemini yaptığı belirlenmiş.

İki kızına ait toplam 14 otomobilcik de listenin içinde. Sanırım bunlar da saat başı bir otomobile binerek saltanat sürüyorlar.

Biz pek bilmiyorduk ama Time Dergisi biliyormuş. Dünyanın en zengin 50 generalinden biri olarak gösterilen eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın ise iki otomobili ve 5 yazlığı bulunuyor.

Bunlara memleketinde ki arazi ve evler de dâhil değil. Darbe döneminde edindikleri, alıp sattıkları da muamma…

Çok mu yoruldunuz?

Ben yazarken yoruldum ve yazdıklarım kalem kalem olmadığı için de daha rahat okunacak duruma dönüştürülmüş hali.

Zenginin malı elbet züğürdün çenesini yoruyor.

Ama o zenginlik, zavallı yoksul halkın sırtına binerek edinilmiş haksız kazançsa, çenemizi yormamalı, hesap sormayı bilmeliyiz ve “haram olsun” diye de ondan hayır görmemelerini açıkça söyleyebilmeliyiz.

Bugüne dek elimden bir şey gelmeyen bu tür hak yemelerinde hiç değilse “haram olsun, zıkkım olsun” diye içimi rahatlatmayı uygun görüyorum.

Bu defa öyle değil, telekonferans ayağına yatıp, ifadeyi sulandırmaya çalışsalar da burunlarından fitil fitil getirecek kararın o mahkemeden “adil” bir şekilde çıkması gerekir.

Bunun için mahkemeye baskı değil, mahkemenin “Millet vicdanına” uygun karar vermesiyle olur.

Bakalım göreceğiz, telekonferans ifadeler, bir teleferiğe bindirilip uçurulacak mı, yoksa “haksız mallara el koyma” kararını görerek, bütün darbecilere hadleri bildirilecek mi?


18 Eylül 2012 Salı

Mezarlıklar temiz insanlarla dolu!


Aslında ülkeyi bu duruma getirenlerin halay çekip oynaması bile gerekir. İçimizdeki İrlandalılardan sonra içimizde ki kafatasçıların da gün geçtikçe dozajını artırarak kalabalıklaşmaları boşa değil. Terör olayları sürdükçe, kin ve nefret tohumları da artmaya başladı ve daha da artacak gibi gözüküyor. Öyle ki, şehitlerin öcünü, teröristlerin cesedinden alanlar bile çıktı.

Mezarlık basma bunlardan birisi.

Mezarlıktan korkmayan çocuk olduğunu sanmıyorum. Hatta büyüdüklerin de bile hiç değilse “karanlıkta” mezardan korkanlar çoğunluktadır.

Diriden korkmayanların ölüden korkmasının esbap-ı mucizesini de hep merak ederim. Değil mi ya, hiçbir ölü, kalkıp diriyi soymaz da, dövmez de, paramparça etmez de.

Ama ölü soyucular çoktur mesela…

Tarihimiz altın diş arayan mezar soyguncularıyla doludur.

Eskiden “varlığıyla” gömülen cesetlerin olması, mezar soyguncusu diye bir meslek edinilmesini sağlamış.

Hâlbuki “kefenin cebi yoktur” diye boşa söylememişler. Mezara ne koyarsanız koyun, toprağa gömülü bir servet olarak kalacaktır. Ruhu olmayan ceset ise toprak olup gidecektir. Ta ki, öte dünya da herkes yeniden dirilene kadar.

Bu açıdan bakınca ruhu olmayanın sevgisi olamayacağı gibi, nefreti de olamayacaktır. Kendisine bile faydası olmayan, kımıldayamayan, konuşamayan, sağa sola dönemeyen, yüzüne serpilen toprağı silkelemeyen cesedin, bir başkasına zararının olacağı düşünülemez.

Her dinde olduğu gibi İslam’da da ölülere saygı vardır. Her ölü bir naaştır, leş değil.

Eskiden bizim memlekette bir cenaze konvoyu geçtiğinde, esnaflar kapının önüne çıkar, esas duruşta gibi durup, saygısını belirtirdi. Yolda yürüyenler ise durup, cenazenin geçmesini beklerdi.

Bu saygıyı gösterenler, tabutun içinde kimin yattığını önemsemezdi.

Belki fakir birisiydi, belki zengin.

Belki namuslu birisiydi, belki namussuzun önde gideni.

Belki hırsızdı, belki uğursuzdu ve belki de melek gibi bir insandı.

Ama ölüydü…

Ne kimseye zararı olabilirdi, ne kimseye faydası.

Belki faydası olacağı doğruydu.

İbret alınabilirdi, dua edilerek, aynı duadan kendisi de nasiplenebilirdi.

Hakkını helal ederek, hem ölüye destek olurdu, hem affetmenin büyüklüğüne erişirdi.

Bu nedenle de ölülere saygı gösterilirdi.

Eğer suçluysa hesabını görecek olan bizler değildik.

Suçsuz, hatta çok iyi biriyse de ödülünü verecek biz değildik.

Mahşere kalan ve yaratıcının ödül veya ceza vereceği birisini yargılamak kimseye düşmezdi.

Dünyadaki defteri kapanmış olan birisiyle cebelleşmenin mantıklı hiçbir yönü olamazdı.

Ama mantıksız çok yönü olabilirdi.

***

Tıpkı önceki gün Çekmeköy Alemdağ Ekşioğlu Mezarlığında yaşananlar gibi…

Veya sosyal paylaşım sitelerinde terörist cenazelerine karşı duyulan kin ve nefret gibi…

Çekmeköy Alemdağ’da mezarlığa terörist cenazesi gömülmesinin duyulmasından sonra yaşananların İslam’la bağdaştırılması mümkün değil.

Vatandaşlar mezarlığa doğru yürüyüşe geçmiş.

Mezarı açıp, teröriste haddini bildirmeye niyetliler…

Ölüyü, bir kez daha öldürecekler belki.

Hızlarını alamayıp, henüz eti, kemiği çürümemiş cenazeyi çürütecekler…

Polis elbet izin vermemiş.

Kalabalık sloganlarla mezarlığa kadar gelmiş, bir kısmı mezarlığa girmiş de.

Polisler mezarlık yolunu kapatarak, kimsenin girmesine müsaade etmemiş.

Mezarlığı polis beklemeye devam etmiş.

Halen de kontrol altında.

Polis, ölüleri korumak için dirilere barikat kuruyor.

Ölüler, dirilere saldıramayacağından, dirilerin ölülerden öç almasını engellemeye çabalıyor.

İnsanın aklı almıyor ama sanki mezarlığa sadece temiz insanların gireceğine dair bir anlayış var.

Evet, belki iyi insanlar iyi atlara çok daha erken binerek gidiyor.

Ama mezarlıklar, iyilerle dolu değil.

Her görüşten ceset var orada, her inançtan insanlar öylece yatıyor.

İpsizi de, sapsızı da orada.

Arsızı da, namussuzu da…

Hainler de mezarlıkta, vatanseverler de…

Hiçbir şey anlamadan ölen bebeler de orada, yüz yaşını deviren piri faniler de.

Zalimi de var, mazlumu da.

Katili de var, maktulü de.

Evlat acısı çeken de orada, baba katili de.

Mezarlıklarda her türden, her tipten, her anlayıştan ve her yanlıştan insanlar var.

Ve Çekmeköylüler, kendi mezarlıklarında “terörist”e yer yok sanıyorlar.

Mezarlıklarda hep temiz insanların olduğuna eminler…

Mezarlığı kirleten tek cenazeyi de oradan kaldırmak, mezarlığı temizlemek istiyorlar.

Böyle bir anlayış, insanın kanını donduruyor.

Bu davranış, aynı zamanda insanların ne kadar zalim olabileceğini de gösteriyor.

Ölüyü bile rahat bırakmayan yığınlar var.

Bu ölünün terörist olup olmaması hiçbir şeyi değiştirmez.

Twitimden seçmeler
Çocuklar kahvaltı etmeli diyoruz ama yarından itibaren, kargalar kahvaltı etmeden çocuklar uykulu gözlerle okula gidecek, aç karnına!
www.twitter.com/naifkarabatak

16 Eylül 2012 Pazar

Evlat acısı başkadır


12 Eylül 1980 darbesi öncesinde sokak kavgaları çığırından çıkmış, mahalleler, caddeler, kıraathaneler bölünmüş, okullar, yurtlar, kamu kurumları bile “sağcı” ve “solcu” diye ayrılmıştı. En kötüsü ise aynı evde iki kardeşin bir birini düşman görmesine sebep olacak kadar sağcılık ve solculuğun çığırından çıkmasıydı.

Bir partiyi, bir ideolojiyi savunmak veya herhangi bir şekilde dünya görüşüne sahip olmak, aynı zamanda potansiyel düşman görülmek için yeterliydi. Aynı şekilde karşındakini de düşman bilmeyi de sağlıyordu.

Kanımca o zaman ki ideolojilerin hep bir tarafı yanlış anlatılırdı; hoşgörü ve tahammül öğretilmediği gibi, herkesin farklı fikirde olmasından daha doğal bir şeyin olamayacağı da öğretilmezdi.

Sağ görüştekiler de, sol görüşe sahip olanlar da, “benim gibi düşüneceksiniz!” der, sanki karşısında ki kâfiri zorla “imana getirecekmiş” gibi bir halet-i ruhiyeye sahip olurdu.

İnsanlar ölürdü boş yere…

“Bizim sokaktan geçtin, yan baktın, çalım attın” diyerek sokaklar savaş alanına döndürülürdü. Dolmuşa binmeye hazır yığınlar da vardı, gaza gelen insanlar da.

O zamanlar, özellikle bu ölümlerden, düşmanlıklardan rahatsız olan büyükler de hükümet ve muhalefeti suçlardı.

Hükümet olabilecek oyu alan veya koalisyonla iktidara gelen DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel ve CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, en çok suçlanandı. Diğerlerinin aksine bu iki isim “evladı yok, evlat acısını da bilmiyorlar” diye de suçlanırdı.

Yoksa MHP Genel Başkanı Alpraslan Türkeş de vardı, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan da.

Bu ikisinin ve diğer küçük parti liderlerinin çocukları olduğundan, en çok Demirel ve Ecevit suçlanırdı.

Bu suçlama bugün de farklı şekilde devam ediyor.

***

Terör olayları nedeniyle 30 yılı aşkın bir süredir insanlar ölüyor. Sivil, asker, polis ve terör örgütüne mensup olanların sayısı 50 binlere yaklaştı gibi.

Olayların en çok olduğu Güneydoğu’nun birkaç kentinde şehit olan askerlerin çoğunluğunun fakir çocuğu olması, “evlat acısını” gündeme getirerek, zengin çocuklarının şehit olmaması sorgulanıyordu.

Sahi neredeyse hiçbir siyasinin çocuğu, hiçbir yüksek bürokrat veya askerin çocuğu ile zengin işadamlarının çocuklarının şehit olduğunu, evlerine ateş düştüğünü, yüreklerinin yandığını gören olmadı.

O gün, “evladı yok, evlat acısını bilmiyorlar” diye suçlanan Demirel ve Ecevit’e karşılık, bugün “evlatlarını buralara göndermiyorlar” diye suçlananlar var. Hoş bir kısmı da bastırıyor parayı, bütün riskleri bir anda bertaraf edebiliyor.

***

Bu tür olaylarda çözüm için direnenlerin “acı nedir?” bilmesi çok önemli. Acıyı tadan, o acıdan başkasının tatmasını istemeyecek duruma gelebiliyor.

Evlat acısı çeken bir anne, yüreği dağlanan bir baba, başkasının aynı acıyı tatmasını isteyemez. Yüreğinde en ufak merhamet olan, insanlıktan bir gramlık nasibi olan bile başkasının evlat acısıyla yanmasını isteyemez.

***

İşte burası 30 yılı aşkın süredir devam eden terör olaylarının bitmesini sağlayacak yerdir. Evlat acısı çekenler olarak bu kanın durması, silahların susması, anaların gözyaşının dinmesi için koşulsuz, kayıtsız ve şartsız mücadele etmesi gerekir.

Türkiye’de Kürt Sorunu için silahların susmadığını söylemenin gerçeklerle bağdaşır hiçbir yanı yoktur. Devam eden bir süreç var ve silahlar sustukça hızla çözülmeye hazır sorunlar var. Dünle kıyaslandığında “insan hakları sorunu”nun önemli bir bölümünü artık bugün konuşmadığımız gerçeği var. Buna rağmen de “uygulama sıkıntısı” da var, yasaların anlaşılamaması da.

Türkiye’de Kürt Sorunu elbet var ama Türk Sorunu da var, insanlık sorunu da, bölgeler arası gelişmişlik sorunu da var. Sorundan çok ne var diye kestirip atmak da var. Çünkü vatandaşı halen insan yerine koymayan, kendisini Kaf Dağında görenler de var.

Bütün bunlara karşın, Demokratik Açılımla, bütün etnik kimliklere, inançlara, mezheplere özgürlük tanıyan ve aslında anaların ak sütü gibi hakkı olanların, gasp edilen haklarının iadesi de var.

Bunun için dar düşünmeye, ulufe dağıtıyormuşçasına afra tafra yapmaya, hak verirken pinti davranmaya gerek yok. Siz, kendiniz için ne istiyorsanız, herkes için de aynı şeyleri isteyebilmelisiniz. Kırmızıçizgi, mavi boyayla boyama, yeşille ayrıma olmaz. Eğitimse eğitim, dilse dil, kültürse kültür.

Hayatın her alanında bir Türk nasıl rahatlıkla yaşıyorsa, bir Kürt veya bir başka ırk ya da etnik kökene mensup vatandaş da aynı şekilde rahat yaşayabilmelidir. Bu engelli vatandaşlarımız için de , kadın veya erkek ayrımı yapmadan herkes için de aynıdır. Bir başka deyişle, engelleri kaldırmak, somut engelleri kaldırmak değildir, kafalarda ki engellerden arınmaktır.

Düne kadar Müslümanların inançlarını yaşarken ne badirelerden geçtiğinin canlı şahitleriyiz. Aynısını ne bir başka mezhebe, ne bir başka dine reva görmek, insanlıkla bağdaşmayacağı için, “çektiklerimi çekmesinler” deme büyüklüğünü göstermek gerekir.

***

Önce ki gün, BDP Milletvekili Sırrı Sakık’ın 25 yaşında ki oğlu Sidar’ın, girdiği bunalım sonuncu intihar ettiği haberini duyunca hem çok üzüldüm, hem de aklıma bunlar geldi. Sırrı Sakık’ın ruh halini anlamak için baba olmak gerekir. Sakık’ın çok zor bir süreçten geçeceğini de tahmin edebiliyor, sabırlar diliyorum.

BDP içinde evladını veya çok yakınını kaybedenler de var. Bu AK Parti’de de, başka partilerde de var.

İşte yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım da bu.

Barışı başka yerde aramak yerine, yüreği yananların feryadının etkisine bakmak gerekir.

Bu etki, silahları susturacak, kanı durduracak, gözyaşını dindirecek bir etkidir.

Twitimden seçmeler
Ölenle ölünmez derler. Bazen ölenle ölünüyor. Ölen bir kez, kalan bin kez ölüyor, hem de her gün.
www.twitter.com/naifkarabatak