13 Eylül 2012 Perşembe

Siz filmin neresindesiniz?


Batının İslam düşmanlığı yeni değil. Bugüne kadar bir dine mensup olsalar da, olmasalar da, başka dinlere değil ama özellikle ve bilerek İslam’a saldırmayı marifet bildiler. Bazen peygamberimize, bazen inançlarımıza, bazen değerlerimize saldırdılar.

Bütün bu saldırılarda da çoğunlukla “sanat” maskesini kullanarak, “sanatsal özgürlük”ten yırtmaya çalıştılar.

Bu film oldu, kitap oldu, müzik oldu, karikatür veya başka şey oldu ama hepsinde de hem gerçeğe taban tabana zıt bir içerikle ve aşağılıkça hakaretlerle karşımıza çıktılar.

Oysa bu tür eserlere(!) imza atanlar da biliyordu ki, sanatın en aşağılık seviyesi de tam bu seviyeydi ve bunun özgürlükle, özgür düşünmeyle uzaktan yakından alakası yoktu.

Onlar çok iyi biliyordu ki, en ucuz sanat, küfredilerek yapılan sanattı.

Bunun için tahsile, bilgiye, birikime, donanıma, yüksek bütçeye gerek yoktu.

Ne ünlü yönetmen gerekirdi, ne yüksek ücret isteyen oyuncu.

Ne kostüme gerek vardı, ne mekânların fahiş fiyatla kiralanmasına…

Kamerayı sokak ortasına koyduğunuzda da “sanatsal(!) film çıkarma şansınız vardı.

Ama bu sanat değildi, küfürbazlıktı.

İnanç ve değerlere saldırmak için de yüksek düzeyde bir sanatsal birikiminizin olması, oyunculuk kariyerinizin bulunması gerekmez.

Aptal olmanız ve gerçekleri örtbas edecek kadar da cesaretli olmanız yeterliydi.

Hangi dinden olursa olsun, inançlara hakaret ederek sanat yaptığını sananların tamamının aptal olması boş değildir.

Hepsi yönlendirilebilir…

Lobiler, din düşmanları, ülkelerarası huzursuzluk çıkmasını isteyenlerin dümen suyuna uyarlar.

Bunun için de “yüksek bütçeye” gerek yok.

Hepsi üç kuruşa kırk takla atacak kadar aşağılık insanlardır.

Ve o aşağılıklardan birisi de yine Amerika’da çıktı.

Ama ortaya çıkacak kadar cesareti olmayan, sahte ismin arkasına sığınan ödlek birisi.

Ne filmin yönetmeni belli, ne yapımcısı...

Amerika’nın sembolü haline gelen “Sam Amca”nın ismini kullanarak kendisini gizlemeye, Amerika’yı ise suçlamaya çalışmış.

“Innocence of Muslims” (Müslümanların Masumiyeti) adı verilen film, baştan aşağı İslam düşmanlığı ve peygamberimiz Hazreti Muhammed (sav)’e hakaret dolu.

Filmin duyulmasıyla birlikte birçok ülkede infial oldu, olaylar çıktı, hiç suçu olmayan masum insanlar zarar gördü.

Libya’da Amerika Büyükelçisi de “filmi çeken olmadığı halde” hayatından oldu.

Bütün bunların sanat adına yapıldığını söyleyen bir aklı evvel çıkar mı diye hayret edenlerden değilim.

Benzerleri, her gün ülkemizde de yapılıyor.

Kimi bunu mizah adına yapıyor, kimi piyanonun tuşlarına dokunurken, boşluk verdiği bir anda, kimi resimle, kimi karikatürle ve kimi de dizi veya filmle…

Dikkat ederseniz bizdekiler “bunadığı” veya “beyin ishaline” yakalandığı için bütün bunları yapıyor.

Ama batıdakiler farklı…

Onlar “maşa” olarak bu işi yapıyor.

Yaptıran bilinçli, yapan ise zekâ özürlü…

Tepkiler artınca önce filmin oyuncuları çark etti.

Hepsi de sözleşmişçesine filmi yapanları gizlemeye çalıştı.

Burada sorulması gereken sorular var elbet.

Öncelikle korkuyordunuz, o zaman ne diye film yapıyorsunuz?

Söyledikleriniz doğruysa neyden çekiniyorsunuz?

Bütün eleştirilere verilecek cevabınız yoksa altından kalkamayacağınız işe neden kalkışıyorsunuz?

Verecek cevapları olmadığı için ortada yoklar.

Oysa biliyorlar ki, söylediklerinin hepsi kocaman bir yalan olmasının ötesinde iftira ve iğrençliklerle dolu.

Bütün insanlığı kucaklayan, sevgi ve hoşgörü dinini farklı göstermek, önce kendini kandırmaktır.

Kanlı ve kirli tarihlerini örtbas etmek için illa “sevgi dini” olan İslam’a veya bir başka dine, inanca, mezhebe veya ırka saldırmanın anlamı var mı?

Eğer cesursanız, Kızılderililere ne olduğunu, sırf dersinin rengi farklı diye neler yapıldığını anlatın.

Ülkelere saldırmak ve masum insanları katletmek için kurduğunuz hayali senaryoları filme alın.

Birazcık insanlığınız varsa 11 Eylül’de ikiz kulelere saldıranların gerçek kimliğini ve gerçek niyetini ortaya koyan filmler yapın.

Sizde o yürek yok ama bizde bütün bunları söyleyecek yürek var; hem de hiç bir inanca saldırmadan…

Sahi Amerika bu filmin neresinde?

Twitimden seçmeler
Sanatı küfretmek, hakarette bulunmak, insanların değerlerine saldırmak olarak algılayanlar, ne kadar alçalabildiğini gösterenlerdir!
www.twitter.com/naifkarabatak

12 Eylül 2012 Çarşamba

Bir balon uçuralım twittir’dan!


Kabul etmek gerekir ki, sosyal medyanın kullanıcılar arasında büyük bir etkisi var ve bu “kullanıcılar” deyip geçtiğimiz rakam da yadsınamayacak kadar çok. Olumlu etkiye kimsenin bir şey demesi mümkün olmazken, olumsuz etkinin açacağı yaraları tahayyül etmek bile zor. Hele bir de “balon” haberse…

Önceki gün Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine bağlı Gürakar beldesinde 4 yaşındaki minik Dilan, boğazına kaçan boncuk nedeniyle kurtarılamayarak hayata gözlerini yumdu.

Ölüm acı olsa da, “sıradan” bir kaza ve ölüm olayı olduğu açık ama twitter öyle demedi.

Birisi bir balon haber uçurdu, sanal alemin kulağına.

Sadece kulaktan kulağa geçerken farklılaşmadı, yazdıkça iğrençleşti, yazdıkça kanımız dondu, yazdıkça insanlığımızdan utandık, yazdıkça herkesi nefretle anar olduk.

İddia korkunçtu ve gizleyenler de yetkililerdi…

Henüz gazetelerin web sayfasına düşmeyen iddiaya göre –insanın söylemeye dili varmıyor ama- minik Dilan tecavüze uğramıştı.

Bunu da AK Parti hükümeti saklıyordu.

Doktorlara talimat verilmişti, raporu n “boncuktan dolayı öldüğü” şeklinde düzenlemesi istenmişti.

Doktorlar da tırsmış, tecavüzden ölen bebeğe, boncuk yuttu raporu vermişti.

Ve derken gazetelerin web sayfaları haberi ajanslardan alıp, ekranlarından yansıtmaya başladılar.

Hemen yorumlar da geldi; “Yandaş basın da boncuk dedi” diye…

Oysa yandaş olmayan basın da “boncuk” demişti.

Çaba güzeldi doğrusu.

Dilan’a ne oldu diye soruluyordu; #DilanaNeOldu

Ortada iğrenç bir eylemde bulunan varsa korunmamalıydı, kollanmamalıydı, kim olduğuna bakılmamalıydı.

Gürkar beldesinde olan bir olayın, Siverek’te gizlenmesine razı gelinmemeliydi.

Eğer böyle bir çabanın içinde olan varsa da sosyal medyanın baskısıyla vazgeçmeli, gerçekleri ikrar etmeliydi.

Bütün bunlar güzel ama “inanmamak” çok kötü.

Aile öyle bir şey olmadığını söylüyorsa, hastane yönetimi açıklama yapıyorsa, polis raporu da benziyorsa, valiliğin yaptığı açıklamada da boncuğa dikkat çekiliyorsa bu neyin ısrarı?

Yalancının birisinin attığı bir habere, daha sonra kendisinin inanması gibi bir şey mi, yoksa bütün ülke sapıkları korumaya azmetmiş mi?

Gerçeklerin ortaya çıkarılma çabası takdir edilecek bir şeydir ama evinde oturup, klavyenin tuşlarına dokunarak kendisini hem savcı, hem hakim, hem de avukat yerine koymak da densizliktir.

Sormak güzel ama açıklama yapıldıktan sonra da kabul etmeyi bilmek ve gerektiğinde özür dilemek de bir erdemdir.

Eğer ailenin “tecavüz” iddiasına rağmen, yetkililerin “boncuk” iddiası ortaya atılsaydı, bir gece değil, bütün geceleri twitter’a feda edebilirdik.

Ama ortada sosyal medyadan başka bu iğrenç iddiayı ortaya atan yoksa niye ısrar ediliyor, doğrusu anlayamadım.

Kabul edelim ki, ülkemizde son zamanlarda meydana gelen iğrenç tecavüz olaylarında mağduru suçlayıp, zanlı veya zanlıları korumaya çabalayanları gördükçe Dilan olayından işkillenmemek mümkün değil.

Ama bütün tecavüz olaylarında hiç değilse taraflardan birisinin “ikrarı” veya “suçlaması” var veya olmalı.

Bu olayda ise uçurulan balondan başka bir “gerçek” ortada yok.

Buna rağmen, hükümeti “sapıkları koruyor” diye suçlamak, en azından insafla bağdaşmaz. Muhalefet etmenin bu kadarına da pes denir.

Bu tartışmaların sürmesi üzerine, Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dilan’ın minicik cesedini Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’na gönderdi ve oradan çıkan sonuç da “boğazına kaçan boncuğun ölümüne neden olduğu”ydu.

O zaman söylenenler için özür dilemek de gerekir.

Minicik yavrusunun acısına dayanmaya çalışan aileye “tecavüz” suçlamasıyla ikinci bir acı yaşatmanın ve bunu inadına sürdürmenin hem bir anlamı yok, hem kimseye faydası yok.

Gece boyu süren tartışmaya ben de katılarak; “Yapanın utanmadığını, biz anlatmaya, hatta düşünmeye utanıyoruz. Sapıklarla dolu yerde yaşamak, insanın psikolojisini bozuyor” demiştim.

Bu sitemim, sadece Dilan için yapılan balon iddia nedeniyle değildi, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, iğrenç insanların yaptığı şerefsizliklereydi.

Ve gerçekten, insanların bu kadar adileşebileceğini görmek, duymak, insanın psikolojisini bozuyor; bu kadar alçalmak nasıl mümkün olur diye…

Twitimden seçmeler
Mevlana olsam bile netekim gel demeyeceklerim var!
www.twitter.com/naifkarabatak

11 Eylül 2012 Salı

Çay, kahve ne alırsınız paşam?


Paşa sabah sporundan gelmiş, duşunu alarak hizmetçilerinin hazırladığı kahvaltı masasına bornozuyla oturmaya hazırlanıyordu. Sabah sporu dedikse sakın ağır sporlar aklınıza gelmesin. O eskidendi, şimdi şeyinde şey durmuyor diyeceğim ayıp olacak diye demiyorum!

Marmaris’te deniz kenarında yürüyüşten ibaret bir spor anlayışına mecburen sahip oldu. Ama başıboş bırakmaya da gelmezdi. Korumaları da vardı, makam arabası da. O spor yapıyordu, diğerleri görev. Dünyanın hali böyleydi, kimi koşturarak çalışır, spor yapmamış olurdu. Kimi yan gelip yatar, arada bir spor yaparak modern görünüme kavuşurdu. Hem de sağlıklı kalırdı!

Paşamız da pek meraklıydı modern görünmeye…

Lafı kaynattınız, kahvaltıyı kaçıracaktık. Buyurun kahvaltıya…

Efendim, kuş sütü nedir ki, diye bir merakınız varsa onu paşanın sofrasında görebilirsiniz, gelin bakın diyeceğim ama sizi bahçeye bile almazlar.

Kuş uçmaz kervan geçmez yerde, yeşillikler arasında, denize nazır, hizmete hazır elemanlarıyla mütevazi bir hayat süren paşamıza çok ağır suçlamalarda bulunmuşlar.

Elin ağzı torba değil ki büzesin.

Hatta fırsat olacaktı hepsine bir güzel işkence yapacaktı ki, siz o zaman paşalığı göreydiniz.

Zamanında görevine çok bağlıydı.

Bazen işkence yapan memurların kirli ellerini sıkmaktan, sırtını sıvazlayarak “aferin” demekten tiksinmezdi. Hatta “hele şu şişi bana ver” deyip, temel atar gibi gerinen devlet yetkililerine özenirdi.

Attığı bir temel yoktu ama çukura gömdüğü ceset pek çoktu. Bu konuda bayağı bir deneyime sahipti. Hatta bazı diktatörlerin gizlice ülkemize gelip, kurs aldıkları bile dilden dile dolaşırdı.

En modern işkence yöntemleri konusunda uzmandı bir zamanlar. Maksat memlekete hizmet olsundu, yoksa onun işi başından aşkındı.

Çok sevecen birisiydi, resim de yapar, güzel kızları soyup, model bile tutardı. (Ne kızıyorsun ya, parasıyla değil mi?)

Netekim yaptı da…

Da Vinci onun eline su dökemezdi, onun için erkenden göçüp gitmişti zavallım.

Yahu kahvaltıya geçelim dedik, yine lafı kaynattınız.

Kel başını kurulayan hizmetçi işini bitirmiş, paşanın kahvaltı masasında ki sandalyesi oturmasına hazır hale getirilmişti.

Çok yorulmuştu ama oturup sırtını yasladı. Oh be dünya varmış.

Önüne servis peçetesi konuldu, üstüne başına dökmesin diye sağı solu iyice kontrol edildi.

Paşa eline çatalı ve bıçağı alarak ilk lokmasını ağzına götürmeye başlamıştı ki, kapı çalındı. Bir anda ortalık karıştı, korumalar, hizmetçiler sağa sola savruldu.

Gelen savcı vekiliydi…

Bugün “telekonferans” sistemiyle ifade verecekti.

Darbe yapmışmış…

Millete zulmetmişmiş…

Yok efendim hak etmediği koltuğa oturmuşmuş…

Neler neler…

Paşa üzüldü tabii.

Ama hukuka güveni de tamdı, inancı da…

Bunun için sağlık raporu bile almıştı.

Ne yani mahkemeye gidip, ifade mi verecekti?

Yaşlıydı hem, hastaydı da…

Bakmayın sabah sporu yaptığına, o modern görünmek için…

Mahkemeye kadar gidecek hal mi vardı, bak koca koca doktorlar Hipokrat’a göz kırpıp, rapor bile vermişlerdi. Yalan söyleyecek değillerdi ya, adam hem hastaydı, hem yaşlı.

Savcı vekili paşanın kahvaltısının bitmesini bekledi. “Otur” denilmediği için oturmamıştı. Öylece paşanın yanında hazır ol da beklemiş, adeta lokmalarını saymıştı. “Maşallah bu yaşta bu iştah, neresine koyuyor bilmem ki” diye içinden geçirdi.

Daha kahvaltı da yapmamıştı ama pinti dil ucuyla ikram bile etmedi.

Kahvaltıyı bitiren paşayı, dinlenme bölümüne aldılar.

Zevkli döşenmiş dinlenme bölümü, bahçe manzaralıydı. Koltuklar İtalya’dan gelmiş, sehpalar Fransa’dan araklanmıştı.

Savcı Vekili “hazır mısınız paşam” diye soracaktı ki, pek isteksiz olduğunu görüp, “çay kahve alır mısınız paşam, acelemiz yok, mahkemedekiler beklesin” dedi.

Paşa orta şekerli bir kahve istedi, savcı beye yine yapmadılar. Bu hizmetçiler mi pintiydi, paşanın kendisi mi o anda hesaplayamadı.

Paşa hazretleri kahvesini de bitirdi, büyük salona geçme vakti gelmişti. Telekonferans yapacaklardı. Mahkeme heyeti soracak, paşa cevap verecekti.

Savcı vekili teknik ekibi içeriye aldırdı, bir anda ortalık yine karıştı ama çabuk toparlandılar.

Derken telekonferans sistemi hazırlandı. Mahkeme Başkanı, sayın paşasına saygılarını sunarak, darbe yapıp yapmadığını sordu.

Darbe yapmamıştı, cumhuriyeti koruma ve kollama görevini ifa etmişti.

İşkence yapmışsınız, hani öyle söyleyen fesatlar varmış.

O kadar askeri nasıl kontrol edecekti ki paşa. Ayıp yani bunu sorup, bu yaşta üzmenin anlamı var mıydı?

Yoktu tabii…

Telekonferans böylece tamamlanmış oldu, ekip toplandı, mahkemenin ekranı karardı.

Paşa öğle yürüyüşüne çıkacaktı, bunun için sağlık raporu da vardı, takati de…

Bu millete iyilik yaramıyordu, baksanıza koca paşayı salona geçirip, koltuğa oturtarak ne büyük zulüm yapmışlardı. Ayıp değil mi, günah değil mi?

Twitimden seçmeler
Umutların tükendiği yerde hayatın anlamı kalmaz. Ya umutlar yeniden yeşermeli ya hiç tükenmeyen umutlarınız olmalı.
www.twitter.com/naifkarabatak


10 Eylül 2012 Pazartesi

Demokrasiyle tanışmanın yasağı!


Çocukluk ve ilk gençlik zamanlarımızda ‘Demokrasi’ ve ‘Cumhuriyet’ pek ‘cici’ şeyler değildi. Öyle öğretiliyor, öyle propaganda yapılıyordu. O zamanlar, bunun uygulamadan dolayı mı, yoksa gerçekten her ikisinin de ‘tu kaka’ olduğundan mıydı bilmiyordum. Bildiğimse, özellikle İslami kesimde Cumhuriyete ve Demokrasiye sıcak bakılmadığıydı.

Özellikle laikliğin ‘din’ gibi yansıtılması, Cumhuriyet ve demokrasiye bakış açısının olumsuz olmasının en temel nedenlerindendi. Kuşkusuz bugünden de baktığımda her ikisinin de ‘tek başına’ bir anlamının olmadığını görebiliyorum.

Bir anlamı olsaydı, adında ‘Cumhuriyet’ olan bütün ülkelerin Demokrasiyle yönetiliyor olması gerekirdi ama aksine, baskıyla, zulümle, zorbalıkla yönetilen ülkeler bile ‘Cumhuriyet’i bir göz boyama olarak almış, yıllardır da bu kavramla dünyayı kandırdığını sanıyorlar.

Demokrasinin olmadığı yerde demokratlığın da olması mümkün değildir. Bu açıdan bakınca kavramların tek başlarına bir anlam ifade etmediği, içinin doldurulmadığında çok büyük sorunlara yol açtığıdır.

Bunlardan birisi de “yasak hemşerim” diyerek listesini tutmanın mümkün olmadığı binlerce, on binlerce yasak üretmesidir.

Yasağın adının geçmesiyle kitapların hatırlanmaması mümkün değil.

Türkiye, çok zor dönemlerden geçti, bu millet çok yasaklar gördü, çok baskı ve zulümlere tanıklık etti.

Kitap yasağı da “komik” ama en ağır şekilde sürdü gitti ve halen sürüyor.

Değişen yasalara rağmen, uygulamada ki, ağır aksak işleyiş, ‘yasak listesi’ni bi,r türlü azaltmıyor.

Dün Hürriyet Gazetesi’nde yer alan ‘yasak kitaplar’ içerisinde birisi vardı ki, üzülmemek mümkün değildi.

Yaşar Kaplan’ın Demokrasi Risalesi’nden bahsediyorum.

1985 yılında yayınlanan Demokrasi Risalesi’ni, askerden terhis olduktan sonra, 1986 yılında okuyabilmiştim ama “yasak” nüshasını…

Kitap çıktıktan hemen sonra yasaklanmıştı.

İncecik bir kitaptı…

Demokrasiyi anlatıyordu.

Nasıl olması gerektiğini, uygulamada ki sıkıntılara bakarak değerlendiriyordu.

Kitabı okuduğunuzda, “hayalinizden” çok daha ötede bir Demokrasi olduğunu ve elinizi uzatıp, buna ulaşamayacağınızı görüyordunuz.

O günler geçti elbet.

O günler de hayal dahi edemediklerimize bugün sahipsek, Yaşar Kaplan gibi İslami kesimde kalem oynatanların demokrasiyi halka sevdirmesinde gizliydi.

Bu sözüme solcuların alınacağını biliyorum ama solcuların eliyle bu ülke hiçbir zaman Demokrasi görmedi, görmesi de mümkün değil.

Yasaklar, her dönemde vardı ve çoğunlukla da yöneticiler kitaptan korkardı, düşünceden ürkerdi, farklı fikirleri sorgulayanlara hoşgörüyle bakmazlardı.

Demokrasi Risalesi de yasaktı. Yasaktı ama biz okuyorduk.

Onu okuyunca, demokrasiyi gündeme sokanları okumak gerektiğini de anlıyorduk.

Ve böylece, Demokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan’daki uygulamalarına Aristo ve Eflatun’un acımasız eleştirilerine de göz atmak gerekiyordu.

Belki de “göbeğini kaşıyan adamın iktidarı”ndan korkanlar, o günkü “ayak takımının yönetimi” gibi suçlamalardan esinlenenlerdi.

Bugün gördüğümüz ise her ülkede belli bir kesimin “ülkenin gerçek sahibi” konumunda görmeleri nedeniyle “avam takımının iktidarı”nı kabullenememişlerdir.

İşte bu nedenle Cumhuriyet’e sahip çıkıp, ‘Demokrasi’yi rafa kaldırmak için çok büyük uğraş vermişlerdi.

Bu açıdan darbecilere hak vermek(!) gerekiyor.

Çünkü, darbe dönemlerinde yönetime el koyanların Cumhuriyete karşı işledikleri bir suçları yoktu.

Eğer ortada bir suç varsa demokrasiyi katletmekle suç işliyorlardı.

Onlar da biliyorlardı ki, darbeyle işbaşına gelen yöneticilerin bulunduğu ama adında ‘Cumhuriyet’” olan çok ülke vardı ve onlarda eksik olan Cumhuriyet değil, Demokrasiydi.

Yaşar Kaplan da bu arzuyla belki de Demokrasi Risalesi’ni kaleme almıştı.

Kaleme alan oydu ama değişime uğrayan da bendim.

Demokrasiyi özümsemem, Demokrasiyle gerçek anlamda tanışmam ve onun üzerine olabilecekler için kafa yormam hep Demokrasi Risalesi’yle başladı, sonra diğer kaynaklara müracaat etme gereği duydum.

Ama o kitap halen yasak…

Diğer kitapların yasak olduğu gibi…

Hem de AK Parti iktidarında…

Sadece o değil elbet…

Dersim Türküleri de yasak, Komünist Manifestosu da…

Aziz Nesin’in Aziznamesi, Stalin’in birçok kitabı, Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı ve Bütün Eserler’i, Selman Yüksel’in Çetenin Kimliği, İsmail Beşikçi’nin Kürt Aydını Üzerine Düşünceler’i, Sultan Galiyev’in Bütün Eserler’i, Abdurrahim Karakoç’un Vur Emri ve daha niceleri…

Hepsi, yasal değişikliklere rağmen özgürlüğüne kavuşamayan eserler.

Hepsi, yasakçı zihniyetin, düşünceden korkmasının mağduru…

Hepsi, iki satır yazıdan, hayatlarının zehir olacağını sananların zulmü…

Aslında Yaşar Kaplan’ın da dediği gibi “Hakkın söylenmesinden bütün saltanat heveslileri rahatsız olurlar."

Ve elbette ki, “Bütün fanatikler düşünceden korkar” derdi, öyle değil mi?

Twitimden seçmeler
Beni hep doğuda olmakla suçladın. Oysa ben senden önce doğmak istedim, senden sonra batmamak için.
www.twitter.com/naifkarabatak

9 Eylül 2012 Pazar

89 yılda gönüllere girememek!


Türkiye’de antidemokratik yasalar ve sıkça yapılan darbeler nedeniyle uzun soluklu siyasi partilerin olduğunu görmedik ama uzun soluklu siyasi fikirlerin sürdüğünü çok gördük. Bir de hiç değişmeyen siyasi parti başkanlarını.

Ve elbette ki, tarihin tozlu raflarına kaldırılan parti tabelalarından birisi hariç…

Demokratik bir seçimle işbaşına gelme şansını bulamamasına rağmen, tabelası hiç inmeyen, sürekli desteklenen bu parti; Cumhuriyet Halk Partisidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yapılan bir yanlış, 89 yıldır düzeltilemiyor.

“Bu ülkeye parti lazımsa, onu da biz kurarız” anlayışıyla Cumhuriyet Halk Partisi’ni kuran Atatürk, tek partiyi “iki büyük eserimden birisi” diye sunmuştu.

Diğer eseriyse cumhuriyetti.

Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmaya pek vakti de olmadı, ömrü de yetmedi.

Ömrü yetseydi yapar mıydı bilemem ama demokrasiler de tek parti zihniyetinin olmayacağını iyi bilmesi gerekirdi.

Belki parti değişmişti, belki her zaman CHP’nin başında bulunacak bir Atatürk olmamıştı.

Belki şöyleydi, belki böyleydi diyecek çok şey olsa da, kurulduğu ilk günden bu yana tek değişmeyen halkın destek vermemesiydi.

Çok partili sisteme geçmeden önce de, geçtikten sonra da adı “zulümle” birlikte anılan CHP, bir türlü “normal şartlarda” iktidar olamadı.

Tek partiyken bile “açık oy, gizli tasnif” yapılacak kadar kendine güveni olmayan, halkın gönlünde yer etmeyen, baskı ve zorbalıkla ülke yönetiminde bulunan bir partiydi.

Atatürk, büyük ihtimalle olacakları gördüğü için üçüncü büyük eseri olan İş Bankası’nı da kurarak, halkın parasını “bir partiye aktarma” yanlışına da düştü.

Böylece diğer partilere halk, “halkın partisi” diye yansıtılan CHP’yi ise İş Bankası ayakta tutacaktı.

Ve böylece “adil bir yarış” yapılacaktı.

Buna rağmen de İş Bankası, hiçbir zaman CHP’yi kurtaramadı.

Her darbe döneminde kapatılan siyasi partilere rağmen, CHP, “mirasçı” olarak ortaya çıktı, hak etmediği bir parayı, antidemokratik şekilde aldı.

Sırf bu para yüzünden CHP’nin varlığını sürdürdüğünü söylesem yanlış olur.

Çünkü, CHP’nin bir başka yönü daha vardı; Karanlıklar Partisi…

Derin güçlerin sürekli oyun oynaması, kaset savaşlarının genel başkan değişmesi hep bu nedenledir.

CHP’de “resmi yönetim”in dışın da “gerçek sahipler”in olduğu iddiası, partinin halkla buluşmasının önünde ki en büyük engeldir.

Bir partinin mensuplarının dışında sahiplerinin olduğu iddiası, o partide görev yapanların “söyleneni yapan” olduğunun da aslında açık bir deliliydi.

Bu nedenledir ki, günü birlik siyaset yapılıyor, dün söylenenden bugün vaz geçiliyor, çizgiyi aşan parti yönetimi alaşağı ediliyordu.

Bütün bu koruma ve kollamaya rağmen, partiyi halka sevdiremediler.

Belli bir kesimin dışında partiyi omuzlayan da olmadı, içten gelerek oy veren de.

89 yıl içerisinde “şunu da yaptı” diye övünerek anlatacağı bir projesinin, yatırımının, demokrasiye katkısının olmaması, milletin gönlünde yer etmemesinin tek sebebi değildir.

Asıl sebep “zulümle” birlikte anılan bir geçmişinin olmasıdır.

İstiklal Mahkemeleriyle başlayan zulümlerine, camileri ambar yapma, Kur’an’a el uzatma, Ezan’ı Türkçeleştirerek susturma, inançlara pranga vurmaya çabalama ve daha neler nelerle sürdü gitti.

İnsanların bir birinden korktuğu, izin vermedikleri her türlü düşüncenin suç sayıldığı, tutuklamaların sıradanlaştığı, sesi gür çıkanların üzerine bomba yağdırdığı puslu dönemlerdi.

Sadece bu değil elbet, yakın tarihe geldiğimizde de “katı laik” uygulamalarıyla insanlara kan kusturan, darbelere verdiği destekle millete zulmeden, Ergenekon gibi yasadışı oluşumların avukatlığını yaparak, “normal” işleyişten haz etmediğini göstermesi de gönüllerde yer edememesinin başlıca sebeplerindendir.

Siyaset üretemeyen, Anaysa Mahkemesi’nde çözüm aramaktan öte bir çabanın içine girmeyen, bu mahkemeye götürülenlerin ise neredeyse tamamının halkın menfaatine olması da, CHP’nin halkın gönlünde yer bulamamasının esas sebebidir.

Halkçı olup, halka karşı duran CHP, aynı zamanda solcu olup, sol fikirlere muhalif bir çizgide yol yürümesiyle de şaşırtmaktadır.

Her seferinde “Yeni CHP” adıyla “Değişmeyen CHP”yi halka kabul ettirenler bilmelidir ki, 89 yıl boyunca halkın gönlünde taht kuramamak, bir siyasi parti için acınacak durumdur.

Umuyorum ki, 90’ıncı yılında “Yeni CHP” yalanına sarılmadan, halkla buluşan, halkın değerlerini önemseyen, milletin derdiyle dertlenen, sevinciyle mutlu olan bir parti konumuna yükselir.

Zor değil aslında ama imkânsız eden nedenler, karanlıklarda saklı!

Twitimden seçmeler
Bir tek kişinin ölmesiyle, bütün dünyanın benim olacağını bilsem, bütün dünyayı teper, bir cana sarılırım.
www.twitter.com/naifkarabatak