6 Eylül 2012 Perşembe

Mahlasını kıskanan adam!


Yaklaşık 8 yıl önce gazetede her gün iki yazı birden kaleme alıyordum. Birisi kendi adımla, gündeme ilişkin konuları irdelendiği köşeydi. Bir diğeri ise Cenk Gülen adıyla kaleme aldığım “Bir Delinin Not Defteri” köşesiydi. Adından da anlaşılacağı üzere mizahi yazılar kaleme aldığım yerdi ikinci köşe.

Ancak, “Cenk Gülen”in kim olduğunu bilen sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadardı. Gazete çalışanları dahi o yazıları kimin yazdığından habersizdi.

İşte o tarihlerde gazeteye yardımcı eleman alındı. Hatice adındaki kızımız, gazetenin yemek ve çay işlerine bakacaktı. Allah var, onun sayesinde çok leziz yemekler yediğimi, tavşankanı çayları yudumladığımı söylemeliyim.

Ama bir sorun vardı, okumuyordu.

Ne kitap okuduğunu gören vardı, ne de çalıştığı gazetenin sayfalarını karıştırdığını.

İnsan kendi gazetesini okumaz mı, yazarlar ne yazmış diye bakmaz mı?

Bakmazdı…

Bir gün çayımı getirdiğinde yeni bir okuyucu kazanma adına köşemi okuyup okumadığını sordum.

Amacım, yüzüme karşı nasılsa “senin yazılarını okumuyorum” demeyeceği için, o sayede hem benim köşemi, hem başka köşeleri, yani aslında gazeteyi okuyacaktı.

Kendinden emin bir şekilde ne cevap vereceğini bildiğimden, onun ağzından bildiklerimin dökülmesini bekliyordum.

Çok bekledim tabii…

Hatta aklıma gelmeyen başıma geldi.

-Ben senin köşeni okumam, dedi, bozuldum tabii…

Yani o kadar mı kötü yazıyordum, bakılacak gibi de değil miydi?

Soracağım ama bu defa korkmaya başladım.

Hani her gün emek veriyorsun, yılların birikimini köşene aktarıp, okuyucuları aydınlatmaya çalışıyorsun.

Şimdi bizim ki boş bir çaba mıydı?

Alçak gönüllülük yapmak en iyisiydi.

Böylece başkasını okuyup okumadığını da öğrenmiş olacaktım.

-Sen de benim köşeyi okumayıver canım, başka yazar mı yok, dedim.

-Yok, dedi, ben başkasının yazısını da okumam, sadece Cenk Gülen’in yazısını okuyorum, tam benlik, demez mi?

Neyse yırtmıştık ama “onu da ben yazıyorum” diyemedim.

Ne gazetenin sahibini, ne genel yayın yönetmenini, ne de diğer yazar arkadaşların yazdıklarından tek kelime okumadığını, sadece “bizim deli” dediği Cenk Gülen’in yazılarını okuduğunu söyledi.

Beni aldı mı bir kıskançlık(!).

Mahlasını kıskanan adam oldum çıktım.

Sonraları bu sözü başkalarından da çokça duyunca benim kıskançlık artmaya başladı.

Öldüreceğim(!) adamı ama daha kitabı çıkmadan öldürmek de işime gelmiyor.

Derken kitap “Emmi Hortumu Taksana!” adıyla çıktı, imza günü yaptık.

Hiç kimse tanımadığı için de “vekâleten” kitapları ben imzaladım. Ama artık sezilmeye başlanmıştı.

Kitap çıktıktan sonra şöhretini kıskanmaya başladım.

Ve sonunda yavaş yavaş “O’nun ben olduğunu” açıkladım.

Amacım Cenk Gülen’i öldürmekti.

Bir daha yazmak istemiyordum.

Mizahsa kendi adımla yazardım, hayali bir ismi şöhret etmenin(!) ne âlemi vardı. Hoş şöhret olma derdim yoktu ama emeğimi, hayali bir kahraman sömürdükçe sömürüyordu.

Sonunda Cenk Gülen yazılarına ara verdim, yeni isimler bulmam lazımdı. Bir iki deneme de “mahlasımın üslubunu” iyice özümsemiş olmamdan kaynaklanıyor olmalı ki, haz alamadım ve tümden vazgeçtim.

Son zamanlarda arada bir hikâyeler yazmam, bu kıskançlığın nüksetmesinden(!) kaynaklı.

Çünkü severek yazdığım, haz aldığım, içine coşku kattığım yazılar da mizahi hikâyelerdir.

Ve bu aralar yeni bir mizah kitabı hazırlığı içerisindeyim.

Günümün büyük bir bölümünü kitaba ayırdığımdan, köşemde siyasi gündemin dışında kalmaya başladı, farkındayım.

İşin doğrusu, yazı yazmaya ilk başladığım günden bu yana “sevmeyerek” yazdığım konu da ne yazık ki, her gün uğraştığım siyasi gündemdi.

Hayatın bir parçası olan siyasetten kopmak, takip etmemek, analizde bulunmamak mümkün değil.

İnsanlar her zaman sevdiği işi yapmaz.

Ben yazıyı severek, siyaseti sevmeyerek yazanlardanım.

Ve ben mizahla süslediğim hikâyelerimi özleyerek zamanımı öldürmek de istemiyorum.

Bu nedenle arada bir mizahi hikâyeleri paylaşacağım, sırf “mahlasını kıskanan adam” olduğumdan değil, bunu çok severek yaptığımdandır.

Lütfen bunu gördüğünüz yerde Cenk Gülen’e de söyleyin, alınmasın garibim!

Twitimden seçmeler
Afyonkarahisar’da 25 asker, bir hiç uğruna hayatını kaybetti. Olayın sebebiyle ilgili yapılan bütün açıklamalar ise 25 kuruştan daha değersiz!
www.twitter.com/naifkarabatak

5 Eylül 2012 Çarşamba

Bağhh Helee…


Sıcak kurum görmediğimden olmalı kurumları ikiye ayırırım; soğuk kurumlar ve ılık kurumlar diye. Hani bazısı “buz gibi”dir ama ben kısaca “soğuk” demeyi seviyorum. Bu görüşüme okuyucularımın çoğunun katılacağından da eminim.

Kamu kurumları genellikle bürokrasinin çokluğundan olmalı ki insanlara soğuk gelir.

Şuraya gideceksin!

Yan odaya imzalatacaksın!

Karşıdan havale et!

Fotokopi çektir gel!

Şöyle yap, böyle yap!

Bütün hepsini yaptıktan sonra “şu eksik, bu eksik, git tamamla!” talimatlarıyla başın döne döne günü tamamlarsın. Hele bir de “emir verme hastalığı” bulunan yani İbrikçibaşılığa meraklı memura denk geldiyseniz vay halinize!

Şükür ki, “bugün git, bir daha da gelme” dönemleri bitti de, soğuk yüz, biraz daha ılıdı. Eskiden kurumlara hizmet eden bizdik, şimdi onların hizmet etmesi gerektiğinin farkına varıldı. Halen bunu hatırlamak istemeyen çıksa da, geneli “hizmet” edeceğinin farkında.

O nedenle genellikle tüm kamu kurumlarını “ılık” diye nitelendirmek gerekiyor.

Soğuk kurumları ise tahmin edersiniz; Karakollar ve Adliyeler… (Bir de ııyyyy kurumlar var; cezaevleri ve askeriye ama onlar konumuz dışı. Çünkü buralar elini kolunu sallayarak gireceğin yerler değil.)

Aslında eskiden bu iki kurum “buz gibi soğuk”tu ama yapılan iyileştirmeler “buz gibi” kısmının nispeten alındığını ve sadece “soğuk” kısmını kaldığını söylemeliyim.

Az şey yapmadılar canım, önce karakolları maviye boyayıp, “Mavikol” yaptılar ama bu pek inandırıcı gelmedi.

Sonra “güler yüzlü” polisler geldi; daha tahsilliydi, daha insani ilişkileri kuvvetli. Halen cop vuran, biber gazı sıkan, tazyikli suyla dayanma gücünü ölçenler de vardı ama her şey muhatabına göreydi, size göre bir şey yok!

Zaten önceden de işkenceyi “hak edene” uygularlardı ve herkes de bunu hak ediyordu.(!)

Ama soğuktu işte canım, mahkemeler de, karakollar da, maviye boyanan kollar da.

Bunu söylemek için suçlu veya masum olmanız da gerekmez, yapısından mıdır, kasvetli havasından mıdır, suçlu suçsuz ayrımında karışıklığın, her an için söz konusu olmasından mıdır bilemem ama soğuk işte canım.

Dün küçük bir işim nedeniyle bu soğuk kurumlarımızdan birisi olan Adliyeye gittim. Git gel diye tam üç defa uğradığımdan olsa gerek ki, “Bağhh Heleeee” fıkram aklıma geldi. Eski Adliyeler ve eski mahkeme salonlarını ve halkımızın doğruyu söylemede ki güzelliğini de yansıtıyordu.

Daha önce bir kısmını “Cenk Gülen” adıyla yazdığım kitabımda anlatmıştım.

Bugün sizlerle yeniden paylaşmak istiyorum.

***

Mahkeme salonlarını bilirsiniz. Bilmiyorsanız da bu tarifimle öğrenmiş olacaksınız ve umarım canlı olarak da hiç görmeye ihtiyacınız olmaz.

Mahkeme salonlarındaki sıralama, Asliye Ceza, Asliye Hukuk, Ağır Ceza veya Sulh gibi türlerine göre değişiklik gösterse de, biz bir tanesini anlatalım, siz diğerlerini hayal edin!

Sanık kürsüsünün hemen karşısında mahkeme heyetinin yüksek yeri bulunur.

Bu nedenle de “yüce mahkeme” diye hitap edilir.

Yüceliği, kürsünün azametinden değil, adaletin önemindendir.

İşte o kürsünün tam ortasında, genellikle yaşlı bir hâkim, solunda kıdemsiz, sağında ise kıdemli hâkim bulunur.

Herkes “hâkim” deyince pos bıyıklı Hulusi Kentmen’i akıllarına getirir ama pos bıyıklı hakim pek de bulunmaz.

Neyse, Hulusi Kentmen’e rahmet okuyup, devam edelim.

Hâkimin sağında ki kıdemli hâkimin diğer yanında ise savcı bulunur.

Avukat ise Kıdemsiz Hâkimin solunda ama “yüksek kürsüden” aşağıdadır. Hani “savunma hakkı kutsaldır” falan filan diyorlar ya siz ona inanmayın. Avukatın yerine bakın, sözün ne kadarının savunmada olduğunu da görün.

Lafı kaynatmadan devam edelim.

Önde ise aslında ne yazdığı çok da belli olmayan “şakkır şukkur” sesin gür çıktığı yerde, hiçbir yöne bakmayan, daktilonun (şimdilerde yerini bilgisayar aldı) başında kâtibe hanım kızımız, hâkimin ağzından çıkacak ve ‘yaz kızım’ diye başlayan cümleleri yazmak için kulakları dikizde öylece durmaktadır.

Salonda dinleyici sıralarının tam ortasında sanık kürsüsü, karşıda tanık kürsüsü vardır.

Savunma makamı, yani avukatlar içinde bir masa bulunur.

Ancak savunma makamı pek de yerinde oturmaz, sanırım oturunca davayı kaybetme riski var diye ha bire gezerler.

İşte böyle bir mahkeme ve savunma makamında iki avukat var.

Dava konusuyla ilgili bir tanık dinlenecek, Mübaşir tanığı çağırıyor.

Mahkeme salonuna giren tanık, hafif şişman, babacan tavırlı tipik bir Anadolu insanı.

Tanığımız, çok tanık olduğu olayla ilgili can alıcı detayı aktaracak olmanın gönül rahatlığıyla ve vakur duruşuyla ağır ağır içeriye girer ve tanık kürsüsünün hemen yanındaki yerini alır.

Asliye Ceza Hâkimi tanığa yönelir ve yabancı filmler de gördüğümüzün aksine, yani işin Türkçesini sorar;

“Sadece doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?”

Tanığımızın yalan konuşması asla mümkün olmadığından, kendinden emin bir şekilde ve bunu “dostça” yansıtmak için, kendine has üslubuyla cevap verir.

Tanığımız biraz gerilir, karnı öne, başı arkaya, sağ eli ise havada bir kavis çizerek ‘bak hele’yi yerel şiveyle “Bağhh heleee” ye çevirir.

Tanık aslında “elbette doğruyu söyleyeceğim, aksi mümkün mü?” diye karşıt bir soruyla onaylamış demektir. Bu cevap, Anadolu insanının “ayıp değil mi, bir de yalan mı söyleyeceğiz” diye kendine olan güveninden kaynaklanmaktadır.

Ama hâkim bu cevabı kabul etmez ve tekrar aynı soruyu sorar;

“Sadece doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?”

Tanık aynı tavrı ve aynı baş hareketiyle yine uzun bir “bağhh heleee” çeker.

Bu defa hâkim gerçekten sinirlenmiştir. O kızgınlıkla son bir kez daha sorar;

“Sadece doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?”

Hâkim sinirlenir de, tanık sinirlenmez mi sanıyorsunuz.

Bizim tanık da “bak hele” dediği halde, üç defadır “doğruyu” söyleyeceğine yemin ettirmesine sinirlenmiştir.

Hayatında yalan söylediği mi vaki olmuştur Allah aşkına…

Bizim tanık, hâkimin öfkesine nispeten son kez cevabını verir;

“Bağhh heleee dedik ya!”

Twitimden seçmeler
Dahi anlamına gelen “de” ve “da” yı ayırmayı bilmeyen çoktur ama bunun bilmeyenin “şair” olduğu tek ülke ise sanırım bizimkidir!
www.twitter.com/naifkarabatak

4 Eylül 2012 Salı

Topunuzun Allah belasını versin!


Öyle bir zamanda yaşamaya başladık ki, insanlar ikiye ayrılır oldu; kana susayanlar ve kandan nefret edenler. Kana susayanlar, savaş çığırtkanları ve savaşmak için can atanlar, kandan nefret edenlerse barıştan yana olanlar, oturup iki kelam edecek akıl ve ferasete sahip olanlardır.

Savaş tutkusunu anlamak mümkün değil.

Bunu insanlıkla açıklayamazsınız.

Birazcık ama birazcık merhamet duygusu olanın “öldürme” eğiliminin olması mümkün değildir.

Yüreğinde insanlıktan kırıntı kalanların da savaşla işi olmaz.

Aklı başında, okumuş yazmış kişilerin de sorunları hayvan gibi savaşarak çözeceklerine, insan gibi oturup konuşarak halledeceklerini bilirler. (Bu arada hayvanlardan özür dilerim)

Hiçbir anlaşmada sadece bir tarafın kazanamayacağını bilenler, “ödün vermeyi” göze alarak masaya oturur ve kan dökmeden, sorunlara çözüm bulur. Ama hep “ödün vermeme” üzerine sürdürülen kuru inatlar, insanların ölmesine neden oluyor.

Oysa dünya çok savaşlar gördü.

En kanlı, en vahşi katliamlara tanıklık etti.

Bir nesli, bir milleti yok edenlerin zalimliği dilden dile dolaştı.

İşkence ederek hasmını yavaş yavaş öldüren sapık ruhlu insanlara rastladık.

Sırf kendi gücü için insanların hayatına -en iğrenç şekilde- son veren, kana susamış azgın canavarları duyduk.

Bir kadın için koca bir ülkeyi feda eden zekâ özürlüleri de, bir makam için insanlığı katletmeyi göze alacakları da…

Savaş manyaklarının devlet veya hükümet başkanı, padişah veya kral olması gerekmiyordu. En ufak bir yerde söz sahibi olanlar, sözünün sürekli geçmesi için “muhalifleri alaşağı etme” yolunu “öldürmede” bulmuştu.

“Demokrasi” ve “insan hakları” narası atanlar bile söz konusu koltuk olduğunda en zalim sultanlardan geri kalır yanları yoktu.

Hepsi kiralık birer katil gibiydiler…

Kiralayan da kendisi, tetiği çeken de, muhatabının boğazını sıkan da…

Emrindeki askerlerin veya “adamların” ölmesi kimsenin umurunda değildi, sadece aritmetik bir işlemden ibaretti.

İnsanlar birer artıydı veya eksi.

Onları bekleyenler kimsenin umurunda değildi. Ne eşinin yüreğindeki depremden haberleri vardı, ne onu bekleyen yavrusunun sevgisinden. Anası da umurlarında değildi, babası da, kardeşleri de…

Önemli olan dediklerinin olmasıydı, önemli olan güçlerinin devam etmesiydi.

Her gün bir tarafta insanlar ölüyor.

Otopark yüzünden ölenler de, “bana yan baktın” diyenler de bir cana kıyabiliyor.

En ufak anlaşmazlığı meydan muhaberesine çeviren iğrenç insanların olduğu bir toplumda yaşamak, ufak anlaşmazlıklarda savaş tamtamlarının çalmasını beklemekle eşdeğerdir.

Ülkemizde her gün insanlar ölüyor.

Bugün olan bir şey değil, 30 yılı aşkın bir süredir “sebepsiz” yere insanlar ölüyor. Her seferinde “kınayanlar” da çıkıyor, kına yakanlar da bulunuyor.

Kınayarak, lanetleyerek insanların ölümünü durduracağını sananların, “şunla konuşmayız, bunla konuşmayız” kaprislerini çekiyoruz.

Verilen bütün haklara karşılık, “siz vermeyin, biz öldürelim” diye direten savaş manyaklarının yaşattığı acıları da hep birlikte yaşıyoruz.

Suriye’de kendi insanını öldüren bir devletin ne kadar iğrençleşebileceğini görüyoruz.

Adının önünde “İslam” olduğu belirtilen ülkelerin bile yeri geldiğinden minicik yavruların katledilmesine verdikleri desteği, içimiz kanayarak izliyoruz.

Ermenistan, Azerbaycan’a gözünü kestirmiş, “savaşırız” diyerek, en kolay çözümü ürettiğini sanacak kadar aptallaşmış.

İsrail, elindeki kanı bir türlü silememenin utancını bile taşıyamayacak kadar arsızlaşmış.

Savaş makinası haline gelen Amerika, derin sessizliğe bürünmüş gibi gözükse de “demokrasi transferini” kandan başka türlü yapacağına inanmayacak kadar savaş manyağı haline gelmiş.

Arakan’da “bize benzemiyorsunuz” diye yolda gördüğü insanları öldüren iğrenç insanların varlığının yanında, dünyanın dört bir yanında herkes bir birini boğazlamak için ellerini hazır etmiş, yüzünü de en iğrenç hale büründürerek, zafer kazanmaya hazır halde bekliyor.

Alçaldıkça kazandığını sananlar, iğrenç hallerinden de güzellik saçıldığından çok emin.

O kadar iğrençleşmişsiniz ki, sizi artık dua da paklamaz. Sizin hakkınızı, anladığınız dilden vermek lazım.

Topunuzun Allah belasını versin!

Twitimden seçmeler
Etimesgut'ta askerlik yapan oğlunun yemin törenine “çarşaflı anne” alınmamış. Zaten asker gerçek görevini yapsaydı, anneler hiç ağlamazdı!
www.twitter.com/naifkarabatak


3 Eylül 2012 Pazartesi

İbrikçibaşılığın âlemi yok!


Zalimlikle geçen bir ömrün sonuna doğru yol alıyormuş. Hani deyim yerindeyse “eski kulağı kesiklerden kim kalmış” ki. Gençliğinde “astığı astık, kestiği kestik”miş. Esermiş, gürlermiş, makamın verdiği bütün olumsuzlukları, makamın vermediklerini de ekleyerek halka zulmedermiş. Osmanlının küçük bir yerleşim yerinde paşaymış ama namı üç kıtaya yayılacak kadar da varmış.

Etrafındaki dalkavukların bini bir para bile etmezmiş.

Halkı sinek gözünde görür, kendisini ise halkın olmazsa olmazı kabul edermiş.

Her şeyin sahibi oymuş, herkes de ona hizmet etmekle yükümlüymüş.

Köyünün sahibi de bizzat kendisiymiş.

Başkasının sahip olmasına, halkın bir sahip aramasına ne gerek varmış, kendisi yetermiş.

Ondan habersiz kuşun uçmasını, tazının kaçmasını, arının vızıldamasını istemezmiş.

Kuş uçarsa haberi olacak, kervan geçecekse önceden bilecekmiş.

Ayağını yere bastığında, her yerin sallandığını, arzın da, arşın da oynadığına inanırmış.

Öyle haşmetliymiş ki, yeri delecek gibi gelirmiş.

Küçük dağları onun yarattığına hükmetmek, onun şanına hakaret olarak algılanır, her şeyin varlığının ondan müphem bilinmesini istermiş.

Bunun da Allah’a şirk koşmak değil, onun şanını yüceltmek olarak görürmüş.

Çok ceviz kırdığını söylemiş miydim hatırlamıyorum, ama yediği önünde, yemediği ardında, olan bütün güzellikler de zaten kendisineymiş.

Herkes de halinden memnunmuş.

Zaten boşuna “özgürlüğün önündeki en büyük engel, halinden memnun kölelerdir” diye dememişler ya…

Ama zaten tebaanın tamamına “kulum” demesi boşuna değilmiş.

Sahibi olduğu insanlara iş de verirmiş, aş da.

Onun artıklarından koca köy iyi bir ziyafet çekebilirmiş.

***

Her şeyi bir başı olduğu gibi, bir de sonunun olduğu muhakkaktır.

Her canlı doğar, büyür ve günü gelince ötelere göç eder.

“Mahkeme kadıya mülk değil” diye boşuna söylememişler ya…

Yaptıklarına veya yapmadıklarına göre yargılanması ise mahşerdedir.

Sonunda bir ayağı çukura düşmeye başlamış.

İtibarı yavaş yavaş kaybolmaya, halk her şeyin farkına varmaya başlamış.

Köyün başka sahiplerinin de olabileceği konuşulmaya başlamış.

Hem kimsenin sahip olmasına da gerek yokmuş, halkın kendisi yaşadığı yerin de sahibiymiş.

Her insanın doğuştan kazandığı hakları olduğu kulaklara üfürülmeye başlanmış.

Hiç kimsenin Allah’tan başkasına kul olmaması gerektiği dilden dile dolaşmış.

Kimsenin efendi olmadığı, herkesin kendince bir efendi olduğu ve bunu daha iyi duruma getirme şansları bulunduğunu kavramaya başlamışlar.

Deyim yerindeyse de maymun gözünü açmıştı artık…

“Hastayım” dedi, gururunu incitmek istemedi.

Çekildi köşesine.

Parası çoktu, malı ve mülkünün hesabı yoktu.

Ama emredememe bir hastalık haline gelmişti.

Adı duyulmuyor, sanı yürümüyor, onun gölgesinden nemalananların da ekmeği kesilmek üzereydi.

Zulümle abat olunmazdı ama yıllarca zulümle abat olduğunu göstermişti. Bu sözün gerçeğe dönüşmesinin şimdi sırası mıydı?

Kimseye emredemiyor, emrini dinleyen de bulunmuyormuş.

“Ne yapayım, ne edeyim” diye günler geceler boyunca düşünmüş, taşınmış, arada sırada kaşınmış da…

Ve sonunda bir çare bulmuş.

O tarihlerde Yeni Cami helaları önünde ihtiyacı olanlara parayla su satan ibrikçiler varmış.

Birkaç eski tanıdığı devreye koyarak helanın önünde kendine bir yer bulup, ibrikçiliğe başlamış.

Ama planı ibrikçilik yapmak değil elbet. İbrikçilikten para kazanmak hiç değil.

Onun tek derdi emir vermek.

On adet ibrik almış, her birini farklı renge boyamış ve önüne dizmiş.

Helanın önünde sarık, kırmızı, mavi, yeşil, mor.. renklerden oluşan on adet ibrikle birlikte müşterisini beklemeye başlamış.

Abdest almaya gelenler veya tuvalete sıkışanlar hızla gelerek yarım mecidiyeyi verip, ilk kaptığı ibrikle tuvalete gitmeye çabalarmış ama…

“Hooop!” sesiyle kendine gelirlermiş.

Diyelim vatandaş sarı renkli ibriği aldı.

Bizimki hemen atılırmış; “Bırak onu maviyi al!” diye.

Adam çaresiz onu bırakır, maviyi alırmış.

Böylece emretmenin hazzına vardığı için mutlu ve mesut bir hayat sürmeye yeniden başlamış.

***

Eski İstanbullular bu hikâyeyi anlatarak, gereksiz yere sağa sola emir veren, insanları yönlendirmeye çalışanlara “İbrikçibaşılık ediyor” demeleri de bundandır. İbrikçibaşı, genellikle ezik, yetersiz yönetici tiplemesine de çok uyar. Eline fırsat verildiğinde aslan kesilenlerin aslında ibrikçibaşından hiç farkı yoktur.

Hayır ya, diğer yazıyı okumayacaksınız, bu yazıyı okuyacaksınız, bunu okuyun, bunu!

***

Susuyorum!

Dün yazımı yazmaya oturdum, şehitleri, anaların gözyaşını, babaların yüreğinde kopan fırtınaları, anlamsız çatışmayı, akan kanın durması için kılını kıpırdatmayanları ve daha neleri neleri yazmaya başladım.

Tam beş defa yazımı sildim ve sonra sustum.

Çünkü hiçbir kelime “odun kafalıların” halini anlatmaya yetmeyecekti.

Hiçbir kelime, hiçbir cümle “ne istiyorsunuz kardeşim, sizin derdiniz ne?” diye haykırmamı anlamalarına yetmeyecekti.

Bu defa teröre ve terörün devamından nemalanan Ergenekon-PKK kardeşliğine “susarak” cevap vermek istiyorum ve susuyorum…

Twitimden seçmeler
Susmak bazen en etkili konuşmadan daha yaralayıcı olabiliyor. Bazen susacaksın, tokat gibi. Acı olsa da susacaksın.
www.twitter.com/naifkarabatak

2 Eylül 2012 Pazar

Siz hiç mülteci oldunuz mu?


Bir sabah patlayan bombalarla uyandınız, evinize kurşun yağdırdılar, tankların ve topların sesi kulakları sağır edecek hale geldi. Hakaretin bini bir para bağırtılar arasından ne olduğunu seçecek cümleler arıyorsunuz.

Çocuğunuz geliyor aklınıza, bir koşu diğer odaya gidip, kucaklayıp, sarıp, sarmalıyorsunuz. Diğer çocuklarınız, eşinizi de alarak bir köşeye siniyorsunuz. Pencereden başınızı uzatamıyorsunuz bile ama biliyorsunuz ki, “sizi korumak zorunda olan devlet” sizi öldürmeye niyetli.

Bir an donakalıyorsunuz…

Her şeyi bırakıp gitmekle, mücadele etmek arasında.

Güçsüzsünüz, çaresizsiniz, karşı koyacak haliniz, mücadele edecek takatiniz yok.

Çocuklarınız var, eşiniz boynu bükük size bakıyor.

Ve o anda her şeyi bırakarak kaçmayı düşünüyorsunuz.

Her şeyi de bırakıyorsunuz.

Maddi olanlarla birlikte tüm hatıralarınızı, özlemlerinizi, güzel günlerinizi, umutlarınızı…

Dişinizden, tırnağınızdan arttırdığınız her şeyi orada öylece bırakıyorsunuz.

Eşinizle birlikte karar vererek aldığınız, beğendiğiniz, evinize yakıştırdığınız da kalıyor orada.

Doğum günü hediyelerini de, evlilik yıldönümünde özenle aldıklarınızı da…

Hatta annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, dostlarınızı, sırdaşlarınızı görme şansını da bulamıyorsunuz.

Bir gece ansızın “kurtuluşa” doğru adım atıyorsunuz…

Mukim iken, birden göçmen kuş olup uçuyorsunuz…

Ülkenin vatandaşıyken, “vatan haini” damgasını yeme pahasını, vatanınıza sitem ederek terk edip gidiyorsunuz.

O güne kadar belki de hiç önemsemediğiniz bir sıfatla anılmaya başlıyorsunuz. Adınızın ve soyadınızın hiçbir önemi kalmıyor. Size artık kısaca “mülteci” deniyor ya da sığınmacı, hain, kaçak, göçmen ve daha niceleri…

Kimi sizi ajan bilecek, kimi muhalif, kimi korkak…

Ama siz anlık kararınızla en doğrusunu yaptığınıza inanıyorsunuz.

Nasıl olsa insanlığın ölmediğini gösterecek Ensarların olduğu bir dünyada yaşıyorduk.

Nasıl olsa “yüreğinde bize de yer ayıran gönül dostları” vardır diye düşünüyorsunuz…

***

Hazreti Peygamber, Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, Medinelilerin, günümüze kadar aktarılan “Kardeşliğini” de konuşmaya başlayacaktık. O gün bugün “muhacir” olmadan, “Ensar” olunabileceğini gösteren çok örnekler yaşadık. Ensar olmadan, muhacir kalanları da gördük.

Muhacir, genel anlamıyla göç eden olsa da, İslami kaynaklarda “Peygamberimiz Hazreti Muhammed’e uyarak Mekke’den Medine’ye göç eden” manasına kullanılır.

Şimdi daha çok “Mülteci” yani “Sığınmacı” sıfatlarını kullanıyoruz.

“Başka bir ülkeye veya yere sığınmış olan kişi, sığınık, mülteci veya yabancı bir ülkede iltica etmeden önce belirli bir süre kalan” kimselere “mülteci” veya “sığınmacı” deniyor.

İster muhacir olsun, ister mülteci veya sığınmacı, karşısında Ensar yoksa yapılan uğraşın da, çekilen çilenin de, akan kanların da, dinmeyen gözyaşlarının da hiçbir önemi yok demektir.

Muhacir veya mülteciye anlam katan, Ensar’ın kardeşliğidir.

Ensar, Arapçada “yardım edenler, yardımcılar” şeklinde açıklanır. Sıfat olarak ise, “herkesi seven, herkese yardım eden” manasını taşır.

“Ensar” sadece “yardım eden” veya “herkesi seven” değil, İslam dininin tarihine damga vuran, bir dönemi kapatıp, bir dönemi açan kardeşliğin de tam adıdır.

Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicret etmesi üzerine, kendisiyle birlikte gelen muhacirlere yardım eden, Medineli Müslümanlara “Ensar” denmiş. Bununla da kalmamış, Kur’an-ı Kerim’de övgüyle bahsedilenler arasına da girmişlerdi.

Öyle bir kardeşlikti ki bu, muhacir kardeşine “mallarını” hibe etmeyi teklif etmenin yanında iki eşinden birini boşayıp, almasını istemesi gibi özveriye karşılık, muhacirin “Bana çarşının yerini göster, yeter kardeşim” diyebilecek kadar kardeşine yük olmama derdiyle dertlenendir.

***

Şimdiye geliyoruz…

Suriye’de 100 bine yakın insan, tıpkı muhacirler gibi bir zulümden kaçarak kendisine kucak açacağına inandığı “ülkemize” sığındılar.

Ardından neler bıraktılar neler?

Makam bırakanlar da, mevkilerini hiçe sayanlar da, bütün mal varlığını elinin tersiyle itenler de, cebinden beş kuruşu olmadan yola düşenler de…

Ensar bulacaklardı karşılarında…

Buldular da…

Ama “gelişlerine karşı çıkanlar” da vardı.

Gelenlerin rengini beğenmeyenler, kimliğini sorgulayanlar, mezheplerine vurgu yapanlar, ideolojilerini sayıp dökenler ve daha neler neler…

Öyle bir zamanda yaşıyorduk ki, Marmara Depreminde kaybettiğimiz insanların “hak ettiğini” düşünenler de vardı, Van’da meydana gelen depremde hayatını kaybedenlerin kimliğinden hareketle “oh olsun” diyenler de…

Bu ikisine “oh olsun” diyenlerle Suriye’den gelen sığınmacılara burun kıvıranların aynı kafa yapısının ürünü olduğunu düşünmek ve bu kadar çok “kafatasçı” arasında yaşıyor olmak ne acı…

Biliyorum, siz hiç mülteci olmadınız, olmanızı da istemek mümkün değil.

Ama halen Ensar olma şansınız var; uzatın elinizi, insanlığın ölmediğini gösterin.

Twitimden seçmeler
Hatay'da Esed'e destek verenler, “kanımız canımız Esed’e feda” demişler. Zaten Esed’e de sizin gibi kansızların kanı-canı gerek!
www.twitter.com/naifkarabatak