30 Ağustos 2012 Perşembe

O şeyi dün yemiştin!


Bugün sizlere iki fıkra anlatacağım ama nereye bağlamanız gerektiği konusunda ise en ufak bir ipucu vermeyeceğim. Onu da gündeme, çevrenize, olaylara bakarak bağlama şansınız olsun, çok daha geniş bir kapsama alanı bulunsun diye yapmak istiyorum.

Gelelim ilk fıkramıza…
Zamanın birinde “boş zamanı çok” olan iki arkadaş incir çekirdeğini doldurmayacak bir konuyla ilgili iddiaya girmişler.

Arkadaşlardan birisi ayıların çoğalması üzerine söz almış. (Burada gerçek ayılardan söz ediyoruz, her hangi bir şekilde ayıya benzer hiç kimseyle ilişkilendirme yok.)

İlki ayıların yavrulama yöntemiyle çoğaldığını, yani bir eşinin olduğunu, beraberliklerinden doğan yavrularla çoğaldığını söylemiş.

Kanında muhalefet olan diğer arkadaşı da nasıl olmuşsa boş bulunup, “hayır” demiş ama devamını nasıl getireceğine karar verememiş.

O anda aklına “yumurtlama” gelmiş ve yumurtlamış…

“Ayılar yumurtlama yöntemiyle çoğalır” demiş.

Olacak iş değil tabii, kendisinden emin olan arkadaşı, “olmaz” demiş, “sen yanlış biliyorsun” diye eklemiş ve “böyle saçma sapan bir bilgiye nasıl inanırsın” diye de kızmış.

Ama yumurtlayan arkadaşı bir kez yumurtlamış, geri dönüş yok.

Hani serde muhalefet etmek varsa sinekten yağ çıkar dersen, çıkaracaksın arkadaş.

Fikrinde ısrar ederek, “Ayılar yumurtlama yöntemiyle çoğalır” diye ısrar edince arkadaşı fikrinin doğruluğunu ispat için “var mısın 10 bin altınına iddiaya!” diye çıkışmış.

Hoppala!

İddiaya da var, ispata da…

Muhalefet dedik ya…

Peki, nasıl olacak, diye düşünmüşler ve sonunda “yarın sabah kadıya gitmeye” karar vermişler.

İki arkadaş daha sonra ayrılmış…

***

Boş bir konuda gereksiz yere yalan üzerine ısrar eden kişi eve gelince almış bir düşünce.

“Yahu ben halt ettim. Ayıların yavrulama yöntemiyle çoğalacağını iyi biliyorum. Şimdi ne olacak” diye düşünürken, çözüm bulmuş.

İşin içinde 10 bin altın var. Altının kökünü kaybetmektense bin altını risk edip, 9 bin altın kazanma şansını tepmek istememiş.

Hemen kadıya gitmiş. Durumu anlatmış, olmayacak bir şeyde ısrar ettiğini ama bu işten kendisini kurtarmasını söyleyip, bin altını minderin altına sıkıştırmış.

Diğer arkadaşı da boş durmamış tabii.

Evde düşünmüş, kendi fikri doğru ama ya diğer arkadaşı kendisine bir oyun ederse, ya kadıyı kandırırsa?

“Hemen kadıya gitmek lazım”, diye düşünerek soluğu kadı efendinin yanında almış.

O da durumu anlatmış. Ne olur ne olmazmış, belki kadı efendi iyi anlamadan, iyi dinlemeden onun lehine karar verirmiş de, diye beş bin altını minderin altına sıkıştırmış.

Ve sabah olduğunda iki arkadaş “hiç görmedikleri” kadıya gitmişler.

Huzura getirilen iki adamı “hiç görmeyen” kadı efendi de dinlemiş.

Sonra kara kaplı kitabı incelemiş, evirmiş, çevirmiş ve bir iki öksürükten sonra konuşmaya başlamış:

-Siz ayı üzerine iddiaya girdiğinize emin misiniz?

-Evet, demiş her iki arkadaş da.

Kadı ısrar etmiş, “Siz ayı üzerine yemin etmiş olamazsınız” Ama etmişler işte.

“O zaman” demiş kadı efendi, “ayılar, keyiflerine göre çoğalır, bazen yumurtalarla, bazen yavrularlar. Yani bu tamamen ayının keyfine kalmış, yapacak bir şey yok” diyerek her iki arkadaşı da yollamış.

***

İkinci fıkramız da kadıyla ilgili…

Bir gün köyde inekleri, atları, koyunları ve kuzuları olan bir adamın ineği doğurmuş, tatlı mı tatlı bir buzağısı olmuş.

Buzağı bu, henüz inek değil ama inekliği tutup, atın yanından ayrılmamış. Çiftçi soran herkese “atım doğurdu” diyerek buzağıyı gösteriyormuş.

Yine 10 bin altın iddia ve yine önceden kadıyı görmeler ve yine huzura gelmeler…

Çiftçi kadıya bir gün önce beş bin altını verince kadı, atın buzağı doğurabileceğine, bunun nadir de olsa görülebileceğine kanaat getirmiş.

Davayı kazanan adam eve gidip, kadıya hediye göndermeye karar vermiş. Koca bir sitilin altına atın pisliğini serip, üstüne de yoğurt doldurmuş.

Kadının huzuruna çıkmış, hediyeyi ikram etmiş.

Kadı efendi, kaşığı daldırıp, ağzına götürmüş ama pislikle beraber…

Kadı efendi, “şimdi b…ku” yedik deyince çiftçi, “Hayır kadı efendi, siz o b…ku dün yemiştiniz” demiş…

***

İki fıkramız böyle…

Birilerinin dün ısrarla söylediklerine ve bugün kendilerini aklayacak kararlar bulmasına çok da şaşırmayın ve bu iki fıkrayı kendi çevrenize göre bir şeyle ilişkilendirin…

Her şeyi de devletten beklemeyin canım!

Twitimden seçmeler
Benim kahtaobjektif.com adlı siteyle ilişkim olduğu söyleniyormuş. Doğrusu kaç sitede yazdığımı ben bile bilmiyorum ve çoğunu sağ olsun yazımı beğenenler alıp yayınlıyor. İlişki arayanlar boşuna aramasın, bende “görünen” dışında bir şey bulamazlar.
www.twitter.com/naifkarabatak

28 Ağustos 2012 Salı

Bir fırtınayla geldim, bin fırtınayla gitmem!


İlginç ama korkuyoruz!


Herkesin kendince bir korkusu var; kediden, köpekten, vahşi hayvanlardan, sürüngenlerden bahsetmiyorum. Bize “korkun” diye dikte edilen ama korkulmaması gerekenlerden söz etmek istiyorum. Yoksa korkacak çok şey var şu yalan dünyada…

Karanlıktan korkan, yükseğe çıkamayan, yalnız kalamayanlar da var ama bunu da anlatmayacağım. Terkedilmekten korkanlar da var, “ya beni sevmiyorsa” korkusuyla içi içini yiyenler de…

“Korkunun ecele faydası yok” diyen atalarımız yüzünden, “ölümden korkan” yokmuş gibi gözükse de, “en çok ölümden korkulduğu” bir gerçek. Buna rağmen de “hiç ölmeyecekmiş” gibi bir yaşam sürülmesi de dikkat çekici ama dedim ya benim “korkudan” kastım çok daha başka.

Kaza korkusu vardır herkeste; “Ya dönmezse”, “ya kavuşmazsa” korkusuyla yolcusunu uğurlayanlara “uykunun haram” olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Uçak korkusuyla “hızlı yolculuğu” tercih etmeyenler olduğu gibi “deniz korkusuyla” da egzotik yolculuğa çıkmayanlar vardır. “Hızlı tren” gündemimize yeni girmiş olsa da, korkudan adım atmayanların olduğu bir gerçek.

Hayvanlarla ilgili korkular ise dillere destan. Kadınların fare korkusu, erkeklerin köpek korkusu ve her iki cinsin haşerelerle ilgili korkuları da dikkate değer. Gürültüden korkanlar, deprem olacak diye uyuyamayanlar, sele kapılacağı endişesi taşıyanlar, bir afete kurban gideceğini düşünenler, neler.. neler…

Ya “boğulurum” diye suya adım atmayanlar, ya “düşerim” diye yüksek yerlerde gezmeyenler…

Bütün bunlar aslında “insani” korkularımızdır ve çoğunluğu da tedaviyle düzelecek kadar basittir.

Düzelmeyecekler de var ve ben asıl ondan bahsetmek istiyorum…

***

“W” Bu harften korkan var mı desem, “öyle şey mi olur?” diye tepki gösterebilirsiniz.

Dabilyu veya dubleve diye okunan bu harf, tıpkı “Q” gibi ürkütücüdür kimilerine göre. “X”i benimsediğimizden olsa gerek, kimsenin “X” korkusu olduğunu sanmıyorum.

Çünkü Türkçe 29 harftir ve içinde bu üç harf yoktur…

“Büyüklerimiz böyle emretmiş” diye düşünenler, “dışarıdan gazel okuyan” üç harfe karşı hem tepkilidir, hem de korkar…

(Üç harf denince yukarıdaki korkulara “cin” korkusunu eklemeden de edemeyiz. Ama elbette o da insani bir tepkinin gereğidir.)

İnsani olmayan tepkinin gereği ise “izin verilmeyene” olan korkudur.

Kürtçe Müzik, ilahi, farklı ezgiler, Komünist veya İslamcı ülkelerin müzikleri…

Daha düne kadar sesini duyduğunuzda, “şimdi polis gelir, burayı asker basar” diye düşünenlerin korkusunu hatırlıyorum. Korkunun “bizden” olması veya “insani” olmasından çok öte birilerinin bizim adımıza verdiği kararlar nedeniyle korkmamız dikkat çekici…

Yasakçıların yasaklamasını kabullensek de, kabullenmesek de, karşı koyamayacağımız için içimizi kaplayan ürperti, “sorgulayacaklar” korkusuna dönüşür ve sonuncunda da “alıp bizi götürürler” diye büyüdükçe büyür. Nasılsa derdini anlatana kadar aylarca veya yıllarca içeride kalmak yetmiyormuş gibi en ağır işkencelere maruz kalmanız da olasıdır.

Düşünmekten de korkarız mesela…

Yerin kulağı olduğuna inandırıldığımızdan, sessizce fısıldaşmaların bile derin güçlerin kulağına gideceğine inanırız.

Hele bir de “dilinin freni olmayan” bir hatibi dinliyor, “kalemi keskin” bir yazarın eserini okuyorsanız, nasıl korkmayacağız!

Sadece bu değil tabii, telefonda rahat konuşamaz, rahatça sanal âlemde turlayamayız. Ne e-postayı “güvenerek” yollar, ne paylaştığımız bilgilerin “güven” vermesine inanırız.

Resmi elbiseden korkanımız az mı?

Bir bez parçasından mesela; Başörtüsünden köşe bucak kaçanlar da vardı; devletin temel nizamları bir anda alaşağı edebiliyordu o bez parçası. Üstelik “irtica” gibi çok daha ürkütücü başka korkulara gebeydi!

Korku toplumu oluşturmak isteyenlerin elde ettiği kazanım da tam böyle bir şey.

İçimizdeki ajanlar ve ajan provokatörlerin her köşe başını tuttuğuna inandığımızdan zaten her hareketimizi izleyen “canım” müttefiklerimizin olduğunu da bildiğimizden olsa gerek ki, korkacak çok şey buluruz.

Hâsılı ya insani tepkilerdir korkumuzun nedeni, ya bir hastalık belirtisidir. Belki paranoya dönüşen korkaklığa doğru bir gidiş olduğu söylense de, asıl korku “kendimizden” korktuğumuzdur.

Bu korkuyla hata yapmamaya çalışırız ama hatanın kime göre olduğunu sorgulayamayız. Birine göre hata olan, bana göre yaşam biçimidir. Diğerinin ayıp saydığını ben “doğal” karşılayabilirim. Bugün yasak olanın yarın serbest bırakılmayacağına kimse garanti veremez. Siz istedikçe saçma sapan yasaklar son bulacaktır.

Çünkü senin dilinde serbest olan harf, kelime, cümle, deyim veya atasözlerinin benim dilimde olmaması korkuya sebep değildir. Kulağıma hoş gelen ezgi, bir başkasına tırmalayıcı gelebiliyorsa, neden tırmaladığını sorgulamaya kimsenin hakkı yoktur.

Aslında “korku toplumu” isteyen, yöneticilerin “en kolay hükmetme” metodu olarak tercih ettikleri yolun bu olduğu bir gerçek.

Bu onların problemi…

Oysa problemin kaynağı kendimizde “bu saçmalık nedir?” denileceği yerde “öyle buyurdular” deyip korkmaya başladıkça yeni korkular her yanımızı saracaktır. Siz korkularınızın üzerine gittikçe de, hem kendiniz düzelecek, hem sizi yönetenler hizaya gelecektir.

Yaşamınızı düzene koyan sizin hizaya gelmeniz değil, korku saçanların hizaya gelmesidir.

Twitimden seçmeler
CHP'nin AYM'ye başvurup iptal ettirdiği belediye bursları için CHP kanun teklifi hazırlamış. Hani şu lahanayla turşu vardı ya, tam CHP'ye göre :)))
www.twitter.com/naifkarabatak

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Gölge etmezseniz yetecek ya…


Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan insanlara “terörist” gözüyle bakanların sayısını araştırmaya kalksak, ürkütücü bir rakam çıkacağını tahmin ediyorum. Yine aynı araştırmada, “terörün maddi ve manevi olarak etkilediği insanlar kimdir?” diye farklı bir soru sorsan, doğru cevabı alamayacağımı da biliyorum.

Ve bölgede yaşayıp, her şeyi bilenlere karşın, batıda yaşayıp, hiçbir şeyi bilmeyenlerin “terör sorununa ürettikleri” çözümle ülkeyi düze çıkarmaya çabalıyoruz.

Oysa birkaç istatistik bilgi, bu yanlış algıyı ortadan kaldıracağı gibi, emekli olduktan sonra terör uzmanı kesilen eski askerlerin de gereksizliğini ortaya koyar.

Bir şeyi daha ortaya koyar ki, yaygın basında ve televizyonlarda terörün bitirilmesi için ahkâm kesenlerin çoğunluğunun “boş laf” konuştuğunu…

Batıda yaşayanların “terör sıkıntısına” karşın, bölgede yaşayanların ablukaya alınmış bir sürü sıkıntısının olduğunu da bu araştırmalar ortaya koyabilir.

Hâlbuki bu araştırmalar da yapılıyor.

Her partinin bir “Kürt Raporu” var ve hayata farklı pencereden baktıklarından olsa gerek ki, ne uygulamaya koyabiliyorlar, ne uyguladıklarından bir kazanım elde edebiliyoruz.

Çünkü araştırmalar, hep aynı kaynağın değişik versiyonundan başkası değil.

Eğip bükmeler, kendi dünya görüşüne göre ayıklayıp, eklemelerden ibaret, kuru laf salatasından öteye gitmeyen kâğıt yığını.

“Kürt” ismine karşı çıkanlarınsa “Güneydoğu Raporu” el altında hazır ve sadece “Kürt” ibaresinin çıkarılmasından başka bir şey değil.

Bütün bunlar yeni şeyler değil, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in istediği “Ulusal Mutabakat” bile “buldum! Buldum!” diye sevinilecek bir çözüm değil.

Oysa rakamlar her şeyi anlatıyor…

Bölge için hazırlanan raporların adından çok içeriği önemli ve siz “Kürt Raporu” dediğinizde, bölgede Kürt olmayanları hesaba almadığınız, “Güneydoğu Raporu” dediğinizde, doğu da yaşayanlarla, Kürtleri önemsemediğiniz anlaşılır.

Gelin kimleri önemsemeniz gerektiğini anlayalım…

Şehit olan insanlara bakın, nüfus kütüklerine, ne iş yaptıklarına, ailesinin neyle geçindiğine, diline, dinine, ırkına, sevinçlerine, hüzünlerine…

Bu arada şehit babasının veya annesinin “siyasi ya da bürokratik unvanı olup olmadığını da inceleyin…

Bölge dışında yaşayan “şehit” ailesinin “neden bölgeden göçtüğüne” de bakmak gerekir. Köyü mü boşaltılmıştı, terörden mi kaçmıştı, işsiz miydi, aşsız mıydı, açıkta mıydı?

Her şeye rağmen bölgede yaşayanların neler çektiğini araştırın…

En çok kimlerden çekiyorlar, yoksa hem devletten baskı görüp, hem de terör örgütünün tehditlerine mi muhatap oluyorlar?

Yapılan her şey “isteyerek” mi yapılıyor, yoksa her iki tarafın “şerrinden” korkulmasından dolayı mı?

Her şekilde ya “ajan-işbirlikçi” damgasını yiyeceğini, ya da “terörist” muamelesi göreceğini bilmenin acısıyla mı boğuşuyor.

Yoksa dün Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar’ın “darbe yiyen rakamlar”ına mı bakmak gerekir?

Eğer rakamlara göz atabilseydik, “Terör, can kayıplarının yanında ekonomik olarak da ülkemize ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine büyük zarar” verdiğini anlardınız…

Bölge halkı için mücadele ettiğini söyleyen tüm siyasiler, devlet veya terör örgütünün “boş konuşmaktan” öte bir şey yapmadığı gibi, aldıkları her tedbirin “bir darbe daha vurmak”tan öteye gitmediğini de görürdünüz.

TZOB Başkanı, kendi alanıyla ilgili olmalı ki, tarımsal rakamları önemsemiş ama zaten yerinden yurdundan edilenler de, halen yaşamaya direnenler de bu rakamlarda gizli…

10 yılda koyun Sayısı 19,1 milyondan 12 Milyona, Keçi Sayısı 3,9 milyondan 2,9 milyona indiğini, bu rakamın da “doğumlara” ve “desteklemelere” rağmen ulaşılabildiğini anladığınızda, “ekmeğini hayvancılıktan sağlayanların” durumunu bir nebze anlayabilirsiniz.

Buna diğer hayvanları da ekleyip, talan edilen, işlenmeyen, kendi haline bırakılan tarlalardaki ürünü de topladığınızda, “kimin terörden etkilendiğini” görebilirdiniz.

Yerinden yurdundan edilen insanların, ne yediğine, ne içtiğine, çoluk çocuğunun neyle geçindiğine bakma şansınız da olurdu.

Bütün bunlara rağmen vergisini veren, elektrik ve su parasını ödeyen insanların onurlarının ne denli yüksek olduğunu da kavrayabilirdiniz.

Ve o zaman Uludere’de başına bomba yağan insanlara “terörist” gözüyle bakmaz, “ekmeğini taştan çıkaran garibanlar” olarak görürdünüz.

Ama bakamıyoruz…

Ya hayata çok “devletçi” ya da çok “düşman” bakan bir yapıya büründük.

Ya terörden yanayız, ya teröre karşıyız.

Ya BDP’liyiz, belki de PKK’lı ya da “faşizan” kimliğimizi ortaya koyan karşı çıkışların sahibiyiz.

Oysa bölge, terörden inim inim inliyor.

Teröre destek veren, zaten terör örgütü üyesi veya sempatizanıdır.

Bölge halkıysa hem örgütten darbe yemekte, hem devletin baskısıyla baş etmeye çalışmakta, hem de batıda yaşayanların “yanılgısıyla” mücadele etmek zorunda kalmaktadır.

Özgür olamayan, dilediği zaman sokağa çıkıp gezemeyen, dilediğini özgürce ifade edemeyen, gönlünden geçeni kaleminden kâğıda dökemeyen, sürekli “yutkunup duranlardır” burada yaşayanlar…

İyi eğitim almayanlar, sağlıktan faydalanamayanlardır.

Yatırımda pinti davranılan, sosyal ve kültürel etkinlikleri çok görülen, fakirlikleri yüzüne vurulan, cehaleti başa kalkılan insanlardır.

Metropol kentlerde Avrupai yaşam tarzı sürerek, bölge insanını yargılamak ve teröre çözüm üretmekten kolay ne var.

Siz onları “sosyal amaç” olarak yapıyorsunuz, buradaki insanlarsa onun binlerce katını yaşamak zorunda kalıyor ve siz, bizim sırtımızdan ürettiğiniz siyasetle bir yerlere geliyorsunuz.

İnanın gölge etmezseniz, çok daha iyi olacağız!

Twitimden Seçmeler
İlk insanlıktan bu yana en çok şikayet ettiğimiz "anlaşılmamaktır". Ve o günden bu güne bunun hiç değişikliğe uğramaması ne acı!
www.twitter.com/naifkarabatak

26 Ağustos 2012 Pazar

Başbakanın kuru inadı


Her insan gibi yöneticiler de, bilerek veya bilmeyerek yaptıkları hatalardan dönmenin “erdem” olduğunu bilmeleri gerekiyor. Vatandaşın hatadan dönmemesi, çok az kişiyi etkileyebilir ama yöneticinin hatadan ısrar etmesi, koca bir milleti mağdur edebilir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kuru inadı gibi…

Okullar 17 Eylül’de açılacak…

Bu yıl sistem tümden değişmiş olarak, meşhur 4+4+4 sistemiyle eğitim öğretim dönemine gireceğiz.

Televizyonda başkentten veya metropol kentlerdeki hazırlıkları anlatan sunucu çok iştahla anlatıyordu.

Okullar 66 aya hazırlanıyormuş…

Lavabolar yenileniyormuş, boyları kısaltılıyormuş, sınıflardaki sıraların boylarında da düşüş olacakmış, her taraf yıkanıp, boyanıyormuş, bir hazırlık, bir hazırlık ki sormayın.

Gören de Türkiye’nin uçtuğunu sanır.

Siz daha okullara tuvalet yapamayan bir ülkeden bahsettiğinizi unutmuş olamazsınız.

Metropol kentlerdeki düzenleme, kırsal kesimdeki okulları da düzene sokacak gibi algılıyorlar.

Bırakın kırsalı, doğu ve güneydoğuda “tuvaleti temizleyemeyen” okulların olduğunu, minicik yavrularımızı “pislik kokan okullara” yollanacağının farkında olan var mı?

Eğitim sisteminin hatalarından bahsetmek yerine okulların fiziki ortamlarındaki eksiklikten bahsetmeye başlarsak, sanırım bu yazı amacından uzaklaşır.

Yazboz tahtası haline gelen eğitimin sorunlarından bahsetmeye başlarsak da, bu yazının amacının dışında şeyler söylememiz gerekir.

Ama 66 ay inadı, bu yazının esas konusudur ve o nedenle diğer eksiklikleri konunun uzmanlarına bırakmak istiyorum.

Çocuğu 66 aylık olan ailelerde müthiş bir telaş gözlendiğini aylardır görüyorum.

Çocuğunu “bebek yaşta” okula göndermek istemeyenler, “sağlık raporu” alarak, “gelişimini tamamlamadığı için okula gitmeye elverişli değildir” şerhini düşürmeye çalışıyorlar.

Doktorlar ise bu şerhi düşürmek istemiyor.

Bazı uyanıklar ise “şerhi düşürme adına” duygusal takılıyor ve yüklü paraların döndüğü dedikoduları dolaşıyor.

Sağlık Bakanlığı ise “parayla rapor” verilmemesi için Devlet Hastaneleri dışında rapor verilmesini engellemeye çalışıyor.

Eee bu arada bir başka kuru inat nedeniyle tüm hastaneleri “Eğitim Araştırma Hastanesi” yapılan illerde ise “İkinci basamak” yani “Devlet Hastanesi” olmadığından rapor verecek kimse bulunmuyor.

Bitmedi elbet…

Veliler, bütün mesaisini “nereden rapor alabilirim” türü telaşta harcıyor.

Herkes bir şey söylüyor, herkes çocuğun “okula elverişli olmadığı” üzerine yorumlar yaparak yönlendirmeye çalışıyor.

Rehber öğretmenler çocukları dinliyor, gözlüyor, “bu çocuk gelişimini tamamlamamış” yani “bu çocuk okula elverişli değildir” diye anne ve babasını uyararak, rapor almasını salık veriyor.

Ve bütün bunlar, ne olduğunu çözemeyen çocuk için yapılıyor.

Kendisi için herkes bir şeyler yapmaya uğraşıyor ama o, nasıl bir yola girdiğini anlamayacak şekilde oyununu oynuyor.

Niye başbakanın ağzından 66 ay çıktı diye…

72 ay çıksaydı ne olacaktı, eğitim çökecek miydi?

Tam ülkeyi anasınıfına alıştırma çabaları tutmak üzereyken ve bu yaş da 72 aya tekabül ediyorken, 6 ay öne çekmenin ve bebekleri “okullu” yapmanın ne âlemi var?

Öte yandan kendisi için uğraş veren ailesinin “bu çocuğun zekâsı, okula gitmeye elverişli değildir” diyerek, “gelişimini tamamlamadığı” veya zekâsından şüphe ettiklerinin bilincinde de değil.

Ama ileride olacak…

“Geri zekâlı” olduğu için okula geç başladığını sanacak.

“Geri zekâlı” desinler diye ailesinin para döktüğünü düşünecek.

Anne ve babasının kendisini küçümsediği yorumlarını yapacak.

Sırf bunları düşünen duyarlı ailelerse “aman ya gitsin de, ileride sorun olmasın” diyecek ve sorunun tam göbeğine çocuğunu gönderecek.

Bütün bunlar başbakanın kuru inadından başka bir şey için değil ve çok yazık.

17 Eylül’den sonra bunu değiştirip, “72 ay yaptık” demenin imkânı yok.

Yol yakınken bu inadı kırın ve yanlıştan dönmenin erdem olduğunun da artık farkına varın.

Twitimden seçmeler
Siyaseti bulunduğu partiye göre değişiklik gösterenlerin bir dünya görüşü olduğu söylenemez. Sadece kolayca kalıba girdiği söylenebilir.
www.twitter.com/naifkarabatak