23 Ağustos 2012 Perşembe

Terörün kolay geçiş güzergâhı!


Bir süredir ülke genelinde artan terör olayları toplumun haklı tepkisine neden oluyor. Özellikle terörün kırsaldan kentlere, metropollere yönelmesi, sivillere yönelik eylemler yapması, henüz bir yaşındaki bebeğe bile acımamaları yüreğinde “insanlık” bulunan herkesi derinden etkiliyor, tepkiler de çığ gibi büyüyor.

Sağduyulu olunmadığında, terörün ekmeğine yağ sürüleceği kesindir.

Kaos ve kargaşadan beslenenlerin en kolay elde edeceği kazanım, Kürt-Türk gibi “ırksal” ayrımlardır.

Bu ayrımlar kavgaya dönüşmeli, daha düne kadar canciğer olduğun insanların gırtlağına yapışmalısın.

Hangi görüşten olduğuna bakmaksızın, Türk’e göre Kürtler düşman bilinmeli, Kürtlere göre ise Türkler…

Akşam birlikte aynı sofrayı paylaştığı, hısım akraba olduğu, aynı işyerinde sırlarını paylaştığı, derdini açtığı insanların bir birini kesmesidir arzulanan.

Eşine yan gözle bakılmalı, akrabaların soyu sopu araştırılmalı, birlikte aynı safta, aynı kıbleye yönelenler, selam verdiklerinde “düşman” görmemeli.

Bunun için toplumda bir kargaşa oluşmalı, ırkına, rengine, kıyafetine, memleketine bakarak insanları “terörist” veya “vatansever” bilmeli.

Bebekler ölmeli, bir yaşındaki Almina’yı kaybetmeliyiz.

13 yaşındaki minik Çağrı’nın bedeninde 61 şarapnel parçası olmalı.

Bayram harçlıklarının keyfini çıkarmaya çalışan çocukların hayatı kararmalı.

Tabutlar küçük olmalı, büyük öfkelere inat.

Ağıtlar yakılmalı, gözyaşlarına hâkim olunmamalı, kalpsizlerin bile yumuşayacağı acılar yaşatılmalı.

İnsanların hayali kalmamalı, umutları tükenmeli, “yarına çıkar mıyım” endişesi yayılmalı…

Milliyetçilik akımları hortlamalı, faşist akımlar daha fazla çoğalmalı, kafatasçılık prim yapmalı.

Herkes, bir diğerine öfkeyle bakmalı, ardını kollamalı.

Hükümet sorgulanmalı, askere daha çok iş düşmeli.

Sıkıyönetime rahmet okutacak “11 Eylül sendromu” ülkemizde de yaşanmalı.

Bugüne kadar elinizi kolunuzu sallayarak gittiğini her kurumda üstünüz başınız didik didik aranmalı, seyahat özgürlüğünüz engellenircesine her köşe başında sinir bozan arama ve taramalar yapılmalı…

Böylece yeniden bir şeyler hortlamalı…

Abdullah Çatlılar ve Yeşillere ne kadar iş düştüğüne herkes kendini inandırmalı.

Aslında Ergenekon’un varlığı, ülkenin bütünlüğü açısından ne kadar gerekli olduğunun altı da çizilmeli, üstü de…

Ve tabii ki darbeciler…

Hani terör örgütlerini doğuran darbeciler…

Nasıl bir sarmal olduğunu belki o zaman anlayamayız ama iş işten geçtikten sonra nasıl bir tezgâhın içerisinde yoğrulduğumuzun farkına varırız.

Farkına varmasına en nihayetinde varırız ama iş işten geçer.

***

Doğrusu terör örgütlerinin “özgürlük” diye bir dertleri yoktur.

İnsanların Kürtçe konuşması, eğitim alması, temel hak ve özgürlüklere kavuşması gibi ne bir derdi var, ne böyle bir talebe sahipler.

Olması da mümkün değil.

Eğer öyle olsaydı, Demokratik açılımın ilk dillendirildiği zamanda, “biz böylesine önemli bir adım için iyi niyet gösteriyor ve silah bırakıyoruz” derlerdi.

O gün “çok iyi bir açılım” çıkmayabilirdi…

Ama her kesimden “kabul edilebilir” açılımlar adım adım hayat bulabilirdi.

Bunu demeyenler, her açılımda daha da şiddetini arttırarak eylemlerde bulundular.

Oysa kimsenin açılım derdi yoktu, “gücün devamı”ndan başka bir şeyin olduğuna yönelik tek mera bile yoktu.

BDP bile “bizim PKK’yla organik bağımız yoktur” derken, “organik bağ kurmak için” özellikle “karşılaşmalar” tezgâhlamaya başladı.

Bu arada Sırrı Süreyya Önder gibi “özgürlükçü” veya “hümanist” bilinen birisi bile minik bebelere gözyaşı dökmeyecek kadar “duygusuz” olabiliyordu.

Derken Gaziantep’te bomba patladı, niyetler bir kez daha açığa çıktı.

AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar ise Adıyaman, Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis, Adana ve Mersin’in çok ciddi tehdit altında olduğunu söyleyerek, terörün yaygın şekilde sivilleri hedef alacağını işaret ediyordu.

Çünkü Silivri’den isyan sesleri yükseliyordu.

Çünkü artık “darbe planı yaptık” diyecek hale gelmişlerdi.

Çünkü “kirli tezgâhlar” ortaya dökülmek üzereydi…

Eğer “PKK’ya baktığınızda Ergenekon’u görmeyenlerdenseniz”, bakış açınızı bir kez daha gözden geçirmenizi önerebilirim.

Bu arada yurdun dört bir yanında artan terör olaylarını irdeleyen istihbaratçılar, “terör örgütü mensuplarının, ülkemizde nasıl bu kadar rahatça cirit atıyor” diye sorup soruşturuyordur da…

Suriye’den ülkemize gelen mülteci sayısı 74 bin miydi?

Mültecilerin “terör örgütü mensubu” olduğunu söylemedim ama gelenlerin içinde “kaybolanların” nerelerde olduğunu artık sorgulasak diyorum…

Üstelik de Tayyar’ın saydığı altı ilde binlerce mülteci varken!

Twitimden seçmeler
Bazı çok ama çok iyi niyetliler Silivri'de yatanları savunuyordu. Çetin Doğan, darbe planı yaptığını ikrar etti. Yani “bunlar boru” değilmiş değil mi?
www.twitter.com/naifkarabatak


22 Ağustos 2012 Çarşamba

Büyüyünce ünlü olacağım!


Çocukların geleceğe dair planları projeleri olmasa da, gönüllerinden geçen “günübirlik” hayallerinin olmasından daha doğalı olamaz. Kimi doktor olmak ister, kimi mühendis.

Avukat olmak isteyeninden, siyasette başarı yakalamayı uman da vardır. Hatta başbakan veya cumhurbaşkanı olacağını söyleyenler bile çıkar.

Güzel hayaller elbet…

Gaziantep’teki gibi hain eller bombanın tetiğine dokunmadığında, çalışmayla elde edilecek başarılardır.

Hayaller, genellikle çevrenin etkisiyle şekillenir.

Doktor olmak isteyenlerin “mustarip” hastasının olması gibi…

Polis olmak isteyenler, belki de güvenliği sağlamaya dönük hayallerin peşindedir.

Asker olmak isteyenlerin yakınlarını teröre kurban verdiğini de düşünebilirsiniz.

Belki de hiçbir sebep yoktur, “maaşı iyi” diye çevre etkisinin faktörü vardır.

Anlatılan olaylar, gazete haberleri, magazin sayfaları, televizyondaki programlar, dizler ve haberler çocukların hayalini şekillendiren “dış etken” olarak bilinir.

Doğrusu herkes somut bir hayalin peşindedir.

Örneği olan hayallerdir.

Astronot olmak istese dahi, izlediği bir filmden veya başarı yakalanan bir anlatımdan etkilenerek kurduğu hayaldir.

Çocukların güzel hayalleri var.

Büyüklerinin başaramadığını başarma azminde olanlar var.

Köyündeki okula “tuvalet” yapacak akıl ve ferasete sahip olamayan büyüklerine inat, büyüyünce tuvalet yapacağını söyleyen çocuklara bile rastlıyoruz.

Mahallesine park yapmayı düşünemeyenlere karşın, “belediye başkanı” olmayı düşleyenler de var.

Bunun gibi görevini yapmayan vali gören çocuklar, “iyi bir vali” olmak için ilmik ilmik hayallerini örer durur. Her gece vatandaş olarak yatsa da, vali olarak kalkması içten bile değildir.

Büyük hayallerin olması, çocukları kamçılama adına hoş bir şey.

Hayaliniz küçük olduğunda, ufak şeylerle yetindirenlerden farkınız kalmaz.

Özgürlüğü bile gıdım gıdım verirlerse ses etmezsiniz.

Bir adım ötesini hesaplayamadığınız için gündemdeki konuyu tartışır, daha sonra size normal gelecek konularda kafa yorma gereği duymazsınız.

Ne mahallenizi farklı bir mahalle yapacak yüreğiniz olur, ne şehri farklı bir şehir, ne de ülkeyi farklı bir ülke…

Bunun için hayallerinizin olması lazım, hayaliniz varsa, çabanızın da olması lazım.

Hayal kurmak hoştur ama bir kenarda oturmanın, hayalinize ulaşma adına zerre kadar size faydası da yoktur.

Çocukların “büyüyünce ne olmak istersiniz?” sorusunun karşılığında verdikleri cevap, genellikle “örneği olan” mesleklere dönüktür.

Meslek olmayanın söylenmesinin esbab-ı mucibesine takıldım aslında…

***

AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in hemşerilerine verdiği iftar yemeğinde iki kız çocuğuna “büyüyünce ne olacaksınız?” diye sorduğu sorunun cevabı ne doktordu, ne mühendis, ne de siyasetçi…

İki kız çocuğu “ünlü olacağız” dediler…

Merak ettim elbet…

Kenara çekip konuştum.

Yağmur ve Yıldız isimli kız çocukları “ünlü” olmak istiyorlardı ama “meslek” belirtmiyorlardı.

“Sanatçı” olma gibi bir seçenek üzerinde durmadılar…

“Artist olacağım” demediler…

Her akşam ailece kanaldan kanala koşuşturma yaşadıkları dizilerde ki oyunculara hayranlık besleyip, “dizi oyuncusu olacağız” da demediler.

Ne ünlü bir müzisyen, ne ünlü bir ressam olma gibi dertleri de yoktu, beklentileri de…

Onlar sadece ama sadece “ünlü” olmak istiyorlardı.

Belki de “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye yapılan ucubeliklere kafayı takmış, ünlü olmanın yolunu bulabileceklerini hayal ediyorlardı.

Ülkemizde bu zor da değildi.

Örnekleri çoktu.

Nasılsa “kısa süreli ünlü” olanların akıbetinin ne olduğunu sorgulayan da pek yoktu.

Öyle bir ülkede yaşıyorduk ki, kötü şey yapsan da ünlü oluyordun, iyi şey yapsan da…

Hatta kötüyü yapanların el üzerinde tutulduğu bir ülkede yaşıyorduk.

Darbe yapmakla suçlananları mahkeme kapısında alkışlarla karşılayan da vardı, terör örgütü üyelerine can ciğer kuzu sarması olan da…

Her fırsatta eğitimi eleştirenler, televizyonlardaki dizileri sorgulayanlar bir kez de bu yönüyle baksa sanırım iyi olur.

Çocuklarımız okumaya okumaya hayal kurmayı bile unutmuş.

Müfredatın içeriğinde boğulan çocuklar, ne oyun oynuyor, ne kitap okuyor.

Varsa yoksa sanal yaşamda, renkli hayatların hayalini kurmaktan öteye gitmiyor.

Ünlü olunca ailesinin yoksulluğu da gidecek, kardeşlerinin muhtaçlığı da…

Belki yaşadığı yere katkısı bile olacak.

O ünlü olacak, herkes ondan bahsedecek.

Ne olması önemli değil, ünlü olması önemli.

Hele bir ünlü olsun, gerisi nasılsa gelir…

Twitimden seçmeler
Türkiye'de terörün “bizdeni” olmadığında, kim olursa olsun cinayet işleyene “katil” dediğimizde, doğuştan kazanılmış hakların “ulufe” olmadığına da inandığımızda bugünden daha güzel günlere doğru yol alabiliriz.

Almina Melisa Aker'e

(1 yaşında teröre kurban verdiğimiz Almina Melisa Aker'e)
Benim bütün sorunlarımı, senin o güzelim vücudunun parçalanması çözecek olsaydı,
vücudumun parçalanması pahasına, bütün sorunlarımın bin katına çıkmasını isterdim. (Naif Karabatak)


21 Ağustos 2012 Salı

Sorununuzu Almina çözsün!


Ramazan Bayramı’nın ikinci günü Gaziantep’te patlayan bomba, dünyanın kirli tezgâhından henüz haberi olmayanların hayatına mal oldu.

Kürt sorununu bilmezlerdi, insanlık sorunlarından haberdar da değillerdi, ne iş dertleri vardı, ne yoksulluk, ne Suriye’deki katliamdan bilgi sahibiydiler, ne BDP milletvekillerinin can ciğer kuzu sarması oldukları PKK’lılarla “buluşması”ndan…

Gaziantep’in Oğuzeli ilçesi Doğanpınar köyü nüfusuna kayıtlı 48 yaşındaki “köylü çocuğu” Safi Canbaş’ın siyasi görüşünü bilemediğimiz için AK Partili mi, BDP’li mi, CHP’li veya MHP’li olduğuna da karar veremiyorduk.

31 yaşında olan Diyarbakır’ın Ergani ilçesi Dilektaşı köyünden olan “köylü çocuğu” ve muhtemelen “Kürt” olan Davut Adak’ın da siyasi fikrinden bilgimiz yok.

30 yaşındaki Gaziantep’in Oğuzeli ilçesi Doğanpınar köyünden olan “köylü çocuğu” İsmail Daler’i de tanımıyoruz.

Henüz 21 yaşında olan izinli asker Onur Fikret Aker de Gaziantep’in Islahiye ilçesindendi ve muhtemelen o da “köylü çocuğu” değilse de “Anadolu insanı”ydı.

Henüz pembe hayalleri olan 21 yaşındaki Gaziantepli Duygu Aker‘in de “ideolojisinin” olup olmadığından bilgi sahibi değildik.

Ve 13 yaşındaki Sena Büyükkonut’un “ideolojik saplantısının” olması mümkün değildi.

Taş atan çocuk da değildi, belki gül atan, gül toplayan birisiydi.

Belki bayramın birinci ve ikinci günü tanıdıklarından topladığı harçlıklarla ne alacağını düşünüyor, bayramlık elbisesinin cebine sıkıştırdığı şekerleri hangi arada mideye indireceğinin hesabını yapıyordu.

11 yaşındaki Sevgi Gülperi İnanç da bayram harçlığı ve şekerlerin hesabının derdindeydi.

Üç yaşındaki Süleyman Alkan’ın ise harçlıkla bir sorunu yoktu, şekerle derdi ise çoktu.

Ve henüz bir yaşındaki Almina…

Bayramlık cicilerinin de farkında değildi, cebine sıkıştırılan harçlıkların da…

Belki ağzını tatlandıran şekerleri yerken ağzını ve yüzünün kirlenmesini de umursamıyordu.

Almina, PKK’yı bilmezdi, izlediği bir haberden de öğrenmesi mümkün değildi. Henüz Pepe’den başka izlediği bir film veya dizi de yoktu.

Ne açık oturum izler, ne liderlerin iğrenç sataşmalarına tanıklık ederdi.

Hüseyin Aygün’ün kim olduğunu bilmediği gibi, onu misafir eden “Genç arkadaşlarının” kim olduğunu da bilemezdi.

Ergenekon’dan da haberi yoktu, “boru bunlar boru” diyenlerin ne dediğinden de bilgisi yoktu.

Darbe planlarını bilmediği gibi, seminer notu denen iğrençliklerden de bihaberdi.

Suriye’de Esed gibi eli kanlı katilin hangi hainlerle işbirliği yaparak kendi yaşıtlarındaki çocukları severek öldürdüklerinden de habersizdi.

İyi ki habersizdi…

Bir insanın ne kadar aşağılık olabileceğini de öğrenmemişti.

Dağdakilerin derdi, henüz onu germemişti.

Ovadakilerin çabasından da bihaberdi.

Demokratik açılımı bilmediği gibi, demokratik açılım olmasın diye “gerekirse olayı biz çıkartırız” diyen hainlerden de habersizdi.

O güzellikleri biliyordu, o sevgiyle gününü gün ediyordu.

Saçı okşandığında, yanağına buse kondurulduğunda, poposuna şaplak indirildiğinde dünyanın en mutlusu olurdu.

Karnı tok ve sırtı pek olduğunda etrafa saçtığı gülücükler, dünyanın güzelliklerini yansıtmasına yetiyordu.

Ama bir hain el hepsine son verdi…

Tanımıyordu o iğrenç elleri…

İğrenç ellere destek veren iç veya dış güçlerden de habersizdi.

Bir bomba patlamış, gerisinin farkına varamamıştı.

Bir bomba patlamış, her taraf kararmıştı.

Hayatı kararmıştı, kendisiyle birlikte 8 kişi daha ötelere göç etmişti.

Niçin gittiğini, niçin havaya uçurulduğunu, niçin hayatın başlangıcında sonlanan bir durumla karşılaştığını bilememiş, sorgulayacak ne zamanı, ne bilgisi, ne de birikimi vardı.

Utanmaz adamlar, hayadan habersiz olanlar, vicdan ve merhamet duygularını körelten katiller, bombanın pimini çekmiş, kumandanın tuşuna basmış, tetiği ateşlemişti.

O gün bilmediği gibi, bundan sonra da bilmesi mümkün değildi.

Ve bazıları, o bombanın kendi sorunlarını çözeceğini sanıyordu.

Belki Suriye’dendi, belki herhangi bir terör örgütündendi; PKK’ydı, Ergenekon’du, çok daha derinlerdendi.

Şimdiye kadar çözemediğiniz sorununuzu Almina’nın parçalanan vücudu çözecekti.

Almina’nın kanıyla pisliklerinizi temizlemeyi düşünüyordunuz.

O Almina’nın tırnağı etmeyecek adi insanlar, şimdi çözün sorununuzu, çözün de görelim…

Twitimden seçmeler
Benim özgürlüğümü kısıtlayan, benim hayatıma kasteden, yolumu kesen bir örgütün hiç bir talebine insani bakmam beklenmemeli. PKK kendi ayağına kurşun sıkıyor.
www.twitter.com/naifkarabatak