15 Ağustos 2012 Çarşamba

Karamürsel'de ne tepkisi?


17 kişi “illa kaşı cins bana bakmazsa suya girmem” demiş. Ama zaten böyle bir özgürlükleri var. Herkes, istediği yerde denize girebiliyor, hatta isteyen çıplaklar kampına gidip, Taş Devri medeniyeti bile yaşayabiliyor.

Ama o zeka özürlüler bilmiyor ki, “yalınız denize girmek isteyenler” de var. Ve asıl onların özgürlüğü savunulmalı..

Özgürlük havariliği, herkesin, her yerde yaptığını yaygınlaştırmak değil,
bir kişi dahi olsa onun yapmak istediğine destek olmaktır.

Naif Karabatak


14 Ağustos 2012 Salı

Siz Kimi kandırıyorsunuz?


Adıyaman, büyük yatırımlara alışkın değil. Alerji yapıyor olmalı ki, siyasilerimiz, yetkililerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımız da “nabza göre şerbet” vermek için gıdım gıdım “istemekten” gıdım gıdım “vermekten” hiç yüksünmüyorlar.

Adıyaman, pek bakan gören bir kent de değil.

Bakanların çoğu “davet” üzerine gelir.

Davet edilenlerse Şanlıurfa, Gaziantep ve Malatya gibi “yatırım yapılan” kentlere gelenlerdir.

“Hazır Adıyaman sınırına kadar gelmişken, bize de uğrasanız, yaptığımız hizmetleri anlatsanız” diyedir.

Adıyaman basınının “bir kısmı” yapılan hizmetleri görmediği için, vatandaş da görmek isteyip kendisini çok zorladığından olsa gerek, bu konuda en iyi yol gösterici bakandır.

Bakan bu, bakmayı bilen yani!

O gelir, “falanca kurumumuz nasıl da çalışmış, amanın da amanın, nasıl da çalışmış” diye gözümüzün içine baka baka doğruları söyler!

(Hani söylemese de, hazır haberle söyletiriz canım!)

Sonra “60 yılda gelmeyen hizmetler Adıyaman’a gelmiş, bu kadar hizmetten bunalmadınız mı kardeşim” diye bize gaz verir.

Gazı alırız ama hizmeti göremeyiz.

Gözümüzde bir arıza olmalı.

O zaman tam teşekküllü bir hastane ihtiyacımız var demektir.

Gideceğiz hastaneye, gözümüzü kontrol ettireceğiz.

Öyleyse Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesini açalım, hizmetinize sunalım.

“Ben almayayım” demeyin, “olur” deyip bekleyin…

Efendime söyleyeyim, iki yıl önce tamamlanıp bitirilen hastane “şafak krizine” takılınca açılması uzamıştı ya…

Arada bir krizi nüksedenler yüzünden 60 yılda bir gelecek yatırım da böylece gelmedi.

(Aklıma gelmişken, şuralarda bir kilo kına olacaktı, şafakçılara verecektim de!)

Demokrasilerde çare tükenmeyeceği gibi, beceremeyenlerin de bir çıkış umudu vardır.

Denize düşerseniz, sarılacak bir şey elbet bulursunuz.

Bulundu da…

Bütün hastaneleri “Eğitim Araştırma Hastanesi” yaparsınız, “eskiyi mumla aramaya” çıkarsınız…

Mumunuz sönmesin diye de bir kılıf bulursunuz…

Tıp Fakültesi Hastanesini açacaksınız, boru değil ya…

Bütün hastaneler Sağlık Bakanlığı’na hediye edilir.

Zaten üçü bakanlığındı, milyarlar verilip ayağa kaldırılan Tıp Fakültesi Hastanesini de verip kurtulursunuz.

Verdik kurtulduk, Allah tamamına erdirsin.

(Bu arada Genel Sekreterlik gibi ballı kaymaklı bir makam üretiriz, yakınlarımıza!)

Ama açamıyoruz kardeşim, gıcık basın da iki de bir yazıyor.

(Gıcık olmayanlar da sorun yok, zaten onlar bizden.)

Ne yapalım, ne edelim diye düşünerek, “dördüncü Eğitim Araştırma Hastanesi”ni hizmete açarsınız olur biter.

Vatandaş yer mi, yer canım yer!

Yahu hiç bakan gelmeyen kente, bir haftada üç bakan geliyor, açtıralım bakana, şovumuza şov katalım.

Vatandaş yer dedik, bakan yemez ya!

O zaman gece açalım.

O niyeymiş?

Ayıbımız ortaya dökülmesin diye…

Hay aklınla bin yaşa emi!

Ve Tıp Fakültesi Hastanesi, bir haftada üç bakanın geldiği zaman diliminde, bakansız, başbakansız, müsteşarsız, hatta müşavirsiz bir şekilde, bir gece yarısı açılıverdi…

Poliklinik hizmeti yapılacak, şimdilik yani…

Daha net anlaşılsın diye açayım biraz.

Diyelim Adıyaman’da dört dâhiliye uzmanı var.

Birisi (eski) 82. Yıl Devlet Hastanesinde muayene kabul edecek.

Birisi (eski) Adıyaman Devlet Hastanesinde.

Bir diğeri (eski) Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi’nde…

Ve sonuncusu da, sıkı durun (yeni) Tıp Fakültesi Hastanesi’nde…

(Bu arada “Tıp Fakültesi Hastanesi” tabelasına kanmayın, aslı “Eğitim ve Araştırma Hastanesi”, yani diğerleri gibi!)

Bu nöbet değişecek tabii…

Bu hafta kim nereye gitmişse kayma yapılacak, ekmek kadayıfı da üstüne…

Ve derken açtık hastaneyi…

Tıp Fakültesi Hastanesi’ni…

2 yıl önce perdesine kadar asılı olan hastaneyi, “biz bitirdik” diye caka satarak.

Vefa göstermeyerek…

(Ne ki, temeli atılan caminin bile bir daha temelini attık, ne oldu ki!)

Ama şafağa kurban edilen insanların onur ve şerefi üstüne açılmıştı, Tıp Fakültesi Hastanesi adı altındaki Eğitim ve Araştırma Hastanesi…

Biz de yedik!

Sahi, siz kimi kandırıyorsunuz, karşınızda çocuk yok ya!

Twitimden seçmeler
Size sunulanı bırakıp, gerçeklere yöneldiğinizde olayların yansıtılandan farklı olduğunu anlayabilirsiniz. Aksi ise teslimiyettir.
www.twitter.com/naifkarabatak

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bu mu yani?


Önceki akşamdan bu yana en çok konuşulan konuların başında “kaçırma” olayı vardı. Ne ilginç ki, yine en çok konuşulansa kaçırılmanın “samimi” bulunmamasıydı.

CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, önceki gece iftara doğru PKK’lılarca kaçırıldığı iddia edildi.

Yaklaşık 2 saat sonra Aygün’ün kaçırıldığı duyuldu ve o andan itibaren de gündem değişti.

Herkes Aygün’ün kaçırılmasını konuştu.

Kimileri AK Parti’ye yüklendi, kimileri PKK’nın güpegündüz adam kaçıracak cüret bulmasına vurgu yaptı.

“Oh olsun” deyip tepki toplayan da vardı, PKK’ya toz kondurmayıp, AK Parti’yi eleştirenlere “Hırsızın hiç mi suçu yok” diyenler de.

Aygün’ü sevmeyenlerin olaya bakışıyla PKK’ya yakın olanların bakışı değişikti.

Hayata insani yönden değil, ideolojik yönden bakanların tavrı da çok değişikti.

CHP’nin ise “İyi ki kaçırıldı, AK Partiyi vuracak malzeme çıktı” tavrı iyice sırıtıyordu.

CHP’nin Şemdinli olayları için meclisi toplama çabası boşa gidince “şimdi toplarız” havasının oluşması da manidar bulunanlar arasındaydı.

Daha da ilginci, -muhtemelen- sahte bir twitter hesabıyla verip veriştiren Hatay Milletvekili Hacı bayram Türkoğlu’nun ortalığı kızıştıracak laflarıydı. Birçok sazan bu sahte twitlere kanarak işi gücü bırakıp AK Parti’ye yüklendiler.

Belki de amaçlanan buydu…

Anlayacağınız twitter âleminde her türden görüş kıyasıya atıştı durdu. Bu satırların yazarı da gece üçe kadar laf yarışına girenlerdendi.

***

PKK’nın milletvekili kaçırması veya “bir adam” kaçırması ne manaya gelir?

Örgütün yapısına baktığımızda doğrusu bunu oturup enine boyuna analiz edecek bir durumda olduğunu sanmıyorum.

Bir milletvekilini kaçırmak, bir terör örgütü için iyi propaganda malzemesi olabilir.

Ama nereye kadar?

Üstelik, kaçırdıkları vekil Kürt, Alevi ve Tuncelili.

Yani doğulu, yani mağdur bölgeden…

PKK’ya karşı olan birisi de değil.

Kürt sorunu bitsin, barış sağlansın diye mücadele edenlerden.

Tarzını beğenir beğenmezsiniz ama nerede bir mağduriyet olduğunda, -provoaktif eylem de olsa- ilk ulaşan, olayın aydınlanması için çabalayan bir isim.

Aygün’ü eleştirdiğim çok yönleri oldu.

Her provoaktif olayda orada olmasını manidar bulduğumu da söyledim.

Belki öyleydi, belki hassasiyetleri onu oraya çekiyordu.

Bütün bunların kaçırılmayla bir ilgisi yok elbet.

Ama PKK’nın “ne yaptık” diyeceği çok şey var.

Tam da “En iyi Kürt, ölü Kürt’tür” diyen kafatasçılar varken, “en iyi Kürt bizden olan Kürt’tür” diyen PKK’nın olduğunu deklare etmiş olmayacaklar mı?

Eğer Kürt diyorsanız, bu vekil de Kürt’tü…

Eğer Kürt sorunu çözülsün, insanlar temel hak ve özgürlüklerine tümden kavuşsun diye bir kaygınız/kavganız varsa, Aygün, tam da böyle bir çabanın içindeydi.

Hatta partisiyle zaman zaman ters düşme pahasına…

PKK bu kaçırılma olayını içte ve dışta anlatamayacak.

İstediği kadar “fabrika ayarlarını yeniden yükleyeceğiz” türü mizahi açıklamalar olsa da, sonuçta çay içirmeye götürmediği gün gibi açık.

Bir alıkonma, zorla götürülme, bir insanın özgürlüğünün elinden alınması, haklarının gasp edilmesi var.

Belki de gerçekten PKK, son zamanlarda “ne yaptığını bilmeyen” bir örgüt haline geldi. (Hani önceden ne yaptığını bilen bir örgüt müydü, o da tartışılır ya…)

Sanki birileri bir taktik veriyor, sonra bir diğeri onun yanlış olduğunu söyleyip vazgeçiriyor.

Okumuş yazmışlarıyla, mürekkep yalamamışları arasında bir kavganın izleri görülüyor.

Zor durumda kalan BDP ve bu minval üzere siyaset yapan “aydın” kesim.

Bir örgüt, “sempati” toplama yerine sürekli “tepki” toplayacak adımlar atmasının izah edilir yanı olamaz.

Şehit haberleriyle milliyetçilik duygularını bir kez daha kabartıp, terör örgütüne kin ve nefret kusanlar çoğalmışken,

Ramazan’da, Emin Çölaşan’ın temennisine uyarak, iftarda sağa sola saldırması halk üzerinde derin yaralar bırakırken,

Suriye’de masum bebelerin öldürülmesi pahasına hesap içinde olunmasına tepki gösterilirken,

Eskiden olduğu gibi yol keseceksin, adam kaçıracaksın, halka korku salacaksın, özgürlüklerini elinden alacaksın ve “hakkımızı istiyoruz” diyeceksin.

Bu mu yani?

Twitimden seçmeler
Olimpiyatlarda göğsümüzü kabartan Aslı’nın, mutluluğunu ailesiyle paylaşmasına kontörü engel olmuş. Garipsemeyin, hep öyle değil miyiz, “faturalara yenilen millet” olduk!
www.twitter.com/naifkarabatak


12 Ağustos 2012 Pazar

Başkasının acısına gülenler


Bir süredir yürekleri dağlayan olaylara farklı bakış açısı insanları şok etmeye başladı. Hani şok olan da insandı, şok eden de ama olaylara “insani” yönden bakmayanlar, insanlığı utandıracak sözler etmeye başladılar.

Bunun ilkini aslında Van depreminde görmüştük.

Her ilde olabileceği gibi o ilde olan “kendi görüşünden olmayan” insanları bahane ederek, tüm Vanlıları incitecek sözler söylediler.

Depremde kalanlar Kürt’tü veya BDP’liydi, belki de PKK’lı.

O zaman “iyi olmuş” demek gerekirdi.

Zaten onlar polise taş atıyordu.

Allah cezalarını verecekti.

Benzer bir tepki Marmara depreminde de gelmişti; orada ahlaksızlık çoktu, deprem ondan vurmuştu.

Ancak Marmara ile Van olayında farklı tepkiler geldi.

Bir anda “böyle bağnazlık olur mu, irticacılar” diye tepki gösterileri çığ gibi büyüdü.

Haklılardı elbet.

Acının rengi olmazdı.

Yaşam tarzı nedeniyle insanları sorgulamak, dini inançları nedeniyle mahkûm etmek, etnik kökeni nedeniyle suçlamak ilkellikti.

Hele hele başına gelen acı olaydan dolayı yardım elini uzatmak yerine “oh olsun” tarzı yaklaşım insanlık dışıydı.

Ne bir dine sığardı, ne bir görüş kabul ederdi, ne de yüreğinde en ufak vicdan veya merhamet olanın söyleyeceği sözler değildi.

Biz dünyanın neresinde olursa olsun, mağdur olan, zulme uğrayan, afete maruz kalanların ne olduğuna bakmadan, hangi dine mensup olduğunu sorgulamadan, ırkını, derisinin rengini önemsemeden hem yüreğimiz yandı, hem yardım elimizi uzatmak için didindik durduk.

Yine kim olursa olsun bütün zalimlere karşı da durmamız gerektiğini söyledik, söylemeye de devam ediyoruz. Çünkü insanlığın gereği budur.

Ama Van Depremiyle başlayan süreç, gittikçe iğrençleşerek ve karşılıklı yapılmaya başlandı.

Uludere’de ölenlere acımayanlar “onlar zaten PKK’lı”diyerek hükmünü de peşin verdi. PKK’lıysa başına bomba atmak hakmış gibi gösterildi.

Şehitler olduğunda BDP’li veya PKK’lılar “acımama” üzerine “incitici” sözler gelmeye başladı.

Şemdinli’de ölenlere sevinenler vardı, ellerinden gelse göbek atacak olanlar.

Sonra Suriye gündeme girdi.

Önce herkes Beşer Esed’in ne kadar vahşi bir katil olduğundan bahsederken, ortaya Kürtler çıkınca işin rengi de değişti, acısı da…

Bir kısım “en iyi Kürt, ölü Kürt’tür” deyince “en iyi Türk, ölü Türk’tür” demeye başlayanlar da çıktı.

Ve böylece Suriye’deki acı gündemimizden çıktı.

PKK’lılar veya BDP’liler ise Suriye’de bir koyup üç alma hayali kurduklarından olmalı ki, Suriye’deki acıyı defterlerinden sildiler. (Merhum Turgut Özal da Körfez savaşında bir koyup, üç alacaktı ama avucumuzu yaladık. Boş yere ölen masum insanlara acıyacak zaman da bulamadık.)

Hükümet Suriye’yi gündeme getirdiğinde “Ne işin var Suriye’de, Şemdinli’ye bak” veya “Hakkari’ye bak!” diyenler çıktı.

Vatandaş Arakan’da yaşanan zulmü gündeme getirdiğinden “Önce içinizdekine bak” diyenler oldu.

Bu arada Şırnak’ta bir deprem oldu.

Yine aynı şekilde “tınmayan” kesimin acı lafları yürek dağladı.

Artık zalimlerin zulmü, mağdurların acısı değil, bunlardan daha acı olan sözler yürek dağlamaya başlıyordu.

Böylece ne Suriye’ye bakabiliyorduk, ne şehitlere ağlayabiliyorduk, ne boş yere ölen insanlar için gözyaşı dökebiliyorduk.

Budistler tarafından sırf “bize benzemiyorlar” diye öldürülen Arakanlılara üzülemiyorduk.

Bizde acının rengi vardı, şekli önemliydi, kimden olduğu, kime karşı durduğu ilk sorgulanandı.

Ama ölenler her şeyden önce insandı…

Hem de çoğu mağdur insanlardı.

Zalimlerin zulmü altında ezilenlerdi.

Anlamsız bir savaşın kurbanlarıydı belki de.

Ne savaşı onlar çıkarmıştı, ne savaşın çıkmasında en ufak bir dâhilleri olmuştu.

Terörü bitirmeyen de onlar değildi, sürsün diye uğraş verenler de.

Ama onlar ölüyordu, aileleri acı çekiyordu, evlatları yetim kalıyordu, arkasından ağıt yakan eşleri vardı.

Ne Suriye’de ölenlerin “çıkar hesapları” vardı, ne Arakan’da katledilenlerin.

Hepsi yaşamak istiyordu, insanca.

Tıpkı senin, benim, onun veya öbürünün yaşama isteği gibi.

Ancak, kendisi insanca yaşamak istediği halde, başkasının insanca yaşaması “çok” gelmişti.

Acılarından zevk alan sadistler türemişti.

Acayip bir kafatasçı güruh peydahlanmıştı.

Nerden gelmişlerdi, bu kadar faşist nasıl olmuşlardı bilemiyorum ama unutmasınlar ki, başkasının acısına gülenler, kendi acısına ağlayacak kimseyi bulamazlar…

Twitimden seçmeler
Eğer saygı görmeyi istiyorsan, saygıda kusur etmeyeceksin. İnsanlardan vefa bekliyorsan, vefasızlık yapmayacaksın.
www.twitter.com/naifkarabatak