11 Ağustos 2012 Cumartesi

Neden gece açılıyor?


Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesiyle ilgili çok yazı yazdım, çok da eleştiri aldığım oldu.

Bütün bunları hiç umursamadım, doğru bildiğimi dün de söyledim, bugün de söylüyorum, yarın da söylemeye devam edeceğim.

Bu konuda içim çok rahat.

En azından gelen ağam, giden paşam diyenler arasında değilim.

Ne gelen ağamdı, ne giden paşam.

Birisinin “ağam-paşam” olması değil, “hizmet eden olması” önemliydi çünkü.

Ve ben hizmet edenin cemaatine, dünya görüşüne, ideolojisine bakmadım, bakmamaya da devam edeceğim.

***

En çok eleştirdiğimse hastanenin açılımının geciktirilmesiydi.

Bugün deniyordu, yarın deniyordu, öbür ay deniyordu ama sözünde durmayı bile bilmiyorlardı.

Süreç uzadıkça tepkiler arttı, süreç uzadıkça peşkeş çekme yarışı başladı ve nihayet 13 Ağustos’ta, yani pazartesi günü hastane poliklinik hizmeti vermeye başlayacak.

Bunun için de “bir gece yarısı” açılış yapılacak.

12 Ağustos akşamı,

Saat 22.00’da,

Karanlık bir saatte,

Yüzlerin net görülemeyeceği bir zamanda,

Kızarıklıkların fark edilemeyeceği bir ışıkta açılış yapılacak.

Açılışı yapanlar, bu kentin ne kadar vefasız olduğunu da gösterecek.

“Teşekkür” etmesi gereken hiç kimseye teşekkür etmeyecek, “mezar kazıcılar” dahil bir birlerini yıkayıp yağlamaktan öteye bir şey yapmayacaklar. (Sırf o hastane erken olsun diye 8 ay boş yere içeride yatan adamlar da vardı.)

***

Kim ne derse desin, nasıl bakarsa baksın,

Adıyaman Üniversitesi’ne bir şafak vakti yapılan operasyonun esas amacı yolsuzluk falan değildi.

Doğrusu ortada yolsuzluk da yoktu.

Belki bir öfkenin kusulmasıydı,

Bir hesabın görülmesiydi,

Şahsi hesapların kesilmesiydi.

Bir mezarın kazılmasıydı, yapılan işlerin sekteye uğratılması, kendilerinin öne çıkmalarının sağlanmasıydı.

Bir hesaptı o operasyon, içinde çok “yetkili” ve “etkili”lerin olduğu.

Rektörün solculuğu ve ideolojisini dert eden değildi operasyon sürecine götürenler…

Mahkeme kadıya mülk olmuyor.

Ne Mustafa Gündüz’e mülk oldu,

Ne Mustafa Talha Gönüllü’ye olacak.

Ne valiye oldu, ne bundan sonra gelecek valiye mülk olacak.

Ne de başka görevdekilere kaldı ya da kalacak.

Hepsi bir gün görevini tamamlayacak ve gidecek.

Adıyaman ise burada kalacak, biz olmasak da çocuklarımız olacak.

Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yüzbinlerce, belki milyonlarca insan şifa arayacak.

Ve hiç kimse “hastaneyi sağlık bakanlığına peşkeş çekenleri” başarılı görecek kadar akıl yoksunu olmayacak.

Ama mezar kazıcılar öyle demeyecek.

Aklıma gelmişken, sahi o hastaneyi niye gece açıyorlar, yüzü kızaracak çok mu yoksa!

9 Ağustos 2012 Perşembe

Ramazan ve yazılarım…


Oruç, insanları farklı şekilde etkilese de, çoğunluğu susuzluktur, kanamamaktır, yanmaktır. Sıcakta gün boyu tutulan oruç sonrası, iftarda içilen bir bardak soğuk suyun hayalini kurmaktır.

Aslında oruç, tam da böyle bir şey; yananların derdiyle yanmaktır, yananlarla birlikte yanmaktır.

İnsanların aç kalması, susuzluktan kıvranması, orucun esas amacı olmadığını hepimiz biliyoruz.

Çünkü oruç, aslında yoksulların (bulamayanların) halini anlamak ve önemsemediğiniz güzelliklerin farkına varılmasını sağlamaktan başka bir şey değildir.

Oruç, bir derstir bu açıdan, kıymet bilmedir, elinde bulunan güzelliklerin farkına varılmasını sağlamaktır.

***

Bugün kendi açımdan, yani yazı hayatım açısından oruca bakmak istiyorum.

Ramazan ayının manevi havası çok hoşuma gidiyor.

Aç kalmak, susuz kalmak, özleyeceğin şeylerin olmasını sağlıyor.

Ama yazı farklı…

Oruçluyken çok şey yapabilirsiniz.

Koşturursunuz, çalışırsınız, yavaş yavaş da olsa elinizdeki işleri bir şekilde bitirebilirsiniz ama “düşünce yoğunluğu yüksek” işler yapmanız çok da kolay değildir.

Yazıda böyle bir şey…

İki kelimeyi çarpıp cümle yapmak, normal zamanda sıradan bir iş olsa da, oruçluyken çok zor…

Belki benim için zor, belki benim gibi etkilenen çok.

Doğrusu bütün bunları bilmek için iyi bir araştırmanın sonuçlarından oluşan verilerle konuşmak gerekiyor.

Veriler elinde olmayınca da, kendi yaşamından örneklerle yetinmek zorunda kalıyorsun.

Normal zamanlarda, köşe yazılarımı birkaç dakikaya sığdıran, üzerinden bir daha geçmeyen bir yapıya sahibim.

Çoğu yazım, bir kez daha düşünmeyi gerektirmeyen konular gibi değil aslında.

Bu daha çok alışkanlıktan kaynaklanan, meleke haline gelen yazma eyleminin içselleştirilmesiyle ilgili.

İyi gözlem, iyi analiz ve birikimle yazılan yazılar, geri dönüp bakmayı gerektirmeyen yazılar olarak ortaya çıkabiliyor.

Burada ne kadar acele edip etmediğin, hangi yoğunluktan yazıp yazmadığınla ilgili olan dezavantajların veya avantajların bulunması söz konusu sadece…

Acele ederseniz harfleri yutabileceğiniz gibi, kelimeleri de yutma sıkıntısıyla karşılaşabilirsiniz.

Belki imla kurallarından güme giden cümleleriniz olur, belki tam yerine oturmayan bir kelime sırıtır.

Yazıya hissi şekilde başlamışsanız, sağlıklı bir yazı çıkaramayabilir, bir gün sonra yazınızdan dolayı pişmanlığınız sizi mahcup edebilir.

Yazınızın etkili olması için gündeme aldığınız konuyu özümsemiş ve yürekten yazmış olmanız gerekir.

Konuya hâkimiyet, bilgilerin sağlamlığı, yaptığınız alıntıların güvenirliliği de yazınızı güvenli kılan, kaynak yazı haline getirir.

Yazı kişiselleştirilmemeli, muhatabına kin veya nefretin olmamalı, aşırı bir bağlılık veya aşırı bir düşmanlık sezilmemelidir.

Tarafsız yazı olmaz ama adil yazı yazmak gerekir.

Bütün bunlar zaten sizde varsa, yazıya başladığınız anda, bittiğini görebilirsiniz.

Diğerindeyse lafı eğersiniz, bükersiniz, belki eveler, gevelersiniz, uzatırsınız, kısa keseyim derken kuşa çevirirsiniz, onu siler, bunu ekler ve yazınız anlamsız laf kalabalığından öteye gitmez.

Yazı yazıyorsanız bütün bunları az veya çok biliyorsunuz demektir. (Eğer bilmiyorsanız, yazı yazmanızı değil, okumaya devam etmenizi önermekten başka elimden bir şey gelmez.)

Peki, Ramazan ayında nasıl yazı yazılır?

Uzun yıllardır yazan birisi olarak şuna inanıyorum ki, beyni çalıştıran “su”dur…

Beyin uzmanları ne der bilmem ama tecrübelerim bunun böyle olduğunu gösteriyor.

Su olmayınca yazı olmuyor.

Su, diğer bütün ihtiyaçların en önünde geliyor.

Oruçluyken ne zaman yazı yazmaya kalkışsam, ne o yazı bitiyor, ne ben o yazıdan memnun kalıyorum.

Fırsat buldukça –gündemi kaçırma pahasına da olsa- sahura yakın yazıp, içimi rahat ettiren bir yazı okumanıza çaba harcıyorum.

Bu yazıda öyle bir yazı…

Belki genç meslektaşlarıma tavsiyedir, belki okurlarıma karşı bir sorumluluk, belki de sırf birkaç yazımın kendimce anlamsız olmasını izaha dönüktür.

Sayılı gün çabuk geçiyor ve bugün Ramazan’ın 21’inci günü.

Susuzluktan etkilenmeden yazacağımız yazılara ne kaldı ki…

Twitimden seçmeler
Dost dediğin, iftarda sunulan bir bardak soğuk su gibi yürek soğutur.
Dost dediğin, oruçluyken susuzluktan yaksa da, iftar etme umudunu alıp, götürmez.
www.twitter.com/naifkarabatak


8 Ağustos 2012 Çarşamba

Şizofren devletten nereye…


İnsanın şizofrenisi olur da devletin şizofrenisi olmaz mı? Hele de Türkiye’de. Bugünden geçmişe baktığınızda, Türkiye’de kendisini devlet sananların eliyle devletin şizofren hale getirildiğini görmeniz mümkün.

Devletin kendisi şizofren olunca, halkın olmaması da beklenemez. Bunun için toplumu kendisine benzetmeye çalışanlar, çok uzun yıllar uğraş vermiş. Boru değil ya…

O kadar uğraşmış, o kadar didinmişler ki, kurumların en mahrem yerine kadar sızmış, dal ve budak salarak bir hasta haline getirmişler.

Sağından solundan korkan, herkesi düşman gören, farklılıkları asla kabullenmeyen, kıyafetten ürken, konuşmadan tırsan, yenilikten ödü patlayan, kalabalıktan köşe bucak kaçan acayip bir devlet…

Vatandaşın vergileriyle görev yapan ve vatandaşın huzuru için görev alanlar, vatandaşı zapturapt altına almakla kalmayıp, fert fert hepsini şizofren olması için de çabalamış; yani “bize benzeyin” demişler.

Bugünlerde ne kadar sağlıklı tartışıldığını bilemiyorum ama inanıyorum ki, gelecekte çok daha sağlıklı değerlendirmeler olacak.

Bugün, “eski Türkiye” olup olmadığı üzerine kafa yoranlar var.

Türkiye mi eskidi, eski Türkiye mi geride kaldı diye.

Eski Türkiye derken de elbette statükonun söz sahibi olduğu,

Darbelerin sıkça yaşandığı,

Kafası bozulanın darbe planı hazırlayıp, kendisini cumhurbaşkanı köşkünde hayal ettiği,

Tankların yürütüldüğü,

Topların havaya fırlatıldığı,

Memurun amiri azarladığı,

Devletin en tepesindekilerin, en alttakilerden emir aldığı acayip, ucube, üçüncü dünya ülkesinden daha kötü bir Türkiye vardı.

Ülkenin ekonomisinin nereye gideceğini ekonomistler veya ekonominin başındakiler değil, askerlerin belirlediği, acayip çıkar ilişkilerinin olduğu endeksi bozuk bir ülkeydi Türkiye…

Ülkenin siyasetini siyasiler değil, askerlerin belirlediği kimin eli kimin cebinden de öte “herkesin cebinde darbeci eli” olduğu acayip, ucube bir ülkeydi Türkiye…

Ülkede terör örgütleri doğmazdı, doğurtulurdu, gerektiğinde de öldürülürdü. Bazen arada başa bela olanlar çıkardı ama hepsi “gücü muhafaza etmeye” dönük manevralardı. Maksat siyasilere korku salacak koz olsun…

Her zaman elinizde iki seçenek olurdu, ya asker devleti olacaktınız ya polis devleti. Asla sivil devlet olamaz, halkın yönetimi ikame edilemezdi.

Bunun için her türlü tedbir alınmış, her türlü korku salınmıştı.

Gelenin fişlenip, gidenin kaydının tutulduğu, acayip, ucube bir ülke…

Nasrettin Hoca’nın “ye kürküm ye!” fıkrasında olduğu gibi insanları giyimleriyle değerlendiren, kafasının için doldurmaktan çok, dışındakini şekillendirme üzerine mesai, emek, para harcayan çağdışı bir ülke…

İstedikleri olmayınca, burunlarından soluyup, derhal yeni oyunlar sahneye koyan, iki de bir getirip götürdükleri “irtica” gibi hayali canavarlar yaratan, etiyle, sütüyle beslenilen bir ülke…

Sokağa çıkandan korkan, eve girenden ürken, herkesi potansiyel düşman gören şizofreni hastası gibi bir ülke…

Böyle bir ülkenin insanlarının sağlıklı olması beklenemez.

Onlarda “takip ediliyorum” diye ikide bir dönüp arkasına bakacak.

“Telefonum dinleniyor” diye ya telefonu bir kenara atacak, ya dinlenmemek için komik hareketler yapmaya başlayacak, şarjını çıkaracak, sim kartını atacak, birini odanın bir köşesine, birini diğerine koyacak.

Ses geçirmez odalara girip, iki kelam laf edecek.

Sinyal kırıcılar alacak, sağı solu kontrol edecek.

Gizli kamera, ses kaydı var mı diye bakacak.

Saatlerce “güvenlik” kontrolü yapıp, sonra birilerini eleştirecek veya birileri hakkında suizanda bulunacak.

İyi yapacak veya kötü yapacak, ama yapacağından çok daha fazla emeği “takip ediliyorum” için harcayacak.

Çünkü hasta bir topluma doğru gitmek üzere değil, büyük çoğunluğu bu hastalığa yakalanmamak için çaba harcamaktaydı.

Hantal bürokrasi, gelmeyen yatırım, iyileştirmeyen ekonomi, bitmeyen yoksullukla değil, kendisini devlet sanan illetlerin belasından korunmak için uğraş verilirdi.

***

Bu dediklerim, bugünden bakınca değil, gelecekten bakınca böyle algılanabilecek…

Çünkü şu anda nerelerden geçtiğimizi bilmeyen milyonlarca insan var, hangi badireleri atlattığımızı bilmeyip, yapılan darbeleri, kırılan onurları, bitirilen hayatları haklı görenler var…

Belki bugünden bakmak sağlıklı düşünmeyi getirmeyebilir ama bu, bazılarının tecavüzcüsüne deli gibi âşık olduğu gerçeğini yabana attırmaz.

Pardon, birileri “yeni anayasa şart” mı dedi, evet acilen şart.

Twitimden seçmeler
Zulmün her türlüsüne, bütün vahşetlere ve bütün dayatmalara karşı durmuyor, “bizden” diye bir kenara koyuyorsanız, sorun sizdedir!
www.twitter.com/naifkarabatak

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Eli kelepçelidir hizmetin!


Kardeşim, öncelikle köyünüze hizmet istiyorsanız, hizmeti nasıl algıladığınızı da bilmemiz gerekiyor. Bunun için sizi teste tabii tutmam lazım. Hazırsanız başlayalım…

Belki bu şekilde siyasilerinizi nasıl seçtiğinizi, yöneticilerinizi nasıl atadığınızı, idarecilerden “neler bekleyip, neler talep ettiğinizi” yani bir başka deyişle “beklentilerinizle taleplerinizin çelişip çelişmediğini” öğrenme şansını yakalarız.

Hani, göndereceğimiz yatırımları hizmet diye kabul edip etmeyeceğinizi önceden bilmemiz gerekiyor.

Mesela şehrin en mutena yerine Adalet Sarayı, yani Adliye yapmak hizmet midir, değil midir?

Bunun için sizin köyde siyasiler çıkıp; “Adalet Sarayı şehrimize yakışır bir şekilde olacaktır” diyorlar mı, demiyorlar mı?

Hatta bunun için birkaç kez gırtlağını temizleyip, elini ağzına götürdükten sonra yüzünün kızarıklığı görünmesin diye eğildikleri oluyor mu?

Cezaevi sayısını çoğaltmak, sizin köyde hizmet olarak mı algılanıyor, yoksa her kapanan cezaevi, aydınlanan bir ülke mi demektir.

Ne kadar cezaevi, o kadar gardiyan, memur, amir demek mi?

Belki de henüz cezaeviniz bile yok ama var olan Adliyeniz kapatıldı diye feryat figan edenlerdensiniz?

Bunun için siyasilere kızıyorsunuz…

Köyünüze yatırım yapmayan, size dönüp bakmayanlara kızmıyor, Adliyenizi kapattıkları için kızıyorsunuz?

O zaman siz, neye kızıp, neye kızılmayacağını bilmiyor da olabilirsiniz?

İçinde adalet olmayan binaların inşası, adaletin tesisi için mi gerekli, istihdama katkısı olduğu için mi?

Binanın içiyle mi uğraşırsınız, dışıyla mı?

Övünülecek, caka satılacak bir şey olsun da çamurdan olsun mu diyenlerdensiniz, yoksa illa da “övüneceksem adam gibi bir yatırımla övüneyim” mi diyenlerdensiniz?

Hizmet, sizce yapmakla mükellef olduğu işin yapılması mıdır, yoksa “fark yaratan” işlerin altına girerek, “idareci-yönetici-seçilmiş” olduğunu göstermesi midir?

Bütün bunları bilmemiz lazım, yoksa köyünüzdeki beleş cezaevi arsasını alamayız kardeşim, alamayız!

***

Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde, 6 köy muhtarı cezaevi binası için köy arazisini Adalet Bakanlığı’na bedelsiz vermeye hazır olduklarını söylemişler…

Muhtarlar kendince haklı elbet…

Gördüklerine göre karar veriyorlar…

Bizim köyde şehrin en mutena yerine Adalet Sarayı adı altında bina yığını yapılmasını şişim şişim anlatan siyasileri görmüşler.

Kültür Merkezi olmayan, otogarı bulunmayan, sineması ve tiyatrosunun bilinmediği, uyduruk kıytırık yerlere park denildiği köyümüzde, en önemli yatırım, Adalet Sarayıdır.

Öğretmenevimiz olmasa da, konferans salonumuz bulunmasa da, alışveriş merkezlerine izin verilmese de, 5 yıldızlı otelleri gerisin geri döndürseler de…

Adalet Sarayı, çok önemlidir…

Dağıtılacak adalet vardır, kazanda biriktirilmiştir, uzunca süredir altı yanmakta, içi kaynamaktadır.

Adalet bu, dibinin tutmaması, suyunun azalmaması, yağının eksik olmaması gerekir.

Kentin hiçbir eksiğini tamamlamayan, hiçbir yenilik getiremeyenler, Adalet Sarayı yaptıkları için çok mutlular…

Öyle mutlular ki, her sorduklarında gırtlaklarını birkaç kez temizleyip, elini ağzına götürerek ve başını eğerek, kızaran yüzleri gözükmesin diye öksürüyor numarasına yatıyorlar.

Ne yapsın Çaycumalı muhtarlar?

Köyümüzde Adliye binası kapatıldığı için siyasileri topa tutan vatandaşı görmüş, “bu işte iyi rant var” sanmışlar.

Köylerinin yolunu unutacak hale gelmeleri çok önemli değil.

Suyun en bol olduğu yerde susuzluk çekilmesinin de lafı olmaz.

36 yılda bir yolu bitiremeyenler, bir kez daha, bir kez daha seçilsin diye verilen çabalardan söz etmenin de âlemi yoktur.

Ama Adliye binasını kapatmak, köyümüze yapılan haksızlığın en büyüğüdür.

O zaman toplu halde siyasilere tepki göstermeli, köyün girişine “Bu köye milletvekilleri giremez” levhasını hazır elde tutmalıdır.

Çaycumalı muhtarların örneği çok elbet, saymakla bitiremeyiz.

Ama haklı tarafları da var yani.

İlk amaçları “köyümüze hizmet gelsin”den başkası değil.

Hizmet ise cezaeviyle gelir; eli kelepçelidir hizmetin, dudağı mühürlüdür hizmetin, ayağı prangalıdır hizmetin, gözleri kapalıdır hizmetin.

Hizmet, bu nedenle her yere uğramaz, içine bakmayıp, binasına bakanlara ise hiç uğramaz. (Bu kadar hizmet dedik, şimdi cemaat alınmasın, sizle ilgisi yok.)

Muhtarlar “illa da cezaevi” dememişler, haksızlık etmeyelim. Başsavcı cezaevi için zaten yer arıyormuş, o zaman “bizde yer var” demişler. Uzağa gitmeyin, bizi terk etmeyin, para bile istemeyiz, yeter ki gelin bize, dikin binayı, çevirin tel örgüleri, kapatın kapıları suratımıza doğru…

Köyden göç varmış, belki cezaevi sayesinde göç durur, herkes cezaevine girermiş…

Hani mahkûm olarak değil canım, çalışan olarak.

Belki bir gün mahkûm olarak da girmek nasip olur.

Yeter ki içine bakmadan, binalar yapmaya devam edelim.

Yeter ki, siyasilerimizin şişineceği “boş beleş” yatırımları “devasa” proje diye yutturacak bizim gibi saf insanlar bulalım.

Ya onlar bizi bulmuş ya biz onları…

Ya biz onları bulmuşuz, ya onlar bizi…

Ne fark eder ki, ruhu olmayan binalar yapalım, ruhsuzluk artsın diye!

Twitimden seçmeler
Bedeni engeller, sağlıklı düşünmeye ve yaşamaya engel değildir. Sadece insanın kalp gözü kör olunca, diğer bütün organları anlamsızlaşıyor.
www.twitter.com/naifkarabatak

5 Ağustos 2012 Pazar

Vahşetin Melek Yüzü


Dünyanın en vahşi hayvanlarını saymaya kalksanız, timsah, yılan, akrep, ayı, aslan, leopar.. gibi aklınıza ilk gelen yaklaşık on çeşit hayvan sayarsınız. Buna deniz hayvanlarını, uçanları, kaçanları da eklerseniz sayının “abartılı” şekilde çok olmadığını görürsünüz.

Bir şey daha görürsünüz, bütün bu vahşi hayvanlar, “kendilerine dokunulmadığında” vahşi yönünü göstermezler.

En vahşi bildiğimiz bir köpek, durduk yere insana saldırmaz, bir kurt boş yere dağdan ovaya inmez. Evinizde saklanan yılan, “şunları sokup öldüreyim” diye bir çaba içine girmez…

Soruyu değiştirirseniz, çok daha farklı bir gerçekle karşılaşabilirsiniz.

Mesela “Dünyanın en vahşi canlısını sayın” diye bana sorsanız, ilk sıraya “insanı” koymaktan asla çekinmem.

Kendisine bir şey yapılmadan en iğrenç yüzünü gösterebilendir insan…

Emri altındakilere zulüm etmekten zevk alanlardır insan…

Güçsüzü gördüğü anda, gücünü göstermek için olmadık zalimlik yapan insandır…

Makamını korumak için koca bir milletin heba olmasından zevk alan da insandır.

Kendini kurtarmak için en yakınlarını harcayacak kadar kalpsiz olan da insandır.

İnsanın zalimliklerini saymakla bitiremeyiz.

Can dostunu, kardeşini, eşini, çocuğunu, anasını, babasını gözünü kırpmadan öldürebilecek kadar zalim olabilendir insan dediğimiz canlı.

Üç kuruş için cinayet işleyecek kadar gözü dönmüş bir yaratık haline gelen insan, beş kuruş için bir toplumu yok etmekten çekinmeyecektir.

Biraz önce oyun oynadığı masadaki arkadaşını, biraz sonra alnının ortasından vuracak kadar duygusuz olan da insandır.

Bir park anlaşmazlığı yüzünden meydan savaşı yapıp, onlarca kişinin ölmesinden tınmayandır bizim insanımız.

Bahçesinde suyu kesti, tarlasına keçi girdi, tavuğuna kışt dedi diye koca bir köyü yerle bir edendir bizim insan dediğimiz canlı.

Özgürlük adına terör örgütü kuran, önüne çıkan herkesi, kendi iktidarı için katleden aşağılık canlıdır insan.

Tecavüz edilen, hayatı kararan, psikolojisi bozulan, mağdur edilen, eziyet çektirilen öz kızını öldürüp, namusunu temizleyecek kadar iğrenç bir mahlûktur insanoğlu.

Bütün bu vahşilikleri saymakla bitiremeyiz.

Hiçbir vahşi hayvanın, bu kadar zulmünü sıralama şansımız olmaz.

İnsanın vahşetini yazmaya ise ciltler dolusu kitaplar yetmez.

Kimi seri katil olur, kimi gözünü kırpmadan adam öldürür, kimi tanımadığı insanları öldürmekten zevk alır, kimi parasını aldıktan sonra yaşanacak acılara bakmadan dokunur tetiğe.

Kimi “onurunu” koruma adına onursuzluk yapar, kimi şerefini muhafaza etmek için şerefsizlik.

İnsan gibi yaşamak için, hayvan gibi bir yaşam sürer.

Çalar, çırpar, mağdur eder, üzer, ağlatır, yetim bırakır, öksüz çoğaltır, evlat acısı yaşatır.

Bütün bunları yapanlar “bir anda” yapar.

Bazısı öfkesine yenik düşer, bazısı aklının önüne başka şeyleri alır.

Kimi istemeden katil olur, kimi isteyerek can alır.

Bütün bunların içerisinde tek anlaşılmayan sistematik bir şekilde yapılan işkence ve sonrasındaki ölümlerdir.

İnsan ne kadar da “en vahşi canlı” olsa, vicdanı vardır, yüreği vardır, aklı, beyni, ruhu, duyguları vardır.

İnancı engel olur, değer yargılarına sahiptir, bir kültürü, bir birikimi, bir insanlığı vardır.

Yüreğinde acıma duygusu taşır, gözyaşı döker, hislenir, acır, yüreği kıpır kıpır olur.

Sever, üzülür, yardım eder, elinden tutar, ayağa kaldırır…

Bütün bu “iyi hasletler” az veya çok her insanda bulunur.

Kötü galip geldiğinde kötü, iyi yönler galip geldiğindeyse iyi insan olmak kaçınılmazdır.

İkisinin de olmadığı bir insan düşünmek dahi istemiyorum.

Ama var…

Kendi eşine, sistematik bir şekilde, annesi, babası ve kardeşlerinin de desteğini alarak çıldırma noktasına getiren ve sonra da öldürenler var.

Ağrı’nın Hamur ilçesinde 8 yıl önce evlendirildiği kocası ve kocasının ailesi tarafından dövülerek, uzunca süre tuvalete atılarak, zamanla akıl sağlığını yitirecek kadar işkence ve psikolojik baskıya uğratılan, aç ve açıkta bırakılan Melek, kurtarıldıktan hemen sonra hayata gözlerini yumdu.

Bütün bunları anlamak için insan olmamak gerek.

8 yıl boyunca, bir gün mü insanın vicdanı sızlamaz, bir gün de mi insanlık galebe çalmaz, bir gün de mi acıma duygusu olmaz.

Sevmiyorsan evlenmeyeceksin.

Beğenmiyorsan, anlaşamıyorsan boşanacaksın.

İşkence etmek, çıldırtacak dereceye gelene kadar zulmetmek için nasıl bir canlı olmak gerektiğini bir türlü kavrayamıyorum.

Hayvan desem, hayvanlara hakaret olacak.

Dünyanın en vahşi hayvanlarına benzetsem, bu kadar sapık ruhlusuyla karşılaşmak mümkün değil.

En kötüsü nedir biliyor musunuz, bu kadar zulüm sürerken, bir Allah’ın kulun haberinin olmaması veya olduysa da söylenmemesidir.

Bilip de söylemeyenler, bile bile yapanlar gibidir.

Melek, aslında bir insanın ne kadar aşağılık olacağını gören en yakın tanıktır ve o tanık, şimdi aramızda değil.

Bu utanç ise “insanım” diyen bizler için yeterlidir.

Twitimden seçmeler
Hep bizi anlayan birilerini arar dururuz. Aynı çabayı harcamaz, karşımızdakini tanıyamayız. En kötüsü kendimizi doğru dürüst tanımaz, sorgulamaya kalkmayız.
www.twitter.com/naifkarabatak