2 Ağustos 2012 Perşembe

Özgürlük, don lastiği değildir!


Anayasa “Uzlaşmama” Komisyonu, 21 günlük aranın ardından toplanınca ilginç talepler de gün yüzüne çıktı. Komisyona iki öneri gelmiş, ikisi de farklı partiden, ikiside birbirine benzer. Ama ikisinde de önce verip, sonra alma var, hem de fazlasıyla.

Bir taraftan özgürlük vereceksin sonra “ama” diye lafın ortasından şak diye böleceksin ve bir anda yasakçı ve dikta bir anlayışla yasak getireceksin, getirmeye çabalayacaksın.

En azından verdiğin önergelerle asıl niyetini, baskıcı yönünü ortaya koyacaksın.

Hem de bunu iki zıt kutup, aynı anda ama benzer şekilde yapacak.

Üstelik de Ramazan ayında…

CHP ve MHP “yasak” konusunda uzlaşacak.

Bir birinden habersiz, benzer metni yazarak bir rekora gidecekler.

CHP ve MHP “Temel Hak ve Özgürlükler” le ilgili önerilerini komisyona sunmuş.

İki öneri de “özgürlükçü girişi” ve “yasakçı çıkışıyla” birer bir örtüşüyor.

Aslında suç CHP veya MHP’de değil, “ama” da…

Bütün suç “ama”nın, oraya koyarsanız, mecburen bir öncekiyle tezat olur. Ama, özgürlüğün önündeki engeldir, CHP veya MHP anlayışı değil.

Elbette bu komisyon “Uzlaşma” adına yola çıkmasına rağmen “uzlaşmama” adına da ne gerekiyorsa yaptığı anlaşılıyor.

Mesela Din Kültürü dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını talep eden CHP, “Herkes din veya inancını açıklama ve yayma özgürlüğüne sahiptir. İbadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.” diyerek çok güzel puanları topluyor.

Tam iki elinizi havaya kaldırıp, bir birine çapraz halde tutarak alkışı basmaya hazırlanıyorsunuz ki, “ama” dan sonrası kötü geliyor, bütün puanları geri alıp, üstüne atılacak fırçalar hazırlanıyor.

CHP’nin önerisinin hemen arkasında “Bunlar kamu düzeni, genel sağlık veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenleri ile sınırlanabilir.”

Kamu düzeni oynak bir cümle…

Genel sağlık, hani bir şekilde anlaşılabilir.

Ama “başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması” ne demek oluyor.

Bu hangi aklın ürünü?

Herhangi bir dine mensup vatandaşımız ibadetini yaparken, diğeri şikâyet edip “benim hak ve özgürlüklerim engelleniyor” dese o ibadet yasak mı olacak?

Saçmalık…

Elbette böylesine saçma sapan düşünceler o komisyondan geçmez, umarım geçmez.

Çünkü özgürlükler, birilerinin tekelinde olan bir konu değildir.

Hele hele ibadet özgürlüğü, birilerinin keyfine bırakılamaz.

O zaman ezanı da beğenmezler, Kur’an-ı da beğenmezler.

Birisi Alevi kardeşlerimizin Cem’ini beğenmez, birisi Ermeni vatandaşların ayinlerini, diğeri Hristiyanların ibadetlerini…

İbadetler kanunlarla serbest veya yasak hale getirilemez. Ancak, “ibadet özgürlüğünü temin etme” görevi alınır veya alınmaz, hepsi bu.

MHP’li arkadaşların, CHP’nin bu önerisine hiddetle tepki gösterdiğini duyar gibiyim.

“Burası Komünist ülke mi canım” diyorlardır…

Çünkü hepsi, bu yazıyı okurken ya oruçludur, ya orucunu açmış, iftar etmiştir.

Yani bir ibadeti yerine getiriyordur.

Nasıl yani, bir başkası gelip, “oruç tutma kardeşim, rahatsız oluyorum” mu diyecek?

Olacak şey değil…

Ama oluyor…

MHP’li arkadaşlar, partilerinin önergesini de görüp, sinirlenmeyi sona bıraksa daha iyi olur.

MHP, “İbadet ve dini törenler kamu düzeni, genel ahlak, genel sağlık, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması amaçlarıyla sınırlanabilir.”

Hani CHP’nin önerisi bir beden daha uygun desem, umarım bana kızmazsınız.

Çünkü MHP’nin önerisinde “genel ahlak”da var…

İbadetin neresi genel ahlaka aykırı olacak, doğrusu çok düşündüm ama çıkaramadım.

***

Özgürlüğü elinde bulundurduğunu sananların bir yanılgısı var.

Özgürlüğü, ellerindeki don lastiği sanıyorlar…

Çekince sıkılıyor, serbest bırakınca lastiğin acısını duyuyor ve sonra rahatlıyorsun.

Özgürlük böyle bir şey değil.

Sizin lütfunuza mazhar olacak bir şey değil.

Sizi oraya gönderenler, inançlarıyla alay etmenizi isteme gibi bir niyet içerisinde değillerdir.

Hem temel hak ve özgürlükler, sizin paşa keyfinizin izin verdiği şeyler değil, bizim doğuştan kazandığımız haklardır.

Ve sizin göreviniz, paşa gönlünüzün izin verdiklerini değil, doğuştan kazandığımız temel hak ve özgürlükleri, olması gerektiği yere iade etmenizdir.

Bunun için bırakın sizin engel olmanızı, önünüze çıkacak bütün engelleri bertaraf edecek yüreğe sahip olmanızdır.

Sizde o yürek yoksa, bu siyaseti de yapmayıverin canım!

Twitimden seçmeler
Bir kent için sonun başlangıcı, kurumların ve siyasilerin “ben yaptım” diye öne çıkmaya çalışırken, topyekûn yıkılmasıdır. Adıyaman gibi...
www.twitter.com/naifkarabatak

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Artık İftar-İftihar edebilirsiniz!

Adıyaman’da yoksullara iftar veren yok!
Artık İftar-İftihar edebilirsiniz!

Haber-Yorum: Naif Karabatak


Bu akşam Adıyaman’da bir iftar var. Yoksullar için, yoksunlar için, yolda kalmışlar için. İHH Gezici Tırı bugün ilimizde olacak ve bu tır sayesinde Adıyaman’da yapılmayan yapılmış olacak. Bizim insanımız, bizim kurum ve kuruluşlarımız değil, dışarıdan gelen tır, yoksullarımızı düşünecek. Peki Adıyaman’da başka nerede iftar yemeği veriliyor, kime veriliyor, kimlere verilmiyor. İftar ettirenler ve iftar ettiremeyenler ne kadar iftihar etse azdır, ne kadar?

Eskiden Adıyaman’da Aşevi vardı, İftar çadırı kurulmuştu. Hani pek salon yapanınız olmadı ya, olan Halk Eğitim Merkezi’nde bile iftar sofraları kurulurdu. Hayırseverler ve kurumlar hep bir yarış halindeydi. Yoksullar bir parça yemek yiyecek yerleri vardı, umutları vardı en azından. Adıyaman’da, yöneticiler, seçilmişler, sivil toplum kuruluşları ve işadamları, önce fakirin umudunu aldınız, geriye bir şey bırakmadınız. Artık Adıyaman’da bir kap yemek verip, yoksulları iftar ettiren yok, iftihar edin öyleyse!

İllerde, ilçelerde, beldelerde, hatta köylerde bile yoksullar için kurumlar, özel sektör, işadamları, hayır kurumları ve hayırsever vatandaşlar yoksulları doyurmak için adeta yarış halinde olur.

Öğrencilerin yaşadığı semtler, yoksulların çoğunlukta olduğu mahalleler ve hastane çevrelerinde toplu iftar yemekleri verilir, insanların iftarsız kalmaması için her türlü tedbir alınır.

Adıyaman’da uzun zamandan bu yana “Toplu İftar” geleneği yok olmaya başladı. Önce kurumlar elini eteğini çekti, sonra hayır kurumları birer birer yok olmaya başladı, daha sonra işadamları iftar yemeği vermez oldu, sonra belediye iftar çadırını kapattı ve son olarak da Sosyal Yardımlaşma ve dayanışma Vakfı’na ait Aşevi kapatıldı, umudu olan fakirlerin yüzüne kapanan son kapı oldu.

Toplu iftar yok dediğimize bakmayın, “Yoksulu Olan Toplu İftar Yok” diye düzeltelim. Kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, siyasiler, meslek odaları, her akşam bir yerde mutlaka iftar yemeği var. İftara gelenler, iftarlık bulamayan değil, aksine gelmek istemeyenlerle dolu.

Her akşam bir yerde iftarda olan protokol mensupları, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, bazı kurum amirleri ise evlerinde iftar etmeye hasret kaldı.

Yoksul ise iftar edemiyor.

Elindeki bütün imkanları aldınız, tek tek umutlarını yok ettiniz, vicdanları kapattınız, ümitleri kırdınız, insanları yalnızlaştırdınız, kendi hallerine terk ettiniz.

Şimdi, bu akşam kurulun iftar sofrasına, iftar edemeyenlerde ne kadar payınız olduğunu düşünün ve iftar edin, üstüne iftihar edin, iftihar!

Caminin tapusu kimdeyse!


Konu aslında binlerce yıldır tartışılıyor ama gündeme gelmesi, gelse de kalması pek mümkün olmuyor. Bunda gündeme getirenler ile getirmeye çabalayanların “niyeti” de etkili olabiliyor, karşı çıkanların “bakış açısı” da.

Gündeme getirenler, çoğu kez toplumla barışık olmayanlardı. Hatta namaz kılmadıkları halde “gündem kalmadı, hadi camiye gidelim” diyen feministler bile gündeme getirdi, bazen kadınlara şirin görünmek isteyen erkekler…

Ama doğrusu ortada bir sorun vardı.

Kuşkusuz bu sorun “ibadet etmek isteyen” önemli bir bölümü derinden etkiliyordu.

Kadınlar, tıpkı erkekler gibi, dilediğinde camiye gidip, imama tabii olarak namaz kılmak, hutbe ve vaaz dinlemek istiyorlardı. Elbette kadının namazda ki yeri bir adım gerideydi ama “görünmez” yerde de değildi.

Yakınları vefat ettiğinde cenaze namazına katılmak, dua etmek, Fatihalar göndermek istiyorlardı. Ancak, buna hem camilerin fiziki şartları müsait değildi, hem cemaat alışkın değildi.

Aslında farklı din veya mezhepte olanlar, sorunun sadece kendi cephelerinde olduğunu sanıyor, en ufak bir meselede “mezhepsel” sorun olduğunu dillendiriyorlardı.

Bunların en belirgin olanıysa Alevilerdi.

Adıyaman başta olmak üzere bazı kentlerde Alevi evlerine işaret konulması, Alevi vatandaşlar arasında tedirginlik doğuruyordu.

Veya Sürgü’de sahur vakti davulun çalınıp çalınmayacağıyla ilgili “çok alıştığımız türden” ağız kavgası, mezhepsel çekişme gibi gösteriliyordu.

Oysa davul sesinden rahatsız olan Sünni kesim de vardı, dinle alakası olmayanı da. Hem davul, dini bir argüman değil, geleneksel bir sahura kaldırma eylemiydi.

“Olmasın” dediğinde olmayacak kadar kolayca kaldırılabilecek bir şeydi, “gelenekler sürsün” dediğinde de sürecek bir şey.

Sorun, geleneklerle dini vecibeleri bir birine ne kadar karıştırdığımızla doğrudan ilintilidir.

Sünneti, vacibi ve farzı nasıl algıladığımız, hangisine daha çok önem verdiğimizle ilgilidir.

Bir başka deyişle vazgeçilmesi sıkıntı olmayanları, vazgeçilmez kabul edip, vazgeçilmesi mümkün olmayanları da umursamamızdır.

Dini şeklen yaşayıp, ruhunu bilmeyen, hayatında yaşamayan, namaz dışında “sosyal ilişkileri” düzenleyemeyen, ahlaki ve sakınılması gerekenlerde titiz olmayanların sorunudur.

Camiye giden çocuğu “gürültü yapıyor” diye kolundan tutup dışarıya atan, farklı dinden veya mezhepten olanlar değildir.

Bir ömür, camiden kovulmasının acısıyla camiye gitmeyenlere engel, farklı mezhep veya dine mensup olanlar değil, kendi dinine ve mezhebine mensup olanlardır.

Kolaylaştırması gerektiği halde zorlaştıranlar, İslam’ı öcü gibi gösterenler, biraz derinlere daldığında, yani sorgulamaya başladığında “kafayı üşütmüş” gözüyle bakanlar da farklı mezhep veya dinden olanlar değil.

Çatışmaların temelinde algı sorunu var.

Mensup olduğu dini bilmeme, okumama, samimiyetten yoksunluk veya kültürsüzlükten kaynaklanan sorunlar olarak sıralayıp, daha birçok ekleme de yapabileceğimiz konulardır.

Önceki gün Star Gazetesi Yazarı Fadime Özkan, kadınların camiye gidememesi üzerine eleştiri kaleme almıştı.

Henüz yazıya verilen tepkilerden habersizim.

Ancak, “Her boyayı boyadık fıstığı yeşili kaldı” diyenlerin olacağına kuşku duymuyorum.

“Kadın da camiye mi gidermiş, evinde kılsın canım” türü adres göstermelere çok alıştık.

Çünkü cami, erkeklerin yeridir.

Öyle algılanmıştır.

Babasından, atasından öyle görmüştür.

Dini kaynağından değil, kulaktan dolma bilgilerle yalan yanlış öğrenmiştir.

Farklı mezheplere sıcak bakmamış, farklı dinlere hoşgörü gösterememiştir.

Kendi içinde inancını anlatacak bilgiye ulaşmamış, yaşamıyla başkalarına hayat verecek düzeye gelmemiştir.

“İslam’ı öyle canlı ve diri yaşa ki, seni öldürmeye gelen sen de dirilsin” diye bir söz duymamıştır.

Halen “seferi” olmanın ibadetten kaçma anlamı taşıdığını sanıp, ebediyete kadar geçerli hükmü, “bu çağda seferi mi kaldı?” diye güya takva ehli olduğuna inanabilmektedir.

Bir cemaate mensup olduğunda cennetin tapusunu aldığını sanıp, diğer din kardeşlerini “fitne üzerinde” görebilmektedir.

Bütün bunlar olmayınca, kadının camiye gidebileceğine de “alışkanlığı” izin vermemiştir.

Bırakın camiye gitmeyi, kadınların tuvalet ihtiyacı olabileceğini kavrayıp, cami helalarını ona göre düzenlemeyi bile külfet görmüşlerdir.

Halen bir kadın tuvalet ihtiyacı için cami helalarına yönelse, anahtarını erkek tuvaletindeki görevliden alacaktır.

Böyle bir zamanda, kadınların camide namaz kılmasını, “bu da nereden çıktı?” diye burun kıvırarak bakacak, en izbe ve en dar yeri uygun görecek, en havasız bölümü tahsis edecektir.

Oysa “cemaat” kelimesi “erkek” kelimesiyle eşdeğer değil, bir bütün olarak kadın, erkek ve çocuğu yani toplumun tüm bireylerini kapsar.

Yok eğer “cami küçük olsun, bizim olsun” diyorsanız, o zaman sizin hangi dinden olduğunuz da sorgulanmaya başlar.

Doğrusu da caminin tapusunun birilerinin tekelinde olmadığıdır.

Twitimden seçmeler
İftar saatinde hasretle beklediğim bir bardak su gibisin. Merak etme, sen iste o suyu da sana veririm.

www.twitter.com/naifkarabatak


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Polis devleti, devletin polisi!


Ülkemizde polisle ilgili tüm değerlendirmeler, iki yanlış üzerine kuruludur. Polisler, konumları gereği hep eleştirinin odağından olmalarındandır ki, ya “polis devleti” haline geldiğimiz söylenir ya da “devletin polisi” olduğu yönüyle değerlendirilir.

İki yanlıştan bir doğru çıkması pek mümkün olmadığından da, idarenin anlayışı, polisin tutumu ve olayları değerlendirenlerin ideolojilerine göre bu ikisinden birisiyle hedef tahtasına konulur.

Son tartışmamız, milletvekili oğlunun polisler üzerinde kurduğu güçlü etkisi…

Hatay Dörtyol’da, AK Parti Hatay Milletvekili Hacı Bayram Türkoğlu’nun oğlu, İstemi Kağan Türkoğlu’nun polislerin karşısında, onları incelerken yayınlanan fotoğrafı gündeme oturdu.

Fotoğrafta, Türkoğlu’nun karşısında sıraya dizilmiş ve ellerinde numara tutuşturulmuş kâğıt olan polisler yer alıyor.

Hepsi de bir tost yüzünden.

Ne Ergenekon soruşturması, ne cemaat kavgası, ne yolsuzluğun ortaya çıkarılması ve ne de polisin görevini yapmasına engel olunması var.

Dörtyol İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli Polis Memuru kantinde tost istiyor. Kantinci de tost için malzeme kalmadığını. Verirsin veremezsin, sen benim kim olduğumu biliyor musun türü çekişmeden sonra devreye milletvekili oğlu, milletvekili ve savcı girer.

Aslında o kadar ufak bir olay ki, bu köşeye konu olmayacak kadar basit bir şey.

Önemli hale gelmesine dikkat etmek gerekiyor.

Birincisi polislerin sıraya dizen yani teşhis eden tarafta milletvekilinin oğlunun olmasıdır.

Yoksa uygulama rutin bir işlemdir.

Teşhis eden ben olsam kıyamet kopmayacaksa bir vekil oğlu olduğunda da kıyamet kopmayacaktır.

Sorun, vekil oğlu bu olayda mağdur eden konumunda mı, yoksa mağdurun bizzat kendisi mi?

Sorun, önce açığa alınan sonra yeri değiştirilen polisler mağdur mu edildi, cezasını mı buldu?

***

Basında “gerçek mağdur” polis gibi gösteriliyor, çünkü sıraya dizilen polistir. Oysa sıraya dizilen vatandaş da olabilirdi, vekil oğlu da. Vekil oğlu dayak yediğini, darp edildiğini söylüyor, haklı da olabilir.

***

Olayın medyaya yansıması, polislerin sıraya dizilmesi görüntüsüyle başladı ve sıraya dizdiren, aslında teşhis isteyen vekil oğlu olunca da kıyamet koptu.

O güne dek, “devletin polisi” diye suçlayanlar, “polis devleti” olduğumuzu söyleyenler, “cemaatin polisi” diye ateş püskürenler, hepsi bir anda “polisleri korumaya” aldı.

Ergenekon Terör Örgütü suçlamasına uğrayanları korumaya çalışanların “Şerefli Türk Ordusu yıpratılıyor” çığırtkanlıklarına bu kez, “Şerefli Türk Polisi yıpratılıyor” eklendi. Oysa burada da “bir suçlu tespiti” söz konusuydu.

Bir türlü biz şerefli olamadık.

Çünkü o polisler bir türlü “halkın polisi” olamadı, asker de “halkın askeri” olmak için çaba harcamadı.

Hep iki yanlıştan birisi seçildi; ya devletin polisi oldular, ya ülkeyi polis devleti haline getirdiler.

Halkı potansiyel suçlu görenler, devleti halktan korumaya çalıştılar. Yasaları değil, mevcudu koruma adına görev yaptılar.

Ergenekon Terör Örgütünün esas varlığı da, “mevcut yasayla mevcudu korumak mümkün olmadığından” yasadışı yola başvurularak devleti koruma çabasından başka bir şey değildir. Birileri kendilerini yasaların üstünde görüyorsa, birileri ülkenin sahibi sanıyorsa ve tüm halkı potansiyel suçlu görüyorsa bundan başkasının olması beklenemez.

Ben Hatay’da kimin suçlu olup olmadığına bakmıyorum ama bir ipucu vereyim; eğer o fotoğrafı basına sızdıran polis ise vekil oğul haklıdır diyebilirim.

Eğer daha önceki tespitler sızdırılmıyorsa, polisin vatandaşa kötü muamelesi resmedilmiyorsa, haksız yere gözaltında kalması da fotoğraflanmıyorsa burada biraz dikkat etmek lazım.

Bunu yaşadıklarımdan çok iyi bilirim. Polis terörüne uğrayan olduğum halde, ellerindeki yetkiyi adice kullanan, yalancı şahit bulabilen, kayıtları kendine göre ayarlayabilen ucuz polislerin de olabileceğini unutmayın.

Bu açıdan “bir tarafı tutma” masumdur, suçludur diye yargıda da bulunmam.

Belki polis, devletin değil halkın polisi olsaydı…

Vekiller ise “akraba vekili” değil, milletin vekili olsaydı bakış açımız değişir miydi bilemiyorum.

Her ikisi de kolay değil, biliyorum…

Ama ben halkın polisi ve milletin vekili olunabileceğini de söylemeye çalışıyorum.

Twitimden seçmeler
Aziz Yıldırım, Fenerbahçe'yi havuzdan çekmekle tehdit etmiş. Ben de Adıyaman'dan çıkmakla tehdit etsem etkili olur mu? :)
www.twitter.com/naifkarabatak

29 Temmuz 2012 Pazar

Her şey dursun, başkan yürüyecek!


Babamın rahatsızlığı nedeniyle birkaç gün Gaziantep Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde kaldım. Beş gün boyunca iftar saatlerinde hastaneye yakın yerlerde olmaya çabaladım. Ya arkadaşlarla birlikte iftar ettik, ya tek başıma.

Bunlardan birisi de iftar çadırıydı…

Gaziantep’te görev yapan birkaç gazeteci dostumla Gaziantep Büyükşehir Belediyesinin İftar Çadırı’na gittik.

Hayatımda iki kez İftar Çadırına gitmiştim. Birisi Adıyaman’da, birisi de Gaziantep’te.

Aslında daha çok gitmek isterdim. Mesela hastanenin bahçesinde kurulan iftar çadırı ilgi çekiciydi. “Oy vermeleri mümkün olmayan” insanlara yapılan yardım, samimiyetin açık göstergesidir.

Vakıfların, derneklerin “oy kaygısı” olmadan açtıkları sofralarda iftar ediliyordu.

İstanbul’da olduğu gibi Gaziantep’te de Sebil Büfeleri vardı. Sabahları “bedava çorba” verilen bu büfelerde hiç kimse işe aç gitmiyordu ve statüsü de sorgulanmıyordu.

Kendi kentinden olup olmadığına bakmadan, daha çok dışarıdan gelen insanlara “hizmet” etmek, “şov” dışında kalan ve aslında yardımlaşmanın en güzel örneğini gösteren bir şeklidir.

Aslında bu bir kültür meselesidir ve Gaziantepliler bu kültüre ulaştığı için mutlu olmalılar.

Gelelim iftar çadırına.

***

Gaziantep İHA’da görev yapan sevgili Kaan Bozdoğan, “Abi bu akşam iftar çadırına gideceğiz, hastaneye yakın, gelir misin, senin için de değişiklik olur” diye telefon açtığında “yok” diyemedim.

Değişiklikten öte “kıyaslama şansı” yakalarım diye “tamam” dedim.

İftar çadırı daha çok öğrencilerin kaldığı bir semtte yapılmıştı ve zaten çadıra gelenlerin çoğunluğu da öğrenciydi.

Park içerisine yerleştirilen masa ve sandalyelerin ön tarafında yemek dağıtım elemanları vardı. Önce yemeğini alıyor, sonra masaya yöneliyorsun.

İftara çok yakın bir saatte gittim ve en başta boş olan dört masadan birisine doğru yöneldik. Arkadaşlarla birlikte oturduk. İftara 3 dakika vardı, gazeteci arkadaşlar “başkan geldi” dedi.

Nasıl yani, “geliyorrrr! geliyorrrrr!” çığırtkanlığı yapmadan başkan mı gelirdi?

Alkış yoktu, tezahürat istenmemişti, unvanlarını sayma gereği duymamışlardı, başkanın “ne kadar yakışıklı” olduğunu söylemek de gereksizdi.

Bütün görevliler ayağa kalkmadı, her şey durup, başkan yürümedi.

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, benim nerdeyse hissetmeyeceğim bir şekilde, masamın yanından geçerek, bir sonraki masaya oturdu.

Yanında bir ordu da yoktu, üç-dört birim müdürüyle birlikte gelmişti.

Sadece süzüldü ve oturdu. Yani sadece bir misafir gibi geldi ve yerine oturdu.

Aslında olması gerekeni yapmıştı; bir beyefendi gibi, kültürlü bir insan gibi, güngörmüş birisi gibi, sonradan görme veya şov düşkünü birisi gibi değil.

Bu nedenle konuşma yapmadı, zaten adı da anons edilmemişti.

İftar çadırı dediğimiz, bizim bildiğimiz manada bir çadırdan ibaret değildi. Vatandaşın çadıra girdiği bir yer yoktu.

Büyük bir parkta, masaların dizilmesinden ve birkaç süslemeden ibaretti.

Parkın iki taraftan girişi vardı, iki girişte de bir tek “İftar çadırımıza hoş geldiniz” yazısı vardı. Başka afiş veya başkanın dev posterleri parkı süslememiş, “başkanımız ne kadar da yakışıklı” dedirtecek yağcılar da orya konmamıştı.

Başkanın oturmasıyla da yemek dağıtan görevlilerden sadece birisi, başkanın bulunduğu masaya yemek dağıtmaya döndü.

Başkan, basın mensuplarının yemeğinin verilmesinde de acele edilmesini belirterek, Gaziantepli basın mensuplarını işaret etti.

İftar masasında önceden hazır halde “kırmızıbiber, tuz ve hurma” olan üç kâse, yemekte ise şehriyeli bulgu pilavı, türlü vardı. Meyve olarak kayısı, tatlı olarak revani vardı.

İftar vakti geldi, hurmamızla iftarımızı açtık, suyumuzu içtik, yemeğimizi yedik.

Arkadaşlar başkanla beni tanıştırdı, bir süre sohbet ettik.

Şaşırdığımı söyledim, özellikle “şov” yapmamasına. “İftarın şovu mu olur?” diye samimi bir şekilde cevap verdi.

Üç yerde iftar çadırları varmış, iftar ettiğimiz yer en büyüğüymüş, 3 bin 500 kişi her gün iftar ediyormuş. Çoğunluğu “öğrenci evi” olan iftar ettiğimiz parkta ise her gün bin 500 kişi iftar ediyor ve bunun büyük çoğunluğu öğrenciymiş.

“Öğrencinin oyu mu olur, ne diye iftar veriyor” diye düşünen siyasilerin olması kaçınılmaz.

Ancak Başkan Güzelbey, “aday değilim” diyen birisi.

Yani hem aday değil, hem oy vermeyecek insanlara hizmet ediyor, bunu şova dönüştürmüyor, mütevazı bir şekilde yansıtmaya çalışıyor.

Daha ilgincini söyleyeyim ki, kendi memleketinizde ki seçilmişlerle kıyas şansını yakalayasınız.

Başkan Asım Güzelbey, söz verdiği bir yolu 15 gün geciktirmiş.

Bütün Gazianteplilerden özür dilemiş, “ben bu işi yapamadım, altından kalkamayacağım işe girdim, yolu geciktirdim, hepinizden özür diliyorum”
Bir yıl, üç yıl, on yıl, 50 yıl geciktirme değil, sadece 15 gün geciktirme…

Geldiği günden beri “dişe dokunur” hiçbir şey yapmama değil, tramvayı dâhil, yapmadığı hiçbir şey bırakmama adına çabalama…

Ve 15 günlük gecikmeyi “sözümde duramadım” veya daha ilginci, “ben bu işin altından kalkamadım” diyen birisi.

Herkesin bir daha aday olmasını istediği halde “tadında bırakmayı” isteyen, “oy almadan” hizmet eden, “televizyon” ve başka bir medya organı kurmayan, (o kadar çalmak kolay değil ya) kendini hizmetleriyle anlatmaya çabalayan birisi.

Sizin başkanlar mı, bilmem! Ne yaptığını, ne yapamadığını siz daha iyi bilirsiniz.

Ama unutmayın, ben önce Gaziantep insanını anlattım. Nasıl bir başkan isterseniz, öyle bir başkanla yönetilirsiniz.

Twitimden seçmeler
Bütün makam, mevki, şan, şöhret ve zenginlikten daha önde olan, asıl olunması gereken adamlıktır.
www.naifkarabatak@gmail.com