26 Temmuz 2012 Perşembe

Şekil tamamsa asayiş berkemal


CNN Türk'te “Aykırı Sorular”a konuk olan usta tiyatrocu Zihni Göktay, darbe dönemlerinde askerlerin tiyatroya nasıl müdahale ettiklerini anlatıyordu.
Askerlerin çok ilginç yaklaşımları, yasakları ve anılık değişen kararları olduğundan bahsetti.
Mesela, bir gün önce okuyup onay verdikleri bir oyunu, bir gün sonra geri yasaklayabiliyorlarmış.
Oyunda kullanılan her kelime, verilmek istenen her mesaj kuşa çevriliyormuş.
Sonra diyelim oyunda silah var, nasıl tutulacağını yönetmen değil askerler öğretirmiş.
Aslında bütün bunlar tahmin edilen şeyler.
Sanattan anlamayan, özgürlüğü hissedemeyen ve nasıl bir şey olduğunu anlamaktan uzak olan, baskıyla yönetmeyi başarı sanan her dikta rejiminde doğal bir korunma yöntemidir.
Doğal olmayansa şekilciliğe verilen önemin için doldurulamıyor olmasıdır.
Zihni Göktay, konuyla alakası olmasa da, bir oyunda parmağının yaralanmasını anlattığı zaman, şekilciliğe güzel bir örnek de vermiş oldu.
Göktay, kılıç kullanılan bir sahnede işaret parmağından yara alır.
Kuliste bulunan ecza dolabına giderler.
Normali, ecza dolabinda acil müdahale ilaç ve malzemelerinin bulunmasıdır. Bunlar tentirdiyot, sargı bezi, oksijenli su, merhem ve yara bandı ile sargı bezidir.
Ancak, “Ecza dolabı bulundurulacak” emriyle “alın size ecza dolabı” diye gözümüzün içine sokanların kutusunun kapağı açılır, içinden çıkan çekiç, çivi ve tornavida tepelerine düşer.
İçinin dolu olması gerekmiyor, kutunun mevcut olması yeterlidir.
***
Çocukluğumda okul ve resmi kurumlarda standart hale gelen Atatürk köşesi, yangın bölümü ve kontrol çizelgelerinin önemli bir şey olduğunu sanırdım.
Canımız güvendeydi anlayacağınız.
Büyüdüğümde bunun tam bir fiyasko olduğunu anladığımı düşünüyorum da, acı acı gülmekten kendimi alamıyorum.
Peşinen bazı Kemalistlerin, Atatürk'le yangın bölümünü yan yana getirmemi eleştireceklerini bildiğim için açıklama yapayım.
Atatürk köşesi de, yangın bölümü de şekilden ibaretti; içi boş, desinler diye ve kanunlar emrediyor diye.
Veyahutta bir yerlere mesaj vermekten başka bir amaçla yapılmış değildi.
Yangın bölümünda 6 adet kırmızı renkli kova vardı, her kovada “Yangın” kelimesinin bir harfi beyaz şekilde yazılıydı.
Kovalar bir kaide üzerine yerleştirilmişti. 6 basamaklı olan bu kaideye 6 kova yerleştirilmişti. Yangına daha uzun bir isim bulunsaydı, o kadar kova olacaktı belki de.
Kovaların üçünde kum, üçünde ise su vardı.
Temizlikçiler her sabah yerleri paspaslarken, pis paspası su dolu kovalarda temizlerlerdi. Bazen o suyu koridor boyunca serpiştirir, pis suyla koridoru paspas ederlerdi. Bu şekilde o kovaların çoğunlukla boş olduğunu iyi bilirim. Dolu olansa paspasın kumlarıyla dolup, katılaşmış olurdu.
Duvarda ise balta ve kürek bulunurdu.
Bunların da sapı kırmızıydı.
Hani ateş de kırmızı ya...
Sonra onlarca yıldır kalmaktan içi taş gibi olan ve asla çalışmayacak yangın tüpü vardı.
Bir de suyu akıp akmadığı bilinmeyen yangın hortumu...
Bu alet ve edavatlar tamamsa, yangın yönetmenliğine uyulmuş demekti.
Unutmadan, bir de çalışıp çalışmadığı bilinmeyen “Tehlike anında camı kırınız” yazan alarm cihazı vardı.
O güne dek ne camı kırılmıştı, ne zile basan olmuştu. Denemeye kalkansa cezalandırılacaktı.
Bir de oda kontrol çizelgesi olurdu, odayı son terk eden saatini yazarak imzalayacaktı.
Memur bir şey unutsa veya gece mesai yapsa bir sütun daha yok!
Zaten bu imzalar da aylık toptan atılır, güvenlik sağlanırdı(!)
Sonra masanın gözünde “Hizmete özel”den yüksek evrak bulunmazdı, malzeme ise istemediğin kadardı.
Hem bu hizmete özelden yüksek olan neydi, kimse bilmezdi.
İşte darbecilerin vatanseverliğinin de, Kemalistlerin Atatürkçülüğü de böyle bir şeydi.
Ya kötülüklerin örtülmesi için maske, ya her şeyi kontrol altına aldıklarını gösteren içi boş talimatlar...
Vatanseverlik, milleti zapturapt altına alarak, korku salarak, vergimizle alınan silahı bize doğrultarak olmaz.
Olduğunu sandığınız şey, tiyatro oyununda tüfeğin nasıl tutulacağını öğretmek kadar gereksizdir, seviyesizdir, çocukçadır.
Oyun bu, silahın nasıl tutulacağı, hikaye ve karektere göre değişir ve sanatın askeri kuralları olmaz.
Elbette onlar “olur” diyorsa olur ama içi boş kovayla yangına müdahale edecek kadar asayiş berkemaldır.

Önemli bir not: Tarihin tozlu yapraklarından anılar aktardığımı sanmayın, halen bu uygulamaları “şeklen” yapan kurumlar var. Şekle çok meraklı olduğumuzdandır ki, yıllardır bu ülkede “örtü” her şeyin önündeki engel olarakl kabul edilir. Başörtüsünü çıkartanlar, insanların beynini de çıkarttığını sanır.

Twitimden seçmeler
Şöhretin en büyük düşmanı zaafiyetlerdir. Zayıf olduğunuz yönünüz sonunuzu getirebilir.
www.twitter.com/naifkarabatak

Sevgili Günlük!


Aslında çok istedim günlük yazmayı. Günlüğümle hemhal olmayı, onla sırdaş kalmayı. çok özel bir dostun haline gelmeli. Hani neye sevinsen, neye üzülsen notlarının arasına kaydedebilmelisin.

O günün nasıl geçtiğini veya nasıl geçemediğini tarihe not düşeceksin.

Yaz, yaz ki bilelim...

Kimin işine yarar, kimi nasıl aydınlatır bilemem ama yüreğinden akanları not defterine düşüreceksin.

Sen düşeceksin, biz kalkacağız.

Sen yanacaksın, biz yanmamayı öğreneceğiz.

Sen ağlayacaksın, biz o bölümü geçerek güleceğiz.

Sen ihanete uğrayacaksın, biz ihanet edenleri tanıyacağız.

Al eline defteri, sakince aç kapağını.

Dikkat et, yavaş aç.

Birazdan yüreğini oraya koyacaksın.

Yürek bu, dikkat et, incitmeye gelmez.

Kırılmaya görsün, bir daha önceki haline asla dönmez.

Şimdi yazabilirsin, al eline kalemi ve başla yazmaya...

Önce yüreğine sor, her şey anlatılmaz belki.

Sen yüreğinin sesini dinle ve ne diyorsa öyle yaz.

Ne yazacağını ben söylemeyeceğim, yüreğin konuşacak, sen yazacaksın.

Özlemlerini yazarsın belki, nasıl bir dünyayı düşlediğini aktarırsın, kim bilir belki kopya bile çekebiliriz.

İnsanları anlatırsın sonra...

İkiyüzlüleri, yüzü bile olmayanları.

Sevgi dolu olanları anlatırsın, nasıl insan olunduğunu öğreniriz.

Dostlukları günübirlik öğrenme şansına kavuşuruz, günlüğün sayesinde.

Belki bir tecrübe, ciltler dolusu bilgiden daha faydalıdır, tecrübelerini öğreniriz, sevgili günlüğünden.

Ne yediğin, ne giydiğin belki daha çok dikkatimizi çeker, ne de olsa magazini severiz.

Sen yine de magazinlik bilgilerden arta kalanları yaz günlüğüne.

özellikle de uğradığın ihanetlerden bahset ki hazırlıklı olalım.

Vefadan da bahsedebilirsin bak.

Vefasızlıklara kapak olacak örneklerimiz olsun.

Aşkı anlat bize, sevgili günlüğün aracılığıyla...

Döktüğün gözyaşını da bilelim, mutluluktan uçtuğun anları da.

Kimi nasıl üzdüğünden, nasıl sevinç gözyaşı döktürdüğünden bilgimiz olur, fena mı?

Hayatı öğretirsin belki, günlüğe düştüğün notlarınla...

Kazandıkların, kaybettiklerin...

Sahip oldukların, hayalini bile kuramadıkların.

Elde ettiklerin, elinden akıp gitmesini seyrettiklerin.

“Bir daha geri gelmez, aman dikkat edin” diyeceklerin; zaman, mekan, sıhhat, afiyet.

Sen yaz günlüğüne..

Ama yürekten olsun...

Öyle ki, okuduğumuzda o yürekte olalım.

Yüreğin yüreğimize katılsın.

Sen yaz yeter ki...

Sevgili günlüğün seni bekliyor, biz seni bekliyoruz...

Twitimden Seçmeler
Dünya değişse, siz değişmeyebilirsiniz ama siz değişirseniz, dünya da değişir.
www.twitter.com/naifkarabatak

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Uğur Işılak: Solcudan Halk Şairi Olmaz

Naif Karabatak
Güne Bakış Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni


Uğur Işılak’tan tartışılacak sözler
“Solcudan Halk Şairi Olmaz”



Giriş
“Bir insan eserleri ile ayakta kalıyorsa onu yıkabilecek hiç bir güç yoktur” derlerdi Uğur Işılak için. Aslında bu söz, işini iyi yapan herkes için söylenir, söylenmesi gerekir.

Güçlü sesi, efendi duruşuyla tam bir Osmanlı delikanlısıydı. Özüne bağlı, vakur duruşu, efendiliği, kaba görüntüsüne karşı kibarlığı, müzikteki seçiciliği, eserlerini kendi kaleme alması, halkın duygularını yansıtması, mistik havasıyla insanı bir yerden alıp, bambaşka bir âleme götürmesi nedeniyle olsa gerek ki, ilgiyle takip edildi.

Ancak “yaftalama” burada da kendisini gösterdi. Kimi ülkücü dedi, kimi Türkücü. Oysa o ne ülkücüydü, ne de sadece Türkücü. Bu toprakların insanıydı, bu toprakların hamuruyla yoğrulmuş, geçmişinden aldıklarını, geleceğe taşımaya kararlı bir sanatçıydı.

Çocukluğumuzdan bu yana şiirleriyle beslendiğimiz Necip Fasıl Kısakürek’in yeniden doğuşu, Uğur Işılak’ın senfonik besteleriyle başladı.

Bugüne dek, yürekten okuduğumuz, önemli toplantıların en coşturucu bölümünde okunan Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in şiirleri, şimdi farklı bir yorumla dinleme şansını yakalıyorduk.

Eleştiriler oldu elbet.

Zaten bu tür zor çalışmada eleştirinin olmaması yadırganmalı. Üstadın uzun şiirlerine beste yapmak, herkesin harcı olmazsa gerek. Yapan olsa da, ticari kaygı nedeniyle kimse bu riski göze alamazdı.

Uğur Işılak bunu göze aldı, çünkü ancak bu bir deli işi olabilirdi ve bunun deli işi olduğunu da Işılak kendisi söylüyordu.

Her sanatçı aslında biraz delidir. Delilik, riski göze almayı gerektirir. Buradaki risk, aslında parasal anlamda değil, sanatsal anlamdadır.

Zoru başarmak gibi güzel şey olmazsa gerek. Işılak, bugüne kadar yapılmayanı, belki de yapılmaya cesaret edilmeyeni denedi ve büyük bir ilgi gördü.

Necip Fazıl Kısakürek, vefatının 29. Yılında, Türkiye'de ilk kez, 60 kişilik orkestra eşliğinde, Konya’da senfonik bir konserle anıldı. Usta şiir diliyle halkı ayağa kaldıran Uğur Işılak; Konya’da başladığı yolculuğunu Adıyaman’da sürdürdü.

Hem Necip Fazıl eserleri, hem Uğur Işılak’ın yorumu Adıyaman semalarında çalkalanırken, onunla bir söyleşi yapma fikri doğdu.

Konseri organize eden ekipte yer alan Muhammed ve Cihat Şimşek kardeşlerden söyleşi için görüşme ayarlamasını istedim ve olumlu cevap aldım.

Adıyaman’ı tümden gören Karadağ Seyir Tepesinde, çiğköftemizi yerken, çayımızı yudumlarken Uğur Işılak’la kısa da olsa sohbet imkânı buldum. Kısalığı, zaman darlığındandı. Konser geç başlamış, Adıyaman’dan Gaziantep Havaalanına gidilecekti. O sıkışık zamanda, rahatsız olduğu halde, bütün sorularıma içtenlikle, güler yüzüyle ve olabildiğince geniş cevaplar verdi.

Zevkle okuyacağınızı umduğum söyleşiyi geciktirmem ise tamamen kendi yoğunluğumdan kaynaklıydı.


Uğur Işılak Kimdir?


Uğur Işılak 1971 yılında Almanya’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise tahsilini Almanya’da tamamlayan Işılak, çocukluğundan beri edebiyata olan merakı ve ilgisinden dolayı, eğitimine edebiyat fakültesinde devam etti.

İlk şiirini 8 yaşında yazdı. 10 yaşında ağabeyinden bağlama çalmayı öğrendi. 12 yaşından itibaren Avrupa’nın muhtelif yerlerinde konserler vermeye başladı.

Yaklaşık 25 yıllık sanat hayatında sözü ve müziği kendisine ait 400’e yakın eseri bulunuyor.

Eserlerinin müzik yönetmenliğini ve tonmaisterliğini üstlenen sanatçı, 1999 yılında “Dönen Alçak Olsun” albümüyle müzik alanına iddialı bir giriş yapmıştır.

Daha sonra Canın Olayım, Yıldırım gibi, Gelsen de bir Gelmesen de, Tek Seni Sevdim, Haydi Anadolu gibi daha birçok sevilen eserlerin bulunduğu albümleri milyonlarla buluşmuş ve sayısız ödüle layık görülmüştür.

Haydi Anadolu şarkısı, AK Partililerin seçim şarkısı olarak da siyaset meydanında halkı coşturmaya devam ediyor.

Başta Anadolu olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde konserler veren Uğur Işılak, sahne performansıyla da dikkatleri üzerine çekmiş, yıllardır savunduğu Anadolu değerlerini gittiği yerlere taşımayı bir ilke haline getirmiştir.

Birçok radyo ve televizyon kanalında programlar yaparak, asla seviyeden taviz vermeksizin geniş kitlelere hitap etmiş ve önemli yapıtlara imza atmıştır.

Bu yapıtlarda ilke olarak ‘Anadolu Değerleri’ni özümsemiş ve bunu bir hayat gayesi haline getirmiştir. Kendisini “Halk Ozanı” olarak tanımlayan Uğur Işılak, bu alanda ciddi araştırmalar ve çalışmalar yapmıştır.

Uğur Işılak, 2008 – 2010 yılları arasında Atv Avrupa kanalında “Yıldırım Gibi” daha sonra “Söz pazarı” ve TRT Haber kanalında “Yeni Şeyler Söylemek lazım” isimli programlar yaparak halkın takdirini toplamış ve çeşitli kuruluşlar tarafından ödüle layık görülmüştür.

Işılak, son olarak Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerini yorumlamaya başladı. 10 şiirine senfonik beste yaptı, Necip Fazıl Şiirlerine farklı bir yorum katarak geniş kitlelere ulaştırmaya çabalıyor.

Yenisi için, bunların sindirilmesi lazım
Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ölüm yıldönümü olan 25 Mayıs’ta, Konya’da, en çok okunan Sakarya ve 9 farklı şiire senfonik beste yaptınız. Bunun devamı gelecek mi?


İnşallah. Önce bu eserleri sindirmek lazım. İnsanımız dinledikçe sindirebilmesi lazım. Çünkü üstadın şiirlerine bir anda adapte olmak, bir anda onu deşifre edebilmek kolay değil. Onun için bu şiirlerin ve bestenin özümsenmesi için aradan şöyle 1.5-2 yıl geçmesi gerekiyor. İki yıl sonra belki Üstad-2 olarak inşallah devam edebiliriz.

Bedel ödenir ama nasıl?
İnançlı bir insansınız. Müzik sektöründe Uğur Işılak olmak kolay olmasa gerek. Sizin için zor oldu mu, ödediğiniz bir bedel var mı?

Her şeyde bir bedel ödemeniz gerekebilir. İnsan, neye sahip olmuşsa, mutlaka bedel ödemiştir. Sahip olduğunuz konum, makam, mevki, şan, şöhret.. ne varsa. Bakın geçmişine, şimdi bir şeylere sahip olan kimler varsa geçmişini araştırın, mutlaka bedel ödemişlerdir.

Ödenen bedeller insani midir, değil midir, bu tarafına bakmak lazım. Ödenen bedeller, şahsiyeti zedeleyici midir, yoksa şahsiyeti yüceltici midir, bu taraftan bakmak lazım. Kimisi, şahsiyetini, itibarsız bir hale gelmesi pahasına bu bedelleri öder. Yani ‘ben, yeter ki, o düşündüğüm noktaya erişeyim, ama neyi feda edersem edeyim, önemi yok benim için’ diye düşünenlerdir.

Bu açıdan, bedeli insani olarak ödemek, bedeli şahsiyeti aşağılayan olarak değil de, yücelten bir yapı içerisinde ödemek çetin iş.

Onun için bir süreç lazım. Kısa vadede olacak bir şey, kesinlikle değil. Yani, bunun için on yıllar gerekebilir. Ben çocukluğumdan beri bu işin içindeyim, 11-12 yaşından bu yana. Neredeyse birkaç yıl sonra 30’u bulacağız. Bu sürede ödediğim bedellerin, şu an yavaş yavaş meyvesini almaya başlıyorum.

Münevver, hakikati baş tacı yapar
Eserlerinizde siyasi mesajlarınız da var. Bu açıdan sizi sanatın dışında aydın sınıfına koyan da var ama sizin aydın tabiriniz farklı; entelektüel aydın ve münevver diye ayrım yapıyorsunuz, açabilir misiniz?

Entelektüel, her şeyden önce bir batı terimidir. Aydın da entelektüelin Türkçesidir. Aydın da sonradan oluşturulmuş bir kelimedir. Türkçemizde bundan yüz yıl evvel aydın kelimesine rastlamanız mümkün değildi.

Entelektüelin karşılığı olsun diye bilge insanlara, daha çok sorgulayanlara aydın demişler. Fakat bizde bunların tamamını karşılayan, hatta daha fazlası olan bir kavram var. O da münevverdir.

Entelektüel batıda, hakikati ortaya koyan, keşfeden değil, hakikati yerden yere vurma cesareti gösteren insanlara denmiş.

Yani bütün doğmaları eleştiren ve eleştirebilecek cesareti olanlara batıda entelektüel demişler. Bir insan Allah’ı sorguluyorsa, Peygamberi sorguluyorsa, doğmaları sorguluyorsa, ritüelleri sorguluyorsa, kimsenin sorgulayamadığı şeyleri sorguluyorsa, o adam entelektüel olmuş, çıkmış. Tabii biraz da genel kültür lazım.

Ama biz, Anadolu’da, doğu toplumunda bilgide önemli bir insan olduğumuzu ispatlamak için, hakikati yerden yere vurma ihtiyacı duymamışız. O şekilde bilgeliği algılamamışız.

Biz demişiz ki, ‘münevver olmak için tenvir etmek lazım’.

Tenvir etmek, parlatmak, nurlandırmak, açığa çıkartmaktır.

Dolayısıyla bizimkiler, bizim büyüklerimiz, hakikati tenvir etmişler. Önce hakikati keşfetmişler, ondan sonra hakikati parlatarak insanlara sunmuşlar.

Diğerleri hakikati yerden yere vurarak entelektüel olmuş, bizimki hakikati yücelterek, onların yere vurduğu hakikati gün yüzüne çıkarıp, parlatarak insanların hizmetine sunarak münevver olmuşlardı.

Münevverle entelektüelin arasındaki fark biri hakikati yerden yere vurur, biri baş üstünde tutar.

Kıyafetle batılılığa karşı duruş

Bir eserinizde “Emmi emmi duy sesimi, al şapkamı” diyorsunuz, bu sözlerin şapka inkılabıyla veya İskilipli Atıf Hocayla bir ilintisi var mı?

Yok, aslında bunun şapka inkılabıyla da, İskilipli Atıf Hocayla da ilgisi yok ama şunla bir ilgisi var. Şapka bir batı sembolüdür. Fes ise bir Osmanlı sembolüdür. Yani kıyafetle batılı olmaya karşı olan bir anlayışı aslında orada ifade etmek istedim. Çünkü batıyı bugün neyle sembolize edersiniz, kravatla., şapkayla, fötrle sembolize edersiniz. Osmanlı deyince de aklınıza fes gelir.

Sadece bu sembollerden hareketle al şapkanı, ver fesini dedim. Kimi bunu şapka inkılabı olarak algılamış olabilir, kimi başka bir şekilde yorumlamış olabilir ama benim asıl kastım sembolizedir.

Dizide oynamayı hiç istemedim
Size dizi teklifi de olmuştu. Deli Yürek’te Miroğlu karakteriydi ama kabul etmediniz. Oysa duruşunuza cuk oturacak bir karakter değil miydi?


Aslında hiçbir dizi teklifini kabul etmedim. Öyle bir şehir efsanesi var ama ben dizide oynamayı düşünmedim, işimi yapıyorum.

Şair etkilenir, taklit etmez
Şiirleriniz, merhum Abdurrahim Karakoç’un şiirleriyle benzerlik gösterir, etkilenme mi var, taklit mi?


Halk şiiri yazıp da Karakoç’tan etkilenmeyen birisi varsa şiiri bıraksın, şiir yazmasın. Karakoç’tan etkilenmeyen bir adam, şiirden anlamıyor demektir. Kim şiir yazmaya kalkışıyorsa mutlaka Karakoç’u hatmetmeli. Karakoç’un bütün eserlerini, şiirlerini bir kereye mahsus da olsa mutlaka ama mutlaka okumalı. Çünkü Karakoç’u okumayan, 20 ve 21’inci yüzyılda Karakoç’u tahlil etmeyen bir insanın şiir dünyası çok dar olur.

Necip Fazıl da var tabii
Necip Fazıl’ı incelemeyen, okumayan, tahlil etmeyen bir hece şairinin özellikle şiir dünyası dar olur.

Mesela bir adam serbest vezin şiirler yazacaksa, tutsun, serbest vezin şairlerini takip etsin. Mesela Nazım Hikmet, bu açıdan onlar için bir kaynak teşkil edebilir. Ama vezin şairlerinde, yani hece ölçüsüne, kafiyeye riayet eden şairler şu anda yaşadığımız devirde çağdaşı olduğumuz iki büyük şairden bahsedecek olursan bunlardan birisi hece şairi olarak Necip Fazı Kısakürek’tir. Bir tanesi de Abdurrahim karakuç’tur.

Her ikisinin de bende çok fazla etkileri vardır. Eğer şair olmak istiyorsanız etkileneceksiniz ama taklit etmeyeceksiniz, orijinal olacaksınız.
Orijinal olmak şairlik için en önemli ilkelerden birisidir.
Etkilendim ama taklit etmedim, öyle söyleyeyim.

Yanmadan kimi yakasın?
Şiirlerinizde tasavvuf da var, tasavvufi bir etki, mistik bir hava hâkim. Tasavvufa yakınlığınız var mı?


Halk edebiyatında doğru şiir tekniğiyle yazıp, şiiri doğru idrak etmek ve doğru şiirler yazmak, halk ile bütünleşmek istiyorsanız bunun yolu tasavvuftan geçer.

Nasıl?

İki türlü tasavvuftan geçer, bir tasavvufu çok iyi anlarsınız, idrak edersiniz, etki edebiyatını da bu manada incelersiniz bilgi sahibi olursunuz. Yazdığınız şiirler de güzel olur. Ama satıh planında değerlendirdiğinde güzel olur da, biraz daha derinlemesine değerlendirdiğinizde çok fazla lezzetli olmaz.

Lezzet serpiştirmek gibi…
İşin lezzet boyutunu da hesaba katarak, yani hem teknik boyutuyla hem de lezzet boyutuyla güzel bir şeyler yapayım istiyorsanız bunun yolu tasavvufa intisaptan geçer.

Gönlü yanmayan, yüreği yanmayan bir insanın türkü yakması mümkün değildir. Türkü yakabilmek için önce yanmak lazım. Yanmadan nasıl yakacaksınız? Yanmadan kimi yakasın?
Bu yönüyle bakıldığında tasavvuf bizim halk şiirinin vazgeçilmez unsurudur. Bir insan imanı yoksa inancı yoksa büyüklere saygısı yoksa ve tasavvuf kültürü yoksa Halk Edebiyatında şair o-la-maz!

Çok net oldu!

Evet çok net bir şey söyleyeyim, solcudan halk şairi olamaz. Çok net bir şey daha söyleyeyim, ateistten Halk Şairi olmaz, hece şairi olmaz.

Neden olmaz?
Çünkü, bu kültürü onlar inşa etmiş. Bir zamanlar dediler ki, sağcıdan sanatçı olmaz, sağcıdan şair olmaz. Ben tam tersini iddia ediyorum.

Evet, tam tersi. Biraz daha açabilir misiniz?
Bu ülkenin topraklarında, yaşayıp da, bu ülkenin değerlerine sırt çeviren insan, bu ülkenin insanının şairi olabilmek gibi bir özelliği olamaz.

İyi şairliğin yolu intisaptan geçer
İdeolojik bakıyorsunuz

Hayır, aslında ideolojik manada söylemiyorum. İdeolojiler beni ilgilendirmiyor. Ama eğer sağı ve solu ülkenin milli değerlerine ve manevi değerlerine sahip çıkmak veyahut karşı çıkmak manasına algılıyorsanız ki sol yıllardan beri bu ülkede, bu ülkenin değerlerine sırt çeviren insanlar olarak takdim edildiler. (maalesef ve maalesef.)

Bu yönüyle değerlendiriyorsak, evet soldan bu manada bir halk şairi olmaz. Necip Fazıllar oradan çıkmaz/çıkmamıştır. Abdurrahim Karakoç oralardan çıkmaz. Karakoç tekkeden çıkmıştır, intisap ettiği bir yer vardır. Necip Fazıl’ı bilip de Abdulhakim Arvasi’yi bilmeyen yoktur.

Tasavvuf gerekli yani
Çok güzel bir noktaya temas ettiniz aslında, iyi şair olmanın yolu Efendi Hazretlerine intisaptan geçer.

Siz kime intisap ettiniz?

İntisap kiminde aşikârdır, kimin de gizlidir. Beni gizli kabul edin.

Türkiye’nin aradığı manzara Adıyaman’da
Adıyaman’a ilk gelişiniz mi?

4-5 kez geldim, gezi amaçlıydı, ziyaret amaçlıydı. Konser olarak ilk kez geldim. Şehir olarak, insanlar olarak sıcak bir ortam var, , insanları sıcak, bir doğu, güneydoğu samimiyeti, sıcaklığı var. Her şeyden önce Kürt-Türk, Alevi-Sunni, Solcu-Sağcı burada herkes bir biriyle kaynaşmış durumda. Fikirler farklı olabilir, farklı farklı ifade edilebilir ama insanlar bir birlerini incitmiyor. Bunun da en önemli etkeni, başkandan, Necip Beyden işittim herkes bir şekilde burda akrabadır dedi. Akraba olduğu için kimse bir birine ileri derecede bir hakarete varan ifade kullanmaz, çünkü mutlaka bir bağı vardı; kan bağı, aile bağı vardır. Bu yönüyle Adıyaman’ı ve Adıyamanlıları tebrik etmek lazım. Kürt-Türk, Alevi Sunni ayırmadan böyle bir birliktelik sağlamışlar. İşte Türkiye geneli olarak bizim aradığımız manzara bu.

Sahabe Türbesini herkes ziyaret etmeli
Türkiye’de yeri kesin olarak biline iki sahabeden birisi Adıyaman’da. Bugün Sahabe Safvan Bin Muattal Hazretlerinin kabrini ziyaret ettiniz, nasıl bir duygu?


Safvan Bin Muattal Hazretleriyle ilgili bugün biraz daha derinlemesine bilgi sahibi oldum. Her şeyden önce Anadolu toprakları çok bereketli topraklardır. Ziyadesiyle evliya barındıran topraklar ama bununla beraber, peygamber efendimizin o mübarek yüzünü görmüş, iki büyük insanı, iki büyük sahabeyi bu topraklarda barındırmış olmanın da gururunu yaşadım, tekrar.

Allah’a şükür O’nun ümmetindeniz. O’nun sahabesinin inandığı dava uğruna yürüyen yüzbinlerce, milyonlarca olan Müslümanın yaşadığı bir coğrafyada yaşıyoruz ve onlarla hemen hemen aynı fikir ve aynı düşünceleri paylaşıyoruz.

Etkilendiniz!
Evet, orda olunca etkilendim. Binlerce kilometre uzaktan, sadece Allah’ın davasını ve peygamber efendimizin rehberlik yaptığı yolu taşımak uğruna buralara kadar gelmişler. Burada şu anda metfun bulunuyorlar. Bir taraftan yine Ebu Eyüp-el Ensari Hazretleri aynı gayelerle buralara gelmiş, 90 küsur yaşında şehit düşmüş. Akşemsettin Hazretlerinin keşif yoluyla İstanbul Eyüp’te mezarı bulunmuş. Bu iki büyük sahabeyle ilgili İslam âlimleri, kabirlerinin kesin olduğuna dair şüphe götürmez şekilde inanıyor ve ittifak ediyorlar.

Tanıtımı yapılamıyor

Bugün ziyaret esnasında dedim ki, Safvan Bin Muattal hazretlerinin kabrini ziyaret için, bu beldeyi ziyaret için bütün dünyadan Müslümanlar gelmeli. Hadi bütün dünyayı geçtin, Türkiye’de burayı görmeyen insan kalmamalı diye umut ettim.

Tanıtımına katkınız olacak mı?
İnşallah, çıktığım birkaç televizyon programında da buranın öneminden bahsedeceğim, özellikle Safvan Bin Muattal Hazretlerinin ziyaret edilmesi hususunda da az da olsa bir şeyler söylemeye çalışacağım.


Çok teşekkür ediyorum, yola gideceksiniz, fazla da zamanınızı almayayım.
Eyvallah, eyvallah!

Kaynak: Güne Bakış Gazetesi

Çok fena ıslandınız ama…


Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, arakasına kuvvet komutanlarını da alarak, hiddetli bir basın toplantısı yapmıştı. Konuştuğu her kelime özenle seçiliyor ve bazılarının üstüne özellikle basa basa söylüyordu. Öyle ki, belki biz anlamayız diye “üstüne basa basa” söylediğini de açıklıyordu.

“Kâğıt parçası” diyordu, Balyoz Darbe Planı olduğu iddia edilen ve yürütülen soruşturmada ele geçen belgeler için.

Mahkemeyi etkilemeye çalışmıyor, tehdit edici cümleler kullanıyordu.

Mahkemenin soruşturmayı sürdürmemesi çağrısı yapıyordu, seminer notuydu çünkü onlar.

Eğer mahkeme sürerse Genel Kurmay’dan orijinal belge istenecekti.

Fotokopi olmayan, imzanın ıslaklığı belli olan, yani bir kalemle atılmış imzalısını isteyecekti.

Mahkemenin istediği belgeyi verme konumunda da kendisi vardı.

Böyle bir belge varsa vermek zorundaydı.

Var ve vermiyorsa suç işleyecekti.

Mahkemeden delil saklama suçundan yargılanabilirdi.

Belki de bütün bunların önüne geçmeye çalışmıştı, kuvvet komutanlarıyla birlikte.

Çok korkmuştuk, çoook!

Ödümüz patlamış, soruşturma derhal sonlandırılsın diye eylem bile yapmıştık, biz değil canım, avukatı olan CHP…

Kâğıt parçası dediklerinden korkunç şeyler vardı.

Minicik çocukları denizaltına doldurup, havaya uçuracaklardı mesela…

Seminer notuydu tabii bu.

Sonra Fatih camisini, en kalabalık olduğu zamanda havaya uçuracaklardı.

Bu da seminer notuydu.

Bir başka ülkeyle savaş çıksın diye gerekirse Yunan jetlerini düşüreceklerdi.

Bu da seminer notuydu.

Bütün bu korkunç planlar bir kâğıt parçasına yazılmış, altına da bir Albayın imzası atılmıştı.

Emir komuta zinciri içinde değil, Albay Dursun Çiçek, iyi saatte olsunlar da hazırlamıştı.

Canı sıkılmış, hele böyle bir senaryo yazayım diye düşünmüştü.

Belki ödül bile alır, gişe rekorları kıran bir savaş filmi ortaya çıkarabilirdi.

Ama ortada düşman kuvvet yoktu, dost kazığı yiyorduk.

Aradan zaman geçti, ıslak imza değil denenlerin yerine orijinalleri istendi.

Ve Genelkurmay, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ne orijinal belgeleri gönderdi.

Kâğıt parçası olmayanı yani…

Sahtelerini değil, gerçeklerini…

Gölcük Donanma Komutanlığı'nda 6 Aralık 2010'da yapılan aramalarda, dijital ortamlarda ele geçirilen belgelerin ıslak imzalı nüshaları şimdi mahkemede.

Yok denenler yani.

Bu belgelerde fişleme de var, seminer notuydu denen korkunç planlar da…

Bu fişlemelerde birçok hayır kurumu da var, sivil toplum kuruluşu da.

Hatta yerel gazeteler de (Merak ediyorum, benim adım da var mı, ismimin karşısına ne yazmışlar diye!)

***

Ne söylediğinizin, neyi savunduğunuzun farkında olmak gerek.

Halen “bir ülkenin Genel Kurmay Başkanı terör örgütü kurmakla yargılanır mı?” diye yayın yapan, demeç veren ve avukatlığını üstlenenler, yok dedikleri ıslak imza çıkınca yüzleri kızardı mı?

Ergenekon ve diğer darbe planından yargılananların avukatlığını üstlenenler, o planlar hayata geçseydi, kendileri kurtulacak mıydı?

Yoksa planın içerisinde bizzat kendileri de mi vardı?

Hiç kimse, kanunların vermediği bir yetkiyi kullanma hakkına sahip değildir. Hele hele bu, insanları öldürmek, çocukları havaya uçurmak, ülkeyi savaşa sokmak gibi darbelerine zemin oluşturma çabasıysa…

Herkes, suçluluğu ispatlanana kadar masumdur ama her suçlamanın da nihayete ermesi için adil bir yargılanma gerekir.

Mahkemeleri tehdit ederek, “Nerede bu Ergenekon, gidip üye olacağım” diye sulandırarak, bu millete yapılmak istenen ihanetin önüne geçilmez.

Ne güzel, az daha bizi bile kandıracaktınız.

Bu defa, diğer oyunları yutmadığımız gibi, sizin “vekil” blöflerinizi de yutmadık.

Hadi kabul edin, çok fena ıslandınız ama…

Artık avukatı olduklarınız, tıpkı diğer darbeciler gibi, önce planlıyor, sonra plana uygun olgunlaştırmayı sağlıyor, sonra da “kurtarıcı” rolüyle yönetime el koyuyorlardı/koymak istiyorlardı.


Twittimden seçmeler
İnsan en çok kendiyledir, en çok kendini konuşur ama en az kendini tanır. Kendini tanıyabilense dünyayı tanır.
www.twitter.com/naifkarabatak

22 Temmuz 2012 Pazar

Elimizden kayıp gidenler…


Sanki değişmez bir kural gibi, belli bir yaşa geldikten sonra düne dair özlemlerimiz depreşiyor. İşte böyle zamanlarda dönüp arkamıza bakma gereği duyuyor ve her zaman dünü, hoş anılarla dolu ama ulaşılmaz değerler olarak görüyor, hayıflanıyoruz.

Belki içindeyken, anı yaşadığımız dönemde beğenmediğimiz her şey, bir süre sonra yüzlerde tebessüm oluşturan ve içten içe bir “ah” çektiren hâle dönüşüyor.

Bu nedenle “neredeee..” diye başlayan ramazanlarımız, bayramlarımız, düğünlerimiz, halaylarımız oluyor. “Nerdeee” olan gidenler değil aslında, bizleriz…

Bugünlerde de sıkça “Nerde o eski Ramazanlar” diye hafif bir hayıflanma, özlemle anma var.

Nedense bu özlemlerimiz hep çocukluk günlerine denk geliyor.

İçimizdeki çocuk, bizi alıp o günlere geri götürüyor.

Kayıtsız yaşadığımız zamanları özlüyoruz.

Başımızın okşandığı, tebessümle bakıldığı, avucumuza tutuşturulan üç kuruşla aldıklarımızın hayalini kuruyoruz.

Bir anda her şey değişiyor.

Mekânlar farklılaşıyor, insanlar yer değiştiriyor, gelenekler ortaya çıkıyor, saygı, sevgi ve hoşgörü rüzgarları esiyor.

Çıkarsız bir hayale dalıyoruz.

İnsanların bir birinin ardından kuyu kazmadığı, hırsın bu denli zararlı olmadığı, yalanlarla örülen dünyanın kalmadığı, samimiyetin geçer akçe olduğu, içtenliğin, doğallığın hüküm sürdüğü zamanlara dönüyoruz.

Komşularımız geliyor aklımıza…

Aşklarımız depreşiyor; minicik yüreğimizde iz bırakan simalar belli belirsiz yeniden canlanıyor.

Okul sıralarını düşlüyoruz; dayak yemiş bile olsak özlemle anacağımız hayalleri serpiştiriyoruz.

Çocukluk arkadaşlarımız aklımıza geliyor ve hep öyle hatırlamak istiyoruz.

Sonra yemeklerimizi, tatlılarımızı düşünüyor, iştahımız kabarıyor, annemizin ne kadar maharetli olduğuna karar veriyoruz.

Kardeşlerimiz geliyor aklımıza; henüz her birinin bir tarafa dağılmadığı, bir yastığa baş koyduğumuz, başlı kıçlı yattığımız zamanları özlüyoruz.

Ve bize o andan itibaren yaşadığımız dönem tatsız, tuzsuz gelmeye başlıyor, yavan bir şey olup çıkıyor.

Elimizi uzatıp alamayacağımız her şey ise bizim haz alacağımız şekle dönüşüyor.

Hiç kimse o dönemdeki acılarını, sıkıntılarını, dertlerini veya yaşadığı olumsuzlukları düşlemiyor.

Olsa bile “hey gidi günler” diye tatlı bir anı olarak alıyor.

Aslında dünle bugün arasında değişen çok şey yok.

Değişen biziz, algımız, bakış açımız, düşünce yapımız, kültürümüz ve eğitimimizdir.

Başka faktörler de var elbet ama temel olarak değişen dünya değil, değişen bizzat kendimizdir.

İyi tarafından baktığımızda ise “haz alınacak” zamandır bu zaman.

Dün kurduğumuz hayallerin peşindeyiz, belki onları yaşıyoruz, belki ucundan kıyısından bir yaşama kavuşmuşuz.

Dün biz çocuktuk, bugün çocuklarımız var.

O gün kendiliğinden gelişen her şey, bugün kendi ellerimizle çocuklarımıza sunma şansı var.

Dün, üç kuruş harçlıkla yüzümüzde beliren tebessümün yerini, bugün üç kuruş harçlıkla mutlu ettiğimiz çocuklarımız, torunlarımız var.

Bu açıdan, değişen zaman değil, bizleriz.

Rollerimiz değişti belki, adapte olamadık, zorlanıyoruz, hayat ağır geliyor, yüklendiklerimizin altında eziliyoruz.

Belki biz böyle hayaller kurmamıştık, daha tozpembeydi, daha rahattı, daha çıkarsızdı, dostluklar daha samimiydi.

Ama biz değiştiğimiz gibi, bizle birlikte herkes bir değişime uğradı, herkes büyüdü, bizim yerimize geçenler oldu.

Beklentiler değişti, samimi dostlarımız hırsa kapıldı, harcananlar oldu. Kimini makam aldı götürdü, kimini parayla harcadık.

Kimi yanlışa düştü, kimi doğrudan ayrılmadı.

Savurulduk dört bir yana…

Tanımamaya başladık, canciğer dostlar, iki yabancı gibi oluverdi.

Yeni dostlukları kurduk, yeni arkadaşlar edindik, farklı mekânlarda takıldık, değişik tutkularımız oldu.

Bozulmayacak dediğimiz her şey bozuldu.

Ekmeği de bozdular, yiyeceği de.

Suyu bile bozan bir dünyada, eski sağlamlığı bulmak pek mümkün olmadı.

Oysa o zaman da bozulan vardı ama küçük aklımızın kavrayamadığı şeylerdi.

Dünya bugün bozuk değil, ilk insandan bu yana bozularak geldi.

Habil ve Kabil’le başlayan süreç, dünyayı ikiye böldü.

Ve biz, durduğumuz yerden baktık hayata.

İyiysek, herkes iyiydi, kötüysek herkes kötü.

Eğer bugün durduğunuz yer, dün hayalini kurduğunuz yerse hayıflanmanızın anlamı yok.

Aynı zamanı, aynı zemini, aynı insanları bulamayabilirsiniz ama aynı sizi bulmanız çok zor değil.

Bunu düne dönmeden, bugün yaşayarak yapmak veya özümüzü kaybetmeden, yarınlara daha iyi bakmaktan geçer.

Twitimden seçmeler
Oruçtaki yanma, açlık ve susuzluktan değil, kimin için yandığını bilmekten olsa gerek.
www.twitter.com/naifkarabatak