18 Temmuz 2012 Çarşamba

Adam olmak çok mu zor?


Tarih, 25 Aralık 1989’u gösterdiğinde televizyonlarda “canlı infaz” vardı. Hem de tam iki saat süren canlı sorgulamadan sonra, bütün dünyanın gözü önünde kurşuna dizilerek öldürülen Romanya Cumhurbaşkanı Nikolay Çavuşesku ve eşinin görüntüsü…

Sonrasında çok gördük, öncesinde de tarih, zalimlerin kötü sonlarına şahitlik etti.

Oysa hepsi, farklı bir adım atmaktan ibaretti, doğruya dönmekti, insanlıktan nasiplenmekti, yüreğinde bir kıpırdanma olmasıydı, vicdanının sızlayacağı bir şeylerdi…

Olmadı, bütün diktatörler gibi Nikolay Çavuşesku da hayatı boyunca sürdürdüğü baskı ve zulme devam etmiş, sonu kurşuna dizilmek olmuştu.

Ne ki, halkın ayaklanması, özgürlük talepleri, askeri diktayla “değişim” göstermişti, özgürlükle değil…

***
Kimse bir başkasının ölümüne sevinmemeli.

Bu darbeci de olsa, diktatör de olsa, zalim de olsa.

Ancak, sevinmemek, insanın pek de elinde olmuyor.

Tutamıyorsun kendini, mazlumların zaferi olarak alıyorsun, mağdurların öcünün alındığına inanıyorsun.

Eski Türk filmlerinde kendimizi kahramanın yerine boşuna koymazdık.

Kötü karakteri oynayan “Kalleş Artistler” hep iyilere zulmederdi.

Bundan haz alırdı.

Yaptığı kötülükleri zevkle yapar, yalan, dolan ve iftiralarla “asıl oğlan”a az çektirmezdi.

Veya tuzağına düşürdüğü “asıl kız” yani kadın karaktere zulümler yapardı.

“Bu kadar da olmaz” derdik, bir insanın o kadar aşağılık olamayacağına inanırdık.

Ama iyi bilirdik ki, dünyanın en vahşi canlısı insandı.

Dünyanın en iyi canlısı da insandı üstelik.

Bir melek de olabiliyordu, şeytan da, azgın bir canavarda.

Hepsi, insanın kendi elindeydi.

Adam olmak, sanıldığı gibi kolay değildi.

Belki dünyanın en zoru, adam olmaktı.

Kolayı seçenler zalimliği seçiyor, parayı ve makamı bulanlar zulme başlıyor, kendilerini dünyanın sahibi sanıyorlardı.

Hiç ölmeyecek gibiydiler.

Bütün insanlığı bir köle, kendilerini tanrı gibi görüyorlardı.

Nemrut’un başına gelenden de, Firavun’un yaşadıklarında da bihaber değillerdi.

Örnekleri çoktu, ders alacak kabiliyetleri ise yoktu.

Sonra Irak’ta, Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da kötü sonlara veya kötüye giden sonlara tanıklık ettik.

Hepsi insanlıktan çıkmış bir hale dönüşmüşlerdi.

Halkı ölümünü istiyordu.

Soytarıları gibi alkışlayanları özlüyordu onlar.

Çevresinde pervane gibi dönenleri…

Yağcıları, yağdanlıkları ve soytarılarıyla büyüyorlardı.

Onlar yoksa, kendileri de yok oluyordu…

Onlar “eneleriyle” vardı, gururları elinden alındığında zavallı bir köpek gibi öldürülüyorlardı.

Aslında bu sonu hepsi biliyordu ama kendilerine bir şey olmayacağını sanıyorlardı. Yakıştıramıyorlardı kendilerine, toz konduramıyorlardı güçlerine, saltanatlarına, şatafatlarına.

Yıkılmaz bir kale gibi olduklarını sanıyorlardı…

Tıpkı Beşer Esed gibi…

Dün Beşer Esed, o sonu gördü aslında.

Suriye’nin kalbine saldırı düzenlendi.

En yakınları gitti.

Eli silahlı katiller öldürüldü.

Akıllanır mı bilemem…

Örneklere bakınca akıllanacağı konusunda herhangi bir iyimserlik yok.

Ya savaş olacak, alaşağı edilecek, ya ikinci saldırıyla hayatını kaybedecek.

O güne dek ölüm korkusuyla yaşayacak.

Bir gün değil, her gün, her an, her saat ölecek, ölecek dirilecek.

Ama o ana dek daha zalim olacak.

Masum insanların canına kıyacak ve bütün diktatörleri bekleyen sonu, o da tadacak…

Değer mi, adam olmak bu kadar mı zor?

Twitimden seçmeler
Gorki: “Ateş karşısında bozulmayan altın, altın karşısında bozulmayan kadın, kadın karşısında bozulmayan erkek; kalitelidir.” demiş, “Makam karşısında bozulmayan”ı unutmuş :)
www.twitter.com/naifkarabatak

17 Temmuz 2012 Salı

Sloganlarla büyüyoruz!


Bu satırları dedem kaleme alsaydı veya babam yazmaya kalksaydı da benden farklı şeyler söylemeyeceklerine inanıyorum. Hani derler ya “ben kalktım..” ve devam ederdi, “CHP kurultay yapıyordu” diye ve öyle devam ederlerdi.

Âlemi ne sanırlar bilmem ama sloganları pek de afili…

Demokrasi var, her bir sloganda…

Demokratlığı bilirler mi bilmem ama sloganda var…

Baskı ve zulümle dolu geçmişlerine inat sloganların sıcaklığına sarılma var. (Gerçi hava sıcak ama olsun, kurultay salonu klimalı)

Çünkü CHP kurultay yapıyor…

Her zaman olduğu gibi…

Ben kaç yaşındaydım bilmiyorum ama hatırladığım kadarıyla neredeyse yıl, tarihleri değişse de seneye bir kurultay düşerdi…

Bazen iki gün arayla kurultay yaparlar, birisi tüzük olur, birisi çarşafa dolanır…

Çarşaf liste derler, listeyi bulamayıp çentik atarlar…

İki salonda birden kurultay yaparlar…

Kapıda ağır silahlı polisler, hatta askerler görev yapar…

Dışarıdan gelecek tehlikelere karşı değil, kendi kendilerine verecekleri zararı önleme adına…

Çünkü kavgasız kurultay, CHP’nin genlerine aykırı…

Hayat rutin gitmemeli…

Heyecan katılmalı…

Adrenalini yükseltmeli, dinç kalmalı…

Bu arada kafa kol kırılırsa da sorun değil, biz bu yolda ne şehitler verdik!

***

Anladığınız gibi CHP’de kurultay var…

Daha önce olduğu gibi, bir süre sonra olacağı gibi…

Afili laflar lazım böylesi günler için…

Parti içi muhalefeti susturmak ya da ikna etmek gerek…

Belki hangi muhalefeti susturacağınızı bilmezsiniz ama sonuçta hepsi potansiyel muhaliftir.

O zaman ne yaptığınızı söyleyerek işe başlamayacaksınız, başkalarının ne yaptığıyla veya yapmadığıyla ilgileneceksiniz. (Yardımcı olayım…)

Konuşma metninizde “kıçından gülme” bile eksik olmamalı, genel başkan çok seviyor.

Bol argo, bol küfürlü ve sağa sola sataşan bir metin hazırlanmalı.

Bunun için de Günyüzü görmemiş küfürleri bilen bir danışman işe alınmalı.

Ne yaptığınıza sakın girmemeli, muhalefetin aklına karpuz kabuğu düşürmemeli.

Sonra diğer partililere de mesaj vermek lazım…

Geçmişi her seferinde unutulmasını isteyerek…

Değişim yani değişim, boru değil ya!

Onun için işe kurultayın adıyla başlamakta fayda var.

“Demokrasi ve Değişim Kurultayı” dediğinizde çok fiyakalı olabilir.

Hem değişim iyidir, taşları sabit tutsanız da, koltuğa sıkı sıkıya sarılsanız da değişimi söyleyin, yutan çıkar…

Sonra “Demokrasiyi biz getirdik, biz yücelteceğiz” deyin, inanan olur…

Korkmayın canım, bu memlekette saf insanlarımız da var.

Hani demokrasiyi nereden getirip, nereye götürdüğünüzü soran nasılsa çıkmaz…

Siz de yutturursunuz bu ülkeye demokrasi getirdiğinizi…

Açık oy, gizli tasniften daha güzel demokrasi mi olur?

İstiklal Mahkemelerinde önce infaz, sonra yargılama ne de uyar…

Kafanızın tası atarsa Dersim’i bombalarsınız olur biter…

Sonra ne o işgal ülkesi miyiz ki, Arapça ezan, Arapça Kur’an okunuyor, bir çizmelik işi var, atın tekmeyi, değişin her şeyi…

Sonra “Emperyalizm ve taşeronluğa hayır” deyin, hiç kimsenin taşeronluğunu yapmadığınıza yürekten inananlara karşı…

“Milli irade hapsedilemez” deyin, darbelere ve Ergenekon’a destek verirken…

“Değişimi ancak devrimciler yapar” deyin ama sakın devrimcinin kim olduğunu sorgulatmaya müsaade etmeyin.

“Kindar değil özgür gençlik” isteyin ama kindar olmaları için de her yolu deneyin.

“Baskı ve zulüm düzeni CHP ile bitecek” deyin, nasılsa CHP iktidar olamayacak ve bu millet baskı ve zulmü tarihin tozlu raflarında unutacak…

***

Merak etmeyin ama…

Koltuk hırsı, sadece CHP’yi değil, bütün partilerin ayarını bozmaya yeterlidir.

Her dönemde yoksullar ezilecektir, mazlumlar sıkıntı çekecektir, mağdurların ismi pek değişmeyecektir…

Toklar hiçbir zaman açın halinden anlamayacaktır…

Savaş uçakları hep bizi bombalayacak, dört bir tarafta patlayan bombalar düzeni tesis etme adına atılacaktır…

Biz demokrasiyi de, demokratlığı da, açılımı da halk için değil, devletin bekası için yapan bir milletiz nasılsa…

Siz slogan söyleyin, gerisi teferruattan başka nedir ki!

Twitimden seçmeler
Beşer Esed’i canlı yayında savunan “yağcı” gazeteci, kalp krizinden ölmüş. Ne demişlerdi, Allah’ın sopası yok ki! :)))
www.twitter.com/naifkarabatak

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Bizi koruyun anacığım!


Zaman zaman birilerinin “koruma” krizi nükseder ve kollarını sıvamaya gerek duymadan, başlarla bizi korumaya. Çünkü bizi korunacak, korunması gerekenler olarak görürler. Kendi başımızın çaresine bakamayız, karanlıkta yürüyemez, engelli yollardan geçemeyiz. Öyleyse korunmamız gerekir, birileri elimizi tutmalı, adımlarımızı saydırmalı.

Ama bakalım gerçekten koruyorlar mı, korunuyorlar mı?

Herkes elini taşın altına koymuş ve herkes kendi alanıyla ilgili koruma kalkanı geliştirmiş, kendilerini değil, bizleri… (Gözlerim yaşardı!)

Aileyi koruyacaklarmış, anneyi koruyacaklarmış, çocukları koruyacaklarmış, milleti korumak için kellelerini feda edenler varmış…

Aslında koruma içgüdüsü, insanlığın başladığı günden bu yana elbette var.

Çoğunlukla anne çocuğunu korur, baba ailesini…

Evini korumak gerekir, hırsızı var, uğursuzu var, ipsizi var, sapsızı var…

Devletin koruması esastır ama; “Koruyucu Aile”miz bile var.

Kendi çocuğumuzu koruyamayacağımızı düşündüklerinde devlet devreye girer ve çocuğu ailesinden korumaya başlar…

Eşini kocasından korumak gerebilir, bazen de kocasını eşinden…

Patronu işçiden, çalışanı patrondan korumak da gerekirdi…

Zengini fakirden korumak icap ederdi…

Toplumu korumak için toplumu katletmeyi göze alanlar da vardı.

Hükümetler “koruma”nın başıdır.

Önce kendilerini milletten korurlar…

Vatandaşın içine çıkacakları zaman, vatandaşın sayısı kadar asker ve polis bulundurulur…

Çünkü onlar kendilerini halkı korumaya adamıştır. Adandıklarından da kendilerini koruyacak adanmışlar bulurlar. Her zaman birilerini, birilerinden korumak gerekir.

Bazen iyileri kötülerden koruyanlar, günü geldiğinde kötüleri korumak için canını siper ederler.

Hâkimler, savcılar, avukatlar, doktorlar, hemşireler, sağlık çalışanları…

Öğretmenler, müdürler, hademeler, güvenlik görevlileri…

Askerler, polisler, gece bekçileri, gündüz nöbetçileri…

MİT’ler, istihbaratçılar, derin güçler, enginde seyredenler…

Gardiyanlar, müdürler, amirler, memurlar, şefler, işçiler, işverenler…

Sendikalar, sivil toplum örgütleri, başkanlar, yardımcıları, yönetim kurulları…

Cemaatler, hizmet ehli olanlar, aşiretler, ağalar, paşalar, yandan çarklılar, hepsi bizi korumaya çabalıyor.

Korumak için çok çeşitli alet ve edevatlar kullanılır. Çoğu da sağlığa faydalıdır. Biber gazı mesela; Aç kaldığınızda soluyabileceğiniz çok sağlıklı bir gaz türüdür, besindir anlayacağınız.

Üstüne cop da var, tekme de, tokat da…

Gerektiğinde tank da var, top da, 7.65’lik de, otomatik silah da…

Eğer birilerini korumaya kendinizi adamışsanız, sonucuna da katlanmanız gerekir.

Birini korumak için, binleri feda etmeyi hesaplamalısınız.

Sadece can korunmaz elbet.

Bedenini ve ruhu korumak da gerekir.

İnsanların psikolojisini sağlama almalı, dış etkilerden korumalı…

Çocukları zararlı alışkanlıklardan korumalı, zararlı yayınlardan uzak tutmalıyız…

***

“Koruma”yla dalga geçtiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Korumanın zamanı ve zeminine, korumaya soyunanların kimliğine, kişiliğine takıldım.

Herkes, kendi dünya görüşüne göre bizim üzerimizden hesap kitap yapıyor.

Biz hariç, herkes korunmamız gerektiğini söylüyor.

Sağ iktidarlarda da, sol iktidarlarda da…

İnançlılar da bizi koruyacak, inançsızlar da…

Teröre karşı olanlar da bizi korumaya niyetli, terörden nemalananlar da…

Hırsızlar da bizi koruyacak, uğursuzlar da…

Yetim malı yiyenler de, bizi soyup soğana çevirenler de…

Sağlık Bakanlığı da bizi koruyacak, Maliye Bakanlığı da…

Ekonomistler de, gıda güvenliğiyle uğraşanlar da…

Ulaştırmacılar da, yolda bırakanlar da…

İnşaatçılar da, ziraatçılar da…

Çevreciler de bizi korumaya çabalıyor, deprem uzmanları da…

***

Korumak için birilerine ihtiyaç yok aslında, vicdan ve ahlak yeterlidir…

Bunlar eksikse eğer, bütün uğraşlara rağmen, her gün insanlar ölmeye devam edecektir. Üstelik de çoğu korumaya çalışanların eliyle…

Trafik kazasında yitiriyoruz binlerce insanımızı. 30 yıldır inadına insanlarımız ölüyor, dağda ve ovada…

Çocuklar kaçırılıyor, yetim bırakılıyor, köprü altlarına terk ediliyor, iğrenç insanların eline düşüyor.

Üç kuruş için katledilen bedenlere tanıklık ediyoruz.

Daha çok kazanayım diye, daha çok insanları öldürenler çıkıyor.

Bozuk gıda üretiyoruz, Tarım Bakanlığı onaylı, Sağlık Bakanlığından izinli…

Sonra aynı ürünleri bakanlığın sitesinde deşifre ediyoruz.

Devletin yetkililerinin ortak olduğu şirketlerin ürünü bozuk çıkıyor, gramajı noksan…

İçkiyi devlet üretiyor, uyuşturucuya ortak olan devlet üyeleri bulunuyor…

Kumarın anası devlette, babası birilerinin de aralarında bulunduğu mafyada…

Kürtaj yapan da bir şeyleri koruyor, kürtaja karşı çıkan da bir şeyleri korumaya çabalıyor.

Ve hepsinde esas olan kendini korumaktır, parsayı (para-güç-makam-mevki ve saltanat) toplamaktır.

Gerisi ise yavan başlayan ve kötü giden berbat bir hikâyeden farksızdır.

Twitimden seçmeler
“Solcudan Halk Şairi Olmaz” Uğur Işılak’la söyleşi yaptım. Işılak, birilerini fena kızdıracak sözler söyledi.
Yakında...
www.twitter.com/naifkarabatak

15 Temmuz 2012 Pazar

Bir sizden, bir bizden!


Adına ne derseniz deyin, nasıl tarif ederseniz edin, durduğunuz yere göre, hayatını kaybeden insanlarımıza nasıl hitap ederseniz edin, ister “şehit” deyin, ister “leş” olduğunu söyleyin, değişen hiçbir şeyin olmadığını göreceksiniz.

Önceki gün Diyarbakır’da BDP’nin “izin verilmeyen” mitingi olaylı başladı, olaylı sürdü. Sonrasında Diyarbakır’da polisin yaptıklarına içerlenenlerin Şırnak’ta intikamı görüldü.

Bir mitinge izin verilmedi diye yine insanlarımız öldü.

Bir mitinge izin verilmedi diye insan öldürüldü.

Şırnak Kato Dağında şehit olan iki askerden birisi de Cevdet Deniz Özdemir’di.

Oysa Özdemir de, “Benim ödediğim vergilerle lüks arabalarla gezip, benim ölmeme göz kapatıp, öldürmeme izin vermeyen zevatlar artık uyanın. Sen rahat uyuyasın diye sırtımda 40 kilo yük, aklımda vatanım dağlarda geziyorum.” diye kurşunu atanlar gibi benzer şekilde sitem yüklü kelimeleri bir biri ardına dizerek sosyal paylaşım sitesine ekliyordu.

Belki daha fazlasını yazmak istiyordu.

Belki, “sizin kuru inadınızın cezasını çekiyorum” demeye getirecekti.

Çünkü ölen de bu ülkenin insanıydı, öldüren de…

İnat edenlerse 30 yılı aşkın bir süredir inadına devam ediyordu.

Ama çoğunlukla Kürt gençleri ölüyordu.

Yoksul insanlardı yere düşen, sefaletti gözyaşı döktüren, kırılan umutlardı semayı delen feryatların sebebi.

Hep yoksullar ölüyordu, garibanlar toprağa düşüyor, ona umut bağlayan, onu seven, bağrına basmak için bekleyenlerin yüreği dağlanıyordu.

Onun ve bizim ödediğimiz vergilerle birileri caka satıyordu.

Saltanat sürüyordu kimileri…

O vergilerin gücüyle kalpsiz olmaya başlamışlardı.

PKK’yla mücadeleyi, “silahla” çözmekten ötesini anlamayanlar, 30 yıldır yanlış taktik uyguladıklarının farkına varamadılar.

“Yasak hemşerim” siyaseti güdenler, sokağa çıkan insanlardan ürktüler. Birileri bağırınca ülke elden gidecek sandılar. Birileri konuştukça, kendi ayıplarının ortaya döküleceğini bildikleri için susturma yolunu seçtiler.

Bu, bütün iktidar dönemlerinde, bütün askeri yönetimlerde değişmedi.

Ne sivil, ne demokrat, ne anti demokrat yönetimlerde bakış açısı farklılaşamadı.

Değişim için düğmeye basanların sonu feci oldu.

Dönüşüm isteyenlerin ölümleri bir sır olup gitti.

Çünkü her zaman birileri akan kanın durmasını istemiyor, birileri güçlerinin elinden alınmasına rıza göstermiyordu.

“Demokratik hakkımızı kullanıyoruz” diyenler, bir başkasının özgürlüğüne engel olabiliyordu.

İki ileri bir geri gidiyorduk.

Demokratik açılım yapıyor, hayata geçmemesi içinse tüm kesimler çaba harcıyordu.

Ne meydanlara inen BDP, ne miting yasaklayan hükümet, ne de olaylara müdahale eden asker veya polisin “çözüm” istediğini gösteren en ufak bir “samimiyeti” yoktu.

Ya da Ergenekon her iki tarafta da çok ama çok etkiliydi.

Öyle veya böyle insanlar ölüyordu…

Acı olansa ölenler bu ülkenin insanıydı, üstelik yoksul kesimdendi, çaresizlerdi, yarına umutla bakacak halleri kalmamıştı.

Bu ülkeyi soyup soğana çeviren, yetimin malını yiyen, servetine servet ekleyenler bir türlü sorgulanmıyor, Kralları kıskandıracak yaşam modelleri ise ekranlarda izlenme rekorları kırıyordu.

Hesapsız harcamalar, güzel kızlar, yatlar, villalar, hizmetçiler, lüks arabalar, Türkiye’nin değişen yüzünü gösteriyor, değişmeyen yüzüne ise pis pis sırıtıyordu.

IMF’ye borç verecek ülke konumuna gelen Türkiye’de “bir avuç” zengin dışındakiler sefaleti yaşıyordu.

Herkes kendi zenginini yaratıyordu, herkes aslında kendi hortumcusunun belini sıvazlıyordu.

Aldığı üç kuruşla ayın sonunu getiremeyenler, alamayacağı maaşın hayalini kuranlar, “yardıma muhtaç” duruma düşenlere bir şeyler anlatılamıyordu, doğrusu anlatılamazdı da…

Sefalet içinde yaşayanların Kürt sorununa bakışı, demokratik açılımdan anladığı, yargı paketlerinden algıladığı hiç de “iç açıcı” değildi.

Yoksul vatandaş, ne BDP’nin talebini önemsiyor, ne hükümetin açılımını. Sorun, işte burada başlıyordu.

Hakkı elinden alınanlar, alakası olmayan yerlerde hazırlanan listelerle iş umudu tükenenler, milleti soyarak zengin olanlar, verilen yetkiyi kötüye kullananlar ve “padişahım çok yaşa” demeye devam edenler.

Bakıyorsanız, önce buradaki adaletsizliğe bakacaksınız!

BDP özgürlük istiyorsa, bunu başkasının özgürlüğüne engel olarak değil, vampirleri deşifre ederek başlayabilir.

Çünkü özgürlüğün önündeki engel, birilerinin saltanatının gitmesi korkusuyla örülen badirelerdir.

Sizin böyle bir korkunuz yoksa o zaman önce onu çekin, ardından diğerleri gelir…

Şimdi “bir sizden, bir bizden” diye saymaktan öte ne yapıyoruz ki…

Twitimden seçmeler
Hah şöyle FSM'de köprü geçişleri ücretsiz olsun dedim, Başbakan sözümü dinledi. Hani okumamıştır ama aklın yolunun bir olduğunu gördü ya o da yeter.
www.twitter.com/naifkarabatak