6 Temmuz 2012 Cuma

Ergenekon’un vekilleri


Yargı paketinde yapılan değişiklik, devam eden davaları etkilemiyordu. Yargının yetkisini aşan uygulamalara son verilecekti. İşin cılkı çıkmıştı canım, önüne gelen tutuklanıyor, akıllı uslu adamlar darbeye teşebbüsten yargılanıyordu.

Hem böylece daha adil yargılama olacaktı.

Haksızlığın önüne geçilecekti ve daha ne martavallar, ne martavallar...

Meclisten geçen değişiklik, dün Resmi Gazete’de “8 sütuna manşet” değilse de, resmiyete uygun bir şekilde yayınlandı.

Hiç etkilenmeyecek olan Ergenekon, Balyoz, Oda TV ve KCK sanıkları da “tahliye için” dilekçelerini sunmaya başladılar, hem de “dünden hazır” dilekçeleri…

Hani etkilenmeyeceklerdi ya…

Hani bu dava “daha adil yargılama” içindi ya…

Hani, darbecilerden çok çeken bir iktidar vardı, darbecilere göz açtırmazdı ya…

Hani derin devlet uygulaması, derinlere gömülecek, üzerine toz toprak atılarak, bir daha Günyüzü görmemesi sağlanacaktı ya…

Hani demokrat olmuştuk, artık bir hukuk devletiydik, kendini bilmezlerin bir gece yarısı darbe yapmasının önüne geçilecekti ya…

Hani bundan böyle “gün oluyor, darbeciler de yargılanıyor” diye ödü kopanlar, teşebbüse yeltenmeyecekti ya…

İşte bütün bu haniler için meclisimiz gece gündüz çalışmış, Özel Yetkili Mahkemelere yol vermişti.

Parmak kaldıran vekiller, çok iyi şey yaptıklarını mı sanıyorlardı, yoksa her zamanki gibi “parmak kaldırılacak!!!” komutuyla hazırlanıyor ve “kaldır!” komutuyla da kaldırıyorlar mıydı?

Sonunda emir gelmişti, görev tamamlanacaktı.

Paşa paşa genel kurula girecek ve “evet” diyeceklerdi.

Gün olur, alır başını giderlerdi, gün olur başını alır gelirlerdi.

Ergenekon’un Avukatı diye suçladıklarına karşılık, Ergenekoncuları Kurtaran Adam kılığına girer, uçar, kaçar, Süpermen bile olurlardı.

Söz konusu derinleri muhafaza etmekse, gerisi teferruattı çünkü.

Çünkü, derinleri kurcalarken sert kayaya çarpmış, kazmanın çıngıları, ne yaptıklarının farkına vardırmıştı.

Uyanmışlardı belki de “derin” uykudan…

Belki de “misyonlarını” tamamlıyorlardı.

Zaten imzalar ıslak değildi, çoktan mürekkepler kurumuştu.

Hem hepsi “iyi çocuklar”dı, tanıyorduk da…

Bir işe girecekseniz de “sözde değil, özde” aranıyordu ve bunun için “yürekten” inanmak gerekiyordu.

Parmak kaldırmaktan öte bir şey bilmeyen veya bildiklerini uygulamaya güç yetiremeyen vekiller, yine kolay yolu seçerek parmak kaldırmış, Ergenekonculara özgürlük getirecek, darbecileri aklayacak düzenleme için “evet” butonunu kullanmışlardı.

Böylece milletin vekili değil, Ergenekoncuların vekili olduklarını orta yere koymuşlardı.

Bunu da günler, geceler boyu uykusuz kalarak, sinirleri gererek, tekme, tokat ve yumrukları göze alarak yapmışlardı.

Öyle fedakârlıkta bulunmak kolay değildi, her babayiğidin de harcı değildi.

Bazen gözlerimi yaşartacak, zırıl zırıl ağlatacak kadar özveri gösterdi, sıkıntı çektiler.

Sırf Ergenekoncular özgür kalsın, yarım kalan işlerini görsünler diye bir değil, iki değil, çoook saatler çalıştı, gün yetmedi, diğer günden borç bile aldılar.

O endamlı, yakışıklı, güzel, alımlı, çekici vekillerimiz, Ergenekon için salaş bir durumu bile göze aldılar.

Sakal tıraşı olamadı, ütülü elbise giyemedi, fondötenden mahrum kaldı, gözaltı kremleri aktı gitti.

Makyajı akanlar oldu, kremleri bozulan, gerilen yüzü sarkan, gözaltı şişenlere rastlandı.

Ne duş alabildi, ne duş jeliyle rahatlayabildiler.

Sıra kapaklarında uyukladı, uyku arasında “evet” dediler.

Aç kaldılar, açıkta kaldılar, ayakta durdu, oturmaktan bir yerleri sancılandı.

Koku süremedi, saçını tarayamadılar.

Öyle fedakârlık, öyle fedakârlık yaptılar ki, artık tahliye olacak darbeciler, vekillerin bu sonsuz özverisini karşılıksız bırakmaz.

Darbe yaparlarsa iyi yerlere gelirler...

Darbeye kadar katlar, yatlar ve kotlar emirlerinde olur.

Belki banka hesaplarına bir güzellik yapan bile çıkar.

Kim bilir, vekillerin arzusu istikametinde harcama yapmaktan çekinmezler.

Nasılsa derin adamlar ve derinlerde olan servetin miktarı tahmin dahi edilemez.

Ergenekon’un Vekilleri, görevini yapmanın “tamamen duygusal” iç huzuruyla, nasılda rahattırlar nasılda, canlarım benim.

Meğer analar ne evlatlar doğurmuş da, bizim haberimiz yokmuş.

Twitimden seçmeler
Her zaman aynı hataları yapıyoruz. Zaman, mekân ve şekli değişse de hatamız, özü itibariyle aynı kalıyor ve her seferinde daha çok acıtıyor.
www.twitter.com/naifkarabatak

5 Temmuz 2012 Perşembe

Büşra hocalar da yanıyor!


Önceki gün Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin “Mezuniyet Töreni”ne katıldım. Törende “Büşra Hocaya Özgürlük” pankartıyla sahaya çıkan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri dikkatimi çekti.

Kimdi bu Büşra hoca, neden esir olmuştu, hangi sevgiyle özgürlük istiyorlardı?

Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olan oğlum Fatih’in mezuniyet töreni için sıcak havada, tıkış tıkış trafikte Marmara Üniversitesi’nin Beykoz kampüsüne doğru yol alırken “Büşra” adında bir hocayı tanımıyordum.

***

Türkiye, son zamanlarda giderek “polis devleti” görünümü almaya başladı.

Suçlayanlar, suçlananlardan daha “AK” konumdaymış havası estiriliyor ve neyin suç olduğunu belirleme hakkını elinde bulunduranların olduğuna inanmaya başlıyoruz.

Bugün suç görülenlerin, yarın “saçma” bulunacağını, hatta “komik” kaçacağını bile bile saçmalıklarda ısrar ediliyor.

Düne kadar “Kürtçe şarkı” dinlemek, ceza almak için yeterli sebepti.

Hatta düne kadar köylünün alın teriyle ürettiği tütünü, sigara kâğıdına sardığı için aylarca cezaevinde yatan insanlar vardı.

Bugün de benzer saçmalık var; kendi ürettiği tütünü satmaya çalışan zavallı köylü kardeşlerimizin tütününe el koyuyor, ceza veriyor, bazen de tutukluyorlar.

Kanunlarda “saçmalık” var diye, o kanunun doğru olduğu anlamına gelmez.

Kanunlar, insanların özgürlüğüne, kazanmasına, özgür düşünmesine veya değerlendirmede bulunmasına engel olamaz ve olmamalı da.

Dün saçmalıklarla insanların elinden alınan özgürlüklerin yerini, bugün “Kürt sorunu çözülsün” diyenlere yapılan tutuklamalar aldı. Hükümet, bir yanda Kürt sorununu çözmeye uğraşırken, diğer yandan Kürt sorununun çözümünü isteyenler tutuklanıyor. Çözme niyeti ve azmi varken, yasal düzenlemeler eksik ve aksak bırakıldığında sorunların içinden çıkılmaz hal alıyor ve aslında niyet sorgulanmasına da sebep oluyor.

Bir yandan Kürtçe’yi seçmeli ders yapacaksınız, diğer yandan Kürtçe savunmaya izin vermeyeceksiniz. Bu en kestirme yoldan “saçmalığın daniskası”dır, ötesi yoktur.

Halbuki bugüne kadar gelen siyasi irade içerisinde Kürt sorununu çözmeye en yakın parti, AK Parti’dir. Öyleyse ya sorunu çözün ama engelleri de kaldırın ya da çözmeyin kalsın, ne diye Demokratik Açılım yapıyorsunuz ki!

***

Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Büşra Ersanlı’nın “KCK’lı” olduğu için mi, yoksa mesleği gereği “siyasi” düşünüp, değerlendirme yapabildiği ve “özgürlük” istediği için mi tutuklandığını anlayamadım.

Öğrencilerin sevgisini de çözemedim.

Koskoca fakülte öğrencileri, kız erkek ayrımı yapmadan, kendi elleriyle hazırladıkları pankartlarla “Büşra Hoca’ya Özgürlük” derken, KCK’lı oldukları için mi destek verdiler, bu suçlamaların “saçma” olması nedeniyle mi, yoksa sevdiklerinden mi?

Üniversite öğrencilerinin sevgisini kazanmak o kadar da kolay değil.

Hele hele halen “Atatürkçülük” geçer akçe iken, “KCK’lı” bir öğretim üyesine “hoş” bakılmaz. Zaten sorun da Atatürkçülüğün (sorunlu şekilde) geçer akçe olmasında.

Atatürkçülük, insana değer katan bir kazanım değil, sevgisini yansıtma biçimi olduğu halde “bizim gibi olacaksınız” anlayışı güdüldüğünden, herkes Atatürkçü olmalı, laik kalmalı, Kemalist olmalı…

Bu geçer akçeye bugün eklenenler de var elbet; Herkes kara yüzlü olsa da “AK” olmalı, “cemaat” desteği bulunmalı, “iktidara yakın” durmalı ve başkaları bir şey demesin diye de “azıcık” Atatürkçü, “birazcık” laik kalmalı.

Oysa bu ülkede, bu saydıklarımdan hiç birisi olmak istemeyen de, bazısını beğenip, bazısını beğenmeyen de var ve olmalı da.

Dün, katı laiklerin yaptığı zorbalıklara, Atatürkçülük maskesine bürünerek yapılan zulümlere “İllallah” diyen bizler, bugün sorunlara çözüm isteyenleri “suçlu” görmeye başladık.

Kimi “mevcut kanuna” göre suçluydu, kimi “polis devleti anlayışına” sığdırılamıyordu, kimi de “bize ters” geliyordu.

Oysa, Büşra hoca gibilerin yaptığı, kangren haline gelen ve 30 yılı aşkın bir süredir on binlerce insanımızı kaybetmemize neden olan bir sorunun çözümü için didinip durmaktan öte bir şey değildi.

“Şehir yapılanması” çok esnek bir cümle…

Aynı mantıkla gittiğinizde, BDP’ye oy veren herkesi içeriye tıkmak gerek.

İçeri tıkmakla Kürt sorunu çözülecekse, hep birlikte BDP’lilerin tutuklanması için eylem yapalım.

Ama azıcık kafası çalışan herkes de bilir ki, bir sorunu çözmek, o soruna giden veya sorunun sebep olduklarını suç görmek, yok saymakla mümkün olmayacaktır.

Eğer yeni anayasada da, bu kadar “özgürlük” olacaksa, hiç olmasın daha iyi.

Bir yanda Kürtçe’yi seçmeli ders yapacaksınız, bir yanda “Kürtçe savunma” aldırmayacaksınız, bir yanda “sorun çözülsün” diyenleri yaftalayarak tutuklayacaksınız.

Yoksa “Kürt sorununu çözeceksek biz çözeceğiz. Başkasının sorun demesinden gıcık oluyor, yaftalıyoruz” musunuz yoksa ülke Polis Devleti oldu da bizim mi haberimiz yok!

Suçlamalar da, verilen cezalar da toplum vicdanını incitmemeli, Büşra hocalar boş yere yanmamalı.

Twitimden seçmeler
Öyle bir hale geldik ki, çoğunlukla suçlananlar, suçlayandan daha ak, yargılananlar, yargılayandan daha pak! Ve biz hukuk arıyoruz!
www.twittercom/naifkartabatak

3 Temmuz 2012 Salı

Manşetlerle galip durumdayız!


İstanbul- Fenerbahçe Kulüp Başkanı Aziz Yıldırım, Metris Cezaevindeki günlerini noktaladı, taraftarın sevinç tezahüratları arasında tutuklu olduğu Metris’ten, evine doğru yol aldı. Şimdi evinde, güvercinleriyle çok daha mutlu ama bu nereye kadar sürecek.

Bir süredir mahkeme önlerinde ilginç sevinç çığlıklarına şahitlik ediyoruz. Bu çığlıklar, bir zafer sarhoşluğunu andıracak türden.

Birisi “darbeye teşebbüs”le yargılanırken tempo tutanlar görülüyor.

Kimi darbe yaptığı için yargılanıyor, alkışlarla destek olanlar çıkıyor.

Bazıları yüz kızartıcı suç işliyor, neredeyse suçu sabit ama destekçileri de azımsanmayacak boyutta.

Fenerbahçe Kulüp Başkanı Aziz Yıldırım için tam bir yıldır yas tutan taraftarlar var.

Hatta eylemler yapıldı, polisle çatışıldı, pankartlar açıldı, meydan okundu, gözdağı verildi.

Elbette birisini sevmek, onun suçunu hafifletme sebebi olabilir ama birisini seviyorsunuz diye yaşananları yok saymak da mümkün değil.

Aziz Yıldırım, Metris’ten “beraat ederek” çıkmadı, tutukluluk süresi dolduğu için tahliye edildi ama aynı zamanda ceza aldı.

Verilen ceza ne kadar uygundur elbette bilmek mümkün değil.

Zaten o kısımla değil, “suçu sabit hale gelen” bir kulüp başkanının tahliyesinde yaşananlara değinmek istiyorum.

Metris’ten çıkan Yıldırım, evine gidene kadar trafiği kilitleyen taraftarın çılgınca sevinç gösterilerine tanıklık ettik.

Gün boyu televizyonlar, “tahliye” ve verilen “cezayı” konuştu.

Dün bütün gazetelerin birinci sayfasında önemli yer tutan tahliye için “özgürlük” sözü dikkat çekiciydi.

Mahkeme Aziz Yıldırım’ı örgüt kurmaktan suçlu bularak 2 yıl 6 ay ceza verdi. Yine şike ve teşvik priminde de suçlu bularak, 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırdı. Böylece Yıldırım’ın toplam 6 yıl, 3 ay cezası oldu.

Mahkeme kararına itiraz edildiğinden Yargıtay’ın ne karar vereceği beklenecek. Bu süre ne kadar sürer bilinmez ama bilinen Yıldırım’ın yargılandığı davada suçlu bulunduğudur.

Elbette gerçekten suçlu mudur, değil midir bilmemiz mümkün değil. En azından kendisi ikrar etmediği müddetçe bu böyle olacak.

Ülkemizde oynanan maçlara bakıp, “bizde şike olmaz” denmeyeceği de gün gibi açık ama bu, tüm maçlar veya takımlar böyle anlamını da taşımaz.

Metris’in önünü bayram havasına çeviren taraftarların “neye sevindiği” çok önemli.

Aziz Yıldırım tahliye oldu diye sevindiklerine kuşku yok.

Ama bunun bir de yansıması var. İnsanın kendisine bile söyleyemediği gerçeği var. Sorun, bu gerçek, hangi yönde, terazinin hangi kefesinde olduğudur.

***

Sevinç gösterisinde bulunan taraftarlar mahkemenin “suçlu” buldukları konuların “masum” ve “olağan” olduğuna inanıyorlar mı, inanmıyorlar mı?

Benim asıl merak ettiğim budur.

Tıpkı Ergenekon soruşturmasında, mahkemenin önünde sevinç gösterisinde bulunanların neye sevindiğini merak ettiğim gibi, taraftarın da neye sevindiğini çok merak ediyorum.

Şike iyidir, hoştur, biz yapınca pekâlâ helaldir diye var mı?

Maçın sonucunu etkileyecek girişimlerde bulunmak, “maç yapma” kuralına uyuyor mu?

Suç örgütü kurmak ve bunun liderliğini veya üyeliğini yapmak çok sevinilecek bir şey mi?

Yoksa taraftarın hepsi, Aziz Yıldırım’ın suçsuzluğuna inanıyor da, atılan iftiralara karşı gövde gösterisi, güç birliği, samimiyet göstergesini mi yansıtmaya çalışıyorlar?

Oraya doluşan kalabalık, televizyon ekranlarında konuşanlar ve gazetelerde yorum yapanlar, hepsi Aziz Yıldırım sevgisiyle mi dolu?

Yargıtay cezayı onarsa ve Yıldırım yeniden cezaevine girerse ne olacak, sevinç tersine mi dönecek, destek sonuna kadar mı sürecek?

Bütün bunlar merak konusu ama “neye sevinildiği” çözülürse, Türkiye’deki suçlar da bir o kadar azalır.

Yargılamaların “vicdanları rahatlatacak” oranda adil yapılmadığı bir ülkede, bütün bunları değerlendirmek çok da kolay olmuyor.

Ne yazık ki, suçlayanın niyeti, suçlananın niyetinden çok daha kötü olabiliyor.

Bazen yargılayan, yargılanandan daha suçlu pozisyonda da olabiliyor.

İşte o zaman taraftarın sevinç çığlıklarının nedenini çözebiliyoruz.

Bu adalet sistemi, bu şekilde yargılama, yapboz tahtasına dönenen yasalar nedeniyle suçluları suçsuz, suçsuzları suçlu görmeye devam edeceğiz.

Üstüne bir de hiç bitmeyen davalar, konuyla hiç alakası olmayan sorgulamaları da eklediğinizde ortaya çıkan tablonun çok da “adil” bir yansıması ne yazık ki olmuyor.

Fenerbahçelilerin sevincinin esas nedeninin bu olduğuna inanıyorum veya inanmak istiyorum.

Yoksa mevcut durumda Aziz Yıldırım, mahkemece suçlu bulunmuş ve isnat edilenler, alkışı hak edecek bir davranış türüne girmiyor.

Eğer taraftar, sevincini bu yönde yapıyorsa sorun adalet sisteminde, değilse anlayışımız, değer algımız, ahlaki yönümüz çok sorunlu olmaya başladı demektir ki, bu çöküş kolay onarılacak gibi durmuyor.

Twitimden seçmeler
Beni beğenmiyorsunuz ama dün Metris’in önünden geçmem, Aziz Yıldırım’ı tahliyeye yetti. Fenerbahçeli arkadaşlar, haberiniz ola :)
www.twitter.com/naifkarabatak

Bostancı ve korkuluğu!


İstanbul- Kemalistler bu hikâyeyi çok iyi bilir, anlatmayı da çok severler. Hani Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluğu dendiğinde “sadece 2, (yazıyla da iki)” örnekleri var ya. Birisi matematik öğretmeninin “Evladım, senin adın da Mustafa benim adımda Mustafa. Karışıklık olmasın diye değiştirelim. Senin adın bundan böyle Mustafa Kemal olsun” demesi ve Atatürk’ün bu dayatmaya ömür boyu rıza göstermesidir.

Çocukluğumda bu hikâyeyi çok garip bulurdum. Hani iki Mustafa olsa ne olacaktı ki, Öğretmen Mustafa ile Öğrenci Mustafa arasında fark vardı. Hem isim değişecekti, öğretmen niye değiştirmiyordu da, öğrencisine isim dayatıyordu. Bunun için ailesinin rızası gerekmez miydi, “adın böyle olsun” dediğinde Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü gibi “etkili” bir kayıt örneği mi oluşturuluyordu?

Neyse bu sadece kafamdaki sorulardı, konumuza dönelim. Atatürk’ün çocukluğu dendiğinde birincisi ismiyle ilgili olanıydı, ikincisiyse “işiyle” ilgili olanı. İşi dedik diye tümden demedik, “geçici” ve “ücretsiz” bir işti. Hani küçük Mustafa’nın dayısının çiftliğine gittiği bir günle ilgili.

Hikâye o günü anlatır.

Dayısı bakla tarlasını gezdirirken, küçük Mustafa’ya “Bak Mustafa (neden yeğenim dememiş)” diyerek bakla tarlasına zarar veren kargaları gösterip, “baş düşman” ilan etmesi.

Aslında bu hikâye, küçük Mustafa’nın, dayısının bostanında karga kovaladığına ilişkin ibret dolu hikâyesidir. İbreti ise o yaşlarda bostana korkuluk konulacağını öğreniyorduk, fena mı?

Sonra bir başka ibretimiz ise gelecekteki cumhurbaşkanının bostan bekçiliği yapacak kadar alçakgönüllü olmasıdır. Aynen küçük Mustafa bunu bilmiyordu ama biz biliyorduk.

Bu hikâyeyi okuduğumda da kafamda sorular oluşmuştu. Gıcıklık yaptığımdan değil, soruları engellemem mümkün olmadığındandır. Zaten öğrenmenin ilk yolu, soru sormayla başlardı.

Sorular şöyleydi, küçük Mustafa dayısına ömrü boyunca sadece bir gün mü gitmişti, bostanı olan dayısını ilk kez mi görüyordu, bu ne resmiyetti, bostanla tanışması da mı ilkti, o güne dek karga görmemiş miydi, “Karga karga gak dedi, çık şu dala bak dedi. Çıktım baktım o dala, ah bu karga ne budala..” henüz kaleme alınmamış mıydı, bu bostan neredeydi, Mustafa olmayınca kargaları kim kovalıyordu?

Konumuz elbette Kemalistleri kızdırmak değil, korkuluğun ne işe yaradığını sorgulamak.

Bostan korkuluğu, bostana zarar verecek ama havadan gelen kötü niyetlilerden bela gelmemesi için dikilir. Korkuluk dediğiniz, “t” şeklinde getirilen iki değneğin tepesine eski bir şapka, sırtına da eski bir ceket konulmasında ibarettir. Bostancın tasarımcılığına göre bu korkuluk, daha korkunç hale getirilebilir. Ucube bir burun eklersiniz, samanla yaptığınız yüze korkunç görünüm katacak bir şeyler düşünürsünüz.

Ve artık bostanınız, kendi elinizle oluşturduğunuz korkuyla güvendedir.

Ama siz güvenmezsiniz bostan korkuluğuna. Çünkü karga, budalalığıyla, o korkuluğun kendisine bir zarar vermeyeceğini bilir. Bostancı da bunu bilir, çünkü onda da kargada olmayan akıl vardır. Belki bu korkuluk, saf kargaları uyutmaya yeter, hepsi o kadar.

Bunu bildiğinizden küçük Mustafa gibi kargaları sopayla ve sesle ürkütecek insan gücüne ihtiyaç duyulur. Bazen de ateşli silahlara.

Ama bütün bu çabanız, bostanınızı korumaya yetmez; bunun kenesi vardır, kurdu vardır, böceği vardır. Bunlar içinse ilaç kullanmak gerekir. Gideceksin tarım ilacı satan yere veya Tarım Müdürlüklerine, düşmanını ekarte edecek ve bostandaki hıyarları korumaya alacak ilaç edinirsiniz.

Anacak o ilacı almak kolay olsa da bostana serpmek, ayrık otları temizlemek yürek ister. Çünkü siz de risk altındasınız ve her an için zehirlenebilirsiniz. Bunun için özel kıyafetleriniz olmalı, iyice korunmalısınız.

Bostan deyip geçmeyin, onlar sizi doyuracak ve en önemlisi size “bostancı” unvanını verecek olanlardır.

Yoksa sizin de bostan korkuluğundan farkınız kalamaz.

***

Aslında ben bunları yazmayacaktım. Bir gece yarısı Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırıldığını öğrenince aklıma “Bostan Korkuluğu” geldi ve arkası çorap söküğü gibi…

Ama ibret alacağız elbet. Hem biz, hem parmağını kaldıran vekiller, hem de o yasa tasarısını kaleme alanlar, hazırlanmasını isteyenler…

Bostandakileri sadece “hıyar” olarak görürseniz, onu korumak için tedbirler almaya başlarsınız. Çünkü karnınızı doyuracaktır. Eğer başka yerden karnınızı doyuracaksanız ve hıyarlara ihtiyaç duymuyorsanız, o zaman bir korkuluk çakarsınız tarlanın ortasına ve korursunuz.

Bostana bir bütün olarak bakarsanız, o bostanın içindekilerle birlikte ortak kullanım alanınız olduğuna inanırsanız ve hele hele bostandaki hıyarların size “Bostancı” unvanı verdiğine de inanıyorsanız, davranışınız daha farklılaşır.

Önce bostanla uğraşırsınız, onları seversiniz, onlara zarar verecekleri ayıklarsınız, zararlı ot ve haşerelere karşı ilaçlama yaparsınız. Diktiğiniz korkuluğun, sizin sonunuz olmasına izin vermez, sadece kötü niyetli kargaları caydırmaya dönük olduğunu anlarsınız.

Ama siz, koca bostandaki tüm sebzeleri, hep birlikte “hıyar” görürseniz, 90 yıla yakın bir zamandır yapılandan farklısını yapmaz, bostana bir korkuluk dikersiniz ve korkuyla bostanın korunduğunu sanırsınız.

O zaman, o korkuluğun yerine ha siz geçmişsiniz, ha başkası hiç fark etmez.

Önemli olan bostancı olabilmek. Korkuluk, iki sopayla ve kolayca ortaya çıkıyor zaten…

Twitimden seçmeler
Ve bir gece yarısı darbecilerin korkulu rüyası özel Yetkili Mahkemeler kaldırıldı. Şimdi korkulu rüya görmek bize kaldı, her zamanki gibi.
www.twitter.com/naifkarabatak