28 Haziran 2012 Perşembe

Soylu’yla Kurtulmuş olunacak!


Bombayı Radikal Gazetesi patlattı ve bir anda siyasi kulisler hareketlendi. Patlayan bomba, HAS Parti Genel Başkanı Prof.Dr. Numan Kurtulmuş ile eski DP Genel Başkanı Süleyman Soylu’nun AK Parti’ye geçeceğiydi…

Ortaya atılan bomba henüz bir iddia olsa da, hem AK Parti’de, hem Has Parti’de ve hem de eski Demokrat partililerde büyük bir heyecan oluşturdu.

AK Parti, anketlerin aksine “iki ileri bir geri” tavrıyla son zamanlarda iyice eleştirilir oldu. Özellikle Uludere’de 34 masum insanın katledilmesi, ardından parti içinde hiç de “insani” olmayan beyanlar da eklenince sıkıntı çekildi.

Darbecilere karşı dik duruşuyla gönüllerde taht kuran AK Parti, bir anda Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırma çabasıyla herkesi şaşkınlığa uğrattı.

Cemaatle kol kola girilen seçim ve Ergenekoncularla mücadeleden sonra cemaatle arasındaki buzlar da bir başka tepki çeken konuydu.

Burada bir nüans farkını eklemeliyim.

Söz konusu cemaat olunca tepki de farklıydı elbet.

Bir kesim cemaatle çok sarmaş dolaş olmasını eleştirirken, bir başka kesim ise cemaatten soğumasını eleştiriyordu.

Ve bir türlü Yeni Anayasa konusunda “ciddi” gelişme kaydedilemiyordu.

Hem demokratikleşme yapılıyor, hem demokratikleşmeyi sekteye uğratacak adımlar atılıyordu.

Hem Yeni Anayasa çalışması yapılıyor, hem eski anayasanın antidemokratik maddelerine sarılarak savunma yolu seçiliyordu.

Demokratikleşmeyi “sonuna kadar” götüreceği söylenmesine rağmen, tıpkı Ergenekon’daki gibi “cayma” gözleniyor, Kürtlerin talepleri ırkçı bir yaklaşımla reddediliyordu. Bunun için bahane terördü ama zaten 32 yıldır o bahaneyle hiçbir şey verilmiyordu. AK Parti’nin farkı olmalı, teröre rağmen, özgürlüklerin önü açılmalıydı.

Öte yandan AK Partili belediyelerle ilgili ciddi suçlamalar vardı ama hep “başka partili belediyeler” soruşturmaya uğruyor, el çektiriliyor, tutuklanıyordu.

Yerelde mağdur vatandaşa yapılan zulümler, AK Partili belediyelerce yapılıyordu ama genel merkezden “takdir”den başka bir şey yoktu.

Bütün bunlar anketlerin ötesinde AK Partinin gerçeğiydi.

***

AK Parti, büyük kongrede “farklı bir imaj” çizmek için şimdiden kolları sıvadığı anlaşılıyor. Kongre öncesi, kamuoyunun takdirini kazanan ve demokrat kimliğiyle öne çıkan isimlerin partiye kazandırılması umuluyor.

Bunun için ilk olarak kulislerde konuşulan ve bomba etkisi yaratan isim ise Kurtulmuş ve Soylu’ydu.

Bu demektir ki, arkası gelecek ve AK Parti, “üç dönem” için ayıklama yapmaya şimdiden başlayacak.

Ancak, sorun, bu iki ismin AK Parti’ye geçip geçemeyeceği ile ilgili.

Çünkü iki isim de “bir yerlere gelme” amacıyla siyaset yapanlardan değil.

Bir yerlere gelmek için siyaset yapanlar, getirenlerin emir eri olmaktan öteye gitmez. Bugüne kadar böyle oldu, bundan sonra da böyle olacaktır.

Bir siyasetçiyi pazarlayanlar, ondan nemalanmayı arzulayanlardır kuşkusuz.

Soylu ve Kurtulmuş için elbette bu söz konusu değil, onların isminden faydalanılacak ve parti, yeni görünüme kavuşacak.

Peki ne değişecek?

Ne Numan Kurtulmuş, ne de Süleyman Soylu “parmak kaldıran” milletvekillerinden olmayacaklar.

Olmayacakları da darbelere karşı durdukları tavırdan zaten anlaşılıyor.

Başını emme basma tulumba gibi sallayan, liderin ağzından çıkan her şeyi onaylayan ve “parmağını kaldır” dediğinde kaldıran, “indir” dediğinde indirenlerin, halktan aldığı vekâlet bile tartışılır.

Milleti temsil edenler, milletin aleyhine olacak uygulamalar için parmağını kaldırırken, yüreğinde meydana gelen depremlerle sarsılanlardır.

Ancak, sadece AK Parti değil, bugün siyaset sahnesinde olanlar, genel başkanın “parmak adamları” olmaktan kurtuldukları anda, “lider” konumuna yükseliyor, değilse de milletin gönlünde taht kurmaya başlıyorlar.

Başbakanın çok sevilmesi, aslında bu nedenleydi ama şimdi kendisi “parmak adam” istemeye başladı. Çünkü “güçlendi” ve güçlenen her insan gibi “saltanatını korumaya” alma çabası içine girdi.

Bu nedenle hiçbir AK Partili belediyenin şaibesi araştırılmıyor, soruşturulmuyor, gereken yapılmıyor.

Sırf bu nedenle demokratikleşmeden geri adım atılıyor, darbelerin araştırılmasında büyük rolü olan Özel Yetkili Mahkemelere ince ayar çekilmek isteniyor.

Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş, doğrusu birer değerdir ve demokrat kimlikleriyle de iki önemli isimdir. Üstelik de “tabanda” transferi büyük sevinçle karşılanan kişilerdir.

Öyle anlaşılıyor ki, Başbakan Erdoğan, birçok şeyin farkında ve bu nedenle de Soylu’yla Kurtulmuş olmayı umuyor…


Twitimden seçmeler
Başbakan, milyarlık televizyon açan belediye başkanlarına “Aferin başkanım, malı iyi götürmüşsün” diyor mu merak ediyorum.
www.twitter.com/naifkarabatak

27 Haziran 2012 Çarşamba

Ucu dokunmaya başladı!


Ülkede okuma yazma oranının neden onlarca yıl düşük olduğunu araştıranlar, bir türlü gerçeğe ulaşamıyor. Oysa sebebi çok basit, okuyan halk, sömürüldüğünü anlayacak ve doğal olarak da sömürenlerin tahtı sarsılacak.

İsterseniz buna çok bilindik bir örnek vereyim. Çok uzun yıllar önce, doğduğum yerde bir okul açılması gündeme gelmiş. Okul dedikse Harvard açılacak değil ya, ilkokul açılacak. İlk karşı çıkanlar o zamanın “iradesi” olan ağalarmış. Yıllarca okul açtırmamışlar.

Ne yani, marabasının oğlu okula gidecek, okuma yazma öğrenecek, ağanın halka zulmettiğinin farkına varacak, olacak şey mi?

Olmamış tabii…

Yıllarca engellemişler…

Önce ilkokula müsaade edilmiş, sonra ortaokul için direniş göstermişler.

Ve derken ipin ucu kaçınca ağalığın da köküne kibrit suyu dökülmüş.

Elbette şimdi de ağalık var ama eski ağalıkla şimdiki arasında da dağlar kadar fark var. Şimdi bey olduk, paşa olduk, belediye başkanı olduk, “Başkanın kardeşi” unvanı aldık, milletvekili olduk, olduk ha olduk…

Konumuz ağalık, beylik, paşalık değil, “korunma içgüdüsü” olunca, yerel bir örnek olması açısından verdim. Devlet de böyledir aslında. Devletin ceberrutluğu, kendini koruma içgüdüsünden gelmektedir.

Halkı koruma adına bir yapıya bürünen ve adına “devlet” denen şey, bugüne dek, kendini korumayı amaçlamaktan öte bir şey yapmamıştı.

Tarih boyunca da devlet, kendisini halktan koruma içgüdüsü geliştirmiş, derin yapılar da bu içgüdünün eseri olarak ortaya çıkmıştı.

Bu nedenle de “hak” kavramı, ülkemizde hep bir lüks olarak görülmüş, verirken gıdım gıdım vermiş ve bir ulufe veriliyormuş havası estirilmiştir.

Sanki babasının malını bir başkasına sunuyormuş gibi pinti davrananların esas gayesi, halkı “uyandırmamak”, saltanatlarını korumaktır.

Sonradan çıktı bu demokratlık…

Herkes demokrat oldu birden…

Ta ki, kendilerine dokunana kadar.

Oysa içselleştirilmeyen hiçbir görüş samimiyetini korumaz. Yürekten istemelisiniz, onun için mücadele etmelisiniz ve bir zalimi ilga ederken, yeni zalim siz olmamalısınız.

***

Ülke bugün geçmişiyle yüzleşme adına iki ileri bir geri adım atıyorsa, buna “Özel yetkili” diye adlandırılan mahkemelerin ve “özel yetkili” savcıların katkısı yadsınamaz. Elbette “siyasi irade” ve “kamuoyu desteği” de eklenince derin yapılar ortaya çıkarıldı, darbe girişimleri yargıya intikal etti.

Ama şimdi bir geriye dönüş söz konusu, neden acaba?

Bir süredir “Özel Yetkili” diye adlandırılan mahkemelerin kaldırılması gündemde.

Gerçi hükümetin bir üyesi “kaldırılacak” derken, diğeri “böyle bir çalışma yok” demeyi tercih ediyor ama ateş olan yerden de duman çıkıyor.

Ve sonunda 3.yargı paketinde, yani 1 Temmuz’dan önce “Özel Yetkili” diye adlandırılacak mahkemeler kalmayacak. Hem de “darbelerle hesaplaşan” AK Parti hükümeti tarafından. Bu işte bir gariplik yok mu, yoksa ucunun kendisine dokunmasından korkanlar mı var?

Ne yazık ki, ülkemizde yargı sistemi, her zaman birilerinin “oyuncağı” haline gelmiştir.

Zamanında İstiklal Mahkemeleri, zulümleri örtbas etme için oluşturulmuş bir yapıydı. Halkı aydınlatacak, gidişatın kötü olduğunu söyleyecek, gerçeği gösterecek herkes susturuluyordu. Yargılama yoktu, ceza vardı.

Sonra Devlet Güvenlik Mahkemeleri çıktı. Devlet Güvenlik Mahkemeleri de, halkı koruma, halkın güvenliğini sağlama adına değil, kendi kafasında oluşturduğu paranoya gereği, kendi güvenliğini sağlamaya dönük davalara bakıyordu.

Ve birden demokratlaştık…

Bir gece yarısı uyandık ve demokratlığın çok cici bir şey olduğunu öğrendik. Çünkü darbeler “kaka”ydı, öyleyse karşıtı olan demokratlık çok ciciydi.

Bir zalimi devirecektik, bir zulme son verecektik. Darbeciler yargılanacak, bu millete yaptıkları zulmü, fitil fitil burunlarından getirecektik.

Bunu yapmak için öncelikle devletin tüm organları “bizden” olmalıydı. Bizden olmalıydı ki, zalimle başa çıkabileydik.

Ve bir anda tablo tersyüz oldu.

Darbeciler Silivri’ye, darbecileri yargılama arzusuyla dolu olanlarsa devletin diğer organlarına sirayet etti…

Ancak bunun için “icazetli” olanlar seçiliyordu, bizim gibi darbe karşıtı ve “yürekten demokrat” olanlar değil.

Bir ağa gidecek, yeni bir ağa gelecekti belki de…

Henüz tablo net değildi.

Bir zalimi ilga ederken, zulümler ortaya çıkmaya başlayabilirdi…

Bu minval üzere az gittik, uz gittik dere tepe düz gittik. Bir de dönüp arkamıza baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz.

Ağalar yerinden kalkmış, Silivri’ye istirahate gitmişti, ağanın azapları halen görevdeydi.

Bir şey daha vardı…

Ağanın zulmüyle büyüyenler, “zalimliği” öğreniyordu. Mazlumlardan, mağdurlardan, yoksullardan “öç” alıyorlardı. Bir ağa gidiyordu ama bizim ağa çok yaşayacaktı.

Öyleyse ağaları yargılayan mahkeme lağvedilmeliydi, görevi tamamlanmıştı, bizden olmayan zalimler cezalandırılmış (eh yani) sıra bize gelebilirdi. Bu yargıya güven olmazdı. Hem ağalık da hoştu canım.

AK Parti Grubuna kadar girip, bir yanına bir milletvekilini, diğer yanına da başka bir milletvekilini alan şerefsizler bile vardı. Memlekette yaptıkları zulmü, partide aldıkları itibarla örtbas edebiliyorlardı. (Bu arada o milletvekilleri, yanına aldıklarının zulmünden de haberdardı tabii. )

Nasılsa mazlumun ahı yerde kalmazdı.

Dün bu millete zulmedenler hesap veriyor, bugün zulmedenlerse yarın hesap verecek.

Ama işin kötüsü ne biliyor musunuz, dün de biz mağdurduk, yarın da mağdur olanlar arasında yer alacağız.

Twitimden seçmeler
40 yıldır da tanıyorsan, huyunu, suyunu da bildiğini sanıyorsan “tanıyorum” deme. Önce makam ver, çalsın, çırpsın ve o zaman iğrençliği gör.
www.twitter.com

26 Haziran 2012 Salı

Burnunu çıkarma, ölürsün!



Birkaç gündür Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti Grup Toplantısında neler söyleyeceği, Suriye’ye nasıl mesaj göndereceği, iç ve dış politikada nasıl bir değişime gideceği merakla bekleniyordu.

Genel olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasını “dikkatli, kararlı ve demokrat” buldum.

Konuşmayı genel olarak değerlendirdiğinizde bu çıkıyor ama tek tek ele aldığınızda ise farklı tabloyla karşılaşıyorsunuz.

Doğrusu “Savaş çığırtkanlarının oyununa gelmeyeceğiz” taahhüdü güzel ve yerindeydi.

Ama savaş çığırtkanlarının isteğinin yerine ne konulacaktı?

Yani, bir savaş uçağı düşürülmüştü, “cezasız kalmayacağı” söyleniyordu, bu ceza ne olacaktı?

Cezayı Beşer Esad çeklerken, onun masum halkı da çekecek miydi?

Kendi ülkesinde düşman muamelesi gören, “itlerin salınıp, taşların bağlandığı” durumdan mustarip olan Suriyeli vatandaşlara bir darbe de biz mi vuracaktık?

Başbakan vurulmayacağını söyledi.

O zaman savaş yoktu, savaşa benzer şeyler vardı.

Başbakan, Suriyeli vatandaşlara “siz bizim kardeşimizsiniz” diyerek dostane bir mesaj yolladı. Mağduriyetlerini bildiğini, her türlü “desteği” vermeye devam edeceğini söyledi.

Demek ki, bugüne dek Suriyeli “muhalif” görünen ama aslında Suriye’nin gerçek vatandaşları olanlara karşı bir destek söz konusuydu. Bu da genellikle silah ve mühimmat olmalıydı.

Dış politika ataklarından da bahseden Başbakan altını sürekli çizerek “uluslararası hukuk çerçevesinde” hak arandığını belirtti. Bu hak arama devam edecek, Suriye’ye yaptırımlarla köşeye sıkıştırılacaktı.

Ve asıl beklenen…

“Ceza” kime gelecekti.

Başbakan, “Bu son olaydan sonra artık yeni bir aşamaya geçilmiştir. Türkiye olarak Suriye yönetiminin sınırlarımızda oluşturduğu güvenlik risklerini hiçbir şekilde tolere etmeyecek, karşılıksız bırakmayacağız. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin angajman kuralları artık bu yeni aşamaya göre değiştirilmiştir.” diyerek, farklı bir taktikten söz etti.

Buna göre Suriye sınırından burnunu uzatan “asker” indirilecekti.

Sınırda “güvenlik riski ve tehlikesi oluşturacak her askeri unsur, bir tehdit olarak değerlendirecek ve askeri hedef olarak muamele görecektir.” diyerek de ne yapılacağını söyledi.

Başbakanın konuşmasından hemen sonra Suriye sınırına askeri sevkiyat hızlandı.

Peki şimdi ne olacak?

Nato’dan veya BM’den çıkacak olan “kınama” veya “uyarma”dır ki, bunun uluslararası hukukta bir geçerliliği olabilir ama hukuk tanımaz bir hale gelen Esed’in yanında ne gibi geçerliliği olacak?

Yalnızlaştırma ve ambargoya karşılık, yanında olan ve destek veren ülkeler var. Bunun da çok tutacağını sanmıyorum.

Yapılacak her ambargo, Esed’in aç kalmasına değil, Suriyelilerin inim inim inlemesine neden olacak.

Hem devlet vuracak, hem intikam almak için biz ve diğer ülkeler vuracak. Suriyeli vatandaşlar ise zaten çektikleri sıkıntıların üzerine çok daha ağır sıkıntılar eklenmesini görecek ve ellerini açıp, “iyi ettiniz” mi diyecek?

Suriye’yle yaşanan kriz, bu açıdan çok zor ve hedefe varılması acı sonuçlar doğuracak bir girişim.

Halkıyla halkımızın “etle tırnak” olduğu iki ülke insanı, zalim bir yöneticinin sıkıntısını nasıl atlatacağını hesap edecek.

Ve yapılan hiçbir ambargo, Esed’i mağdur etmeyecek.

Böyle bir ortamda, burnunu çıkaran Suriye askerini vuracağız.

Sonrası ne olacak?

Bu defa karşılık verme, yine karşılık, yine karşılık.

Sonuçta ise Esed, halen o koltukta oturuyorsa savaş.

Başbakan’ın bu açıdan işi çok zor. Başbakanla birlikte de bizlerin işi zor.

Hem Suriye’yle olabilecek savaşa karşı duran bizler, hem Suriye’de milletimizle bütünleşen Suriyeliler…

Zor bir sınav ama bu sınavdan başarıyla çıkmak, hem hükümete düşüyor, hem diğer siyasilere. Çözüm için birliktelik şart ama asla savaşa bulaşmadan, çözüm üretmektir esas olan.

Twitimden seçmeler
Bazıları yüzünü boyamış, tamtam çalıyor ve savaş çığırtkanlığına çıkmış. Türkiye'de bazılarının beyni ishal olmuş. (Kendileri) savaşa gitseler yanmam.
www.twitter.com/naifkarabatak

25 Haziran 2012 Pazartesi

İt dalaşı ya sonra?



Suriye’yle yaşanan bire bir Yunanistan’la sıkça yaşadığımız “it dalaşı”yla kıyaslanamazsa da, benzerlik olmadığı da söylenemez.

Bilindiği gibi Yunanistan’la uzun yıllardır devem eden bir ve “it dalaşı” denen sorun yaşıyoruz. Dog fight, yani it dalaşı, rakip olduğu halde aralarında savaş bulunmayan ülkelerin savaş uçaklarının bir birine ateş etmeden, karşılıklı olarak silah sistemlerini kilitlemeyi amaçlayan, tehlikeli bir tür savaş oyunudur…

Ama savaş, bir oyun değildir.

Oyun olmadığı bilindiği halde uzun yıllardır da it dalaşı yapılır durur.

Bu eğlencesiz oyunda savaş uçakları, bir birinin çevresinde burgu gibi dönüşlerle, taciz manevrası yapmış oluyor.

Peki bu sevimsiz oyuna neden gerek görülür?

Öncelikle it dalaşına başlayanın asıl amacı karşısındakinin moralini bozarak, psikolojik üstünlük sağlamak.

Elbette “saldırıya niyetlenen ülkeyse” caydırmak.

Ortada bir savaş olmadığı halde, ülke olarak etkili olmak.

Kim bilir, belki taciz esnasında meydana gelen kazada can kaybına bile sebep olabilir. Bunda da “kaza” olduğundan, “savaş bahanesi” olmaz.

Ve askeri gerginliğe neden olmak.

Dikkat ederseniz, aslında hiç birisinde “siyasi irade” yok. Askeri gözdağı verme ve sonuncunda da gerginlik var.

***

Eğer Suriye sınırında “keşif” veya “test” yaptığı söylenen uçağımız, “bilinçli” ve “başka amaçla” gönderilmediyse tıpkı bir it dalaşına benziyor.

Suriye ise kendilerine yabancı olmayan bu keşif veya test uçuşunu tehlike görmesi iyi niyetle bağdaşmıyor.

Haber vermeden, uyarı yapmadan ve düşürmeye dönük saldırıyla, imha edildi.

Bir ülkenin, bir başka ülkenin uçağını düşürmesi, savaşa giden adımın başlangıcı sayılıyor ama her zaman da savaşla sonuçlanan tablo ortaya çıkmıyor.

Türkiye, birkaç gündür diplomatik atak yapıyor, içeride ve dışarıda Suriye’nin kasıtlı vurduğu ve suç işlediğine dönük ataklarda bulunuyor.

Tablonun hangi tarafından baktığınıza göre haklılığınız da değişir.

Genel anlamda “uyarı yapmaması” Suriye’nin kasıtlı olduğunu gösteriyor.

Bu da Suriye’nin mevcut durumu ve gücüyle kıyasladığınızda tek başına yapacağı bir şey gibi gözükmüyor.

Eğer Suriye’de, savaş uçağının düşürülmesi, bir askerin kararı değil, siyasi iradenin de bilgisi dâhilindeyse o zaman bu planlı bir saldırı olduğu kabul edilebilir.

Saldırı planlı mıdır, plansız mıdır, kasıtlı mıdır, kaza mıdır?

Bütün bunların aslında çok da önemi yok.

Önemli olan, bu andan sonra alınacak kararlar “sağlıklı” olacak mıdır, olmayacak mıdır?

Dünkü yazımda da söyledim.

Suriye’ye savaş açılması, öncelikle Beşer Esad’ın halkı nezdinde kaybettiği imajını yeniden kazanmasına neden olacaktır.

Yüz binlerce insan ölmüş, kimin umurunda.

Esad, Suriyeli vatandaşları ya kendisi öldürecek, ya çıkacak bir savaşta, bir başka ülkenin askeri eliyle öldürecek.

Onun için değişen tek şey, bu süreçte halkın bir birine kenetlenerek, Esed’i “lider” ve “kurtarıcı” olarak görmelerini sağlamaktır.

Bu dediklerim Beşer Esed’in bir hayali olabilir ama gerçeği asla olamaz.

Gerçek ise Suriye’nin bu oyunun neresinde olduğunda saklı…

***

En merak edilen ise Suriye ile savaşa girip giremeyeceğimiz…

Amerika, Fransa, İtalya gibi ülkelerin mesajlarına baktığımızda, “hemen savaşa gireceğiz” gibi anlaşılıyor ve elbette “destek olacaklar” diye taahhüt de veriyorlar.

Neredeyse “al bu silahı, koş cepheye” demedikleri kalıyor.

Kınayan ülkeler, hem şiddetli kınıyor, hem de “şiddetin en ağırı” diye de bir tablo çizme gereği duyuyor.

Ortada vahim bir durum var ve Suriye’ye haddi bildirilmeli!

Oysa Suriye’ye haddinin çoktan bildirilmesi gerekirdi.

Kendi insanını öldüren bir devlet başkanı, alaşağı edilmesi gereken alçaktan başka nedir ki?

Her gün yüzlerce Suriyeli ölüyor, yüzlerce masum insan hayata gözlerini yumuyor. Öldürürken kadın, çocuk, genç, yaşlı diye ayrım yapmıyor. Yüzlercesini öldürüyor, kalanların da boynunu bükerek sıranın kendilerine geleceğini bildiriyor.

Suriyeliler birer birer değil, onar onar, yüzer yüzer öldürülüyor.

Suriye’dekiler insan değilmiş gibi, batı hiç istifini bozmuyor.

Bir it dalaşı sonucu, belki tesadüf, belki kasıtlı, belki kaza ama bizim uçağı düşürüyor.

Ve bizim mağduriyetimiz, batının savaş sebebi olabiliyor.

Yemezler…

Suriye, düşürdüğü savaş uçağının cezasını çekmeli ama bu, yüz binlerce insanımızı kaybetme pahasına değil, Esad’ı koltuğundan etme pahasına olmalı.

Onu güç durumda bırakmalı, yalnızlaşmalı, ambargo uygulanmalı ve silah satanlara “dur!” denmeli.

Ülkeyi savaşa sokmak, it dalaşında savaş oyunu oynamaktan çok daha ciddi bir iştir.

Savaş, birkaç kişinin, ülkeyi bilinmeyen bir cehenneme sürükleme oyunu değildir.

Bugüne kadar yapılan tüm savaşlara karşı olduğum gibi, Suriye’yle yapılacak her türlü savaşa da karşıyım.

Çünkü, o savaşta, hem Esed’in öldürmek istediği masum insanlar bizim elimizle öldürülecek. Hem de hiç suçu olmayan askerlerimiz ölecek. Tabii ki, Ergenekoncuların kurtuluş reçetesi olan “savaş” çıktıktan sonra kimin ölmesi önem kazanmayacak.

Anlayacağınız, Türkiye, Silivri, batı ve Suriye üçgeninde yaşanan bir it dalaşıyla karşı karşıya.

Twitimden seçmeler
Kemal Gürüz, ne 28 Şubat'tan, ne de olduğundan haberi varmış. Hatırlatalım, akademik zulmünüzün sürdüğü dönemdi, şimdi sizi tatile çıkaran!!
www.twitter.com/naifkarabatak


24 Haziran 2012 Pazar

Bir iki sorti atıp dönelim kanka!



Suriye’de düşürülen askeri uçakla ilgili yapılan bütün açıklamalara rağmen gizemini koruyor. Öyle ki, yapılan açıklamalarda uçağın orada ne işi olduğu bir türlü anlaşılamıyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, “bir görev” olmadığını üzerine basa basa söylüyor ama her ikisi de oranın “uluslararası hava sahası” olduğunda hem fikir.

Peki, gerçekten uçağın orada ne işi vardı. İlk akla gelen “test uçuşuydu” ki, genellikle de bu söyleniyor. Test yapılacak başka yer mi yoktu, orası elbette sorulmalı.

Yani eğer pilot, arkadaşına “Bir iki sorti atıp dönelim kanka!” demediyse “aldığı bir emirle” oraya gitmiştir.

O emri kim verdi ve emirde ne vardı?

Bu mutlaka açıklanmalı.

Ülkeyi savaşa sürüklemek, öyle çocuk oyuncağı değil.

Üstelik de Silivri’de yatanların çoğu, ülkenin savaşa sürüklenmesini derinden arzularken…

Bu ülke, birilerinin güç savaşına kurban edilmeyecek kadar önemlidir. İnsanların kanı boş yere akarken, birilerinin seviniyor olması, nasıl korkunç bir şey, düşünemiyorum bile…

***

Görev bölümünü bir türlü anlayamadığımız gibi, pilotların ismini de kolaylıkla öğrenemedik.

Uçak, bilinmedik bir yere ait değil.

Askeri uçak, yani Türk ordusuna ait bir uçak.

Neden orada olduğu bir türlü “net olarak” açıklanmadığı gibi, olayın üzerinden 48 saat geçtikten sonra ancak pilotların isimleri belirlendi.

Önce farklı isim söylendi, sonra şu olabilir dendi, sonra net isim verildi ama o netlik, bize muamma…

***

Doğrusu nasıl bir “oyunla” karşı karşıya olduğumuzu “bir çırpıda” çözebilecek güçte değiliz.

Suriye’nin uçağımızı düşürmesi, aslında bir savaş sebebi.

Bizde savaş, bu kadar kolay sebeplerle çıkar.

Eskiden de böyleydi.

Bana yan baktı, elçimizi horladı, işmar etti, sırtını döndü, geri gitti, ileri geldi, aşağı indi, yukarı çıktı.

Sonra kızını bana vermedi, dizini dövsün bakayım.

Belki de haraç vermedi, o zaman çeksin cezasını.

Bir aptalın yaptığı hatayı, bütün bir ülke çekerdi o zamanlar…

Bakıyorum da şimdi farklı değil.

Aptal koltuğunda oturan Beşer Esad, kendi halkını bile ezecek kadar gözü dönmüş bir hale gelmiş.

Toplu katliam sayısını arttırmak için ülkesinin savaşa girmesi umurunda olmayacak.

Hem böylece muhalifleri kendi safına bile çekebilir.

Ülkesine bir başka ülkenin saldırması, oradaki milliyetçilik duygularını kabartabilir.

Suriyeliler, Esad’ın zulmünü bir kenara bırakıp, ülkelerine saldıran Türkiye’ye karşı yekvücut durabilir.

Sonrasında yüz binlerce insan ölür.

Yüz binlercesi sakat kalır.

Yetimler dört bir yanda boynunu büker.

Eşler dul, analar evlatsız, babaların yüreği taş olur.

Bir oyun ve sonrasında yüzlerce yıl çekilecek acı başlar.

***

Savaş, bu kadar kolay olmamalı.

Türkiye’yi savaşa çekmek isteyen veya itelemeye çalışanların oyunu, “ne işi olduğu anlaşılmayan” bir savaş uçağının “gezisi” sonrasında meydana gelmemeli.

Suriye, bunun cezasını vermeli elbet.

Yaptırımlarla, yalnızlaştırmayla cezasını almalı.

Bırakın cezayı, aynı gün ödülünü bile aldı.

Suriye, uçağımızı düşürdüğü gün, ülkelerine giden elektriğin de son günüydü.

Bu süre üç ay daha uzatıldı. Gerekçe elbet uçağın düşürülmesi değil, insanların mağdur olmamasıydı.

Esad’ın halkını düşünmek de bize kalmıştı.

***

Suriye olayı aslında çözülmeyecek bir mesele değil, çok basit birkaç sebebi var.

Birincisi “büyük” ülkelerin yapmadığı, bizim elimizle yapılmış olacak.

Bu kriz, saldırıya bir gerekçe gösterilecek.

İkincisi artık sona yaklaşan Beşer Esad, insanlarını etrafında toparlamak için bir savaşa ihtiyaç duyuyor.

Ya kendisi gidecek, ya kendisine bulaşan…

Ya halkını öldürmeye devam edecek, ya halkını da yanına alarak, gücüne güç katan bir savaşa girecek.

Başaracağını sanıyor mu bilmiyorum ama sanıyordur, çünkü zalimlik de, aptallık da baki kalıyor olmalı!

Gerekçesi ne olursa olsun, ülkeyi savaşa sürüklemek, “piyon” olarak yer aldığımız cehennem çukuruna doğru yol almaktan farksız olacaktır.

Hem gereksiz, hem zaferle çıksak bile alacağımız toprak olmayacak, kaybedeceğimiz canlara yanıp duracağız.

Twitimden seçmeler
Yutkunmak, “bırak öyle kalsın/öyle bilsin” demektir. Aslında sadece yutkunduklarımızı söyleyebilsek, dünya çok daha farklı olurdu...
www.twitter.com/naifkarabatak