21 Haziran 2012 Perşembe

Kandil’e Girmenin Tek Şartı!



Terörün nasıl bitirileceğine ilişkin her kesimim kendince belirlediği metotları var. Çoğunluğu da silaha dayalı, öldürmeye ve yok etmeye dönük. Yaşatmaya dönük olan metodu olanın sayısı ne yazık ki çok değil.

Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in de “yok etmeye” dönük metodu var ama şarta bağlı.

30 yılı aşkın bir süredir uygulanan metodun daha kapsamlısı ama şartı şurtu var.

Bunun için önce Kandil’e girmek gerekiyor…

Kandil’e girebilmek içinse üç şartın yerine getirilmesi isteniyor.

O şartlar yerine gelince, kendileri de üzerine düşen görevi “eksiksiz” olarak yapacaklarmış.

Birinci şartı; Devlet kararı olmalıymış.

İkincisi ise ABD’nin ikna edilmesiymiş.

Son şart ise muhtemel ağır kayıplara karşı kamuoyu hazırlıklı olmalıymış.

Ağır kayıpların olacağından değilmiş, “muhtemelen” olabilirmiş.

Yani ilk iki şart yerine getirilse bile ağır kayıpların olup olmayacağı henüz netlik kazanmamış.

Oysa atarsın Atom Bombasını tüm canlıları yok edersin, gelecekteki canlılar bile şimdiden ölü sayılır. O zaman “muhtemel kayıp” yerine “kökten temizlik” dersin, olur biter.

O zaman şıkıdım şıkıdım oynarsınız, elinize mendil alıp halay bile çekebilirsiniz.

***

Diyelim devlet kararını verdi, terörü kökten kazıyacak…

Biricik müttefikimiz Amerika’da, “öldürün, yok edin, bitirin” diye izin verdi.

Ama buna rağmen “kökten bitirme” için bir umut yok.

“Muhtemelen” gibi esnek bir kayıp sayımız var.

Henüz kökünü kazıyıp kazınmayacağı bile belli olmayan “büyük operasyon” için, kararlı olmanın dışında Amerika’yı ikna için taviz verme söz konusu.

Amerika’yı ikna ettin, Avrupa Birliği ne diyecek?

Rusya sesini mi kesecek?

İran, bir köşeye sinip mi kalacak?

Irak, bölgesindeki savaşa razı mı olacak?

Henüz elindeki kanı kurumayan Beşer Esad’ın tavrı ne olacak?

Sürekli eli kanda olan İsrail ne diyecek?

Bütün bunların önemi yok, devletin kararlılığı ve Amerika’nın rızasıyla biz her şeyi yapabilecek miyiz?

Bu nasıl askeri bakış açısıdır anlamadım.

Bu ülkelerden bir teki bile bu operasyona razı olmadığında ve karşı saldırı için hazırlık yaptığında, ülkeyi kan gölüne çevrilmesini göze mi alacaksınız?

Hem sizin “yok etmeden” anladığınız, “kan dökmek”ten başkası değil mi?

***

Oysa Kandil’e girmek için bu kadar çetrefilli yollara gerek yok.

Kendi vatandaşını tehlikeye atmanın lüzumu da yok.

Hiç kimseyi öldürmek de gerekmiyor.

İlla kan dökeceğim diye bir plan yapılmaz.

Kan dökmeden sorunu çözmektir esas olan.

Bunun için de çok şarta gerek yok.

Oturup kimin ne tepki vereceğini hesaplamak da gerekmiyor.

Hangi ülkenin, ne gibi hesabı olur diye kırk dereden su getirmek de icap etmez.

Kayıp sayısını hesaplarken, “muhtemel” diye bir esnek rakam da ortaya koymaz, direkt “sıfır” dersiniz olur biter.

Hem şehidimiz de olmaz…

Hem analar ağlamaz, evlatlar yetim kalmaz, babaların yüreği yanmaz, gelinler gözyaşı dökmez…

Bunun için de tek şart lazım…

Türklerin ne hakkı varsa, Kürtlerin de o hakkı olduğunu açık yüreklilikle söylemek ve bunu hayata geçirmek.

Tek şart, herkesin insan olduğunu kabul etmek…

Tek şart, Allah’ın verdiği hakkı, bir başkasının gasp edemeyeceğini göstermek.

Ama sanmayın ki bunu yaparsanız terör bitecek. Yine bitmez.

Çünkü terörden nemalananlar buna fırsat vermez.

Ama bir şeyi başarmış olursunuz, önemli bir şeyi, bugüne kadar yapılmayan bir şeyi…

Mesela PKK’yı yalnızlaştırırsınız, bütün Kürtlerin veya hak savunucularının gönlünü fethedersiniz.

O zaman PKK’nın tabanı kalmaz, PKK’ya gerek duyanların sayısı gittikçe azalır ve terör, bir anlaşma zeminine ihtiyaç duymadan biter.

30 yılı aşkın süredir yapılması gereken bundan başkası değil.

Ama asıl bunu yapmak yürek ister…

Öldürmek mi, o çok kolay.

Atarsın Atom bombasını, sadece bu nesli değil, geleceği bile kurutursun.

Sonrasını bilemem, yeni yeni terör örgütlerine hazırlıklı olmaktan başka bir çare ne yazık ki yok!

12 Eylül zulmü, bunun en açık göstergesidir.

Bir çözümünüz varsa gelin ama o çözüm silahsız olsun. Kan akıtmasın, gözyaşı döktürmesin, anaların yüreği yanmasın, evlatlar yetim kalmasın, gelinler dul olmasın…

Unutmayın, en yürekli çözüm, savaşın içindeyken, barışa adım atabilmektir.

Twitimden seçmeler
7 polisin gücü bir sivile yetmiş. Utanmazsalar bir de “polise mukavemet”ten dava açarlardı. Yapmadıkları şey değil, halen uğraşıyorum ya.
www.twitter.com/naifkarabatak

19 Haziran 2012 Salı

Kınayın, şiddeti bol olsun!



Önceki gün ilginç bir film izledim. Ancak konumuz film değil, şehit haberleri ve şiddetli kınama ama yine de önce filmle başlayalım…

2009 Fransa, Almanya ve ABD ortak yapımı olan filmin ana teması “Türkleri aşağılamak” diğer teması ise “kendilerini aşağılamak” olarak algılanabilir. Ancak asıl ilginç olan “kandan beslenme” bölümüydü ki, ilgimi çeken de bu yönü oldu.

Julie Delpy’in yönettiği, “Daniel Brühl, Julie Delpy, William Hurt, Jeanette Hain..” gibi oyuncuların rol aldığı, orijinal adı “The Countess” olan Kontes filminden bahsediyorum.

Filmde, o devirlerde Türklerin “çocuklarının kanıyla” güzelleştiklerini sıkça vurgu yapılıyor ve genellikle de Türklerden “barbar” diye bahsediliyor.

Çok katı ve bir o kadar da duygusuz olan Kontes, kalbini bir gence kaptırır. Ancak onla evlenemez. Psikolojik sıkıntılar çeken Kontes’e bir büyücü, yakın zamanda kendisi gibi çirkin olacağını söyler.

Ve o andan sonra da kendisini gerçekten yaşlanmış ve çirkinleşmiş bulan Kontes, gençleşmek için çareler düşünürken aklına “kan” gelir.

Önce genç hizmetçilerinin kanını akıtarak, yüzüne sürer ve bir merhem görevi gördüğünü sanır.

Kanla birlikte öldürme içgüdüsü de arttıkça artar.

Sarayda hizmetçi kalmaz, saray dışından genç kızları bulurlar ve bu yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan acıyla devam eder…

Kaybolan genç kızların destansı hikâyesi ise dilden dile dolaşır ve bunu büyücülerin yaptığını sanırlar.

(Uzatmayayım), sonunda Kontes’in cinayetleri işlediği Kral’ın kulağına gidince zindana attırır ve orada hayatına son verir…

***

Türkiye’de olan aslında tam da böyle bir şey…

Henüz çocuktum, “kanları yerde kalmayacak” laflarını duyduğumda.

Ve her saldırıda “kınama” mesajları görürdüm, üstelik de “şiddetli” bir şekilde.

Kınarken, şiddetin ölçüsünü nasıl belirledikleri ise belli değildi.

Kınarken harcadıkları enerjiyi, akan kanı durması için harcayamazlar mıydı?

Kınıyorlardı ve şiddetli olduğunu vurgulama gereği de duyuyorlardı.

Sonra “Vatan sağ olsun” diye bir elini sallayan üzgün adamlar gördüm, dağ gibi ama çökmüş, yıkılmış, erimiş, bitmiş adamlar…

Anaların ne dediği açıklanmazdı, çünkü yüreğinin yangınını attığı çığlıklarla dindirmeye uğraşıyordu.

Yetim kalan çocuklar ise “vatan sağ olsun” lafını duyunca, “babam da sağ olsa olmaz mı?” diye soruyor mudur bilemiyorum…

İlla vatanın sağ olması için insanların ölmesi mi gerekir. İnsanlar ölmeyince, vatan sağ olmuyor mu?

Peki neden hep “toprağa düşen” yoksuldur…

Neden gözyaşı döken insanlarımız biçaredir…

Yoksullardı, köylülerdi, kıt kanaat geçiniyorlardı, çocuklarına umut bağlamışlardı, askerden gelince eve ekmek getirecek bir iş tutacaktı, evlenecekti, çocukları olacaktı, torunlarını kucaklayacaklardı.

Yavuklusu vardı elbet, belki de hanımı ve çocukları…

Boynu bükük insanlar bırakırlardı ardından ve “vatan sağ olsun” diyerek teselli bulmaya çalışırlardı…

Kınamalar yayınlanırdı, lanetler okunurdu, küfürler edilirdi, şiddetli şekilde kınayacak eylemler de yapılırdı.

İnsanlar sokağa çıkardı; “şehitler ölmez” derlerdi, tabut taşırken…

“Vatan bölünmez” diye devam ederlerdi, fersah fersah bölünürken…

Çünkü bunun merhemi bu tür şeyler değildi.

Ortada bir sorun vardı, akan bir kan vardı, kandan beslenen kesimler bulunuyordu.

O kan aktıkça koltuğu sağlamlaşan insanlar vardı…

Şehit haberi geldikçe artan Milliyetçilik dalgalarının ırkçılığın en koyusuna doğru kayması kimilerinin işine geliyordu.

Ölen kendi çocukları değildi nasılsa…

“Vatan evladıydı” ölenler, kendi çocuklarıysa “has evlat” olmaya devam ediyordu.

Cepheye sürülen ve şehit haberi gelenler içerisinde üst rütbeli hiçbir askerin oğlunun olmaması elbette tesadüftü.

Tesadüf, yüksek yargıda da vardı, yüksek bürokratta da…

Ne tesadüf ki, aynı tesadüf “siyasilerde” de vardı…

Şehit olan da bu toprakların insanıydı, şehit eden de…

Her iki tarafta da ağlayan analardı, siyaset yapan başkaları, kınayan ama şiddetle kınayan da hep başkalarıydı.

Çoğunun tuzu kuruydu…

Timsah gözyaşı dökenleri bile vardı.

“Akan kan dursun, analar ağlamasın” diye atılmak istenen her adımda bir başka tesadüfe şahit olurduk.

Ve böylece 32 yıldır biz kınıyoruz, hem de şiddetle…

Şehitler ölmez diye bağırıyoruz, omuzumuzda taşıdığımız tabutlarla…

Vatan bölünmez diyoruz, kamplara ayrıldığımızı göre göre…

Aslında ne istediğimizi bilmiyoruz…

Kan akıyor ve bu kan, her devirde birilerinin işine geliyor.

Gelmezse, durması için ciddi adım atılır.

Demek ki, birileri o kanla güzelleşiyor, serpiliyor ve kendinden geçiyor.

Öyleyse kınayalım, şiddetini de arttıralım…

Şiddetli şekilde kınayınca, akan kan durmayacağına göre, birileri kesin güzelleşiyordur…

Hem de 15 yaşındaki genç kız gibi…

Utanmasalar “evet” diyecek Kontesler olacak ya, neyse…

Twitimden seçmeler
Mardin’de 8 sinema salonu olan alışveriş merkezi açılmış. Adıyaman’da ise sekizde birinden daha azı bile yok. Mardinlilere helal olsun diyorum. Vallahi de helal olsun.
www.twitter.com/naifkarabatak


18 Haziran 2012 Pazartesi

Bu kafayla çok can yakarsınız!



Müdür bey dert dinler bu gün ‘maruzat’! / Çatık kaş... hükümet dedikleri zat... / Beni Allah tutmuş kim eder azat?/ Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem.../ Anlamaz ruhuma geçti bilekçem!

***

Her cezaevi lafı geçtiğinde, her işkence ve onur kırıcı davranış duyduğumda Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in “Zindan’dan Mehmed’e Mektubu aklıma gelir. Çoğunu ezbere bildiğimden de acı acı mırıldanırım.

Şanlıurfa’da 13 insanımızı diri diri yaktık. Onların ateşe verdiği yatak değildi, bizim anlayışımızdı.

Adi suçlardan mahkûm tam 18 kişi, azami 8 kişilik koğuşa istiflenmiş.

Hava sıcaklığı 40 derecenin çok üstünde…

İç çamaşırı vücuduna yapışıyor, gömlek ve pantolon sırılsıklam oluyor.

Saçların arasında başlayan ter, bütün vücuda yayılırken, tuzun acı tadı dudaklarına değiyor, gözlerini yakıyor.

Elinle sildiğin alın, teri bitirmiyor, yeniden, yeniden su oluyor, sel oluyor.

Ve böylesi bir odada bir tek vantilatör var.

Mahkûmların vantilatör kavgası, sonu acı olan bir drama sebep olurken, aynı zamanda devletin insanlara bakış açısını yansıtmaya da neden oluyor.

Kürtajla doğacak çocuğun öldürülmemesine karşı çıkanlar, cezaevinde sağlıksız koşullar nedeniyle ve alt tarafı bir vantilatör için 13 kişinin ölümünü seyredebiliyor.

Bu çelişkiler, onur kırıcıdır ve aslında hiç değişmeyen ceberrutluğun ne menem bir şey olduğunu yansıtan acı bir örnektir.

***

Oysa müdür bey ne de güzel klimalı odada…

Çayını söylüyor, kahvesini yudumluyor.

Gelen eş, dostla muhabbeti de iyi.

Plazma televizyonu da tam karşıda...

Şık koltuklarda ağırladığı misafirleriyle havadan, sudan konuşuyor, yaz tatilinde gideceği serin yerlerin lafını ediyor.

Ama mahkûmlar balık istifi gibi istiflenmiş, cezaevi, kapasitesinin çok üzerindeymiş.

Önemli mi ki?

Zaten mahkûmlar, suç işlemişler, alınlarına leke sürülmüş, bir ter akmış çok mu?

Her şeyi yargıya taşıyan zihniyet, her şeyi mahkûm ettiren adalet anlayışı, her şeyi “cezalandırılması gereken” gören yaklaşım, bu ülkede çok can yaktı, halen de yakmaya devam ediyor.

Oysa “şanslı” mahkûmlar da vardı…

Mahkûmiyetini “hastane odası” denen ama “çalışma ofisi”nden farksız geniş alanda geçiren de…

Telefonu da vardı, interneti de…

Vantilatör neymiş, klima vardı, ayarı kendi elinde…

Yemekleri özeldi, kıyafetleri özel.

Gazetesi gelirdi, televizyonunu izlerdi, buzdolabından, buz gibi içecek ve yiyecekleri yiyebilirdi.

O da mahkûmdu, bir vantilatör için kavga edecek kadar aşırı sıcaklardan bunalanlar da…

Birisi ülkeyi ele geçirmeye niyetlenmişti, bir diğerleriyse “kader kurbanı” da denecek hatalar yapmışlardı.

Bir kısmı gerçekten de suçluydu, bir kısmının suçu tartışılırdı. Kime göre suçluydu, neye göre suçlulardı veya hangi iftiraya kurban gitmişlerdi?

Bütün bunların aslında çok da önemi yok.

Suçlu veya suçsuz cezaevinde düşenler, her şeyden önce “insandır” bunu üzerine basa basa, “onlar insan” demeye gerek yok, onların yerine kendinizi koyun yeter.

İnanın “bu adalet sistemiyle”, insanların ne zaman ve hangi saçma sapan suçlamayla cezaevine girmeyeceğine kimse kefil olamaz.

Elbette bazıları gerçekten suçlu, bazıları suçsuzluğunu ispatlayamamışlardan olacak.

Suçlular, elbette cezasını çekmeli ama insan gibi.

Suça karşılık, kanunların verdiği ceza, özgürlüğün elinden alınmasıdır. Bunun dışında verilen her onur kırıcı davranış, her sağlıksız koşul, her türlü şiddet suçtur, zulümdür, zalimliktir.

Cezaevlerinde hiç yatmaması gereken insanlar da var.

Bazı hak mahrumiyetiyle cezasını çekecek olanlar var.

Dışarıda aynı suçu, hatta daha adicesini işleyip, “itibar” gören adamlar(!) var.

Her yanı dökülen adalet sistemi, “cezalandırmayı” ödül gibi sunmaya başladı.

En basit suçlar için yargı yoluna gidenler, eften püften sebepler için “operasyon” düzenleyenler, yalan yanlış tutanakları ciddiye alanlar, cezaevlerini doldurup taşırdı.

Cezaevi yapmak iyi bir şey değil.

Cezaevlerini doldurmak da alkışlanacak bir durum değil.

Önemli olan cezaevini boşaltacak adımlar atmak, hasbelkader içeriye düşenlere de insanca muamele etmektir.

Zaten en büyük ceza özgürlüğün elinden alınmasıdır.

Esaret altına alınana reva görülen her kötü şey zulümdür ve ancak zalimlerin yapabileceği bir eylemdir.

Şanlıurfa’da olan, zalimlerin yaktığı ateşte, diri diri yanan 13 insandır…

Twitimden seçmeler
Türkçe Olimpiyatlarında bastırılan hatıra parada “Atatürk” resmi yok diye yırtınanlar, bilin ki o hatıra para! İnönü ise gerçek Atatürk’ü çıkarandı :)))

17 Haziran 2012 Pazar

Kaçacaksın buralardan…



Çoğunuz gibi ben de sıcakları sevmiyorum, ne yazın, ne kışın, ne de başka mevsimde. Aşırı soğukları sevmesem de, insanı diri tutan soğuğu tercih ediyorum.

Güneşin en güzel doğduğu, en güzel battığı bir kentte yaşıyorsanız ve güneş, bütün cömertliğini, bütün yakıcılığını, bütün kızgınlığını ve belki de öfkesini üzerinize doğru yansıtıyorsa kaçmaktan başka çare kalmıyor ne yazık ki!

Mesela Karadeniz’e doğru uzanacaksın, yaylalara çıkacaksın.

Gittiğin yerde telefon çekmeyecek,

İnternet olmayacak,

Ve bilgisayar bulunmayacak.

Televizyon ve radyodan da uzak duracaksın,

Gazeteyi eline alıp okuyacağın bir ortam olamayacak.

Her şeyden habersiz kalacaksın…

Gündemi sarsan olaylardan bihaber olacaksın…

Varsın kim sarsıyorsa sarssın, varsın didişenler didişsin, bu sıcakta tahammül edilmeyecek siyasi atışmalar yapılsın.

Uzungöl’ün serinliğini özledim mesela, Ayder yaylasının tadını…

Gündüzü serin, gecesi soğuk olan Uzungölde, gölün kenarında çay yudumlamanın tadının başka nerede olacağını bilmiyorum.

Bulutların ayağınızın altına serildiği, başınızın göğe değdiği ve temiz havasıyla ciğerlerinizin bayram ettiği yaylalara çıkacak, bozulmamış süt, katıksız yoğurt, kötülüğün bulaşmadığı yiyeceklerden atıştıracaksın…

Sık aralıklarla yağan yağmurda ıslanacaksın, puslu havanın kasvetine kapılmadan hazzını çıkarmaya çalışacaksın.

Alabildiğine yeşilliklerin arasında dalıp gideceksin…

Ne cebindeki parayı düşüneceksin, ne memleketinin sorunlarını dert edeceksin, ne de başka başka kısır çekişmeleri…

Hepsi kendi ekseninde kalsın ve asla kafa dinlediğin yere gelmesin, bırakın bütün çirkinlikleri, güzelliklerin keyfine varın.

Sonra bineceksin aracına, açacaksın müziği ve kaptıracaksın kendini…

Karadeniz boyunca uzanacaksın, bir birinden gizemli yerlere…

Yüreğinin götürdüğü yere gideceksin, bütçenin götüremediği yerlere inat.

Belki Bolu’ya uzanırsın…

Abant’ta kaybolursun…

Yemyeşil çamların arasında, her çeşit çam kokularıyla temiz havanın, serinliğin, asudeliğin, gizemin farkına varacaksın…

Bu sıcakta Akdeniz çekilmez…

Burası da çok sıcak, Akdeniz’de…

Denizin güzelliği, suyun serinliği sıcağın çekilmezliğini yenemiyor.

Doğuya da gitmeyeceksin…

Tarihin derinliklerine yapılacak yolculuk, binlerce yıllık gizem, devasa eserler, farklı farklı kültürler de sizi serinletmeye yetmeyecektir.

Tek çare yaylalardır…

Tırmanacaksın biraz…

Sıcakta değil, serin yerlerde tırmanmanın yorgunluğuna aldırmadan, az sonra göreceklerinle avunacaksın.

Ve zirveye kavuştuğunda, bütün yorgunluğuna değdiğini düşüneceksin…

Bana kızıp, “bu ekonomik krizde, anlattığın tatili yapamayız” demeyin…

Daha yakınlara gidin ama illa da serin olan yerlere…

Çelikhan yaylalarına çıkın, Sürgü’nün buz gibi havası eşliğinde ızgarada pişen Alabalıkla karnınızı doyurun…

Gitmek istersen yer çok, mekândan yana sorun yok.

Yeter ki kaçmayı göze alacaksın…

Sıcaktan bunalacağına, serin yerlere doğru akıp gideceksin.

Ama yanına hiçbir şey almayacaksın…

Ne derdini, ne tasanı, ne kaygılarını, ne korkularını, ne de aşklarını…

Hasımlarını da, hısımlarını da bir yana bırakacaksın…

Sevdiklerini de, bir türlü sevemediklerini de bırakıp kaçacaksın…

Herkesle ve her şeyle iletişimi koparacaksın…

Ne kimse seni soracak, ne sen kimseyi sormayı düşüneceksin.

Gittiğin yerde seni kimse tanımayacak ama yeni dostluklar kuracaksın.

Dalından koparılan meyveleri atıştırırken, yeni kültürler öğrenecek, yeni insanlar tanıyacak, değişik hayatlara tanıklık edeceksin.

Geçip giderken öğrendiklerine şaşıracaksın…

Hayatı çekilir kılan serinlik olduktan sonra, hayatı çekilmez kılan dertler size yük olmayacak.

Belki sizden dertlileri görecek, derdinizin önemsizliğine yanacaksınız…

Belki sizden daha çok seveni bulacak, aşkınızı yeniden gözden geçireceksiniz.

Dedim ya, serin yerlerde, sıcak hayatları irdelemek güzeldir…

Yeter ki sıcaktan kaçın, dertlerden kaçın, sorunlardan kaçın ve her şeyi ardınızda bırakarak, bir süreliğine de olsa farklılık yapın…

Ben kaçamıyorum, bari siz kaçın, olmaz mı?

Twitimden seçmeler
Hangi dilde konuştuğunuz önemli değil. Önemli olan ne konuştuğunuzdur. Ağzınızdan çıkan sözler, yüreklere hitap ediyorsa dilin önemi olmaz.
www.twitter.com/naifkarabatak