16 Haziran 2012 Cumartesi

Polisin gücü çocuğa mı yetiyor?



Nereden baktığınız önemli



Dilin Önemi Yok!

Hangi dilde konuştuğunuz önemli değil. Önemli olan ne konuştuğunuzdur. Ağzınızdan çıkan sözler, yüreklere hitap ediyorsa dilin önemi olmaz.


14 Haziran 2012 Perşembe

O geri zekâlılığı önce yapmayacaktınız!



Toplumların huzuru veya iktidarların varlığı açısından her devirde ve her yerde bazı yasaklar konulmuş. Tarihin ilk dönemlerinden bu yana, hangi kültüre bakarsanız bakın “yasaklar” vardı. Ancak, yasakların konuluyor olması, onun “doğru bir karar” olduğu anlamına gelmez ve her yasak “kötü” değildir.

Doğrusu ise “kötü şeylerin” yasaklanmasıdır. Toplumu kargaşaya sürükleyen, insanların özgürlüğünü kısıtlayan, zehirleyen.. gibi şeylerdir.

Mesela hiç kimse trafikte “kırmızı ışık hak ihlalidir” diyemez, çünkü sana da “yeşil” yanması an meselesidir ve senin özgürlüğün, karşındakinin özgürlüğünün başladığı yerde sona erecektir.

Yasaklanan iyi bir şeyse eğer o “yasak” değil, hak gaspı şeklinde anlaşılır. Ülkemizde ise yasaklar, hakların gaspı şeklinde uygulanagelmiştir.

Kıyafetimizi belirlemişler, inancımızı yaşama şekline ayar vermeye çalışmışlar, dilimize ambargo koymuş, kültürümüzü şekillendirmiş, türkülerimizi bile bestelemişler.

Akla hayale gelmedik trajikomik yasaklar üretmişler. Üretilen her yasak, kendi iktidarlarını korumaya dönük olmuş, insanların yaşam standardını yükseltmeye dönük değil.

***

Birçoğu eskide kaldı ama maalesef halen sürenler var, bir de eskiyle yüzleşenler…

Bugünlerde herkes değişiyor, herkes bir yerlere yakın durmaya çalışıyor. Düne kadar halkın inancı, değerleri, kültürü, dili, rengi, hatta kıyafetini küçümseyip, diline dolayanlar, bugün birden bire 180 derecelik dönüş yapmaktan geri durmuyorlar.

Emin Çölaşan, Bekir Coşkun gibileri saymıyorum, onlar dönse de boş, dönmese de. Çünkü onlar dönerken bile küfrederek döndüklerinden ne dedikleri de anlaşılmıyor. Ağacın etrafında dönüp, dünyayı gezdiklerini sananlar gibi…

Ama Yılmaz Özdil öyle değil…

Özdil, örtünmek isteyen birisine “örtünemezsin” demenin geri zekâlılık olduğunu söylemiş.

Elbette bir genç kıza neyi giyip, ne giymeyeceğini dikte etmek, geri zekâlılıkla eşdeğerdir. Bunu yıllardır söylüyoruz, o kadar ki dilimizde tüy bitti.

Ama Yılmaz Özdil’in aklına şimdi gelmiş…

Hürriyet’in sivri dilli yazarı Yılmaz Özdil, Cumhuriyet gazetesinin kitap ekine verdiği röportajda örtünmek isteyen birine “örtünemezsin” deme haklarının olmadığını söyleyip, başörtüsüyle uğraşmanın “geri zekâlılık” olduğunu belirtmiş. (Bunu neden köşesinde dememiş, o da ayrı bir konu ya neyse!)

Bununla da yetinmemiş, CHP'nin türbanla ilgili tutumunu eleştirerek, “Beyni örtülü erkeklerle erkek gibi mücadele edeceğine, gariban kız çocuklarının kafasındaki örtüyle uğraşmak geri zekâlılıktır, ayıptır, ahlaksızlıktır.” demiş.

Özdil, anlayışına göre türban veya başörtüsünün şart olmadığına inandığını söyledikten sonra “Bir başkası diyorsa ‘bu şarttır’ veya ‘kardeşim benim bilinçaltım böyle emrediyor’ veya ‘kardeşim benim aile böyle istiyor’ onun bileceği iştir. Bizim o insana örtemezsin deme hakkımız asla yoktur.”

Ve bu minvalde devam eden fikirler…

Peki bütün bunları şimdi mi öğrendi?

Bugün başörtüsünün gerekliliğine inanmıyorsun, dün de inanmıyordun.

Ama bugün “bir başkasının tercihine” saygı duyma pozisyonundasın.

Sen inanmıyorsun diye diğerlerinin inancını yok sayamazsın.

Çay içmeyen birisi, bütün insanların çay içmemesini istemesi gibi bir şeydir bu.

Sen sevmeyebilirsin ama seveni var.

Kot pantolon giyinmeyi sevmeyen birisi, hiç kimsenin giymemesi için girişimde bulunamaz.

Bunları çoğaltabiliriz…

Ama birkaç örnek bile insanların kendi doğrularıyla toplumu şekillendiremeyeceğini anlar. Zaten toplumu “kendi anlayışıyla” şekillendirmeye kalkmak, despotizmin en ağırlarındandır.

Yılmaz Özdil, bütün bunları yeni mi öğrendi?

İnsanların tercih hakkının olduğunu, en basit bir giyinme özgürlüğünün bulunduğunun şimdi mi farkına vardı?

Yoksa medyamız da mı yola geliyor?

Dün yaptıklarında geri zekâlılık olmayan anlayışı, bugün geri zekâlılık olarak algılamak aslında büyük bir değişimdir.

Ancak, kuru kuruya olmaz…

Dün, gözyaşı döktürdüğünüz kızlarımıza özür borcunuz da var.

İnançlarına hakaret ettiğiniz insanlardan özür dilemeniz de gerekiyor.

Manipüle haber ve yorumlarla, toplumu baskı altına almaya çalıştığınız dönemlerde, ortaya çıkan acılardan dolayı bu millete özür borcunuz var.

Özür dilemeniz gerekenleri sıralasam, buradan köye yol olur!

Ama yarına bırakmaya niyetim yok, şimdi özür dilemeniz gerekenler de var. Bunun için ezberinizin bozulmasına gerek yok.

Bugün sizin için “asla mümkün değildir” diye düşündüklerinizin, yarın “ne komik yasakmış” diyecekleriniz olacak…

Anadilde eğitim bunlardan birisi…

Kafanızda oluşturduğunuz şablonlarla “olmaz” dedikleriniz, yarın olacak, değilse diğer gün. Çünkü, Allah’ın verdiği bir farklılığı, insanların törpülemesi pek mümkün olmuyor. Allah isteseydi bütün insanları aynı ırktan, aynı renkten ve aynı dilden yaratırdı. Eğer bir dil varsa konuşulmalı, yazılmalı, eğitimi, öğretimi olmalı. Sizin kendi yasaklarınızla değil, doğuştan kazanılan özgürlükle bu olmalı.

Kabaca ve küstahça alınan kararlarla yapılan yasaklamaların geri zekâlılık olduğunu öğrendiğinize göre, başka geri zekâlılıklar yapmayın da, şu topluma yazık etmeyin!

Elbette “şirin” görünmeye çalıştığınız bir çevre söz konusu değilse!

Twitimden Seçmeler
Şiirden anlamayan yazmazsa, köşe kapan “yazarım” demese, okumayı bilmeyenden şiir duymazsak ve berbat sesler şarkı söylemese...

13 Haziran 2012 Çarşamba

Başbakanın “AK” örnekleri!



Merhum Turgut Özal “Benim memurum işini bilir!” diyerek aslında bir yol açmıştı veya açılan yolun dönüşü olmadığını bildiğinden “verilenin az olmadığını” bu şekilde anlatabiliyordu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da memura verdikleri 4+4’lük zammı aklamak için “Öyle memur kardeşlerimiz var ki 2 değil 3 olsun eyvallah ama hanımının altında kendi altına araba var. Daha önce böyle bir şey var mıydı? Yoktu. Ben tavsiye ediyorum araba alacağına ev al. Önce başını sokacak bir evin olsun. Buna da bir öncelik yap daha güzel olur.” diyordu…

Doğrusunu söylemek gerekirse, devlet memurunun, aldığı maaşla ev ve araba alması, matematiksel olarak pek mümkün değil.

Bunun için birkaç yol var; Birincisi “miras” kalması, ikincisi “piyangodan” büyük ödülün çıkması, üçüncüsü “hediye” alması ve sonuncusu da “yıllarını ipotek altına” aldırmasıdır.

Miras ve piyango konumuz dışı ama diğer ikisi önemli.

Mesela araba kredisi çeker, en az beş yıl, belki on yıl…

O süre boyunca hem arabaya biner, hem arabanın masraflarını karşılar ve hem de kalan parayla da taksitlerini öder.

Yemeye, içmeye, gezmeye, tozmaya, çocuklarının eğitim ve sağlık harcamalarına yeter mi, üst başa bir şeyler alınır mı orası muamma…

Bu elbette “durumu iyi olan” içindir…

Bir şekilde “geleceğini ipotek altına almaya” niyetlenmişse, ev de alır, araba da…

Sonra icra gelir belki, hevesleri kursaklarında kalabilir…

***

Ama “işini bilen” memurlardansa yani merhum Turgut Özal’ın işaret ettiklerindense kredi çekmeye ihtiyaç duymadan “hediye” yoluyla bunları edinebilir…

“Hediye” asla karşılıksız olmaz…

Bunun için bir şeyleri görmez mesela…

Bazı şeyleri örtbas edebilir…

“Tercih hakkını” hediyeden yana kullanma yolunu seçebilir.

Ondan sonra gelsin paracıklar, katlar, yatlar ve arabalar…

***

Ama her memur “işini bilen” olmadığı gibi, her memur da “harama” yaklaşacak değildir.

Öyle Siirt Belediye Başkanı rüşvetten gözaltına alındı diye, bütün belediye başkanlarının rüşvet yediğini mi sanıyorsunuz?

Hani bir tane “AK” Partili belediye başkanının rüşvet aldığını,

Her yeni yapılan sitelerden pay aldığını,

Rüşvet vermeyen marketlere izin vermeyip, hisse aldıklarının zincirine bir dizine halka eklendiğini,

Bütün işleri “yandaşlarına” ihale ettiklerini,

Bir bakkala “emanet” para bırakıldığını,

“Pis işleri” yakınlarının yaptıklarını göreniniz oldu mu?

Olamaz…

AK Partili tüm belediyeler, “anasının ak sütü” gibi kazandıklarıyla idare etmeyi biliyorlar ama “sütü bozuk” olan da hemen tutuklanıyor…

Ve onların altlarında üç araç da olur, farklı illerde yatırım da, hatta İstanbul’da hastane, farklı farklı işletmeler, Amerika’nın Teksas eyaletine kadar uzanan yatırımlarına rastlarsınız.

***

Buna karşın, üç kuruşluk “teklif mektubu” tercihini, “Şafak Operasyonu” yaparak ortaya(!) çıkaran canım polis ve yargı, sokaktaki çocuğun bildiklerini bilmekten bihaber olabilir.

Ama zaten biz memurlardan bahsediyorduk, “seçilmişler”den değil…

Seçilenleri aklamakla yükümlü memurların olmasından doğal bir şey olamaz.

Bu aklama, verdiği hediyeyle doğrudan orantılıdır ve aldıkları da onların “ayarını” belirlemektedir.

Ve AK Partili belediyelerin “AK” kalması, onların taşıdığı siyasi misyonla mı alakalıdır, güçleriyle mi bilinmez…

Başbakan bu “ak kalan”lardan mı bahsediyor, yoksa hep “pirüpak” bırakılanlardan mı bilmiyorum.

Bildiğimse, bir başbakanın halkını doğru okuması gerektiğidir.

Bu satırların yazarı, 2001 yılında memurdan fazla maaş alan bir işçiydi…

Atadan kalan bir evi ve bir kooperatif hissesini satarak ev alabilmişti. Sonra bir de ucuz araba…

AK Parti iktidara geldiğinden bu yana yapılan baskılara direnmek için canını dişine taktı.

Tehditler, hakaretler, sürgünle gözdağı vermeler ve birkaç “şerefsiz” kamu görevlisinin iftirasıyla süren mahkemeler ve aldığı cezalar…

AK Parti döneminde 28 Şubat’ı yaşayan birisi olarak, başbakanın sözüne ancak gülerim, hem de acı acı…

10 yıldır iktidarda olan partinin bana “maddi getirisi” sıfırdan daha aşağıdır.

Demokratikleşme ve kamudaki yenilenme dışında bir getirisinin olduğunu söylemek için aklını kaybetmiş olmak gerekir.

Ama başbakan, bunun farklı olduğunu söylüyor…

Hangi memurmuş o?

Verdiğiniz maaşla üç araba alınıyorsa, neden başka ülkelere işçi gönderiyorsunuz?

Neden Avrupa Birliği’ne girip, genç nüfusu o tarafa doğru kaydırmayı hesaplıyorsunuz, neden memurlar aç?

Yoksa yanlış yere mi bakıyoruz?

Başbakan “işini bilenlere” mi bakıyor, “namusuyla” görev yapana mı?

Yoksa etrafında hep “AK” örnekler var da, biz mi farklı yöne bakıyoruz?

Twitimden seçmeler
Eskiden “Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur” diyenler vardı. Şimdi “Ben sizin hizmetkârınızım, ben ne dersem o olur” diyenler var. :)
www.twitter.com/naifkarabatak

12 Haziran 2012 Salı

Yargı ne işe yarar ki?



Adalet sistemini tartışmaya niyetim yok, çünkü adalete güvenim yok. Ancak, insanların başı dara düştüğünde de ilk kapısını çaldıkları yer, elbette ki adalet kurumlarıdır, öyle olmalıdır.

Yaşadığım tecrübelerden, maruz kaldığım haksızlıklardan ve sonunda başvurduğum adalet mekanizmasında da bir darbe daha yediğimden olsa gerek, eskiden beri adalete güvenim yoktu son CMK’da ki “ayarlama” niyetleriyle de tümden kalmadı.

İnsanlardan adalete güven duygusunu aldığınızda, haksızlığa uğrayanların başvuracakları yöntemler, toplumu kaosa sürükler.

Şimdilik “ağır aksak” da olsa, adalete şiddetle ihtiyacımız olduğunu söyleyebilirim.

Umarım, her dönem adaletin genleriyle oynayanlar, “bozulmamak” üzere bir çözüm bulurlar.

***

Ancak ondan önce “adalete güvenenlerin, güvendikleri kapının kapanacak” olması söz konusu…

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Türkiye genelinde hizmet veren 4. ve 5. bölge adliyelerin “iş hacmi az olanların” kapatılması yönünde bir çalışma yapıyor.

Bu daha çok “küçük ilçe adliyesi”nin kapısına kilit vurulması manasına geliyor.

İlçe küçük olunca, insanların maddi durumu da küçük oluyor.

Eğer iş hacmi azsa, o ilçelerde “olay yok” demektir.

Bu da “güzel insanların yaşadığı yer” olarak bilinir.

Kimse kimseyle kavga etmiyor, ufak tefek sorunlar istişareyle çözümleniyor ve ilçede huzuru bozan bir eylem olmuyor demektir.

Ancak, Adliyelerde sadece “dava” görülmüyor, vatandaşın çok daha önemli işleri de buralarda yapılıyor.

Halen kurtulamadığımız “İyi hal kâğıdı” bile Adliyelerde veriliyor.

Böylece “sabıkasız” olup olmadığınızı belgeliyorsunuz.

Sonra miras davaları, belki küçük anlaşmazlıklar ve arazi davaları…

Adliye binaları olduğunda pek sorun gözükmese de, olmadığında sorunların ortaya çıkacağına kuşku yok.

Öncelikle vatandaş mağdur olacak.

En ufak sorun için il merkezine taşınmak zorunda kalacaklar.

Yol, yemek, yorgunluk külfetine ek olarak, zamanları çalınacak, işlerinden olacaklar, uzayan davalarda “ikamet” sorunu baş gösterecek ve insanlar adalet ararken, adaletsizliğe uğrayacaklar.

Bu kurumlarda çalışan insanları bekleyen bir başka adaletsizlik daha var.

Çoğu işinden olacak, bir kısmı “düşük maaş”a aldırmadan, çok uzak yerlere görevlendirilecek. Kendi evinde, kira ödemeden, kıt kanaat geçinen insanlar mağdur edilecek.

Bütün bunlar ne için biliyor musunuz?

Olay olmadığı için…

Peki bu “iyi insana kötü bir ceza” değil mi?

Suç işlememek, suç mu?

Kavga etmemek, mağdur edilme sebebi mi?

Yargıyı meşgul etmemek, ceza almanın bir gerekçesi mi?

Bu soruları çoğaltmak mümkün ama asıl sorun çok daha başka…

Bugüne dek yargıya işi düşmeyenler ve adalete katıksız inanan insanlar, bir anda, kendi iradeleri dışında mağdur edildiklerini görecekler.

Ve bu da düne kadar “sorunsuz” olan insanları, sorunlu hale getirecek bir yapının doğmasına yol açacak.

Yüzlerce adliyenin kapanması, on binlerce insanı etkileyecek.

Kimi ufak bir sorun için mağdur olacak, kimi işinden edilecek, kimi eşinden…

Aileler bölünecek, sıkıntılar baş gösterecek…

Olumsuzluk üstüne olumsuzluk yaşanacak.

***

Bütün bunların yanında insanların “güveni” kaybolacak.

İlçede sorun olmaması demek, insanların hiçbir zaman yargıya işi düşmeyecek manasına gelmez.

En azından “yargının varlığı” insanlar için bir güvendir.

Bu anlayış “sakat” bir anlayıştır.

Öyleyse sorunsuz ilçelerden polisi de alın, jandarmayı da…

Sonra nasılsa sorun olmuyor deyip, kurumları kapatın, kaymakamlığı boşaltın.

İlçeleri köy yapın, olsun bitsin.

HSYK’nın tartışmalı birçok kararına bu “sakat kararı” da eklenirse, yazık olacak.

İşin en ilgincini not edeyim; aslında adliyeleri en çok HSYK’nın istemesi gerekirken, vatandaşın istemesi dikkat çekici.

Yoksa HSYK, “Yargı ne işe yarar ki?” anlayışında mı?

Twitimden seçmeler
BİM gibi “ucuz” marketlerden aldığınız ürünlerin gramajının “büyük oranda” eksik çıktığını biliyor musunuz?
www.twitter.com/naifkarabatak

11 Haziran 2012 Pazartesi

Türkçe seçmeli ders olsun!



Yazının başlığına bakanlar “hata” yaptığımı sanacak ama hata değil. Yazının ilerleyen bölümlerinde bunun bir hata olmadığı da görülecek. Önce yeni alınan karara bakalım. Milli Eğitim Bakanlığı “Kürtçe’nin seçmeli ders” olmasına karar verdi. Bu süre 5’inci sınıftan başlayacak. Aslında bu çok da “şok edici” bir haber olarak karşılamadık.

BDP ise “şok” oldu. Hasip Kaplan, bunun bir oyalama taktiği olduğunu, Kürtçe’nin eğitim dili olması gerektiğini ve bunun da anaokulundan başlamasını istediklerini söyledi.

Kürtçe seçmeli ders olursa kimler bunu seçer, eğitim dili olursa kimler gider, aslında bunları tartışmadan, “seçmeli” veya “mecburi” eğitim talep ediyoruz. Doğrusu bugün Kürtçe seçmeli ders olsa seçecek olanlar, Kürtçe bilenlerden öteye çok da gitmeyecektir.

Ama farkı, anadilini sürdürme imkânına kavuşacak, dolayısıyla anadilinin “okunur-yazılır” olduğunu görecektir. Sonrasında da, Kürtçe eserleri okuma, Kürtçe şarkıları anlama ve Kürtçe televizyon ve Kürtçe filmleri izleme imkânına kavuşacağı gibi, bunu anlama şansını da elde edecek.

Ama seçmeli dersle bu mümkün mü, diye sorarsanız mümkün değil.

Seçmeliye farklı destekler gerek.

Eğer öyle olsaydı hepimiz bülbül gibi İngilizce, Almanca veya Fransızca konuşur olurduk. Oysa “What is your name” sorusuna verilecek “My name is ...” diye başlayan cevabı biliyoruz. Bir de “I love You” konusunda uzmanız. Ötesi ise “dil bilir”lerin işi…

***

Buraya kadar yazdıklarımla Kürtçe’nin seçmeli ders olması halinde “öğrenilemeyeceğini” anlatmaya çalıştım.

Ancak bunun “önemsiz” olduğunu söylemeye yetmeyeceğini de belirtmeliyim.

Kürtçe’nin okullarda bir eğitim dili olarak “seçmeli” de olsa müfredata konması çok önemli bir devrimdir.

Bu devrim türkülerimizde de böyleydi, televizyon veya radyo yayınında da.

Hatta basılı eserlerde de yaşanan değişim, aslında birer devrimdir.

Çünkü biz Kürtçe’yi yasak bir dil bildik…

Kırsal kesimde “Türkçe bilmeyenlerin” anlaşmak için kullandıkları bir lisan olmaktan öte bir şey olmadığına inandık.

Aslında uzun süre Kürt de yoktu, yanı başımızdaki arkadaşımıza inat…

Kürtçe konuşan da yoktu, tüm duyduklarımız ise bir hayalden öteydi.

Devletin insanları zapturapt altına alma merakı, cumhuriyetin ilk yıllarından beri vardı ve bunu da öyle “hoşlukla” falan yapmadı, baskıyla, zulümle, dışlamayla, ötelemeyle yaptı.

Oysa bu ülkede farklı lisanlar vardı.

Farklı kültürlerin olmasından doğalı yoktu.

Herkes aynı dine inanmıyor, aynı mezhebe tabii değildi.

Gelenekler farklıydı, inanışlar farklı…

Bütün bunlar çok iyi bilinmesine rağmen, “bizim dediğimiz gibi” denerek insanları hizaya sokmaya çabaladılar.

Türk olmaktan herkesin gurur duyması gerektiğine inandılar, Kürt olsa bile…

Sadece Kürtler için değildi elbet, Ermeni için de bu böyleydi, Yahudi için de, Hristiyanlar için de…

Dini bile kendiler dizayn edebiliyorlardı.

Müslümanların nasıl ve hangi dilde ibadet edeceğini, neler okuyup, nerede duracaklarını bile ayarlamışlardı.

Çünkü hepimiz birer robottuk, kurulduğumuz gibi öterdik!
Devlet, el atmaması gereken her alana el atmıştı. Çünkü devlet halkından korkan ödlek bir yapıya büründürülmüştü. Arapça okunan ezandan korkan, Kürtçe çığırılan türküden ürken, hemen yıkılacak bir yapıda, üfürsen toz buz olacak tarzda bir yapılanmaydı.

Aslında böyle değildi elbet; Öyle olduğuna inandırmaya çalıştılar yıllarca.

Onlar, iktidarları, bizim korkumuzun dozajıyla alakalıydı. Ne kadar korkarsak, o kadar güçlü oluyorlardı. Ne kadar korkarsak, o kadar derin yapılanmalar ortaya çıkıyordu. Ne kadar korkarsak, o kadar zalim olabiliyorlardı.

Bu durumu bizler de gittikçe kanıksamaya başladık.

Öyle inanmıştık ki, Kürtçe bir ezgi duyduğumuzda “etrafımızın hemen sarılacağı” korkusuyla büyümüştük. Ezgi yaygınlaştı, ne devlet elden gitti, ne millet bölündü, ne de etrafımızı saranlar kaldı.

Şimdi özgürlükleri konuşuyoruz ama halen “ulufe” dağıtıyormuş tavrından da vazgeçmiyoruz. Demokratik açılımdan bahsediyoruz, nereyi, ne kadar açacağımızın hesabını yapıyoruz. Hiçbir zaman bir araya gelmeyecek liderler tokalaşıyor ve ne kadar “taviz” vereceklerini hesaplıyorlar.

Oysa bırakın şu korkuyu, atın bir kenara. Ne kimseye ödün veriyorsunuz, ne de ortada dağıttığınız bir ulufe var.

Bu ülkede insanlar dilediği gibi konuşabilmeli, dilediği eğitimi alabilmelidir. Bunda “sınır” çizme hakkı kimsenin elinde olmamalıdır.

Gerekirse Kürtçe okullar açın, İngilizce, Almanca, Fransızca açtığınız okullar gibi…

Ama “bizim dilimizi de öğrenin” diye öğütleyin, Türkçe’yi “seçmeli” ders yaptırın.

Kendi adıma, Kürtçe okul olsa çocuğumu belki hiç göndermem. Çünkü çocuğumu göndereceğim çok okul var, eğitim alacağı çok yer var.

Kürtlerin de bu özgürlüğü olmalı.

Belki onlar da benim gibi çocuğunu Türkçe öğrenmeye göndermeyecek. Çünkü onların da çok okulu, eğitim alacakları çok yerleri olacak.

Bana serbest olmasını istediğim bir şeyi, başkasına yasak görme hakkına sahip değilim, böyle bir şans da istemiyorum.

10 Haziran 2012 Pazar

Dün “biz” eziliyorduk, bugün “bizler” eziliyoruz!



Adıyaman Üniversitesi’nde düzenlenen mezuniyet töreninde bölüm birincisi ve okul ikincisi Fadime Akkuş’a verilen diploma değil, verenin kimliği ve kıyafeti damga vurdu. Bu damga, öyle böyle değil, Adıyaman’ın hiçbir sorununu manşetlerine taşımayan medyanın en önemli haberi oldu.

Çünkü bugüne kadar olduğu gibi, bugün de “başarıya” değil, “kıyafete” bakmayı seçiyorduk. Yani dün de şekilciydik, bugün de…

Anlaşıldığı gibi “başarılı” öğrencimiz başörtülüydü…

Ödülü verense Garnizon Komutanı Albay Yusuf Yalçın…

Aslında ortada “garip” bir durum söz konusu değildi. Gariplik, haberin yansıtılmasına kaynaklık eden “alışılmışlık”tı…

Bu tür törenlerde adettendir, diplomaları protokole mensup kişiler takdim eder. Bu defa da öyle oldu. Albay Yusuf Yalçın’ın ödül verme sırasıysa başörtülü öğrenciye denk geldi.

Neredeyse bütün gazetelerde ilk sayfadan verilen haberde “bu fotoğraf çok konuşulacak” vurgusu yapılıyordu. Evet, çok konuşulacaktı ama bu “olağandışılığı olağanlaştıran” basının eliyleydi.

Bugüne kadar alıştıklarının tam tersi bir fotoğraf onları şoke ediyordu. Ne yazık ki, bu iki kesim için de böyle…

Önce basın nasıl yansıtmış bakalım, sonra diğer fotoğrafları hatırlatacağım…
Akşam Gazetesi birinci sayfanın tam ortasından haberi girerek; “Albay’dan diploma” demeyi tercih etmiş.

Güneş Gazetesi de haberi birinci sayfadan kullanmış ama biraz daha aşağıya indirmiş; “Çok şey değişti” diye başlık atarak değişime vurgu yapmış.

Milliyet Gazetesi de haberi birinci sayfadan ve ortalarda girmiş; “Diploma komutandan” diye başlık atmayı tercih etmiş.

Posta Gazetesi haberi manşetlik bulmuş. “Son Fotoğraf” başlığıyla iki resmi yan yana getirmiş. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül’ün elini sıkmamak için yönünü değiştiren Orgeneral Aslan Güner, diğer tarafta ve büyük şekilde okul ikincisi kız öğrencinin “Bize artık önyargıyla bakmıyorlar” sözünü öne çıkarmış.

Radikal Gazetesi, haberi birinci sayfadan kullanmış; “Üniforma ve başörtüsü aynı fotoğrafta” diye de asıl niyetini belirten başlık atmayı tercih etmiş. Üniforma mı başörtüsüne yakışmıyor, başörtüsü mü üniformaya onu söyleyememiş.

Sabah Gazetesi de haberi birinci sayfadan kullanarak; “Başörtülü öğrencinin diploması komutandan” başlığını atmış.

Star Gazetesi haberi manşetlik bulmuş ve “Yeni Türkiye’nin fotoğrafı” başlığını uygun görmüş.

Taraf Gazetesi haberi sürmanşetten kullanmış ve “Katı olan her şey buharlaşıyor” diye güzel bir başlık atmış. Taraf, iç sayfada ise “Hem devir, hem de komutanlar değişti” diye değişime vurgu yapmış.

Türkiye Gazetesi de haberi birinci sayfadan kullanmış; “Diploma Paşa’dan” demiş.

Vatan Gazetesi de haberi birinci sayfadan kullanarak öğrencinin sözlerini başlığa almış; “Artık eskisi gibi önyargı kalmadı”

Yeni Şafak Gazetesi logonun hemen yanına haberi alarak “Özlenen Tablo” demeyi seçmiş.

Zaman Gazetesi de haberi sürmanşetten kullanarak; “Üniversite birincisi Hacer Şancı’nın diplomasını Adıyaman Garnizon Komutanı verdi” demeyi seçmiş.

(Zaman’ın haberine özellikle not düşmem gerek. Hani şu deveye sormuşlar “sırtın niye eğri” diye. Devenin verdiği cevapsa tam Zaman’lık... Albayın diplomasını verdiği öğrenci Hacer Şancı değil, Fadime Akkuş. Sonra okul birincisi değil, ikincisi…)

Haber internet sitelerinde de geniş yankı buldu. Muhalif Haber isimli site ise haberi; “Bu görüntü çok konuşulacak” başlığıyla vermeyi seçmiş. Bazıları “yılın fotoğrafı”, bazıları “Günün Fotoğrafı” demeyi tercih etmiş…

***
Basınımız maalesef böyle bir algı ve yansıtma içinde. Elindeki fotoğrafa bakarak değerlendirme yapıyor. Tıpkı genç kızın kıyafetine bakarak değerlendirme yapan eskiler gibi…

Oysa o fotoğrafın gerisinde çok daha başka şeyler vardı.

Önce o komutan “normal olanı” yaparak, övgüyü hak etmişti.

Sonra o öğrenci, anne ve babası okuma yazma bilmemesine rağmen, azmederek bir başarı göstermiş, bölüm birincisi ve okul ikinciliğine kadar yükselmişti. Bugüne kadar kendisi gibi giyinenleri okuldan atanlara inat, “başarının kıyafetle ilgisi” olmadığını göstermişti…

Bunlar, eskiyle yeninin farkı gibi gözükse de aslında algılamada bir değişimin söz konusu olmadığını gösteriyor. Dün, birinci olduğu halde ödül vermeyenler sağ basında manşetlerdeydi. Bugün, başörtülüye diplomasını verdi diye her iki kesimde de manşette. Birisi yargılamak, birisi övmek için.

Oysa bir gün önce İzmir’in Torbalı ilçesinde Anadolu Lisesi’ni birincilikle bitiren Şükran Koca’nın diploması, başörtülü olduğu gerekçesiyle verilmemişti.

Bu tablo da “yeni Türkiye”deydi…

***

Resmin görünen yüzüne bakanlar, görünmeyen yüzünü görme şansını da elde edemez. Oysa aslında görünmeyen yüzünde çok daha farklı resimler vardı.

Mesela 10 binden fazla öğrencisi bulunan ve bine yakın çalışanın olduğu üniversitede kaç kişinin yemek yediğinin resmine bakılabilirdi. Bu resim, belki yemeğin kalitesini de yansıtabilirdi.

Belki Adıyaman Üniversitesi’nin başarısı veya başarısızlığını görmek, yüksek bir çıkıştan sonra, hızlı bir inişin nasıl başarıldığını yansıtmak da mümkündü.

Mezuniyet törenine davet edilen ve “misafir” konumunda olan ailelerin bir kısmının plastik sandalyede, bir kısmının yerde, kendilerininse yüksek platformda, lüks koltuklarda oturduğu resim de dikkat çekici olabilirdi.

Eskiden ayıpladığımız “akredite” uygulamasının bu üniversitede farklı şekilde yeniden hayata geçtiğini de basınımız göremedi.

Eskiden bir kadrolaşma vardı, şimdi de farklı kadrolaşma var mı diye de bir resim çekilebilirdi.

Basınımız, eskiden de şekilciydi, şimdi de şekilci yönünü hiç değiştirmeden sürdürmeye kararlı.

Kısaca dün “biz” eziliyorduk, bugün “bizler” eziliyoruz!