6 Haziran 2012 Çarşamba

Baskı var ama kimden, kime?



Her gün farklı şeyler tartışıyoruz, her gün tartıştıklarımızla da bir birimizden giderek uzaklaşıyoruz. Bu defa darbecilerin yapmadığını kendi kendimize yapmaya kalkışıyor, yasaklar üretiyor, ilginç serbestlikler icat ediyoruz ve toplum olarak (sanki) “bölünme”ye doğru adım adım ilerliyoruz.

Hep bir şeyleri gizleme adına ortaya atılan “suni” veya “alıştırma” gündemlerle, hem aradaki uçurumu derinleştiriyor, hem asıl yapılanlara çanak tutuyoruz.

Son tartışmalardan örnekler vermek istiyorum…

Kürtaj tartışmasından sonra şunu öğrendik ki, herkes kendi doğrusunu kabul ettirmek için karşısındakine acımasızca saldırıyor.

Kürtajın cinayet olduğunu söyleyenler, kürtajın serbest kalmasını isteyenleri ahlaksızlıkla ve katillikle suçluyor ve (sağlık sebepleri hariç) tümden yasaklanmasını istiyor.

Kürtajın serbest olmasını isteyenlerse olaya dini açıdan bakılmasının yanlışlığına değinip, bunun bir hak olduğunu, kadın bedenine dokunulmaması gerektiğini, dileyen kadının kürtaj yaptırma özgürlüğü olması gerektiğini söyleyip, “yaşam” veya “dini” yönünü görmüyor.

Sonra eski tartışmalar gündeme geliyor…

Taksim’e veya Çamlıca’ya cami yapılması…

Caminin yapılmasını savunanlar, bunun bir gereklilik olduğunu söylüyor…

Camiye karşı çıkanlar ise ülkeyi din devleti haline getirilmeye çalışıldığını savunuyor.

Sonra mescitler gündeme geliyor; opera veya bale salonlarına mescit açılması…

Hemen bir cephe hayatında hiç operaya gitmemiş olsa da destekliyor.

Karşı kesim ise “operaya giden dinsizdir” imajı verecek şekilde operada veya bale salonunda mescidin ne işi olduğunu soruyor.

Sezaryen ve normal doğumu tartışıyoruz, zinayı yasaklamayı konuşuyoruz.

Elbette karşı cephede ise tam karşıtı…

O zaman ilginç tartışmalar ortaya çıkıyor.

Yazarların “zina yasaklanmamalı” derken sarf ettiği enerjiye hayran kalıyorum.

Aynı şekilde sanki her gün zina yapıyormuş gibi “yasaklayın da beni de kurtarın” der gibiler çıkıyor…

Bir bakıyorsunuz normal olmayan ilişkileri savunmak “demokrat” olmanın ilk şartı gibi yansıtılmaya çalışılıyor ve karşı taraf ise bunun ahlaksızlık olduğunu söylüyor.

İşi öyle abartıyoruz ki, “sapık” kategorisine giren tüm çarpık ilişkiler bile “normal” görülmeli diyen koca koca köşe yazarlarına rastlıyoruz.

Sonra bir gazete karşıt cephede bulunanların “ahlaki ilişkileri”ni sorguluyor…

Kürtajı isteyenlerin yasak ilişkilerle dolu hayatını gözler önüne sermeye çabalıyor.

Bir diğeri ise demokratik ülkelerin ahlaki kaygılarla yürütülemeyeceğini söylüyor ve sanki “ahlaksız olmak” demokrasinin ilk şartıymış gibi sunuluyor.

***

Dikkat ettiyseniz bütün tartışmalar çok kısır bir alanı kapsıyor ve tamamına yakını “cinsellikle” alakalı ve tamamı da “suni” gündem…

Ve herkes “benim yaşam biçimim hayata hâkim kılınmalı” anlayışında…

İnançlı insansa da bu böyle, inançsız insansa da…

İki arada bir derede kalanların da bir yaşam biçimi var, ne suya dokunmayı istiyor, ne sabuna…

Her şey yerli yerince kalsın diyenler var…

İlla da bir şeyleri değiştirme arzusuyla dolu olanlar…

Çünkü herkes kendi doğrusunun peşinde…

Çünkü herkes yaptığının “normal” görülmesini arzuluyor, hatta bastırıyor. Bir şekilde savunduklarımız veya karşı çıktıklarımız, aslında kendi yaşam biçimimizdir. Kendi doğrularımızdır, kendi hayat standardımızdır.

Bu sapık ilişki de olsa bunun normal sayılması için demokratlıktan, laiklikten, Atatürkçülükten dem vurmaya başlıyor.

Diğer taraf ise dini kaygının dışında değer yargılarının olduğunu, toplumları ayakta tutan ahlaki değerlerin varlığından bahsediyor.

Bir taraf “tam sorumsuz” bir toplum arzularken, diğer taraf “tam sorumlu” toplum özlemi için kalem oynatıyor, nefes tüketiyor…

Şerif Mardin’in “Mahalle baskısı” bu defa tersine işliyor.

Ortada baskı var ama herkes kendi doğrularını bastırma gayretinde ve bu giderek “iki kutba” dönüşmeye başladı.

Ya hep, ya hiç olmak üzereyiz…

Veya öyle algılanması isteniyor…

Dayatılacak daha küçük şeyler için, daha büyük korkular ortaya salınıyor.

İki kesim için de bu böyle…

(Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum, hadi yine “sağ” ve “sol” deyip işin içinden sıyrılalım…)

Sağ kesim de, sol kesim de, daha az dayatmalar için, daha çok konuları gündeme getiriyor.

Aslında her iki kesim de ölümü gösterip, sıtmaya razı etme derdinde.

Ama fark edilmeyen ise bu karmaşadan nasiplenenlerin her zaman olduğudur.

Aslında hiçbir şey değişmeyecek.

Ne sağın dayatması, ne solun…

Ortalığı kaplayan toz duman çekilmeye başlandığında, ortaya konan tabloyu hepimiz çok daha net görmeye başlayacağız.

Umuyorum ki, o tabloda darbecilerin siluetleriyle karşılaşmayız…

Twitimden seçmeler
Çok şey istemedim diye düşünüyordum, senin çoook şey olduğunu sonradan öğrendim.
www.twitter.com/naifkarabatak

5 Haziran 2012 Salı

Ve büyük gün geldi!



Sabah yatağından kalktı, sağına, soluna bakındı. Her şey aynıydı ama bir farklılık olmalıydı, bugün çok değişik bir gündü ve bugünün bir etkisi her bir yana yansımalıydı.

Kalktı…

Hava soğuk değildi ama afili olsun diye ropdöşambırını sırtına geçirdi. Eğilip, terliği de giyinerek lavaboya yöneldi. Önce aynaya baktı, farklıydı canım, çok farklıydı…

Elini yüzünü yıkayıp, saçını taramak için elini uzattı ama pek de gerek kalmadığını görüp iç geçirdi. Neyse ki, arka tarafta el atacağı birkaç tel saçı kalmıştı.

Mutfağa geçti, kahvaltı hazırdı…

Selvi hanımda bir değişiklik olup olmadığına bakacaktı ki, sonra gülüp geçti. Kendisi büyük buluşmaya gidiyordu, eşi değil ya. “İlahi” diye içinden güldü, dışına yansıdı elbet.

Selvi hanım merak etmişti, eşinin bugün keyfine diyecek yoktu. Gülümsüyordu bile, hayret…

-Hayrola, rüyanda iktidar olduğunu falan mı gördün?

-Yok ya, bugün büyük buluşma var. İlk kez fikirlerim dikkate alınacak ve ülkenin kanayan sorununa 5 dakikada çözüm bulacağım, sevincim ondan.

-Yani 30 yıldır bulunmayan çareyi beş dakika da mı buldun, nasıl bir icat bu, yeniyor mu?

-Senin de keyfin yerinde, bakıyorum da kafa buluyorsun ama sorunu çözeceğim göreceksin.

-Aman merdivene dikkat et, yine ters binersin de, başıma iş açarsın.

-Yok ya, artık yürüyen merdiven de kullanmıyorum, asansöre de binmiyorum. Bütün terslikler beni bulur.

-Gideceğin yeri biliyor musun, hani Mersin’i karıştırdın, İzmir’in yerini şaşırdın, başbakanlığı da karıştırmayasın!

-İlahi Selvi hanım, takılacak başka birini bul, ben hazırlanmalıyım…

***

Yatak odasına geçip, Selvi hanımın hazırladığı kıyafetleri özenle giyindi. Bugün çok önemliydi ve farklı bir tarzda giyinmeliydi. Önce şortla çıkmayı düşündü ama sonra vazgeçti. Hâlbuki çok sivil durabilirdi.

Aslında kongrede giyindiği ve büyük sükse yaptığı Etro gömlekten bir tane daha almak istedi ama çok pahalıydı ya, halkın iştahı çeker, ayıp olurdu.

Sonunda hazırdı, bir kez de boy aynasından baktı. Üfff be analar ne evlatlar doğururmuş…

***

Evden çıktı, makam şoförü kendisini bekliyordu, önce partiye gitmeli, arkadaşlarla istişare yapmalıydı.

Kısa süre sonra partide kurmaylarıyla buluştu, çaylar söylendi, 10 maddelik plan ortaya çıkarıldı. İlk kez bu maddeler gün yüzüne çıkmıştı, ilk kez böylesine dâhiyane plan, masanın üzerine konmuştu.

O ara çaylar geldi, çaycı sağ bir baştan tavşankanını dağıtmaya başladı. Kafa kafaya veren partinin üst kurmayları da her bir maddeyi ele alıyor, sonra da tartışıyorlardı.

O arada nasıl olduysa birisinin kolu çay bardağına değdi ve çay döküldü. Çaycı atıldı hemen, “merak etmeyin” deyip, beline bağladığı havluyla silip, ıslanan kâğıdı da alarak çöpe attı, yerine yeni bir kâğıt bıraktı…

***

Artık hazırdı, kurmayları da onaylamıştı. Kimse bir şey diyemez, parti içi muhalefetin hedef tahtasına oturtulamazdı…

Masadan on maddelik planın yazılı olduğu kâğıdı alıp, özenle iç cebine koydu…

Bu gidiş çok önemliydi.

Tarihe adı altın harflerle yazılacak, anaların ne evlatlar doğurduğundan herkes bahsedecekti.

Şoför, nereye gidileceğini sordu, o da cevap verdi.

“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” demeyi ne de çok isterdi. Yeni bir Kurtuluş Savaşı’ndan bir farkı yoktu bu gidişin…

Bu gidiş, ülkenin önünü açıştı, bu gidiş, barışa ve kardeşliğe uzanan bir köprüydü.

Bu gidiş, aynı zamanda 30 yıldır akan kanın durması demekti…

Bir süre sonra geldiler…

Şoför hızla inip, kapıyı açtı, buyur etti.

Yerinden kararlı bir şekilde kalkarak kapıya doğru adeta dans ederek gitti. Bir çalımı vardı ki, anlatılmaz. Adeta yürümüyor, akıyordu…

Aslında o, geleceğe akan bir liderdi…

Başbakan kibar adamdı, kapıda karşılamış, elini sıkmıştı.

Birlikte içeriye girdiler, gazetecilerin görüntü almasına izin verdiler ve sonra baş başa kaldılar…

Büyük bir çalımla 10 maddelik çözüm paketini cebinden çıkardı, başbakana gururla uzattı.

“Yıllardır beceremediğinizi ben becerdim” der gibiydi.

Hatta “bak bana, bir daha bak, bu karşında duran, geleceğin en önemli ismi olacak” diyordu sanki…

Başbakan, uzatılan kâğıdı alıp, dikkatle ve özenle açtı.

O da çok heyecanlıydı.

Bugüne kadar gelen başbakanların, aklına gelmeyen neydi acaba.

Sahi kendisi nasıl düşünmemişti…

Neyse, merak etmektense kâğıdı okumayı tercih etti ve başladı okumaya…

Pardon başlayamadı, boş kâğıdın nesini okuyacaktı…

***

“Ah ulan çaycı ah!” diye inleyerek hızla başbakanlıktan çıktı.

Kameralar görüntü alıyor, herkes “Ah ulan çaycı ah!” diye kimden bahsettiğini merak ediyordu. Yakalasalar soracaklardı ama kim tutar artık!

4 Haziran 2012 Pazartesi

Yazardan siyasetçi olur mu?



Nazik konuları köşeme almaya devam ediyorum. Dün “Bütün yazarlar birer sazandır!” dedik ama istisnaları da tek tek açıkladık. Ve sazanlığın nereden geldiğini, kaç türlü olduğunu, buğulamasının veya közde pişirilmesinin mümkün olup olmadığını izah etmeye çalıştım.

Bugün ise yine çok merak edilen bir konuyu gündemime alıyorum; yazardan siyasetçi olur mu, olmaz mı?

Belki son söyleyeceğimi ilk önce söyleyip; “olmaz” dememi bekliyorsunuz ama demeyeceğim, yazının sonuna saklayacağım.

Bunun için öncelikle “yazar” ve “siyasetçi” arasındaki ayrımı iyi analiz etmek gerekiyor.

Siyasetçiyi tarif etmeme gerek yok, zaten her gün ya “dua” ediyorsunuz, ya “beddua…”

İkisinin arası var mıdır bilmiyorum ama ikisinin de çokça yapıldığını çok iyi biliyorum.

O zaman biz siyasetçileri sizin algılamanıza bırakıp, yazarları tarif edelim. Böylece yazardan siyasetçi olur mu, olmaz mı kararını siz verin.

Ancak bu yazımda yazarın sazan olup olmamasıyla ilgili değilim. Hatta yandaş olup, muhalif kalanını da dikkate almıyorum.

Genel çerçeveden yazar profili çizmeye çalışacağım…

Yani “iyi yazar”dan bahsediyoruz, tombalak açanından değil…

***

Yazar, yazı yazan demektir… (Çok mu klasik oldu. )

O zaman yazar, toplumun derdiyle dertlenendir, sevincine ortak olandır deyip, ruhunuzu okşayayım.

Belki söze şöyle de başlayabilirim; yazar, toplumun gözü, kulağı ve dilidir… (Hemen itiraz yükselecek ve “o gazeteciydi” diye haykıracaksınız.)Farkı yok aslında. Gazeteci haber yapar, yazar haberin ruhunu yakalar…

İşte bu…

Yazar, olayların görünen yüzünün dışında kalanları yansıtmaya çabalayandır.

Hiç kimseyle bağı yoktur. Hiç kimsenin alınıp alınmaması onun ilgi alanına girmez. Önemli olan toplumun faydasına kalem oynatmaktır. Zulme rıza göstermemektir. Devletçi bir bakış açısının, halkçı bir bakış açısına döndürmeye çabalamaktır. Ayrımcılığa karşı durmaktır da yazarlık… (Her türlü ayrımcılık, bu kategoriye girer; dil, din, ırk, mezhep…)

Ama anayasada yazdığı gibi değil, özümseyerek, inanarak ve gerçekten içinden gelerek…

Yalan dolanla işi olamaz yazarların.

Kimseyi kandırmaya ne zamanları vardır, ne tahammülleri…

Sigara kâğıdına not alanlar içinde yazar bulamazsınız. (Benim gibi “hiç not almayan” ama her harfi kafasına yazanlar da vardır.)

Genellikle hepsi dağınıktır…

Arkasından toplayanının olması gerekir ama bu dağınıklık, asla kimseyi rahatsız edecek bir dağınıklık değildir.

Gerçekten yazar olanların çok parası olduğu görülmemiştir. (Bakmayın siz milyarlarca transfer ücreti alanlara. Onlar yazar değil, söyleneni yazanlardır…)

Yazarlar “Doğrucu Davut”tur diye özetleyebiliriz aslında.

Ama her doğrunun her yerde söylenmeyeceği çok da umurunda olmayandır…

Yazarlar, içinden geleni yazanlardır…

Toplumun beğenip beğenmemesi, siyasi partilerin hoşlanıp hoşlanmaması, muhataplarının haz alıp almaması çok da umurunda değildir.

Aykırı kişidir çünkü yazar…

Herkesin gördüğünün dışında gördüklerine odaklanmıştır ve konuya daldığı yer, toplumun aşina olduğu yer değildir.

Yazar eşeledikten sonra gün yüzüne çıkanlar, hiç de yabancı gelmemeye başlar…

Ve yazarlığın en güzel yanı, “belli dönemler için” değil, her dönem için görev yapmasıdır…

***

Siyasetçi mi, biliyorsunuz ya…

Peki yazardan siyasetçi olur mu?

Önümüzde mevcut seçenekler var…

Mesela AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar…

AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner…

Ve BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder…

İlk ikisi “gazeteci-yazar”, sonuncusu ise aynı zamanda yönetmen…

Yazımın başında sorduğum soruya cevabı ben vermeyeceğim, kendileri verecek…

Her üç vekilde, henüz göreve başlamalarının üzerinden üç ay geçmeden, “yazarlığa dalış” yapmanın yolunu aradılar…

AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, Star’daki yazılarına yeniden başladı.

AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner de Star Açık Görüş’te her Pazar “bir makale” yazma şeklinde yazarlığını sürdürüyor…

BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ise bir taraftan yeni yapacağı filmin hayalini kurarken, diğer yandan da yazı yazmayı sürdürüyor…

Ve üç siyasimiz de “tartışma programlarının aranan isimleri” olduklarından, televizyonların halen gediklisi olarak ekranlardaki yerlerini sıkça alıyorlar…

Bakın, ben bir şey söylemedim…

Kendi icraatlarından cevabını yansıttım.

Çünkü, yazarlığın hassasiyetiyle, siyasetçininki bir değildir.

Yazarken “oturup eleştirmek” kolay sanılır ama aslında eleştirmek de kolay değildir.

Ama eleştirdiklerinle yüzleşmek, işte orası sıkıntının baş kaynağıdır…

Çünkü bir anda roller değişmiş, düne kadar “yanlış yaptıklarını” açıkça söylediklerinin yerini almışsındır ve sen doğru yapmak zorundasın…

Buyurun bakayım, tarihteki en büyük sansür olarak algılanacak “ses kayıtlarını yayınlayanlara beş yıl hapis” taslağını izah edin, 250’inci maddeyle ne yapılmaya çalışıldığını açıklayın ben de “yazardan siyasetçi olur!” diyeyim…

Olur ama nasıl oluru da siz gösterin…

Twitimden seçmeler
Yeni Şafak’ta, şafağın nasıl attığını Ali Akel’in yazısıyla öğrendik. Peki Cumhuriyet, Milliyet ve Hürriyet’te nasıl şafak atıyor?
www.twitter.com/naifkarabatak

3 Haziran 2012 Pazar

Bütün yazarlar birer sazandır!


Bekir Coşkun, darbe yapmayan generallere “Tasmalı General” demişti de kimsenin gıkı çıkmamıştı ama “Tasmalı gazeteciler” deyimini çağrıştıracak “bazı gazetecileri tasmalarından kurtardık” sözü bizim camiada kıyametin kopmasına neden oldu.

Zaten bizim camiada kıyamet dediğin, sabah kahvaltısında yenen peynir ekmek gibidir. Her sabah bir kıyamet koparabiliriz anlayacağınız.

Bizim camiada öyle Maya takvimini elimize alıp, “ne zaman kıyamet kopacak” diye hesap da yapmıyoruz, çetele de tutmuyoruz.

Ama bugünkü yazım farklı…

Bugün “Bütün yazarlar birer sazandır!” diyeceğim ve yine kıyamet kopacak. Eleştiri okları bu kez bana yönelecek. (Eee biz kaçın kurasıyız, önce tepkileri en aza indirip, açılacak dava sayısını düşürmek için bazılarını eleyelim…)

Öncelikle “yazar” derken, günlük makale ve fıkra yazarlarını kastediyorum, Orhan Pamuk gibi Nobel Ödüllü kitap yazarları mevzumuz dışında…

Çiçekten, böcekten, güllerin rengi, kuşların endamından bahsedenler de konumuza uygun değil.

Mesleki yazarları da kastetmediğim çok açık. Dini veya sağlık bilgisi aktaran hocalarımız da konumuz dışında.

Söz konusu gündem olduğuna göre, gündemi yazanlar veya gündemi belirlediği sananların sazanlığıyla ilgiliyim.

Gelelim eleyeceklerime…

Bir gün önce eline tutuşturulan konuyu köşesine taşıyan, sazan değildir, o başka bir şeydir… (Siz yazar yerine, söyleneni yazan diye değiştirebilirsiniz. Biz buna yeri geldiğinde terör örgütü üyesi de diyebiliyoruz.)

Yağcılar da sazan değildir. (Onları henüz tasnif yapamadık. Bir tek buna çare bulamıyoruz. Bir de tıp ilerledi falan filan diyorlar ya ona yanıyorum.)

Siyasilere, bürokratlara veya bazı güç odaklarına yaranma endişesi olanların sazanlıkla alakası yok, onlara uyan çok başka sıfatlar zaten var. (Bunlar yağcı değil, belki yardakçıdır ya da ne bileyim ‘ben de sizdenim’ mesajı yollamayı çok sevendir.)

Başka yerden aşırdıklarını köşesine taşıyanlar ise muhatabımız değil, zaten onlar yazar değil. (Kısaca fikir hırsızı deyip, aşağılamak gerekir ama onlar aşağılanmaya dünden hazırlar.)

Her şeye muhalif olmak için kırk dereden su getiren ama getirdiği sular bir işe yaramayanlar da “sazan” sınıfına girmez. Onlar da “inatçı keçi” denip, bir kenara bırakılabilir ama işi keçiliğin ötesine götürenler de olunca söylenecek pek bir şey kalmıyor…

***

Yandaşları, muhalifleri, araklamacıları, söyleneni yazanları, yaranmacıları bir yana bıraktıktan sonra ortada ne kaldı ki, diyebilirsiniz. Aslında çok var. Ve onların hepsi de koca birer sazan. Ama ne buğulaması olur, ne közde pişirilir. Sadece “bugün ne sazanlık yapmış” diye bakılır. Bazen söylediklerinden nasiplenirsiniz, bazen “yahu gündemine aldığın konu mu?” diye eleştirirsiniz…

Ama aslında o sazanlar ikiye ayrılır. Birincisi “gündemi yakalama derdinde olanlar”, ikincisi ise “gündemi yakaladığını sananlar”dan başkası değildir.

Gündemi yakalama derdinde olanlar, “Okurum konuyla ilgili ne düşündüğümü merak eder” diye alır eline kalemi (şimdi bilgisayar var ya) sonra başlar yazmaya. Öncesinde araştırma bile yapar. Yahu bu konunun esası nedir, aslı, astarı var mıdır diye emek harcar, kafa patlatır ve sonunda okuruna “önemli bilgileri” aktarır. Ve bir de bakar ki, sazan olmuş… (ama gündemi yakaladığını sanan sazan gibi değil)

Çünkü ortaya atılan konu, gündemi değiştirmeye dönük bir manevradan başka bir şey değildir. Söyledikleri doğrudur, yazdıklarında gerçeklik payı vardır, görüşleri kendi görüşleridir ama dümenin suyuna gitmiştir.

Birileri, “gündemde tutulmaması gereken konular” için, “gündemde tutulacak” konular servis eder. Bu bazen başbakandır, bazen muhalefet partisidir, bazen güç odaklarıdır, bazen de medya organlarının bizzat kendisidir.

Diyelim başbakan çıktı, “Kürtaj cinayettir” diye, binlerce yıldır bildiğimiz gerçeği söyledi. O zaman bunun cinayet olduğunu “yazarım” diyenler gündemine almalı… (Alimallah sonra “ayyy sen daha bu konuyu yazmadın mı?” diye eleştirilebilir, ayıplanabilir…)

Karşı tarafta da “Kürtaj bizim hakkımız, söke söke öldürürüz (pardon) alırız” diyenler de balıklama atlamalı.

Ve bir tartışma başlamalı, kızılca kıyamet kopmalı.

Birisi canı kurtarma derdiyle kalemini döndürürken, diğeri “hak” kavramının ne manaya geldiğini bilmediğinden “can almayı” savunmak için canını dişine takar…

Elbette arada olan olur, çimenleri ezen filler menzile doğru ağır ağır yol alır. Mesela ceza kanununda bazı maddeler usulca değişir. Mesela ses kaydını yayınlayanlara beş yıl ceza verilmesi geçer, gider. Artık darbecilerin yediği nanelerden bilgi vermek yürek ister.

Sonra, nasıl olduğunu anlamadığınız bir şekilde birden her şey durulur; Sessizliğe bürünür benim ülkem…

Sazanlarımız ise günü geçiştirecek mevzulara takılır kalır. Üçüncü sayfa haberlerine bakan olmaz. Çöpten ekmek toplayanlar, sabaha kadar sokakta kalanlar, dayak yiyenler, bir köşe başında hayatını kaybedenler “muhalif” yazarların “konu bulma” kaygısından öteye gitmez. Memura verilen zammın oranı, işçinin alamadıkları, esnafın derdiyse arada kaynayıp gider.

Ve derken bir başka konu gündeme girer…

Bizim iki türlü sazanlarımız da hazırdır…

Bilgisayarın başına geçer, klavyenin tuşlarına dokunur ve araştırıp, soruşturduğu konuyu okuruna “sağlıklı” bir şekilde aktarmaya çabalar ama bir sazan olarak konuya atladığının farkına varmaz.

Birinci kategoriye giren “sazan olmak” için yazıya başlamamıştır, derde derman olmak için kalem oynatmıştır. İkincisi ise zaten sazan olduğu için “aha da gündemi yakaladım” diye sevinç naraları bile atmaya başlamıştır.

Aslında birinci türdeki sazanlar tehlikeli değildir. Bu satırların yazarı da zaman zaman birinci tür sazanlar arasında girdiği olur.

Ama asıl sazanlık; Kulağına üfürülen yanlış bilgiye hiç düşünmeden atlamaktır.

Diğerine ise “gündem sazanı” diyebilirsiniz…