31 Mayıs 2012 Perşembe

Gücün kontrolü


Güçlü olmak güzeldir. Bütün yetkileri elinde bulundurmak, her şeye hükmetmek, dilediğini almak, dilediğini satmak.. Bütün bunlar insanoğlunun hoşuna giden şeylerdir ama bu çok zor değil, asıl zorluk ise güçlü iken de adaletli olmaktır…

Güçsüz insan, adaletli insandır…

Bu bir iddia değil, bugüne kadar gelen tecrübelerden edinilen gerçektir.

Güçsüz insan, hakkının yendiğini düşünerek adalet ister.

Hâkimlerin, savcıların tarafsız olmasını, avukatların doğru savunma yapmasını arzular…

Güçsüz insan, gücü elinde bulunduranların yargıya müdahale ettiğini sanır veya gerçekten öyledir…

Parayı veren, makam ve mevki bağışlayan, üstüne de güç ve kudret verildiğinde dilediği davaların tereyağından kıl çeker gibi kolaylaştığını düşünür, belki de öyledir…

Zayıf insan, mücadele eder ama yanlış yapmamaya gayret gösterir.

Cezaevine girse kendisine bakacak yoktur…

Dışarıda kalan ailesinin mağduriyeti söz konusudur.

Ama güçlü olanın böyle bir derdi yoktur, çünkü başı derde girse kurtaranı çoktur.

Bu nedenle zayıfın kontrolü pek önemsenmez…

Sadece toplum bilimciler, aç insanın her şeyi yapabileceğini söyler…

Aç ve açıkta kalanların suç işleme oranı yüksek olur.

Zaten bu suç “adi” kapsamına girer ki, konumuz “büyük suçlar”la ilgili…

***

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana ülkemizde çok güçlüler var…

Askerler çok güçlü mesela, her devirde “ülkenin sahibi” sıfatını elinde bulundurarak, “kontrolsüz güç” olduğunu göstermiştir.

Ülkemize gelen demokrasi, ülke insanı için değil, ülke dışındaki güç odaklarının “dayatması” sonucu gelmiştir.

Her darbe dönemi, “ince ayar” vermenin farklı bir metoduydu.

Bu şekilde hem ayar veriliyor, hem korku salınıyor, hem de herkes “durduğu yeri” iyi biliyor.

Kim, nereye kadar gideceğinin farkında, aksinde ise “yönetime el koyma” hakkını elinde bulunduranların gölgesi korkutuyor.

Gerçek manada baktığınızda da Türkiye hiçbir zaman Demokrasiyle yönetilmedi.

Hiçbir zaman Cumhuriyet’in “gerçek manası” hayata hâkim kılınmadı, yönetim modeli olarak uygulanmadı.

Her zaman “bize göre” ayarlanan şekliyle idare edildik.

Devlet, hep kendini korumaya alan, halkını “potansiyel düşman” gören saffında yer aldı.

Esas görevi olan halka hizmeti, hep “ulufe” olarak görüp, burun kıvırarak sundu.

Onların istediği “model” geçerliydi ve bu model, her bedene uyardı, her kültüre göreydi, her yaşam şekline uygundu.

Uymayanları uyduranlar da sürekli görev başındaydı…

Sonra bu ülkede “işadamları” çok güçlüydü ama “büyük işadamları”ydı güçlü olan…

Mafya her devirde güçlüydü, derin odakların gücüne diyecek yoktu.

Bazı “daireler” çok güçlüydü mesela; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay ve elbette ki YÖK ve bağlısı üniversiteler…

Gücün sihrine kendilerini öyle kaptırmışlardı ki, kendilerinden ötekiler, gökyüzünden görülen sinekler gibiydi…

***

Demokratikleşme, bütün bunların gerçek yüzünü bir kez daha göstermeye yetti. Ne kadar demokratikleştik, o tartışılsa da, ucunu bile gördüğümüzde, kimlerin nasıl kirli ilişkiler içinde olduğunu görmemize yetti.

Çünkü gücü elinde bulunduran, aynı zamanda adaletsiz olandı.

Zalimliğiyle, hak ve hukuk tanımazlığıyla konumlarını pekiştiriyorlardı.

Her güçlü zalim değildi ve aslında güçlü olan zalim olmamalıydı.

İşte “adalet” dediğimiz kavram burada çok daha bir anlam ifade ediyordu.

Güçlü, zaten hakkını koruyandı ama güçsüzün hakkını koruyan adalet mekanizmasıydı.

Güçsüz konumda olan, vatandaşın ta kendisiydi.

Kaygısı olan, derdiyle hem hal olan, işiyle gücüyle uğraşan ve birazcık özgürlük, birazcık hak isteyendi.

İstediği, Allah’ın doğuştan kendisine bahşettiklerinden başkası değildi.

Zaten devlet de onu koruma adına vardı, öyle olması gerekiyordu.

Adalet, güçlüleri korumaya başladığı anda, orada insanlıktan eser kalmaz.

Yöneten zalimlerdir, yönetilenler de mazlum.

***

Türkiye’de çok şey değişti.

Şimdi eski güçlü olanlar hizaya çekildi. Mağdur konumda yine halk var.

Ama burada güçlü olan iktidar…

Halk adına görev yapan iktidarlar, gücünü de halktan alır.

Ancak, güçlü olduğu için halkına tepeden bakmaz.

Tepeden bakacaklara da çeki düzen verdirir…

Eğer “daha da güçleneyim” diye hizaya getirdikleriyle “dirsek temasında” bulunursa onun zalimliği çok daha katı hale gelir.

Silivri’de yatıp, sağa sola tehdit savuran, küfürler eden, çoluk çocuğu katletmekle korkutanları “kurtarma adına” atılacak her adım, zalimliğin katmerleştirme çabası olarak algılanacaktır.

Eğer AK Parti, şike yasasında yaptığı” kıvırmayı” darbe sanıklarında da yaparsa, hem bu dünyada, hem öbür dünyada “mazlumlar” olarak iki elimiz, iki yakalarına yapışıp, kalacaktır.

Halkı güçlü edeyim derken, eski gücün eteklerine yapışmak, ne AK Partiyi kurtarır, ne milleti.

Olsa olsa zalimlere yeni bir fırsat verilmiş olur, hepsi o kadar…

Twitimden seçmeler
Günün en güzel saatleri, sabahın ilk ışıklarının vurduğu anlardır. Hayatın güzelliği o zaman belli olur, sonra kirler çıkar ortaya...
www.twitter.com/naifkarabatak

30 Mayıs 2012 Çarşamba

40 bin insan yitirdik!


Başbakan grup toplantısında konuşuyor; şehit olan askerlerimizi sayıyor, şurada şu kadar, burada bu kadar. Sonra PKK’nın sivillere yönelik saldırısında hayatını kaybedenleri sıralıyor, şurada şu kadar, burada bu kadar…

Ve sonra “Kalleş BDP” diyor, “Kalleş PKK” diye ekleme yapıyor.

Herkes Uludere’yi söylüyor, 34 can hiç yere gitti, bunun hesabı sorulmalı diye…

Hiç suçu olmayan masum insanların hayatının baharında göçüp gitmesi eleştiriliyor.

Bazen duygusal yanımız kabarıyor ve hayatını kaybedenin gencecik insanların gelecek planlarını aktarıyoruz…

Nişanlanmıştı. Belki yeni evliydi, ya da henüz doğum yapan eşini ve dünyaya gelen minicik evladını koklayamamıştı…

Belki terhisine üç gün kaldığını söylüyoruz ve “ahh üç gün sabretseydiniz ya” diye öfkemizi kusuyoruz.

Bazen minicik yavrulara bir şey öğretmek için yurdun en ücra köşesine giden gencecik öğretmenlerin katledişine yanıyoruz.

Bazen sabahın ilk ışıklarıyla abdestini alıp, “Allahu Ekber” diyerek cemaate namaz kıldırmak için evinden çıkan imamın katledişine üzülüyoruz…

Gün oluyor bir polis karakoluna yapılan saldırıyı, gün oluyor bir polisin yaptığı saldırıyı eleştiriyoruz.

Bazen üst rütbeli bir askeri kaybediyoruz, bazen sırtına bağladığı bombayı patlatan genç erkeği veya kızı…

Ağıtlar yakıyoruz her seferinde…

“Civanım” diye ağlıyor anneler, “yağız” delikanlısını kaybeden nişanlılar veya eşleri dövünüyor, çocukların gözyaşları sel olup akıyor.

Küçücük yavrularsa ne olduğunun farkına varmadan bir köşeye siniyor, “niye kimse benle ilgilenmiyor” diye iç geçiriyor. Hani babası saçını okşardı, onunla oyunlar oynardı.

Bazıları “bu ülkenin evlatları ölüyor” diyerek her iki kesime de sağduyu mesajı verip, barışın gözyaşlarını dindireceğini söylüyor…

Ama herkesin bir hesabı var…

Kandan beslenenler, kanın durmasını istemiyor…

Kanı ilk akıtanlar, son akıtana “terörist” diyor, ilk akıtan ise “vatansever” oluyor…

Taşları yerli yerine koymayı bilmiyoruz.

Eleştirirken durduğumuz yerden olaya bakarak oklarımızı fırlatıyoruz.

Dağdaysak ona göre, ovadaysak da ona göre…

Oysa grup toplantısında konuşan ve “kalleş” diye bağıran başbakan da biliyor, “ilk kim başlattı” yı…

Çocukluğumuzda canciğer arkadaşlarımızla kavga ederdik. Büyüklerimiz araya girince de tokadı yememek için “ilk önce o başlattı” diye masumiyetimizi kanıtlardık…

Türkiye’de 30 yılı aşkın bir süredir devam eden terör olaylarının esası da çocukluğumuzdakinden farksız…

Bu süreçte 40 bine yakın insanımızı kaybettik, ekonomik olarak çöktük, insan hakları açısından yerlerde süründük, özgürlüğümüz kısıtlandı, karnımız doymadı, bebelerin ayakları terlik görmedi, midelerine giren süt olmadı.

***

Her şey 12 Eylül 1980 tarihinde ülkenin işgal edilmesiyle başlamıştı.

İşgal edenler, düşman kuvvetleri değildi, “dost” görünen düşmanlardı…

Kuzu postuna girmiş kurt gibi saldırdılar yurdun dört bir yanına…

Devlet adına yaptılar bütün bunları…

İnsanlara işkence yaptı, onuruyla oynandı, namuslarını kirletti, yerinden yurdundan etti, yetim bıraktı, öksüz kaldı, evlat acısı çektirdi, eşini aldı, işini aldı, aklını aldı, bir başına bıraktı, sonunda da cehennem olup gittiler…

Ve o gün yapılan iğrençliklere tepkiyle bir terör örgütü ortaya çıktı…

Belki kendi elleriyle kurdular, belki yapılan pisliklerden hesap sorma adına yola çıkanlar vardı.

Sonuçta PKK’yı doğuran, 12 Eylül darbecilerin ta kendisiydi…

Ve elbette ki, “devlet adına” yapılan çirkinliklerden doğan bir örgütü kuran da devlet olmuştu…

Kalleş BDP ve kalleş PKK demek çok kolay…

Devlet adına cinayet işleyenleri de ekleyin “Kalleş devlet” diye haykırın.

Sayarsınız şurada şu kadar şehit, burada bu kadar şehit diye…

Ama Uludere’yi de saymayı unutmayın, Diyarbakır cezaevini de…

Üstüne yurdun dört bir tarafını işgal edip, ağzındaki salyalarla insanların ırzına dokunanların yaptıklarını da sayın…

Gencecik askerleri sayın, polislerin çetelesini tutun, masum sivillere yapılanları söyleyin ama köyleri yakılan, evleri tarananları da ekleyin…

Kalleş olan elbette arkadan vurandır…

Ama gücü elinde bulundurduğunda zulmedene de kalleş diyoruz.

Bugün PKK kalleşlik yapıyorsa, kabul edin ki, Uludere’de yapılan da açıkça bir kalleşlikti…

Elma armut toplar gibi ceset saymak çözüm değil.

Sorun, 30 yılı aşkın bir süredir devam eden ve 40 bin insanımıza mal olan, ülkeyi uçuruma sürükleyen, insanları mağdur eden bu beladan nasıl kurtuluruzdur…

Eğer sayı saymaya başlarsak, 40 bin insanımızı yerleriyle, yurtlarıyla, yaptıkları görevlerle ve vuruluş şekliyle anlatırız. Üstüne de dramatize olayları da serpiştirdik mi al sana bir destan…

Destan yazmak böyle bir şey değildir.

Destan yazmak, akan kanı durdurmak için her şeyini ortaya koyabilmektir.

Destan yazmak, aslında tarihin seyrini değiştirme yürekliliği gösterebilmektir.

Bu sadece AK Parti’nin değil, BDP dâhil bütün partilerin ve PKK’nın elindeki belki de son fırsattır.

Destan mı yazmak istiyorsunuz,

Akan kanlardan rahatsız mısınız,

Dökülen gözyaşları yüreğinizi mi incitiyor,

O zaman “intikam intikam” diye ortaya çıkacağınıza, “kızılcık şerbeti içecekseniz” dahi adım atın, durdurun akan kanı…

Bir kırk bin insanımızı daha kaybetmeyelim…

Twitimden Seçmeler
Meslektaşım Ali Akel Yeni Şafak’tan kovulmuş. O kovulursa söyleyecek var. Ya Uludere’yi aydınlatın, ya da susun, susun da vicdanları kanatmayın!
www.twitter.com/naifkarabatak

29 Mayıs 2012 Salı

O biraz zor Tümamiral!


Önce aç bırakacaklarmış, milleti inim inim inleteceklermiş. Sonra çoluk çocuk demeden katledeceklermiş. Çok kişinin canı yanacakmış, herkes yurt dışına kaçmak için uğraşacakmış, belki iş savaş çıkarırlarmış, belki ekonomik krizle ülkeyi çökertirlermiş, ancak o zaman kurtulurlarmış.

Bunlar savaş filminden alıntılar değil, balyoz tutuklusu Tümamiral Cem Aziz Çakmak ile Tuğamiral Fatih Ilgar’ın internete düşen ses kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla özlemleri…

Ses kaydında, doğrusu çok önemli mesajlar olduğunu gördüm. Bu mesajlar, daha çok AK Parti ve diğer siyasi partiler için çok önemli.

“Bir insanın en zayıf olduğu zaman, kendine çok güvendiği zamandır” diye tümamiralimiz hatırlatmada bulunmuş. AK Parti’nin “kendine çok güvendiğini” ima edip, “zayıf düşeceğini” söylemiş. (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sözü defalarca okumasını tavsiye ederim.) Çünkü kendileri de “çok güvendikleri” için zayıf düştükleri ikrarında bulunmuş.

Amiraller, iki yıl içinde “bir yasa değişikliğiyle” dışarıya çıkmayı planlıyorlar, belki bir yıl bile olabilirmiş…

Ve ondan sonra rövanşın çok kötü olacağını söyleyip, neler yapacaklarını sıralıyorlar…

İlki, “aç kalacaklar” diyor…

Çünkü ne kadar beceriksiz olduklarını kendileri de biliyor.

12 Eylül sonrası da milleti aç bırakmışlardı. Üç koyunu güdemeyen, ikiyle ikiyi toplayacak beyinleri olmayan insanlar ülkenin yönetimini ele geçirmişti. Belki de bilinçli yapıyorlardı. Öyle ya 170 ton altını çalarken hesap kitap yapmışlardı…

Millet aç kalacak, sefil olacak ve boynunu eğecek…

Sonra acı çektireceklermiş…

Her darbe döneminde yaptıkları gibi…

12 Eylül’den sonra yaptıkları işkencelerle çok can yaktılar ve sonunda bir terör örgütü ortaya çıktı. Çok sevdiler bu örgütü, ardından kendileri de Ergenekon diye bir terör örgütü kurdu…

Alışmışlardı, milletin parasını kullanıyor, silahını yere gömüyor, tanklarını Sincan’da yürütüyorlardı.

Daha sonra da “çoluk çocuk” demeden sokağa çıkacaklarını söylüyor…

Yakışır…

“Bebek Katili” unvanı, almak her babayiğidin harcı olmazsa gerek…

Esed’e de yakışıyor, bütün kanı bozuk olanlara da…

İş savaş çıkaracaklarmış…

Milleti bir birine kırdıracaklarmış…

Yapmadıkları bir şey değil zaten…

Avucumuza el bombası da koyarsınız belki…

Her şehrin girişinde kurduğunuz darağaçlarında sallanırız, onurumuzla…

Hatırlar mısınız, şerefsizlik yapmaya başlayan, bunu sürekli devam ettiriyordu ama bir yer kadar. Kaddafi’yi hatırlayın, Saddam’ı unutmayın, Mübarek’i düşünün, Esed’in sonuna bakın…

Adım adım yapılacakları saymaya başlayınca, sizin cibilliyetiniz ortaya dökülüyor ve bir insanın ne kadar aşağılık olabileceğini görüyoruz…

Çok gördük…

Başbakan astığınızı gördük mesela…

Hakaret edip, küfürler savurduğunuzu, hatta yetmeyip tokat attığınızı da gördük…

Şerefsiz olduktan sonra bir insanın neler yapabileceğini yanı başımızda, Suriye’de Beşer Esed’in yaptıklarından biliyoruz, babasının yaptıklarını da unutmadık…

Aynı şerefsizlerin Bosna’da neler yaptığını, Irak’ta, Halepçe’de insanların üzerine neler sıktıklarını gördük. Biz Bush’u da unutmadık…

Hiç merak etme Tümamiral, size o unvanı veren bizler, tarih boyunca sizin gibileri çok gördük. Ebu Cehillerin zulmünü yaşadık ama yılmadık…

Sizi İstiklal Mahkemelerinde çok gördük!

Sonra Dersim’de karşılaştık, insanlıktan çıkmış bir durumda bomba yağdırıyordunuz.

Aslında sizi Kubilay’ı şehit ederken de gördük biliyor musunuz?

Deniz Gezmiş’i asan da sizdiniz, Nazım Hikmet’i kovan da…

Said Nursi’ye çile çektiren de, Şeyh Sait’i isyan ettiren de…

Yabancı gelmiyorsunuz, çok tanıdıksınız ama hep iğrenerek baktıklarımızdansınız…

Sizi 28 Şubat’ta gördük…

27 Nisan’da tırsak halinize tanıklık ettik.

Ve biz sizi Silivri’de çok sevdik…

Umuyorum, bu ülkede adalet bir gün yerini bulacak ve siz oradan mezara doğru bir yol alacak, asla özgür kalamayacaksınız. Hasbelkader kalsanız da dışarıda size çanak tutacak bulamayacaksınız…

Hani Mandela’nın bir sözünü de söylemişsiniz ya; “Umut, özgürlük savaşçılarının can simididir” diye.

O özgürlük savaşçısı siz değilsiniz Tümamiral, siz değilsiniz. Siz esir edenler tarafındansınız, kalleş sınıfındasınız, hain olarak bilinenlerdensiniz.

O umut, bu milletin ruhunda var, “Ben ezelden beri hür doğdum, hür yaşarım” diye boşuna haykırmıyoruz…

Bakma sen, yurdun dört bir yanını işgal ettiğiniz zamanlarda borunuzu öttürüyordunuz…

Şimdi borunuz da kalmadı, zurnanız da, düdüğünüz de; Hepsini kırıp attık…

Artık bir şey yapamazsınız Tümamiral, iyisi mi, “iyi halden” birkaç ay yırtmaya bakın…

Hem siz bu hikâyeleri “Ergenekon’a inanmamakta direnenler”e söyleyin, biz sizi çok iyi tanıyoruz, hem de çok iyi…

Twitimden seçmeler
Hakem Heyeti, memur maaş zammını belirledi; 4+4 ve 3+3. Mübarek sanki zam değil, maçın skoru. Hükümetle sendikalar arasındaki maçın canım :)
www.twitter.com/naifkarabatak

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ölü sevicilerin cinayet algısı


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kürtajın cinayet olduğunu, sezaryenin gereksiz yere yapıldığını söylemesinden sonra bazı kesimlerden çok ilginç tepkiler geldi.

Tepki gösterenler, “kürtajın bir hak” olduğunu, “sezaryenin normal bir doğum şekli” olduğuna vurgu yapıp, kadınların hakkının elinden alınmaması gerektiğini söylüyorlardı. Hatta bunu ileri götürüp, CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka gibi “Vajina bekçiliği yapmayın!” diye çıkışanlar da vardı… (Ahlaki yönüne girmiyorum, herkes ağzına yakışanı söyler)

Ama “vajina bekçiliği” farlı…

Doğrusu bu ülkede ve aslında dünyanın birçok yerinde vajina bekçiliği yapan, kürtajı eleştirenler değil, bizzat ondan nemalananlardır. Bunu ticari bir sektör halinde getirenlerdir.

***

Asıl değinmek istediğimse İstanbul Feminist Kolektif’in eylemi…

(Bir not düşeyim, Feminist Kolektif’in sözcüsü, 17-18 yaşlarında genç bir hanım kızımızdı. Diğerleri orta yaşın üstünü çoktan geçmiş. Merak ediyorum, Kürtaj hakkımız diye bağıran bu hanım kızımız, bu hakkını kaç defa kullanmış?)

Kadınlar, eylemde “Cinayet dediğin erkek şiddeti, kürtaj dediğin kadınların tercihi”, diye acayip bir laf etmişler…

Erkek şiddetiyle, kürtajı nasıl yan yana getirmişler doğrusu anlayamadım. Hani “bir laf söyleyelim de afili olsun” diye düşünenler, “bir şeyler karalayıp, bunu da slogan şeklinde söyleyelim” demiş olmalılar…

Kürtaj, kadının “tek” tercihi değildir. Çünkü kürtaja gelmeden önce bir sürü doğum kontrol yöntemleri vardır ve bu bir tercih değildir. Belki kürtaja “zorunluluktur” diyebilirsiniz.

Zaten dünyanın hiçbir yerinde “sağlık” söz konusu olduğunda kürtaj yasaklanmaz. Sorun, kürtajı “normal bir operasyonmuş” gibi gösterme yanlışlığında ve bunun bir ticari sektör olarak gün geçtikçe büyütülmesinde…

Sezaryenle doğum da aynı. Normal doğum varken, sezaryenin tercihi, bebeğin ve annenin sağlığı söz konusu olduğundadır. Doktor, olabilecek riskleri aileye anlattıktan sonra karar verecek olan ailenin kendisidir, başkası değil.

Eylemde, “Kürtaj hakkımdan başbakana ne?” gibi bir başka zekâ fışkıran laf etmişler. Bir ülkede başbakan, kadınlara yapılan zulümle ilgilenmeyecekse gitsin limon satsın…

Sonra “Rahim bizim, hayat bizim, karar bizim”, diye sahiplenmeyi, hayatı kullanmayı ve karar vermeyi anlamayacak kadar cahil olduklarını göstermişler.

Eğer karar verme durumu söz konusuysa bunu “ölü seviciliği” şeklinde değil, daha insani yönden yapma kararı alınır. Üstelik de kadınları kürtaja iten, kadınların kendi kararı değil, birlikte oldukları erkeğin baskısı/sahiplenmemesi ve daha çok da bu işi ticarete döken diğer ölü sevicilerin “yönlendirmesi” ya da “iknası”dır…

Dedim ya eylemde ilginç slogan ve pankartlar vardı. Bunlardan birisi de; “Kadınım, doğurmam, hamileyim, kürtaj olurum”

İlla öldüreceksiniz, bunun için de doğurmayacağınız çocuğa hamile kalacaksınız ve kürtaj olacaksınız. Kürtaj hakkını kullanmak için hamile kalacaksınız ve illa can alacaksınız. Siz sapkın mısınız, katil misiniz, cahil misiniz?

Oysa burada tartışılması gereken çok basit konulardır…

Hangi hallerde kürtaj olunmalı ve olunması gerektiği hallerde de yasak söz konusu edilmemeli.

Çok tartışılan tecavüzlerde kadınların “çocuğu doğurmama” hakkı konusu konuşulmalıdır. Bunun yolunun da “sağlıklı koşullarda” olmak üzere kürtaj olmaktır.

Elbette bunda da “kabul edilen süre”yi geçirmeme şartı aranmalıdır. Ruh üflenen cenin, artık canlı bir insan gibidir ve onun öldürülmesi, bir başka insanı öldürmekten farksızdır. Kürtajın yasal süresinin ve dini yönünün değişkenlik gösterdiği doğrudur. Kimi ülkeler 12 haftaya kadar kürtaja izin veriyor, kimi ülkeler 10 haftaya kadar.

Dinlere göre de bu değişkenlik gösterse de, “ruh üfleme” döneminden önce de “ciddi sağlık sorunu” yoksa kürtaja asla izin verilmiyor. Çünkü, ruh üfleme olmadan önce bile ceninin, teşekkül eden vücut organları, onun bir insana dönüşeceğinin zaten habercisidir.

Üstelik bütün bunlar sağlıkçıların tartışması gereken konu.

İnancı olan insanlar da, sağlıkçıların sözlerine ek olarak dini yönden sakınca olup olmadığına bakarlar.

Bütün bunlar zaten yıllardır tartışılıyor…

Ama her dönemde “ölü soyucuları” olduğu gibi, ne yazık ki “ölü sevicileri” de var. Kimi bunu ticari bir sektör haline getirmiş, her aşamasında sektörü büyütme derdi var. Kimi “öldürmeyi” sevdiğinden işe girer. Kimi çaresizlikten, merdiven altı kliniklerde hayatını tehlikeye atar.

Ama devletlerin insanları koruma gibi bir görevi de var. Güvenliğimizi sağlasın, huzurlu bir ülkede yaşayalım diye görev verdiklerimizin canımızı alma hakkı yoktur.

Uludere’de “Ben devletim, canınızı alırım” diyemeyecekleri gibi, kadınların da “biz kadınız, rahim bizim, kürtaj hakkımızımdır, dilediğimizde öldürürüz” deme hakları olamaz. Kürtajın bir hak bellenmesi, öldürmenin yasallaşması demektir. Esasen öldürme bir hak değildir.

Son bir şey; tartışmalarda “Tayyip bedenimizden elini çek” diyenler, “kadınların bedenini ticari meta haline getirenlere” de aynı tepkiyi gösterdiklerinde samimi olduklarına inanırım.

Gerisi laf olsun, torba dolsun, “feministler meydanlarda boy göstersin”den öte bir şey değildir.

Twitimden seçmeler
Kürtajda ölü seviciler meydanlarda, “rahim bizim, öldürürüz” diyorlar. Suriye’de de Esed, minicik yavruları katlediyor. Ben fark göremedim!
www.twitter.com/naifkarabatak

27 Mayıs 2012 Pazar

Kanlı mı olacak kansız mı?


Tarihte hep bir kırılma noktası vardır. Öyle dönemler ve o dönemlerde söylenen sözler de unutulmuyor. Bunlardan birisi de Merhum Necmettin Erbakan’ın “kanlı mı olacak, kansız mı?” diye sorduğu iktidara geliş süreçleriyle ilgili olan konuşmasıydı. 13 Nisan 1994’de yapılan bu konuşmayı bugün hatırlatmama ise Kamer Genç sebep oldu.

Türkiye zor bir süreçten geçiyordu. 12 Eylül’den sonra kapatılan partiler, yeniden siyasete başlamış, ismini değiştirip, ruhunu değiştirmeyen partiler silsilesine bir yenisi eklenmişti. Refah Partisi,19 Temmuz 1983 de kurulmuş ama Milli Güvenlik Kurulu’nun veto ettiği adayları nedeniyle pek de başarılı olamamıştı. Ta ki, siyaset yasağı kalkan merhum Necmettin Erbakan’ın 11 Ekim 1987 tarihinde partisinin başına geçene dek.

O tarihten sonra Milli Görüş çizgisinin devamı olan Refah Partisi, hafif kıpırdamalarla da olsa siyasetteki yerini almıştı. Önce birkaç belediyelik, sonra çok önemli kentlerin belediye başkanlığını kazanan Refah Partisi, 1994 yılında “birinci parti” konumuna yükselecek bir sıçrama yaptı. Parti içindeki yenilikçilerin (Abdullah Gül-Recep Tayyip Erdoğan gibi) etkisiyle parti, hem yeni söylemlere başlamış, hem daha farklı kitlelere ulaşma şansı yakalamıştı.

Anketler “Refah Partisi” diyordu ama “partileri iktidar yapan” da halk değildi ne yazık ki. Askerin siyaset üzerindeki etkisi, medyanın askeri göreve çağırması, derin güçlerin oyunları, Refah Partisinin iyi oy alacağı ama iktidar olamayacağının sinyallerini veriyordu.

Böyle bir dönemde, tarihler 13 Nisan 1994’ü gösterdiğinden merhum Erbakan, parti grubunda hafızalardan silinmeyen o konuşmayı yaptı.

Erbakan, “Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak..” diye başlamış ama bir sorunun olduğunun da farkında. Sözünün devamı da zaten “Sorun ne?” diye başlayıp, cevabını veriyordu; “Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak?” diye sürüyordu.

Erbakan, “Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum” diye üstüne basa basa söylese de, ortada bir gerçek de vardı. Refah Partisi’nin iktidar olması çok da kolay gözükmüyordu.

Erbakan, “..amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum.” diyerek, “kanlı mı kansız mı?” sözlerine açıklık getiriyordu. Buna kendisinin veya partisinin değil, Türkiye’nin karar vermesi gerektiği mesajı da çok dikkat çekiciydi; “Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek”.

Bu konuşma adeta siyaseti salladı. Bir gün sonraki gazetelerin manşeti, askeri göreve çağırmaktan öte mesajlar taşımıyordu. Halkın henüz karar vermediği ama karar verirse iktidara getirmemesi için ordunun elini çabuk tutması isteniyordu. Adeta “darbeye açık davetiye” başlamıştı.

Sonra Türkiye kararını verdi, Refah Partisi 1994 yerel seçimlerinde yüzde 19.14, 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde ise 21.38 oy alarak birinci parti olarak meclisteki yerini aldı ama iktidar olması o kadar da kolay olmadı. Hemen ikinci sıradaki Anavatan Partisi, aldığı işaretle koalisyona yanaşmadı. Sonra Doğruyol Partisinin içeriden, Anavatan Partisinin dışarıdan verdiği destekle hükümeti kurdu.

Erbakan’ın “kanlı mı olacak kansız mı, sert mi olacak yumuşak mı?” nitelemesi de bu dönemde kendisini gösterdi. 28 Şubat süreci başladı, askerin açıkça siyasete müdahalesine tanıklık ettik ve elbette ki senaryodan oluşan “irtica oyunu” da sahnedeydi. Müslüm Gündüz’ler, Ali Kalkancı’lar, Fadime Şahin’ler böyle bir ortamda sahneye çıkmış ve her gün ülke çok daha fazla geriliyordu. Ve sonrası malum, Sincan’da yürüyen tanklar, 28 Şubat bildirisi, Erbakan’ın görevden ayrılması, sürgünler, fişlemeler, görevden almalar, zorbalıklar, hukuksuzluklar, mağdur edilen yüz binlerce insan…

Erbakan’ın “kanlı mı, kansız mı, sert mi, yumuşak mı?” diye geçiş sürecini sorgulayan konuşmasını o gün eleştirenler, bunun ne kadar doğru olduğunu 28 Şubat’ta gördüler. Çünkü o zaman da, diğer zamanlar gibi, halkın dediği değil, derinlerde alınan kararlar iktidar oluyordu…

***

2002’den bu yana Türkiye’de her kesimin önüne yeni bir fırsat çıktı. 367 dayatması, “artık yeter” denen son oyundu. Kafası bozulanın darbe planı yaptığı, ülkenin sahibi sanma hastalığına yakalananların olduğu uzunca bir süreden sonra ilk kez yargıya hesap verir konuma gelenler görüldü. Ülke demokratikleşiyor, özgürlüğün önündeki engeller kalkıyor, insanların dilediği gibi yaşama şansına kavuşacakları umudu doğuyordu ama aynı zamanda da darbe anayasasıyla idare edilmenin koca bir ayıbı vardı.

Sivil Anayasa’nın ilk olurunu 12 Eylül’de, bir darbenin yıldönümünde vatandaş “evet” diyerek vermişti. Şimdi iş meclise kalmıştı. Ancak “benim dediğim olsun”dan öteye gitmeyen bir komisyon ve siyasi partilerin olması, anayasanın sivilleşeceği umudunu da bir türlü vermiyordu.

CHP Milletvekili Kamer Genç’in, 1994 yılında Erbakan tarafından yapılan “kanlı mı kansız mı?” konuşmasını hatırlatan talihsiz bir beyanı oldu.

Genç, sivil anayasanın şart olduğunu, darbe anayasanın yakışmadığını söyledikten sonra; “Eğer bizim kabul etmeyeceğimiz bir Anayasa gelirse, biz komisyondan geçirmeyiz. Kavgaysa kavga, silahlı mücadeleyse silahlı mücadele, kana kan isteriz.” diyordu.

Bu sözler aslında “sivil anayasa olmasın” demenin farklı bir söylenişiydi. “Bizim kabul etmeyeceğimiz” demek, uzlaşıyı tümden kapamak demektir.

Eğer siz söze “Kabul etmeyeceğimiz bir anayasa” ile başlarsanız, “anayasa değişmesin” demiş olursunuz. Niyetiniz böyleyse “kana kan” istemeye başlarsanız.

Bu da, siz kendi görüşlerinizi değil, darbecilerin görüşlerini dillendirmekten öteye bir şey yapmıyorsunuz demektir.

Merhum Erbakan’ın 1994 yılında yaptığı o konuşma, darbecilerin halkın iradesine izin verip vermemesiyle alakalıydı. Kamer Genç’in sözleriyse tam tersi; “darbecilerin hükmünün sürmesi”ne destekten başka bir şey değil. Aradaki fark çok büyük ve bu kişilerin bilinçaltını yansıtması bakımından dikkate değer.

CHP, tarihi fırsatı kaçırırsa, halkın değil, darbecilerin partisi olduğunu bir kez daha ve kesin kes kanıtlayacaktır. Hem de kendi elleriyle, kendi hür iradeleriyle…

Kamer Genç, istediği kadar kandan, irinden, kinden, öfkeden bahsetsin. O gün merhum Erbakan, buna Türkiye’nin karar vermesi gerektiğini hatırlatmıştı.

Bugün de sivil anayasaya karar verecek olan, bu ülkenin insanlarıdır, Kamer Genç gibiler değil…


Twitimden seçmeler
Yöneticiler için en kötü son, kendisini savunacak tek kişinin emrindeki “yazar müsveddesi” olmasıdır. Dün diğerini, bugün kendisini, yarın..
www.twitter.com/naifkarabatak