24 Mayıs 2012 Perşembe

Bu gidişat bizi korkutuyor!


Sevgili arkadaşlar, değerli partililerim, bu gidişat hiç iyi değil. Partimiz zor durumda. Zaten halktan yüz bulamıyorduk, şimdi bizi ayakta tutan dinamik güçler de elini eteğini çekti. Partimize sıkı sıkı sarılan çok değerli destekçilerimiz de maalesef halen Silivri’de, bir türlü özgürlüklerine kavuşup, memleketi esir duruma getiremediler…

Arkadaşlar!

Durum gerçekten çok kötü…

Partimizin içinden yapılanlar, partinin dışından yapılanlardan daha kötü. Hani şu dâhili bedbahtlar kümelenmiş de haberimiz yok.

Bir eksiğimiz Gürsel’di o da bize yamuk yaptı.

Sen de mi Brütüs demeye bile fırsat vermedi ki. Zaten Sarıgül’le uğraşmaktan siyaset yapamaz hale geldik, üstüne üstlük Gürsel de sırtını döndü.

Güvendiğimiz dağlara karlar yağıyor arkadaşlar, hem de yaz demeden, kış demeden, bahara aldırmadan yağıyor.

Güvendiğimiz kurumlar da fos çıktı.

Ne güzel önceleri onların elindeki silah, bizim belimizdeki silahtan farksızdı, Red Kit gibi bir çırpıda çeker, iktidarları da, halkı da korkuturduk.

Şimdi “demokrasi havarisi” kesilen askerler var.

Yahu size mi kaldı demokrasi memokrasi…

Ne güzel iki de bir muhtıra veriyorlardı, ne güzel “üst düzey bir general” korku salıyordu.

Bu medyada cıvıttı canım.

İrticayı hortlatan bile yok, yahu hortlatın işte ne olacak?

Yandaşımız medyaya karşı, onlarında artık yandaş medyası var. Bizimkilerin sesi cılız çıkmaya başladı.

Olmuyor arkadaşlar olmuyor, gazetemizi almıyorlar, televizyonumuzu izlemiyorlar, mitinglerimize katılmıyorlar, hiç kimse bizi hesaba almıyor.

Elimizdeki son koz da gitti…

Ne güzel şimdi toplama yapacaklar 4+4+4 deyip, bunun 12 ettiğini herkese gösterecekler.

Oldu mu şimdi AYM, oldu mu?

Ne güzel “Aym’nin yolları taştan” diye türkü çığırarak her kanunu götürüyor ve iktidara haddini bildiriyorduk.

Bakın bunu da reddettiler…

Oldu mu şimdi arkadaşlar?

Biz kime güveneceğiz, kime inanacağız, kimlerle yol yürüyeceğiz?

Çok dertliyim arkadaşlar çok.

Kusura bakmayın, belki biraz özele gireceğim ama zaten yatak odamıza kadar girmişlerdi.

Hani eski genel başkanımızdan bahsediyorum.

İyi ki de girmişler diyeceğim ama şimdi alınır.

Neyse ki, yatak odasına kurulan kameralar çabuk çekildi de rahat bir nefes aldık.

“No” yerine “yes”e basıp bizi rezil edenler de yok.

Arada bir ters bindiğimiz merdivenler oluyor, ne yapalım elektrik kesilince mahsur kalıyoruz. Yürüyen merdivende yürüyüp, kendimizi rezil mi edelim?

Arkadaşlar, belki siz çok ciddiye almıyorsunuz ama gerçekten durum vahim.

Derhal yeni bir plan yapmamız lazım.

Hani generaller bize sırtını döndü, artık darbe planı yapmıyor, muhtıra vermiyor, tank yürütmüyor, topu göstermiyor, silahını doğrultmuyor, bari astsubaylarla dirsek temasına geçelim.

Bu memlekette halen vatansever askerler buluruz, inanıyorum buluruz.

Ne yani bu cumhuriyeti halka mı devredeceğiz, olacak şey değil.

Yeni anayasayı yaptırmamamız lazım arkadaşlar…

Arada bir tökezlemeleri lazım…

Bak bu bilmem ne dere diye bir yer vardı, oradaki olay iyi oldu aslında, iktidarı geriletti. Biz de böylece yüklenecek bir şey bulduk.

Yeni şeyler yapmamız lazım arkadaşlar, böyle kös kös oturmak bize yakışmıyor.

Eski günlerdeki gibi sanıyorsunuz ama değil işte, durumumuz çok kötü. Halk bizi sevmiyor, hani eskiden de sevmiyordu ama hiç değilse korkuyorlardı.

Şimdi halk bile bizden korkmuyor arkadaşlar, halk bile…

İki de bir ayıplarımızı yüzümüze vuruyorlar.

Yok İstiklal Mahkemeleriymiş, yok Dersim’miş, yok camilerin ambar yapılmasıymış, yok ezanmış, yok Kur’anmış…

Fena mı yaptık, bu ülkeyi laik etmek için az mı uğraştık, az mı kan akıttık, az mı çile çektirdik.

Bunlar gerekliydi arkadaşlar, kansız olur mu böyle işler!

Sallandıracaksın üçünü beşini gör o zaman.

İsrail beceremedi, Ermenistan’dan bir şey çıkmadı, Suriye bile elimizi boş çıkardı. Başka bir şey lazım…

Tamam, şimdi buldum, en iyisi bir savaş…

***

Birden odaya dalan beyaz gömlekli adamlar, kürsüde konuşan adamı derdest ettikleri gibi kapıya yöneldiler. Partililer birden ayaklanarak bağırmaya başladı;

-Durun ya durun ne oluyor, liderimizi nereye götürüyorsunuz?

-Ne lideri be, bu her ay bir kılığa girer. Bu defa da sizin liderin kılığına girmiş. Onu güvenli yere götürüyoruz, Akıl hastanesinden iki gün önce kaçmıştı, bizi çok uğraştırdı çok!
-………

Twitimden seçmeler
Oğlum bugün okula gitmedi, grev vardı. Bir öğretmen yazılı yapmış. Annesi neden o öğretmen gelmiş dedi. Cevap, demek maaşından memnunmuş :)
www.twitter.com/naifkarabatak

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Piyasayı rezil ettiler!


Üstünüze afiyet, bir süredir babamın kalp yetmezliği nedeniyle hastalıkla uğraşıyorum. Şükür durumu düzeldi, evde istirahat ediyor. Hali üzere de “geçmiş olsun”a gidenler var ve çoğu da yaşıtları. Hal böyle olunca da konu dönüp dolaşır ve emekli maaşına gelir ama nasıl?

Dün memurlar bir gün süreyle iş bıraktı, etkisi ise bir gün önce babamlardaydı. Bir amca, “yarın memurlar grev yapacakmış” diye lafa girdi ve benden izahat istedi.

Dilimin döndüğünce memurların iş bırakma eyleminin gerekçesini açıklamaya çalıştım ama sözüm sık sık “ama emeklilere de zam vermediler ha!” diye kesiliyordu.

Tam anlatacağım, “ama emeklilere de zam vermediler ha!” diye bir kesinti gelince konuyu emekliye getirip, kısa yolda yeniden çalışanlara geliyordum ama bir türlü “ama emeklilere de zam vermediler ha!” nedeniyle sözlerimi tamamlamam, aslında ne demek istediğimi de anlatmam mümkün olmadı.

Yaşlı amcalar ne dediğimi anlamıyordu. Çünkü onların beklediği cevap dilimden dökülmüyor, “emekliye zam verdiler” türü bir şeyler mırıldanmıyordum.

Hükümet memura “üç buçuk” teklif etmiş, grev hakkı yokmuş, iş güvencesi isteniyormuş, eşit işe eşit ücret safsataymış, 4-C’liler diye “zenciler” varmış, 4-B gibi henüz sınıflamaya girmeyen çalışan varmış, taşeron işçilere adeta köle muamelesi yapılıyormuş…

“Ama emeklilere de zam vermediler ha!”

Sonra milletvekillerine bir gecede zam yapanlar, memura aylarca zam yapmıyormuş…

Askere zam var, müsteşara zam var, genel müdüre zam var, üstüne kaynak da var.

Memura gelince zam da yok, kaynak da…

“Ama emeklilere de zam vermediler ha!”

İnanın ne ben de ne dediğimi bilmedim, onlar da ne anlattığımı.

Çünkü yıllarca devlete hizmet etmiş, elini eteğini çekmiş eli öpülesi bu insanlarımız üç kuruşluk maaşlarına zam istiyorlar, diğerleri teferruat…

***

Eskiden işçiler grev yaptığında yaşlı amcalarımız kızardı; o kadar maaş alıyorlar, bir de beğenmiyorlar.

O maaşı bulamayanlar var, diye…

Şimdi de benzerini söylüyorlar…

Çünkü avam tabiriyle “piyasayı rezil edenler” var…

Taşeron işçiliği bunlardan birisi.

Çok daha az paraya, çok daha fazla iş yaptırıp, çalışanın hakkını düşünmemeyi gelenek hale getirdiğinizde, işçiye ve memura ödediğiniz para fazla gelmeye başlar.

Düşük tutulan ve sadece karın tokluğuna yetmeyecek bir asgari ücret belirlediğiniz zaman, memura ve işçiye verdiğiniz gözünüze gelmeye başlar.

Yaptığınız teşvik tedbirleriyle yatırım yapan işverenlerin çalışanına ne kadar ödediğini bilmediğiniz zaman, işçinin ve memurun maaşı size fazla gelmeye başlar.

Sigortasız çalışanlar, bir asgari ücreti iki işçiye pay edenler, el konulan ATM kartları, yapılmayan SSK ve diğer hayata geçmeyen iş güvenceleri olduğu müddetçe çalışana ödenen para fazla gelmeye devam eder.

Bütün güvencesi patronun iki dudağı arasında olan çalışanların, hak talep etmesinin mümkün olmadığı bir yerde “hak” ve “hukuk” talebinde bulunmak, çalışanın emeğinin karşılığını vereceğini beklemek mümkün değildir.

Türkiye’de esas olan emeğin ucuzladığıdır.

Eskiden kutsal bilinirdi emek…

Çalışanın hakkının alnının teri kurumadan verilmesi öğütlenirdi.

Bütün bunlar bir nostalji oldu hayatımızda ve biz artık gerçekleri yaşıyoruz.

Türkiye’nin ekonomisi büyüdükçe insanların kazancı küçülüyor.

Türkiye büyüdükçe çalışanlar küçülüyor…

Türkiye demokratikleştikçe, daha fazla verilmesi gereken haklar iç edilmeye uğraşılıyor.

Türkiye büyüdükçe köle olarak görülen çalışanın sayısı artıyor.

Bu hengâmede “Ama emeklilere de zam vermediler ha!” diye dert yananı kim düşünecek?

Bugünün çalışanları, yarının emeklileri olacak ve bu devran hiç değişmeden sürüp gidecek.

Bugün “çalışanın maaşına zam talebinde bulunanlar”, yarın emekli olduklarında “emeklilerin maaşına zam” düşünecek, başka bir şey aklına gelmeyecek.

Ve her zaman olduğu gibi tok acın halinden anlamayacak.

Karnı tok, sırtı pek olanların, emeğin karşılığını hesaplaması mümkün değildir.

Bunun hangi parti olması bir şeyi değiştirmeyeceği gibi, hangi kurum veya kuruluş olması da bir şeyi değiştirmeyecek.

Çalışanın emeğiyle kalkınanlar, çalışanın emeğini yok saydıkça, biz emeğin kutsallığını haykıramaya devam edeceğiz.

Dün de bu böyleydi, bugün de böyle. Yarın bunun değişeceğine dair tek bir umudun olmaması ise işin en kötü tarafı…

Twitimden seçmeler
Mecburen bakmak zorunda kaldığım televizyondan kurtuldum, balkon keyfim başladı ya artık kim tutar beni. :))
www.twitter.com/naifkarabatak

22 Mayıs 2012 Salı

Fenerbahçe Savunması!


Ergenekon soruşturması ortaya çıktığında, darbe planı yapan, darbeye teşebbüs eden ve bunların notlarını alanlara yönelik tartışmalarda öne çıkan “TSK yıpratılıyor” suçlamasıydı. Soruşturma netleşmeye başladığında da bazı kesimlerde bu fikir değişmedi.

Oysa askere dil uzatan yoktu, TSK’yı yıpratmaya niyetlenen yoktu, suçlu askerlerin yargılamasından öte bir durum söz konusu bile değildi. Tıpkı rüşvet alan memurun yargılanması gibi. Sadece suçlanan yargılanıyor, tüm memurlar değil.

Aslında bir alışkanlık vardı; asker, her on yılda bir, farklı şekillerde de olsa varlığını hissettirirdi. Bu varlığını hissettirme, görevini yapmayla alakalı değil, görevi dışında olan hayata müdahaleyle alakalıydı.

Bu alışkanlık, aslında doğal bir alışkanlık değildi. Psikolojide hep örnek verilen ve muhtemelen sizlerin de duyduğu öğrenilmiş çaresizliğin ta kendisiydi.

***

Hani araştırmacılar bir köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koymuşlar. Cam bölmenin diğer tarafında da balıklar var. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarparmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenmiş. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşamamış. Köpekbalığı 21. günden sonra cam bölmelere hiç çarpmamayı öğrenmiş.

Bunun üzerine cam bölmeyi çıkarmışlar. Köpekbalığı oralı bile olmamış. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanıyormuş. Artık diğer balıkları yiyemeyeceğini anlamış ve balıklara dokunamamış. Çünkü köpekbalığı çaresizliği öğrenmiş.

***

Darbecilerin bize öğrettiği/öğretmek istediği de tam bu…

Nereye kadar gideceğimizi biliyoruz, ne konuşacağımızın farkındayız, neyin yasak olabileceğini tahmin ediyoruz, neyi giyineceğimize bizleri alıştırdılar. Hatta gizli yerlerde bile nelerden bahsedemeyeceğimizin farkındayız.

Öğrenilmiş çaresizlik, toplumları gütmenin en kolay yoludur.

Önce size bir daire çiziyorlar…

O dairenin dışına çıkmanın çok kötü sonuçlar doğuracağına ikna ediyorlar.

Örnekleri de var; işkenceler, faili meçhuller, bir gece yarısı alıp götürmeler, idamlar, hapisler, iftiralar, yalanlar, dolanlar…

Sonra bu çember “siyasi hayata geçiyoruz” denilerek güya kaldırılıyor. Aslında ortada kaldırılan bir şey yoktur. Tüm kurum ve kuruluşlarıyla o çemberin dışına çıkılmaması için her türlü önlem alınmış, bir korku toplumu oluşturulmuştur.

Bunun yasası hazırlanmış, yönetmelikleri belirlenmiş, medyası oyuncak olmuş, yargısı “emrinizdeyiz” demiş, bazı rektörler istendiğinde “ordu göreve” diyecek kadar küçülmüş, barosu (özellikle İstanbul) gerektiğinde “darbe yap” diye inleyecek duruma gelmiştir. İşadamlarıysa esen rüzgâra göre yelkenini değiştiren durumadır.

Ve siz özgürlük istersiniz, cılız sesinizle…

Farklı gözle bakmaya başlarlar…

İstediğiniz her hak talebi “şuna bak” dedirtecek türdendir.

İsteğiniz, onların şablonlarına uymaz.

Kürtçe şarkı söylediği için yıllarca cezaevinde yatanlara Kürtçe Şarkı serbest olacak dediğinizde, size “deli” gözüyle bakar. Sonra dil, sonra inanç, sonra kıyafet ve daha başka şeyler…

Aslında en temel hakkınız olanları istemeye başladığınızda, çemberin kırılacağını sananlar daha çok yasakçı olmaya başlar.

Öyle inanıyorlar ki, çember kırılacak, cezayı da kendileri çekecek.

“Artık çember yok, kendinize gelin!” diye bağıran olsa da duyan olmuyor.

***

Şike soruşturmasıyla başlayan süreç, bize bir şey daha öğretti.

Tıpkı Ergenekon soruşturmasındaki gibi “darbe yapmayı alışkanlık haline getiren ve bunu bir hak bilenlere” karşın, sporda da “şike yapmayı alışkanlık haline getiren ve bunu kendisine hak bilenlerin” olduğuydu…

Tıpkı Ergenekon soruşturmasında “suçlu asker” yargılanırken, “TSK yıpratılıyor” diye karşı çıkıp, suçlamaların üzerinin örtülmesini isteyenler gibi, şike soruşturmasında da Fenerbahçe’nin ve aslında çok daha başka kulüplerin de suçunun görülmemesi istenmeye başlandı.

Ergenekon soruşturmasında, darbe planı hazırlayanları “seminer notuydu, rutin iş” diye aklamaya çabalayanlar gibi, şike soruşturmasında da “bunu herkes yapıyor” diyerek aklamaya çalışanlar görüldü.

Hatta Aziz Yıldırım’ın ihalelerinden, yaptığı işlerden dolayı soruşturmanın açıldığı da söylenerek, sulandırılmaya çalışıldı. Tıpkı darbecilerin yargılanmasında “öç alıyorlar” denildiği gibi…

Belki doğru bir öç alma vardı ama bu, “hukuksuz bir şekilde” değil, hukukun içinde kalarak, suç olan bir fiile karşı yargı yolu gösteriliyordu. Darbeciler ise kendi koydukları ilkel kurallarla insanlara işkence ediyor, hayatı yaşanmaz hale getiriyorlardı.

***

Bu yazımda Ergenekon’la şike çok mu bir birine girdi, çok mu iç içe olmaya başladı?

Bana da öyle geliyor…

Şamil Tayyar’a atfedilen “Ergenekon’un finansörü Aziz Yıldırım’dır” sözü de aslında bunu doğruluyor.

Ama dikkat edin, Fenerbahçe değil, Ergenekon’un finansörünün Aziz Yıldırım olduğu iddia ediliyor.

Fenerbahçelilerin anlaması gereken de bu; suçlanan Fenerbahçe veya Fenerbahçeliler değil, suç işlediği iddia edilen Aziz Yıldırım’dır…

Neyi savunduğunuzu bilmek, sonuca götürür, aksinde ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gibi “Ergenekon’un Avukatı” olur, çıkarsınız…

Twitimden seçmeler
Başkasının derdini dinleyene kadar, benden dertsiz kimse yoktu. Dinlediğimdeyse, benim sorun olarak gördüklerimin hiç bir anlamı kalmamıştı.
www.twitter.com/naifkarabatak

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Abdullah Öcalan Sayın Değildir!


Türkiye Büyük Millet Meclisinde vekiller yumruklaşıyor, küfürler havada uçuşuyor, sıra kapaklarına vuranlarsa laf yetiştirme telaşında. O hengâmede buraya alamayacağım argo kelimeleri bir birinin yüzüne ve bütün öfkesiyle söyleyen vekiller, normal kavganın dışında bir “saygı” özenleri(!) sezilir. Küfrederken de, tokadı yapıştırırken de, laf atarken de, “lanlı-lunlu” konuşurken de “sayın milletvekili” demeleridir. Bu açıdan “Lan sayın Milletvekili” literatürümüze girmiş bir nezaket(!) ifadesidir.

Komik elbet, dostlar pazarda görsün diye saygı ifadeleri söylenmez. Saygı ifadeleri, karşınızdaki kişinin saygıya layık olmasından çok öte bir şeydir. Bizzat sizin kendinize olan saygınızın bir eseridir. Size nasıl hitap edilmesini istiyorsanız, karşıya da aynı şekilde hitap edersiniz…

Üstelik de o hengâmede söylenen bütün çirkinlikleri örtmeye “sayın” ifadesi yetmez.

***

Yukarıdaki örneğim, sarf ettiğimiz kelimelerin taşıdığı manadan çok öte “zorunluluk olarak” veya “desinler” diye kullandığımızı göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir.

Oysa güzel sözü söyleyenler, genellikle güzel insanlardır.

Muhabbet beslediklerinize sarf ettiğiniz her güzel kelime, aslında sizin o sıfatlara layık olduğunuzun da bir göstergesidir.

İşin doğrusu bütün bunları çok iyi bilen bir milletiz.

Biliriz bilmesine ya, yine de bilmezlikten gelenimiz eksik olmaz…

***

Dünya çok değişti elbet. İnsani ilişkiler yavanlaştı. Bir başka deyişle de “Selam verdim, rüşvet değil diye” alınmayan bir zamanda yaşıyoruz.

Buna rağmen de “bir şeye takılırız” ve onu vazgeçilmez biliriz. Hatta bunu, katı bir kural gibi, dini bir emir gibi, ilahi bir mesaj gibi yansıtırız…

“Sayın” ifadesi de böyle bir şey…

Bir saygı ifadesi olarak ismin önüne konulan ve tek başına isim söyleme kabalığında bulunmamayı gösteren bir hitap şeklidir sayın…

Eskiden insanlara ön adıyla hitap edilirdi. Sonra aşırma medeniyetimiz bize soyadıyla hitap etmeyi öğretti. Yine aşırma bir saygı ifadesiyle de soyadının önünü “sayın”la süslemiş olduk.

Birebir tercüme, birebir kopya olan bu hitap şekliyle karşımızdakinin saygıya layık olduğunu söylemeye çalışıyoruz.

Bir zamanlar, “pek muhterem”di herkes, “beyefendi” veya “beyzade”ydi, “hanımefendi”, “küçük hanım”dı…

Çok güzel hitap şekilleri vardı ve hepsi de yürekten söylenmesiyle etkisini gösterirdi.

Güzel sözle muhabbete başlayana, güzel sözle karşılık verirlerdi.

Aslında “ne korsan kazanına, o gelir kepçene” atasözüne tam uyan bir diyalog biçimiydi.

Bunlar tarihin tozlu sayfalarında kaldı ne yazık ki…

Şimdi “sayın” var, buz gibi…

Hiçbir anlam ifade etmeyen, sıcaklık hissedilmeyen, samimiyet görülmeyen, muhabbet beslenmeyen…

Buna rağmen de “kime sayın denileceği” sanki bir kurala bağlıymış, sanki anayasanın değişmez hükmüymüş gibi listelemeye başlayanlar oldu; şuna sayın denmez, buna denir, öbürüne denmez, ötekine denir gibi…

Bir süredir PKK lideri Abdullah Öcalan’a “sayın” denir mi, denmez mi tartışması yaşandı. (Pardon, tartışılmadı, sadece denmeyeceği söylendi)

Hatta “sayın” dediği için yargılananlar oldu.

Doğrusu bu çocukça bir tepkiden öteye gitmiyordu ama bir defa toplum, “Abdullah Öcalan sayın değildir” görüşünde hemfikirdi.

Sanki toplumun “sayın” dediklerinin hepsi saygıyı hak edenmiş gibi…

Elinizi sıktığınız her kişinin yüreğini okuma şansınız varmış gibi…

Saygıda kusur etmediğimiz insanların, o an yüzünde kaçıncı maskenin takılı olduğunu bilmediğinize göre “sayın” demeniz de, onu aklamayacaktır.

Gerçekteyse saygıya layık olan siz olduğunuz için karşınızdakine saygıyla davranırsınız. Bu davranışınız, sizin de saygıyla karşılanmanıza sebep olur.

Ama genel kanı da; Abdullah Öcalan’a “sayın” demeyin, çünkü o terör örgütünün lideri…

32 yıldır bir başka terör örgütünün liderine sayın diyorduk ama…

Netekim, onun izinde giden darbeciler Silivri’de…

Terazinin bir kefesine onların yaptıklarını veya yapmaya çalıştıklarını koyduğunuzda, bir diğer kefeye de Abdullah Öcalan’ın yaptıkları veya yapacaklarını koyduğunuzda hangisinin ağır geleceğini hesap bile edemezsiniz.

Çünkü en başta “Sayın” bile demediğiniz Abdullah Öcalan’ın örgütünü kuranlar, öbür kefede hesap verenlerdir…

Yargıtay, Abdullah Öcalan’a “Sayın” denmesini suç görmemiş. Sadece bu değil, PKK’lılara “gerilla” demenin de suç olmadığı kararını vermiş.

Şimdi yeni bir tartışma başlayacak, “o sayın değildir” diye…

***

Yıllar yılı içini boşalttığımız kavramların bugün sahipliğini yapmamız bana çok samimi gelmiyor. Hem içi boş, hem içi doluymuş gibi yansıtılmaya çalışılıyor. Üstelik de her iki kesimden bunu “silah” olarak kullananlar var.

Bir taraf Abdullah Öcalan’a “sayın” dediklerinde, onu yücelttiğini sanıyor, karşıtları da “Sayın” demediğinde alçalttıklarını…

Oysa ne alçalan var, ne yükselen…

Sizin ne dediğinizden daha önemlisi, kavrama nasıl bir mana yüklediğinizdir ve kendinize olan saygınızdır.

Hem güzel kelimelere layık olanlar, (kim olduğuna bakmaksızın) önce bunu karşısındakine söyleyenlerdir…

Tıpkı aynaya bakar gibi…

Twitimden Seçmeler
Bir haftadır ülkede şenlik var. Adeta bir festival gibi kutlama yapılıyor. Katı laikler ise şokta. Dayatma olmuyormuş değil mi?
www.twitter.com/naifkarabatak

20 Mayıs 2012 Pazar

Bu bir eriktir ama biraz çürüktür!


Fişlemenin zararlarını çok okuduk ama hiç faydalarından bahsetmedik, bahsedeni de duymadık. Bugün size “faydalı fişlemeler”den bahsedeceğim. Belki o zaman “fişlemelerin kimin işine yarasın” diye yapıldığı da anlaşılır.

Hiç dikkatinizi çekti mi bilmem, bugüne kadar “fişleme” hep mağdurlar üzerinden konuşuldu. Kimin nasıl hakkının yendiğinden, yıllarca bir kuru ekmeğe muhtaç kaldığından söz edildi. İşinden olanlar, aşını kaybedenler, üstüne üstlük huzursuzluk nedeniyle eşinden ve çocuklarından ayrı kalanlar, daha neler neler…

Bu daha neler nelerin hemen sonrasına “maydanozlu köfteler”i de ekledik mi, tadından doyum olmaz. Şimdi tadından doyulmayacak fişlemelerden bahsedeceğim.

Fişleme, aslında hastalıklı bir kafa yapısının ürünü olarak bilinir. Genellikle psikolojik sorunu olanlar, bir başkasının ne yaptığını, nasıl olduğunu, nelerden hoşlandığını, kimlerle yatıp kalktığını merak eder. Yani fişlemeciler, aslında bir çeşit röntgencilerdir.

Öyle sanıyorsunuz, yanılıyorsunuz…

Fişlemecilerin asıl amacı elbette bir kesimi mağdur etmek ama bir başka kesime de kapıları ardına kadar açmaktır. Eee mağdur ettiklerinizin koltuğu boşalınca oraya kim gelecek, o zaman “yandaş fişleme” devreye girecek.

Peki fişleme nasıl yapılır?

Psikolojik sorunu olduğunu sandığınız kişiler, işaret parmaklarını ağızlarına götürüp, sonra çıkararak sırayla “ooo ondurma, canım ister dondurma, o çıkan..” diye fişleme yapmadıkları malum.

Doğrusu fişleme, “bu kişiden emin olayım” diye yapılır. Böylece muhatabının ne olduğunu bilip, gardını alma şansını yakalar.

Bir diğeri de “zamanı geldiğinde suç delili olsun” diye yapılır.

Ama birisi daha var ki, “ne olur beni de fişle, canım beni de fişle” dedirtecek kadar işe yarar bir şey. Açarsak, “Yandaş fişleme” denilecek türden insanı yüksek makamlara kavuşturan sihirli bir değnek…

Elbette fişleme için önce ayıklamak gerekiyor.

Mesela önünüze bir sürü meyve koydular, hepsi farklı farklı. Kimisi erik, kimisi şeftali, kimisi elma, kimisi armut…

Önce ne yapacaksınız, erikleri bir kenara koyacaksınız…

Sonra şeftalileri, sonra elmaları ve armutları…

Meyveleri “cinsine” göre ayıkladıktan sonra bu defa fikrinizi beyan edeceksiniz.

Bunun için de meyveleri kontrol etmeniz gerekiyor. Çürük müdür, olmuş mudur, yara bere var mıdır, aşılı mı, aşısız mı, hormonlu mu, hormonsuz mu?

Ve başlayacaksınız not almaya; bu elma iyidir ama biraz yarası vardır.

Bu eriktir ama çürüktür.

Bu şeftalidir ama çok suludur…

Bu armudun iyisidir, ayılara kaptırmadan derhal yenmelidir.

Bunun gibi ince eleyip sık dokuduktan sonra fişlemiş olursunuz.

İdeolojinize veya saplantınıza göre ayıklarsınız.

İş bitti; size göre çürük olanları ayıkladınız, peki sağlamlar ne olacak, yiyeceksiniz tabii…

Ve fişlemede hep göz ardı edilen bu “afiyetle yenecekler” listesidir.

Söz gelimi bir valiyi fişlediniz; namaz kılıyor, oruç tutuyor, eşi başörtülü diye…

Yani sizin anlayışınıza göre bu bir eriktir ama biraz çürüktür…

Peki valiyi görevden alınca yerine kimi koyacaksınız. Ayıkladığınız ama memnun olduklarınızı değil mi?

Ve işte dananın kuyruğu burada kopuyor ve fişlemelerin kimler için yapıldığını ortaya çıkarıyor.

***

Buraya kadar lafı çok dolandırdık ama sonuçta fişlemenin nasıl olduğunu öğrendik.

O zaman sıra geldi “yandaş fişleme”nin kimin işine yarayacağına…

Kötü fişlemelerden çokça örnek okudunuz, çokça acı hikâyeye tanıklık ettiniz. Bunları geçip, iyi fişlemelerden örnek vereyim.

28 Şubat sürecinde birileri “İrticacı!”, “namaz kılıyor”, “eşi başörtülü”, “evinde 99’luk tespih var”.. gibi etiketlenenleri görevden aldılar. Yerlerine ise yine fişlenenleri getirdiler.

Peki kimleri?

Mesela “CHP'li”, mesela “Aşırı solcu”, mesela “her kalıba girer” gibi etiketlediklerini…

Ama bunlar hiç çıkıp feryat etmedi; “biz de mağduruz, müdahil olmak istiyoruz” demedi. Çünkü onların fişlemesi “cici fişleme” sınıfına giriyordu. Onlara göre sağlam eriklerdi ama şimdi öğreniyoruz ki, asıl çürük erik onlar…

İsimler gazetelerde çıktı, buraya almak istemiyorum. (Ama merak edenler için adres vereyim, tıklayın, okuyun; http://www.habervaktim.com/haber/al_sana_yoldas_kadrolasma-242559.html)

Peki bu isimler darbecilerin ne işine yarayacak?

Hani darbeciler solcu olsa anlayacağız!

Onlar askeriyede görev yapan insanlar.

Yoksa değil mi?

Bu iyi fişlemeler, CHP’nin ekmeğine yağ sürmek için yapılır.

Yani CHP hiç iktidara gelemediği için “otomatik kadrolaşma” bizzat darbeci askerler eliyle gerçekleştirilir. CHP, asla iktidar olamaz ama hep darbecilerin desteğiyle muktedir olur. Ve iktidara kim gelirse gelsin, (hatta yüzde 99’la gelseniz bile) muktedir olamaz.

Ve hasbelkader CHP veya DSP veya SHP “koalisyon” olsa bile iktidara geldiğinde “kimi nereye yerleştireceğini” aynen “eliyle koymuş gibi” bulur…

Gördünüz mü, kadrolaşmayı…

Siz de fişlemeyi başka mecralara sürükleyip duruyorsunuz.

Bütün fişlemelerin esas nedeni, halkın iktidar edemediği CHP’yi ve onun zihniyetini bu ülkenin bütün kurumlarında iktidar etmektir. Eski Rektör Fatih Hilmioğlu, boş yere meydan okumadı ya. Bir bildikleri varmış demek ki…

Fişlemelere yeniden bakın, mağdurlara ve yandaşlara…

Şimdi anlıyoruz ki, gerçekten o bir erikmiş ama çürük değilmiş. Çürükleri yıllarca bize yutturmuşlar…

Pis kokular da o eriğin çürüğünden geliyor, başka sebep aramayın…

Twitimden seçmeler
Bugüne kadar yatanlar, Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyaretinden sonra gaza gelmiş, çalışacaklarmış. Gaza geleyim diye saza gelmesinler de :)
www.twitter.com/naifkarabatak