17 Mayıs 2012 Perşembe

Falanca üniversitenin rektörü kimmiş?


Kendi adıma bir özeleştiri yaparsam, ilk gençlik yıllarımda “okumaya bile yanaşmadığım” yazarlar için özür dilemem gerekir. Ne yaparsın, devir öyleydi. Bizden olanı okur, bizden olmayanın “ne dediğine” bile bakma gereği duymazdık. O zamanlar “bizden-sizden” katı bir kural gibiydi, kanımıza işlemişti. Doğal olarak da hayata tek pencereden bakma yanlışına düşerdik. Aslında 1980 öncesinde bu yaklaşım her kesimde vardı. Şükür ki, bu yanlıştan tez döndük.

Konumuz bu değil elbet…

Yazarlara kimin “not” ya da “ödül” vereceğiyle ilgili…

Bu değerlendirmeyi kimler yapabilir mesela…

Hani nota veya ödüle gerek var mı, o da ayrı bir tartışma konusu…

Buna rağmen de “en”leri belirleme hakkını elinde bulundurduğunu sananların olması, tartışmayı da beraberinde getiriyor.

Bu yazımda, yazarların, gazetecilerin, sanatçıların eserlerini, ürünlerini, kamuoyuna deklere ettiklerini değerlendirip, “ödül” verecek olanların kişiliklerine/kapasitelerine değinmek istiyorum… (hem kurum bazında, hem kişisel hem de jüri olarak)

Aslında ödül almaktan daha önemli olan, ödül verenlerin bulunduğu konumdur.

Söz gelimi, gazetecilik ödülü verilecekse, seçici kurulun “iyi haber yapan veya iyi haberden anlayan” olması gerekir.

Tıpkı soyut bir resmi değerlendirmesi gerekenin, soyut resim konusunda deneyimli birisi olması gibi. (Doğrusu kendi adıma söyleyeyim, soyut bir resim yarışmasında asla jüri üyesi olamam, çünkü anlamam.)

Basında da böyle. Zira bu sadece haber yapan veya anlayandan çok öte bir değerlendirme.

Bir haber nasıl yapılır, hangi hassasiyetler gözetilir, kadın, çocuk, engelli haberinde gösterilecek itina nelerdir?

Azınlıklara nasıl bakıyorsunuz, bir kesim az olunca “azınlık” mı oluyor, öyle mi kalmalı, sesleri gür mü çıkmalı, üstüne üstlük bir darbe de sen mi vurmalısın?

Cinsellik söz konusuysa ve bunda da bir suçlama varsa nasıl olmalı, kimlerin hakkı hukuku korunup gözetilmeli, özel hayat nereye kadar?

Bu ve buna benzer binlerce ayrıntıyı bilip, gazetenin haberini değerlendirecek olanlardır ödül verme konumunda olanlar.

İşte bu açıdan gazetecilik, yazarlık, Genel Yayın Yönetmenliği öyle herkesin yapacağı işler değildir. Sorumluluğu çoktur, yükü ağırdır. Yapıyorsanız, nasıl olduğunu bilmeniz gerekir.

Bu sadece gazetecilikti…

Ya yazarlık?

Ya mizanpaj, ya fotoğraf, ya görüntü, ya falan ya filan…

Bütün bunlardan anlayan olmadıktan sonra siz neyi değerlendiriyorsunuz diye adama sorarlar?

Ödül verirsiniz, bu çok kolay…

Fazla masraflı da değil. (Üstelik farkında mısınız bilmiyorum, zaten parasını verince alıyorsunuz…) Reklamcılara uğradığınızda da adınıza bir tane yapılıyor. Meraklıları bunu hep deniyor, parasını da veriyor, ödününü de. Gerekirse kendisi alıp da yapıyor.

Ama “ödül” kaygısı olmayanlar, “ödün” vermemeye kararlı olanlardır…

Belki “hatırlatma” görevini üstlenebiliriz ki, bunu yapmaya çabalıyorum.

İnanıyorum ki, bu gidişle görev süresi bitmeden unutulacaklar arasında yer alacak…

Görev süreniz içerisinde kimlerle işbirliği ettiğinizin, kimlere çanak tuttuğunuzun da aslında önemi yok.

Göreviniz bitince, siz de biteceksiniz.

Çünkü sizi var eden makamınızdır; oraya sizin kattığınız bir şey yok…

***

Yazımın başındaki özre döneceğim…

Nazım Hikmet’i o dönemlerde pek değil, hiç okuduğum söylenemez. Ta ki, 30’lu yaşıma gelene kadar…

Nazım Hikmet’in ilginç bir cezaevi anısı var…

Geçenlerde bir internet sitesi yeniden yayınlamıştı, sizlerle paylaşmak istedim.

Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde tutsaklık günlerinde koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiriyor. Aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım ediyor.

O günlerde cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş gelir.

Birkaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:

-Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der. Amacı da alay etmektir.

Nazım’ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş, Nazım’ı tepeden tırnağa süzer ve:

-Demek Nazım sizsiniz, der.

Nazım’a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, “gidebilirsiniz”, der.

Nazım Hikmet tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe: “Ömer Hayyam adını duydunuz mu?” diye sorar.

Müfettiş hemen atılır: “Kim duymaz Hayyam’ı?”

Nazım: “Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?” diye ilginç bir soru sorar.

Müfettiş hayli şaşırır, cevap vermekle, düşünmek arasında gider gelir.

Nazım Hikmet konuşmasını sürdürür, “Görüyorsunuz, sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı’nı ve sizi kimse anımsamayacak”, der çıkar.

Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım’ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur.

***

Nazım’a kadar gitmeye gerek de yok…

Kendi yaşadığım kenti söyleyeyim, “büyük(!) yazarlardan” da bahsetmeden…

Adıyaman’da Sami Nakipoğlu ve Ali Deniz’i herkes tanır ama onların döneminde burada valilik yapanı da, milletvekili olanı da, başkanlık koltuğunda oturanı da, farklı makamlarda bulunanı da kimse pek bilmez.

Bilmek için özellikle araştırıp, soruşturmak gerekir.

***

Ben yine de hatırlatmamı yapayım…

Bir gün gelecek, o makamı bıraktıktan sonra siz değil, bu kentte kalem oynatanlar hatırlanacak, iz bırakanların adı anılacak…

Hiç kimse “şu dönemde falanca üniversitenin rektörü kimmiş” diye bir merak içinde bulunmayacak…

Çünkü o makama bir başka “sevdalı” gelecek…

Ve göreviniz bitince, siz de biteceksiniz…

Twitimden seçmeler
Hem her şeyi tartışalım diyorlar, hem ortaya atılan bir fikri “tartışmaya gerek yok” diye geri çeviriyorlar. Önce korkularınızı yenin!
www.twitter.com/naifkarabatak

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Amcası bozuk çıktı!


Daha 14 yaşındaydı. İlköğretim okulu sekizinci sınıf öğrencisiydi. Hani bizim anladığımız şekliye ortaokul üçüncü sınıfa gidiyordu. Hayalleri, umutları, beyaz atlı prensi, yapmak istediği meslekler, belki çocukları, torunları…

Kader, Zonguldak’ın Devrek ilçesinde okuluna gidip gelirken muhtemelen bu tür hayallere de dalardı.

Daha gencecikti…

Simsiyah saçları vardı, simsiyah gözleriyle uyumlu…

Annesi özenle taramış, omuzlarından aşağıya sarkan yerlerini de eliyle tutarak taramıştı.

Gamzesi, gülmesini daha bir güzel yapıyordu.

Çocuktu daha, çocukça gülümsemesi, çocukça heyecanı vardı.

14 yaşındaydı, bazı bölgelerde kendi yaşıtlarının “çocuk gelin” olduğunu duymuştu elbet.

Ama o, zamanı geldiğinde beyaz gelinliğiyle beyaz atlı prensesine kavuşacaktı…

Belki doktor hanım olarak evlenecek, belki mühendis olup sonra evliliği düşünecekti. Belki de avukat olurdu ya da çok daha başka bir şey…

Ama Kaderin, kaderi karşısına babasından daha yaşlı birisini çıkardı…

“Amca” diyordu, “Metin amca” diye belki de güveniyordu…

“Amcaların bozuk çıkacağının” farkında bile değildi.

Bozuk çıkan anneler, babalar, kardeşler, evlatların olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutuyordu.

İğrenç emelleri olan “amcaların” kızlara kötü şeyler yaptığını üçüncü sayfa haberlerine baktıysa görmüştü.

Metin amcası onu seviyordu…

Aslında sevdiği Kader değildi…

Her sapkın gibi onun “suskunluğunu” seviyordu, gençliğine âşıktı, bedenine susamıştı.

Evliydi de…

Belki çok “candan” yaklaşmış, belki “baba sevgisi”ni onda tatmış, belki de çok farklı bir durum söz konusuydu ya da hiçbir şey yoktu ama o öyle sanıyordu.

Ya da ne olduğunu bile bilmediği duygularının esiri olmuş, esiri edilmişti…

Kim bilebilir ki…

Ondan kötülük geleceğini bile ummazdı…

Okuldayken, cep telefonuna gelen mesajın “ölüm mesajı” olduğunu nereden bilecekti…

Amcası çağırıyordu, öyleyse hemen koşmalıydı, hemen ölüme gitmeliydi, hemen kurşunun hedefine yerleşmeliydi…

Teneffüste amcasına koştu, belki önemli bir şey söyleyecekti…

Konuşma olmadı, sessizliği bozan kurşunların hedefi oldu.

Cansız bedeni asfaltla buluştu ve amcasının kurşunuyla yere yığıldı.

***

İnşaat işçisiydi…

Akşama kadar zor işler yapıyordu.

56 yaşındaydı saçlarına düşen ak, yüzündeki derin kırışıklıklar çektiği sıkıntıların da habercisiydi.

Zor şartlarda çalışıyor, zor kazanıyor, zor geçiniyordu…

Evliydi, evine ekmek götürmek için sabahın ilk ışıklarıyla inşaata gidiyor, akşamın bir vaktinde dönüyordu.

Ama dönüşleri hep eve değildi…

Torunu yaşındaki bir kızı ağına düşürme peşindeydi.

İğrenç arzularını yıllarca saklamıştı benliğinde.

Sahiplenmişti de, “onundu” ve başkasının olamazdı.

Kader’i okul arkadaşlarıyla “yakın” görünce dayanamadı, kıskançlık damarı kabardı.

“Erkeklerle görünce dayanamadım” dedi, kendisini de erkek sanıyordu.

Oysa erkeklik, fiziksel bir şeyden çok daha öteydi, adam olmakla da alakalıydı. Çünkü kadın-erkek olmak, tek başına bir şey ifade etmiyordu…

Saplantısı onu katil yaptı…

Hem de “sevdiği” kızı hiç acımadan öldürdü. Belki de “yapma Metin amca” diye cılız bir ses de çıkmıştır ama amcası dinlememiş…

***

Zonguldak’ın Devrek ilçesinde çok acı bir olay yaşandı.

Henüz 14 yaşında olan Kader Demiroğlu, “amca” dediği Metin Abacı tarafından öldürüldü.

O yaştaki bir kızın “aşk” hayatı, dizilerden araklamadan başka bir şey değildir.

Yozlaşmanın acı bir örneğiyle karşı karşıyayız.

Yaşına, saçlarına düşen aka, yüzündeki çizgilere, bedenine ve yaşamına aldırmadan, gencecik bir kızı “sahiplenme” saplantısı, acı bir tabloyu bizlere gösterdi.

Kızlar, kız gibi yaşamalı, 56 yaşındaki kişiyse adam gibi…

İnsanları adam sınıfına koyansa, ahlaktır.

Ahlakı kaybedersek, 14 yaşındaki kıza pompalı tüfeği doğrultup, ateş edecek hale gelebiliriz…

Twitimden seçmeler
Tam bir haftadır, ofisimin hemen bitişiğinde süren tadilatla mutlu olmaya çalışıyorum. Balyoz sesine ritim tutan matkap, çekiç, testere ve çivi. Gel de çalış, gel de yaz!
www.twitter.com/naifkarabatak

Haysiyeti gizlemeye o kağıt yeter mi?


Başörtüsünü eleştiren yobazlar, “namusu örtmeye bir bez parçası yere mi?” derler. Başörtüsü avına çıkan profesör bozuntusu ise kameralar yüzünü göstermesin diye yüzünü kağıtla kapatmış. Peki haysiyeti gizlemeye o kağıt parçası yeter mi?

Bu profesör üstelik çok yükseklere çıkan birisi Astronomi ve Uzay Bilimleri öğretiyor. Oralarda başörtüsü göremeyen profesör, utanmaz yüzünü gizlemek için kağıt kullanmaktan kaçınmıyor. Arsızlığı bu kadarla da sınırlı değil, olmayan yasağı uygulamak için YÖK’e karşı canını siper edecek kadar cesur, darbecilere yalakalık yapacak kadar da ödlek.

Bu haysiyet nöbetçisi Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü.

Pek çok ünlü olan bu profesör bozuntusu okulun giriş kapısında nöbet tutarak başörtülü öğrencileri içeriye almıyor. Okul girişinde başörtülü öğrencilerin fotoğraflarını çeken profesör, ardından kapının arkasına geçerek başörtülü öğrencilerin girişine izin vermiyor. Yüzünü kağıt ile gizleyen Pekünlü, başı açık öğrenciler gelince okulun kapısını açıyor, zorluk çıkarmıyor.

Konuyla ilgili Cihan Haber Ajansı’nın haberi şöyle;
Prof. Dr. Pekünlü, YÖK eski Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın, başörtülü öğrencilerin derslere girmeleri yönündeki talimatına rağmen tutumunu değiştirmedi. Aylardır kapıda nöbet tutarak başörtülü öğrencileri fişleyen ve içeriye girmelerini engelleyen Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü , son icraatında Cihan Haber Ajansı kameralarına yakalandı. Kapıda başörtülü öğrencilerin fotoğraflarını çeken Pekünlü, kamerayı görünce yüzünü kağıtla gizleyerek içeriye girdi. Kapının arkasına saklanarak başörtülü öğrencilerin içeriye girişini engelleyen profesör, konuşma talebini kabul etmedi. Demokratik hakkını kullandığını ileri süren Rennan Pekünlü, "Başörtülü öğrencileri içeri almamak, bir profesörün görevi mi?" sorusunu cevapsız bıraktı. Kapıda bekleyerek başörtülü öğrencileri içeriye almayan profesör, erkek öğrenciler ile başı açık kız öğrencilerin giriş çıkışına karışmadı.

Kınama, Lüzum-U Muhakeme Ve Kademe İlerleme Cezası Aldı
İl dışında olduğu için telefonla görüştüğümüz Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nadide Kazancı, "Astroloji'den bir öğretim üyesinin, bizim konferans salonunda bir konferansı vardı. '13. Burçlar' mı ne... Bu konferansla ilgili olarak Rennan Pekünlü, dekanlığı arayarak, 'Başörtülü öğrenciler girmeyecek. Eğer girerlerse hepsini dışarı atarım' demiş. Bunun üzerine ben de rektör hanımla görüştüm. Bana, 'Böyle bir şey olmaz. Madem böyle bir ayrım yapıyorlar, o zaman konferansı iptal edin' dedi. Ben de, 'İstediğiniz koşulların yerine gelmesi mümkün olmadığı için konferansı iptal ettim' diye yazı yazdım. Kendisi kınama aldı, hakkında lüzum-u muhakeme çıktı, kademe ilerleme cezası verdim, son olarak tekrar bir soruşturma açtım. Daha ne yapabilirim?" dedi.

15 Mayıs 2012 Salı

Elmalar armut olursa!


Yeni trendlere alışkınız, yeni durumlara adapte olmakta da üstümüze yok. Bugünlerde yine piyasaya çıktı; her devrin adamları…

Zamana ayak uydurmaya moda diyorlar ama modanın gelip geçici bir şey olduğunu da biliyorlar.

Bu nedenle “in” ve “out” gibi kavramlarla, neyin geçerli, neyin geçersiz kaldığını söylemeye çalışıyorlar.

Eskiden biz buna “meri” derdik.

Yani yürürlükte olan…

Kanun ve kararnamelerden bahsetmiyorum, insanların “yanaşma”sından bahsediyorum…

Demokratikleşme dilimize pelesenk olmaya başladığından bu yana “demokratlık” moda oldu. Herkes demokrat ama bir yere kadar…

Bu yer şimdilik “eşcinsel evliliğe” kadar uzandı.

Artık bakkalda, markette, çarşıda pazarda “kırıtan çiftler” gördüğünüzde “ay şekerim” diyen erkek olabilir, dikkat edin.

Normal olmayan ilişkileri eleştirmek veya kabullenmek farklı bir şey, sapık ilişkilerden kutsal aile yuvası kurmayı istemek çok daha farklı bir şeydir.

Dedim ya işin içinde “sapkınlık” olunca bunu alenileştirmek de dopal sayılmaya başlıyor. Hem şimdi demokratlık in, bağnazlık out…

Siz öyle sanın…

Afyon’da “açık alanda içki içtirmemek” moda.

Ancak, “her yerde içki içilir” diye nara atanlar, “kapalı mekanda sigara yasağı”na “yasakçı bir zihniyet” gözüyle yaklaşamadılar.

Siz yasağı mı savunuyorsunuz, serbestliği mi?

Sigara içen sarhoş olmuyor ve kimseye sarkıntılık yapması da mümkün değil…

Afyon’da, parklarda içki içenler, şişede durdurduklarını, parklarda durduramayabilirler…

Yoksa alkolün etkisiyle gelenleri “savunmak için zırh kaplatan” demokratlar mı var?

***

Sadece demokratlık değil elbet…

Bugünlerde “hizmet ehli” olmak da moda…

Belki hayatta alnı secdeye gitmeyenler birden bire hizmet ehli kesildi başımıza…

Bazısı işini gördürene kadar, bazısı engellemek istediğine çelme takana kadar…

Kötü niyet yok, maksat hizmet olsun…

Hem de moda yani…

***

Bugünlerde “muhafazakâr” olmak da moda…

Hem de muhafazakârlığın üstüne çıkıp, “Dini bütün Müslüman” görünmek “in”, din düşmanlığı “out!”

Fazıl Say boş yere bağırıp çağırıyor, kardeşim bir maske de sen tak…

Bak ne maskeler var ne maskeler!

Nasılsa camiye girenler için bir alarm cihazı üretilmedi…

Yani insanların gerçek niyetini sorgulayan bir alet icat edilmedi.

Hem fişlemeciler de içeride, kimin nesi, kimin fesi bakamıyoruz, ne kötü değil mi?

***

Bir zamanlar “Türkçülük” modaydı, “Milliyetçi” deniyordu.

Şimdi “Kürtçülük” moda, ona “Milliyetçilik” denmiyor ama…

***

Kimin neyi savunduğunu bilmiyoruz, kimin kim olduğunun farkına varamıyoruz. Herkesin yüzünde değişik bir maske.

Herkes bir şeyci olmuş, herkes bir tarafa yanaşmış…

AK Partili çok mesela, karşıtları da bir o kadar çok; fifty fifty yani!

Kurumlarda da öyle…

Basında da…

Hatta alakasız olan yerlerde bile öyle…

***

Değişen kavramlar değil, yüklemeye çabaladığımız anlamlardır aslında.

Günü kurtarma derdinde olanlar, “şuraya kadar böyle” diyerek önlerine hedef bir tarih koyuyor ve takıyorlar maskeyi.

Etrafınıza dikkatle bakın, bundan 5-10 yıl öncesi karakterlerini aklınıza getirin ve bugün değişen dünya görüşlerinin samimiyetini sorgulayın.

Bu şekilde bir toplumda yaşamak gerçekten zor.

Bedene giyilen kıyafetlerin ötesinde gizlenenler var.

Birlikte saf tuttuklarımızın samimiyetini sorgulayalım mı diye geçirdiğimiz tereddütler, hayattan zevk almayı da, içinde bulunduğunuz mücadeleyi de anlamsızlaştırıyor.

Bu süreçte en kazançlı çıkanlar da yine her zamanki gibi “yağcılar”, “yalakalar” ve “iş bitiriciler” oluyor.

Herkesin bir soytarısı var ve o soytarı, “ben neymişim be abi!” çalımlarına dönüşüyor…

Böylesine samimiyetsiz ortamda, bizler “dürüst” kalmanın erdemlerinden bahsediyoruz, boş versene!

Ne güzel söylemişti Mevlana; “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!”

Elmaların armuda dönüştüğü bir zamanda, “Biz neyin mücadelesini veriyoruz” diye kendimizi sorgulamaya başlasak mı ne…

Twitimden seçmeler
Obama, Züğürt Ağa’yı izleyecekmiş. Geç kalmış. Biz hem izledik hem de yaşıyoruz. :)
www.twitter.com/naifkarabatak

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Pervasızlık böyle bir şey!


Bazı meslekler “dayatmaya” yatkındır, bazı meslekler ise asla dayatma kabul etmez. İşin aslına baktığınızda ise insanlar, yaratılışı gereği dayatma kabul etmez. Her ne kadar kendisi etmese de, “dayatma arzusu” bazılarında çokça görülür.

Söz gelimi -genlerinde mi var ne- bazı askerler dayatmayı çok sever.

Darbeler, bu içgüdünün dışa vurumu olarak kendisini gösterir.

Ancak, bazı meslekler de hayatiyetini özgürlükten alır.

İlk örnek gazetecilik ve yazarlıktır.

Sanatın her dalını da buna ek yapabiliriz.

Hukukçuların da dayatmadan haz etmeyeceği bilinir.

Özellikle savunma makamında olanların, bırakın dayatmayı, en ufak hak ihlaline bile karşı dururlar/durmaları gerekir.

İstisnalar da elbet var.

Hiç olmayacağı biline biline “darbesever gazeteci-yazar” görürsünüz.

Yine hiç olmayacağına inanırız ama karşımıza “darbesever hukukçu” çıkar…

El etek öpenler, saygılarını sunmak için sıraya girenler, aldığı talimatları karar diye yazanlar ve daha neler neler...

Türkiye böylesi dönemleri çok gördü.

Özellikle 28 Şubat sürecinde “yargının ayıbı” halen konuşulur ve bu ayıp, kara bir leke olarak da hukuk tarihine geçecektir.

O dönemleri anlamak aslında çok da zor değil.

Dik durup, onur ve şerefini koruyamayanlar, “koltuklarını korumayı” seçince, ortaya acınacak durumlar çıkıyor elbet.

***

Peki o zaman öyle de, bu zaman neden böyle, onu anlamakta zorlanıyorum.

Özellikle de İstanbul Barosu’nu.

Darbe davalarını cansiperane savunması, “ne oluyor” dedirtirken, Balyoz davalarına avukat göndermemesi işin dozunun kaçtığını gösteriyordu.

Özellikle başörtü düşmanlığı, İstanbul Barosu’nda geleneksel hale geldi.

Elazığ Barosu’nun bir hakkı iade ederek başörtülü avukata stajyerlik yaptırması, İstanbul Barosu’nun başörtüsü düşmanlığını kemikleştirdi.

Her konuda olduğu gibi “aşırı düşmanlık gözleri kör etmeye” başladı.

Çok sevdiği darbeciler gibi pervasızlaşmaya başladılar.

Başörtüsü düşmanlığı, cinsiyet ayrımcılığının da ötesine geçti.

Şimdi sadece kadın avukatlara değil, erkek avukatlara da “başörtüsü yasağı” getirdi.

Bunun için verilmiş cezası bile var.

Dalga geçmiyorum.

İstanbul Barosunun pervasızlıkta sınır tanımadığını, kendi uygulamalarıyla özetliyorum.

Tarihe geçecek uygulamaya imza atan baro, bir erkek avukata “başörtülü olduğu” gerekçesiyle uyarı cezası vermiş.

2008 yılında Evren Aksoy adlı “erkek avukat”, bir uyarı cezası almış.

Cezanın “izahat”ında ise garabetin ayrıntıları gizlenmiş…

“13.06.2008 tarihinde İstanbul 3. Sulh Hukuk Mahkemesi kaleminde türbanlı olarak işlem yaptığınıza ilişkin hakkınızda tutulan tutanak gereğince, Meslek Kuralları’nın 20'nci maddesine aykırı biçimde davrandığınız anlaşılmaktadır.” denmiş…

Yani erkek avukatın, türbanlı olarak duruşmaya girdiği bir duyum değil, bizzat tutanak tutularak tespit edilmiş…

Elde belge var, boru değil ya…

Mesleklerinin kuralı bile varmış…

Bu kural gereğince birileri de 28 Şubat’ta “emirleriniz başım üstünde” diyerek dikte edileni, karara dönüştürmekte gecikmemişti.

Bu kadar değil elbet, devamı var…

Metnin son bölümünde ise, “Yönetim kurulumuz, 26.06.2008 günlü toplantısında Meslek Kuralları’nın 20’nci maddesinin öngördüğü biçimde uyarılmanıza, direnme durumunda disiplin yönünden gereğinin yapılacağının tarafınıza bildirilmesine karar vermiştir.” denmiş.

Koca koca adamlardan oluşan yönetim kurulu toplanmış.

İşi gücü bir yana bırakmışlar…

Ailelerinden, çocuklarından zaman çalmışlar.

Bazı davalara da sırf bu nedenle girmemişler.

Çok önemli işleri varmış.

Yönetim toplanacak, hukuka aykırı davranan avukata haddini bildirecek.

O zaman, bütün işler askıya alınabilir, önemsizler de halının altına doğru itilebilir.

Ve savunmayı temsil eden avukatların oluşturduğu en güzide kurumdan yasakçı karar çıkarmanın hazzına varırlar.

Hem de erkek avukata, başörtüsü yüzünden.

Yönetim Kurulunda olanlardan hiç birisinin aklı başında olmamalı ki, “yahu Evren bizim arkadaş, o erkek! Başörtüsü takma alışkanlığı da yoktur” dememiş.

Çünkü o kararları akıllarınla değil, başka yerleriyle alıyorlar.

Hınçlarıyla mesela, kinleriyle, öfkeleriyle, pervasızlıklarıyla…

Kusura bakmasınlar, İstanbul Barosu, darbecilere verdiği destekle, bir hak olan başörtüsüne olan düşmanlığıyla, barodan başka her şeye benzediğini göstermiyor, haykırıyor!

Genç nesil hukukçulara tavsiyemse; eğer pervasızlığın nasıl bir şey olduğunu bilmek istiyorsanız, darbe dönemlerinde yapılan hak ihlallerine ve İstanbul Barosu’nun yaptığı uygulamalara bakın…

Hiç tereddütsüz, notlarınıza “pervasızlık tam da böyle bir şey işte” diye yazabilirsiniz…

Twitimden seçmeler
Ya ben çağlar ötesindeyim ya onlar. Ya ben bu kentte yaşamıyorum ya onlar. Bana göre her şey eksik, onlara tamam.
www.twitter.com/naifkarabatak

13 Mayıs 2012 Pazar

Ben kılmıyorum, siz de kılmayın!


Aslında her devirde “döneme ayak uyduran” takım görülür. Bu yağcıların, yalakaların genel özelliğidir. Söz gelimi kurum amiri namaz kılan birisiyse, yağcıların “geçici olarak” namaza başladığına şahitlik edersiniz, akşam ise bildiği gibi hayatını sürdürür.

Amir içki içen birisiyse de, bir anda kadeh tokuşturan bir kişiliğe büründüğünü görebilirsiniz.

Bu kişilerin konumları, daha önce bulundukları görev veya statünün hiçbir önemi yok. Önemli olan “anı kurtarmak” ve o anla, geleceği şekillendirme niyetidir.

12 Eylül’le ilgili ilginç bir anı okudum. Doğrusu Kenan Evren’in umreye gittiğini bilmiyordum. O kadar din düşmanı gibi konuşmalar yapardı ki, kutsal topraklara yolculuk yapacağını düşünemezdim. Meğer gitmiş…

Eski Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sami Uslu’nun anlattığı ilginç anıda, ilginç bir detay var ki, orayı atlamak istemedim.

Kenan Evren’in ezanı Türkçeleştirme çabasını biliyordum ama bu çabadan birden bire vazgeçti. Bunun gerekçesi ise kutsal topraklarda gizliymiş…

Ezandan önce, diğer ayrıntıya geçeyim…

Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in umrede tavaf sırasında bir kişinin okuduğu duaları söylemek istememiş, “Türkçe tercüme yapmasını” istemiş.

Daha ilginci ve atlamamak gereken ayrıntı ise “ben kılmıyorum, siz de kılmayın” direktifidir…

Allah için kılınan namaz için hiç ama hiç kimsenin emir ve talimatına gerek yoktur, böyle bir talimat da zaten olamaz…

Ama darbecilerde olur…

Akşam namazı sırasında Suudilerin protokolüne uyan Kenan Evren, bu yüzden sünneti kılmayacağını söylemiş. Arkasındakilere de dönerek “emir” vermiş; “Siz de sünneti kılmayın!”

Arkasındakiler de muhtemelen kılmamıştır…

Emir büyük yerden ya…

Oysa namaz Allah içindir…

Allah için kılınan bir namazı engelleyecek hiçbir güç yoktur…

Evren’in umre ziyaretinden iki ay sonra Milli Güvenlik Konseyi üyeleri umreye gitmiş.

Uslu, umreye nasıl geldiklerini sormuş; “Cumhurbaşkanımız gelince biz durur muyuz? Onun yaptığını yapmak mecburiyetindeyiz. Onun için geldik” demişler…

Tıpkı yağcı bürokratlar gibi…

İçki içseydi, kadeh tokuşturacaklardı…

Namaza gitseydi, yanında saf tutacaklardı…

Umreye gidince, gitmek şart oldu!

İlginç bir anlayış…

***

Kenan Evren, bu gezi sonrasında Türkiye’ye dönüp, “Ezanı Türkçeleştirmeyi” planlıyormuş…

Hem umre ziyareti yapan “dini bütün” bir devlet başkanının Türkçeleştirmesi yadırganmazdı…

“Adam işi biliyor” derdi vatandaş…

Nasılsa Diyanetten bu yönde karar bile çıkartabilirdi…

“Emir komuta zinciri” içinde çabalayan bürokrattan çok ne var?

Umre dönüşü ise planladığının aksine karar alarak ezana karışmadı, ikinci bir CHP zulmü millete yaşatmadı.

Çok daha başka zulümlerine ek bir zulmü vatandaş kaldıramayacaktı.

Gerekçe “vatandaşın kaldıramaması” değildi elbet…

Gerçekleri görmesiydi…

Evren, “Umre dönüşünde bir karar çıkartarak ezanın tekrar Türkçeye çevirmeyi düşünüyordum. Ama baktım ki önümden Malezyalı, İranlı, Amerikalı geçiyor. Ezan her ülkenin kendi dilinde olursa din dinlikten çıkar. Bu yüzden vazgeçtim” diyordu…

Aslında hepsi buydu…

Topu topu anlayacağı buydu…

Hayatın her alanında bunu uygulayabilirdi.

İnsanların kim olması, hangi renkte, hangi millete mensup olması, hangi dili konuşması, hangi inancı taşımasından çok daha öncesi, “yaşam şekline karışılmaması”ydı…

Ezan, ilahi bir mesajdır…

Namaza bir çağrıdır…

Dünyanın neresinde olursan ol, hangi dili konuşursan konuş, hangi mezhebe bağlı olursan ol, hangi kültürle yoğrulursan yoğrul, ilahi mesaj hep aynı dildedir.

Birbirinin dillerini anlamayanlar, ilahi mesajla ne demek istediklerini çok çabuk anlar ve anında kaynaşırlar…

İşte ülkemizde özlenen de bu anlayıştır.

Kenan Evren, ezanın mesajını anladı, halkın mesajını anlamadı.

Şimdi ise tersi olmasın. Ezanın mesajı zaten anlaşılıyor, halkın mesajı da anlaşılsın artık!

Twitimden seçmeler

Yağcılık çok farklı bir şey. İnsanı, insanlıktan çıkaracak kadar iğrenç. Nasıl da kuyruk sallıyorlardı Allah'ım!

www.twitter.com/naifkarabatak

İki balkon, iki konuşma ve bir gezi!

Naif Karabatak

Gül’ün Gezisinden Ayrıntılar

İki balkon, iki konuşma ve bir gezi!


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, cumartesi günü Adıyaman’ı ziyaret etti. “Bir dizi açılış ve ziyaret” diyemiyoruz, çünkü açılış yapılacak bir tek iş yoktu. Sadece ziyaret ve bir umut vardı. O umut da olmadı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gelişi öncesi Adıyaman’da çift başlı bir yönetim uygulandığı intibaı verildi. Böyle bir niyet var mıdır, yok mudur bilemem ama vatandaşın böyle bir kanıya varmasına neden olacak çok argüman vardı.

Otobüs durakları ve billboardlara asılan afişlerle Cumhurbaşkanı AbdullahGül’ün Adıyaman’a geleceği duyuruluyordu. Duyuruda iki logo vardı; Adıyaman Valiliği ve Adıyaman Belediyesi. Ancak bazı pankartlarda “Cumhurbaşkanı”nın unvanı vardı, adı yoktu ama “Necip Büyükaslan Belediye Başkanı” adı ve unvanı çok daha büyük yazılmıştı.

İki başlılık açıklama ve duyurularda ortaya çıktı. Adıyaman Valisi Ramazan Sodan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ilimizi ziyareti nedeniyle bir açıklama yaparak, vatandaşları saat 11.00’da valilik önüne davet ediyordu. Demek ki, hükümet konağı önünde Cumhurbaşkanının konuşması söz konusuydu.

Birden belediye hoparlörlerinden bir anons duyuldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün saat 11.00’da belediyeyi ziyaret edeceği belirtilerek, vatandaşlar davet ediliyordu. Aynı saat, iki farklı mekan ve iki farklı cumhurbaşkanı varmış gibi. Daha sonraki anonslarda ise bu saat 12.00’a alındı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ilimize 11.30’da geldi. Valiliği ziyaretinde, ilk olarak balkona çıkıp az sayıdaki vatandaşlara hitaben kısa bir konuşma yaptı. Çünkü çok sayıdaki vatandaş ise belediye önünde bekliyordu.

Vatandaşların yoğun sevgi gösterisiyle Cumhurbaşkanı Gül, korumaların uyarılarına aldırmadan, valilikten belediyeye yürüyerek geçti. Yol boyu vatandaşların sevgi gösterilerine karşın, Belediye Başkanı Necip Büyükaslan’ın kendi eliyle cumhurbaşkanına gül serpiştirmesi de dikkat çekti.

Belediye önünde mehter takımı ve çığırtkanla karşılanan Gül için gündüz gözüyle havai fişek bile atıldı.

Belediyeye geçen Gül, ikinci bir balkona çıkarak vatandaşlara yönelik kısa bir konuşma daha yaptı.

Cumhurbaşkanı Gül, buradan Garnizon Komutanlığı’na, oradan da Adıyaman Üniversitesi’ne geçti. Öğle yemeğini ise TPAO Bölge Müdürlüğü’nde yiyen Gül, ilimizden ayrıldı.

Ancak, Gül’ün ziyaretinde en büyük beklenti Sahabe Safvan Bin Muattal türbesini ziyaret etmesi ve buraya yapılması düşünülen projeyi, cumhurbaşkanı himayesine alınmasıydı, olmadı.

Ziyarette AK Parti Adıyaman Milletvekilleri tam kadro hazır bulundu. Ziyaret boyunca vatandaşların sıcak karşılaması dikkat çekerken, Gül’ün konuşmasında, Adıyaman’ın güzelliklerini sayarken, “Atatürk Bulvarı”, “huzur kenti” olmamız ve “barış-kardeşlik” sembolü olduğumuz üzerine vurgudan başka bir ekleme yapmadı. Vatandaşlar ise bilinen şeyleri bile çılgınca alkışladı. Sanki, huzurda, barış da, kardeşlikte devletin bir katkısı varmış gibi.

Gül’ün gezisi boyunca bir de iki farklı rakam tartışıldı. Uzun zamandır Adıyaman, ilk kez cumhurbaşkanı ağırlıyordu. Bazıları bu süreyi 27 derken, bazıları ise 22 olduğunu söylüyordu. Yanılgı ise Merhum Turgut Özal’ın başbakanken mi geldiğiydi, cumhurbaşkanlığı görevindeyken mi?

Merhum Özal, 1990 yılında cumhurbaşkanı olarak Adıyaman’ı ziyaret etmişti. Dolayısıyla da 22 yıl sonra ilk kez halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı ilimize gelmiş, ancak iki balkon, iki konuşmanın ötesine geçecek bir kazanım elde edememiştik.

Buralara kolay gelinmedi!


Adıyaman bugün önemli bir ismi ağırlıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bugün Adıyaman’da…

Peki, buralara nasıl gelindi, kısa bir hafıza tazeleme yapayım…

Ortaya saçılan darbe planlarından sonra yapılan Ergenekon duruşmaları, kimi kesimlerce sulandırılmaya ve “önemsizliği” üzerine fikir yürütmeye çabalıyorlar.

Zaten “kâğıt parçası” olduğunda hem fikir olanlar da azımsanamayacak oranda. Sonrasında 28 Şubat operasyonları ve belki 27 Nisan muhtırasını kaleme alanlara sıra gelecek. 12 Eylül yargılanması ise “sembolik” de olsa devam ediyor.

Aslında aklıselim olan herkes ülkenin bugünlere gelişinin hiç de kolay olmadığını bilir.

Birkaç gündür 27 Nisan’da yaşananların perde arkası ekranlarda dillendiriliyor, gazete sayfalarında konu oluyor ama hep “bir tarafı yarım” bırakılarak…

2002 yılında iktidara gelen AK Parti, (istenen gibi olmasa da) birçok demokratik adım attı. Buna rağmen de 367 safsatasına engel olamadı.

Aslında “367” bilinçli bir rakamdı…

Yasayı yapanlar, “bize göre/onlara göre” diye farklı anlaşılacak elastiki cümle kullanmışlardı.

Kullanmasalar ne olacak ki, Anayasa Mahkemesi, yetkisi olmayan birçok konuda “bozuyorum” diyordu.

Aslında Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılınç’ın 28 Şubat’ta yaşadıkları ortaya çıkarsa, 367 kararının da kimler tarafından “zorbalıkla” verildiği daha net anlaşılacak.

1960 darbesi sonrasında ülkenin başbakanı ve bakanlarına yapılan muameleleri halen ibretle okuyor ve birilerinden iğreniyoruz…

12 Eylül’de de aynısı oldu.

Üstelik her iki darbede de hiç suçu olmayan masum insanlara zulmettiler…

28 Şubat’ta gayriahlaki fişlemeler yüzünden on binlerce, belki yüzbinlerce insan mağdur oldu.

Ülkenin başbakanı ve bakanlarına olmadık hakaretler yapıldı.

Halkın seçtiği bir hükümet alaşağı edildi.

Aşından, ekmeğinden, işinden olanların mağduriyeti yürekleri dağladı.

Ve derken darbe zihniyetliler emellerine ulaştı, derme çatma bir hükümetle süreci götürmeye çabaladılar.

Olmadı, ülke ekonomik yönden kötüye gitti.

Vatandaş bir umutla 2002 yılında AK Parti’ye yüklendi.

Aldığı misyonu yerine getiren hükümet, darbecilere karşı boyun eğer pozisyonda geçmemeye çabaladı.

Bu arada da ortada darbe günlükleri dolaşıyor, iğrenç planlar gün yüzüne çıkıyordu.

Çok ilginç bir yapılanmaya ulaşılmıştı. Darbecilerin asıl başarısı da bu farklı ilişkilerle örülü yapıydı. Bu yapının adının Ergenekon olduğunu öğrenecektik.

Ergenekon adı duyulunca, darbe planları ortaya serilince, ülke ve millet üzerinde oynanmak istenen aşağılık oyunların farkına varılmaya başlandı.

Ve derken bir gece yarısı 27 Nisan e-muhtırası yayınlandı.

Nasılsa alışmışlardı, onlar “höst” der, siyasiler bir kenara sinerdi.

Sinmezse bile alaşağı edecek planları hazırdı…

Ama hükümet sinmedi…

Daha sert bir şekilde cevap vererek, tarihte ilk kez darbe zihniyetine karşı duruldu.

Peki o gece neler yaşandı…

O gece yaşananlar, bugün süren davaların aslında bir yansıması…

Hiçbir şey kendiliğinden olmuyor.

Bu millete kan kusturanlar, kan kusturacak duruma getiriliyor.

Bu ülkenin aşiret devleti olmadığı, askeri rejimle yönetilmediği ve hükümetin ve meclisin kimsenin emir eri olmadığı artık anlaşılmalıydı.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik’in kapıyı hafif aralamasıyla öğrendiklerimiz bile, bugün yaşananların sebebini ortaya koyuyor.

İdamı göze alan bir hükümetin üyeleri, sabaha kadar çalışarak, karşı bildiri yayınlayıp, herkesin haddini bilmesini istiyor.

Bugün cumhurbaşkanlığı koltuğunda “halkın oyuyla” oturan Abdullah Gül, o gece ailesini bir yakınına emanet ederek evden çıkıyor. 12 Eylül’de yaşadıklarını, bir daha eşine yaşatmamaya niyeti yok.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Adayı Abdullah Gül ve bakanlar baş başa vererek, “bu defa değil” deme yürekliliğini gösterdiler…

Hem de “sonunda idam bile olsa” diyerek…

***

O günden sonra çok şey değişti.

Elbette her şey süt liman değildi.

Aksayan işler de vardı, mağdur kesim de, ekonomik sıkıntı çekenler de…

Demokratikleşmenin bir türlü yoluna koyulamamasının çok nedeni olsa da, atılan adımlar, atılacak adımların da habercisi gibiydi.

Bir iktidarı beğenip beğenmemek farklı bir şey ama darbe zihniyetini yerle bir etme yürekliliğini göstermek çok daha farklı bir şeydir.

İşte o yürekli insanlardan birisi de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül…

Bugün Adıyaman’da…

Adıyaman’a tarih boyunca iki cumhurbaşkanı gelmişti…

Biri darbeyle koltuğa kurulan Kenan Evren’di ki, saymaya gerek bile yok…

Diğeri merhum Turgut Özal’dı…

Aradan geçen 20 yıldan fazla bir zaman sonra “halkın seçtiği” bir cumhurbaşkanı Adıyaman’ı ziyaret ediyor…

Çantasında ne var, Adıyaman’a cumhurbaşkanlığı bütçesinden bir destek sağlar mı, Kültür Merkezi yapmayı üstlenir mi, Sahabe Safvan Bin Muattal Türbesi için bir güzellik düşünür mü?.. gibi birçok talep sıralayabilirim ama onun görevlileri var…

Sadece, darbelere karşı durduğu için gönülden bir sevgi duyuyorum ve “halkın seçtiği” cumhurbaşkanına “hoş geldin” diyorum…

Twitimden seçmeler

Satıcılarla yola çıkınca, sonunda satış sırasının bana da geleceğini biliyordum. Bildiğimin, böyle konularda olması ne garip!
www.twitter.com/naifkarabatak