10 Mayıs 2012 Perşembe

Yeni Gözdemiz; Star Gazetesi!


Yıllardır kalem oynatan birisi olarak şuna inanırım ki, gazeteciliği ve yazarlığı “özgürce” yaptığında “haz” alma şansın var. “Bağımlı” yaptığındaysa, kaleminden çıkan mürekkep, sizin fikirlerinizi değil, bağımlı olduğunuzun fikirlerini yansıtmaktan öteye gitmez…

Bir siyasi görüşü, bir düşünceyi, bir inancı beğenmek, ondan taraf olmak kadar doğalı da yoktur aslında. Sorun, ne kadar tarafsınız, gerçekleri ne kadar ortaya dökebiliyorsunuz, ne kadar objektifsiniz, ne kadar hakkaniyetlisiniz, önemli olan budur.

Söz gelimi AK Partili olabilirsiniz, basındaysanız da, AK Parti’nin olumlu icraatlarına çok daha fazla yer verirsiniz.

Belki tarafınız, diğer partilerin yayın organınızda fazlaca yer almasına engel olabilir, hepsi o kadar…

Ama yandaşsanız iş değişir…

Güvenirliliğiniz kalmaz…

Sizi, sadece “sizin gibi düşünenler” okur, dinler, izler…

Bu nedenle de oldum olası “yandaş basın” kavramından işkillenirim.

Taraf olmak başka, “yandaş” olmak çok başka bir şeydir.

Taraf olursan, karşı da durabilirsin ama yandaş olursan karşı koyma gücün olmaz.

Her siyasi partinin “yandaşı” kendisine…

Neredeyse “gazetesi” veya “televizyonu” olmayan siyasi parti kalmadı.

Bazısı “borazancının borusu gibi” öterken, bazısı “hakkaniyeti” elden bırakmayarak mesleğine leke sürdürmemeye kararlı…

Elbette “yayın organı” kendi malı olunca, nasıl yayın yapacağına da kendisi karar verir…

Beğenirseniz alır, okursunuz/izlersiniz…

Beğenmezseniz de yanından bile geçmezsiniz…

Ya zorla verilirse?

***

Çok ilginç bir iddia var… (İddiadan da öte bir şey ya neyse…)

Her dönemde bazı gazeteler “alınması mecburi” sınıfına girer…

Gün olur Cumhuriyet Gazetesini, sadece siyasiler değil, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları bile “mecburi” olarak alır…

Gün olur “Zaman Gazetesi” cemaatten kaynaklanan bir şevkle “alalım, okuyalım, dağıtalım” moduna girer. (Bu nedenle Zaman Gazetesi’ni diğerlerinden ayırmak gerekiyor…)

Ama gün olur Yeni bir Çağ’a uyanır, Yeni Mesaj verirsiniz. Gün olur Sabah Gazetesiyle güne başlarız…

Bazen Hürriyet okumaktır, Milliyet almaktır laik olmanın ilk şartı…

Radikal takıldığımıza bakmayın, yandaş olmayacağımızı kim söylüyor?

Kimi zaman Yeni Şafak’larda buluşuruz…

Bazen Milli Gazete masamıza ilk gelen olur…

Bazen “bulvar” gazetelerini sattırmak bile iktidarların işine gelebilir. (Belli olmaz, bakarsın vatandaşın şehveti kabardıkça, iktidarın yanlışlarını görme şansı azalabilir…)

***

Gazete, “okunması” gereken yayın organıdır…

Hangi görüşten olursa olsun, okunması, “bütçeye göre” de alınması gerekir.

Elbette beğendiğiniz gazeteyi alacaksınız, mecbur tutulduğunuzu değil…

Zaten “mecbur” tutulan gazete, gazete olmaktan çıkar, çok daha başka şey olur…

Yeni trend gazetemiz Star oldu. (Vatana millete ve dış temsilciliklerimize hayırlı ve uğurlu olsun.)

Bu aslında gazetenin büyümesini değil, küçülmesini sağlayan bir destektir…

İspatı yok elbet söyleyeceklerimin…

“Seviyoruz kardeşim, sevdiğimizden alıyoruz!” diyenlere sözümüz ne ola ki…

Ama iddia iyi yani…

Bütün AK Partili belediyeler, AK Parti teşkilatları, il genel ve belediye meclis üyeleri, yönetim kurulu üyeleri ve başkanlık koltuğuna oturanlar, ilk hedefiniz birden fazla Star Gazetesi almaktır, ileri! (Bu birden fazla, en az on!)

Siyasi partilerin, “sesi soluğu” olmak, basının görevleri arasında yer almaz…

Ama bir siyasi görüşe “yakın” durmak yadırganacak bir durum değildir.

Peki, bir siyasi görüşün “baskısıyla” tiraj arttırmak nasıl bir şey?

Akşamları tiraj raporunu alan “mecburi satıcı” gazeteler, “Vatandaş bizi beğeniyor be kardeşim” diye şişinebiliyorlar mı?

Mesleki hazzı tadabiliyorlar mı?

En merak ettiğim ise “birden fazla” abone olan ve bu fazlalık “yüzlerle” ifade edilen gazeteleri almak zorunda bırakılan belediyelerin, bu parayı “nereden” bulduğu hangi “kalemden” ödediğidir…

Ve bir şeyi daha çok merak ediyorum, yerel basına tek kuruş desteği olmayanların, söz konusu “dayatma” olduğunda nasıl boyun eğdikleridir… (Yahu hani dayatmaya karşıydık!)

Birisi söylerse hepimiz aydınlanacağız.

Belki de Star Gazetesi çıkıp, “yok kardeşim, acayip yayın yapıyoruz, vatandaş da beğenip alıyor” diyebilir…

Onlar derler, biz de inanırız!

Twitimden Seçmeler

Söylemeniz gerekeni söyleyin, konuşmanız gerektiğindeyse konuşun. Nasılsa konuşmak bir kez yakar, susmaksa bir ömür.

www.twitter.com/naifkarabatak

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Dalgalandım da durulamadım!


Bu yazıyı, mizahi bir yazı sanıp, gülerek okumayın. İçine serpiştirilen mizaha aldanıp, ciddiyetini kaçırmayın. Bakın, yazıya “kullanma kılavuzuyla” girdiğimize göre ortada çok ciddi bir durum söz konusu…

Çocukluğumuzda muziplik yapardık, arkadaşlarımız “sen benle dalga mı geçiyorsun?” diye çıkışırdı.

Lafımız da hazırdı; “Ne dalgası ya, dalga denizde olur!” diye…

Dalga, gerçekten denizde olurdu, derede, gölde, çayda da dalga görülürdü ama denizinki bir başka, okyanusunki ise çok daha başkaydı…

Belki de “suyu bol” olanın dalgası da bol olurdu…

Ya da ne bileyim, “dalgalandım da duruldum” işte…

Bugünlerde sıkça “dalga” lafını duyar olduk.

Sadece biz değil, bir şafak vakti evlerine operasyon düzenlenenler de dalga lafını çok duymaya başladı. Ama biz duyduktan sonra durulduk, onlarsa dalgalanmaya devam etti, hatta şiddeti arttık duyar duymaz da, soluğu cezaevinde aldılar.

Dalga çoktu, etkisi büyüktü, sayısını bilen yoktu…

Birinci dalgada, birinci sınıflar içeriye alınıyordu…

İkinci dalgaya ikinci sınıflar kapılıyordu…

Sonra üç, dört derken sayı saymayı öğrenen minik yavrular gibi parmak hesabı yapmaya başlıyorduk.

Ortada bir dalga vardı ama ne?

Bu dalga, muziplik değildi, böyle şaka olmazdı…

O zaman, ezgisi halen kulaklarımızda olan “Dalgalandım da duruldum” şarkısıyla da alakalı değildi.

En azından ben ortada romantik bir aşk göremiyorum…

Hani eski şarkıların güzel ezgisiyle aşk filmlerinde dalgalandırır ama kanımız kaynadığından olsa gerek, bir türlü durulmamıza izin vermezdi.

O zamanlar Müzeyyen Senar okurdu, “Dalgalandım da duruldum” şarkısını. Sonra Muazzez Ersoy’un nefis yorumuyla dinledik.

Bu defa yaş ilerlemişti, şarkıdan değil, yaştan dolayı durulduk…

“Ne olursun güzelim sevsen beni, Yar deyip de sinene sarsan beni, Bir gün öldüreceksin en sonunda ahhh sen beni” dedikten sonra müziğin ritmi artar, “Dalgalandım da duruldum, Koştum ardından yoruldum, Binlerce güzel sevdim de ahhh, En son sana vuruldum.”

Kolay değildi, henüz aşkın ne olduğunu bile bilmezdik ama “Yaktın yıktın kül ettin, erittin beni, Mecnuna döndürdün, mahvettin beni, Âşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni!” diyerek, önce mecnuna döner, sonra “babacan bir tavır” takınırdık.

Bu dalgaların böylesine umutsuz aşkı anlatan şarkıyla bir alakası olmazsa gerek.

Peki nedir bu dalgalar, dalga geçen mi var, adam seçen mi?

Elinizde bir dava var ve davada “adı geçenler” var…

“Polise ayıp olur” diye mi, dalgalandırıp duruyorlar, yoksa göndere çekilen bayrağı mı hatırlatıyorlar…

Doğrusu 28 Şubat’ın ve onun gibi bütün antidemokratik girişimlerin yargılanması, içimizi rahatlatan gelişme.

Bu ülkede geç de olsa hukukun olduğunu bilmek, insanı rahatlatıyor.

Ama bu dalgalandırma neyin nesi?

Her “dalga” haberinde “sayısını şaşırdım mı?” diye parmaklarımı saymaya başladım.

Oysa bazı şeylerde “dosyaya” da gerek yok, “tanıkların ifadesine” de…

“Müdahil olacağım” diyerek sıraya girip, “sevgilerini(!)” belirtmeye de gerek yok…

28 Şubat yaşandı mı, yaşandı…

12 Eylül yaşandı mı, yaşandı…

O tarihte görevde olanlar da belli, hukukun dışına çıkarak insanlara zulmedenler de…

Gizlisi saklısı yok yani!

Adamlar o kadar işi azıtmış, o kadar azgınlaşmış, o kadar insanlıktan çıkmışlardı ki, kendi kendilerini “eylemleriyle” ele vermişlerdi zaten…

Yargılayın ama bizi kalpten götürecek dalgalara kaptırmayın. Çünkü dalga sayısı arttıkça “güvenirlilik” sayısı azalmaya başlıyor.

Dalga çok geldikçe, davanın üzeri çok daha fazla ıslanıyor ve bir sulanma başlıyor.

Her dalga geçtiğinde durulacağıma, daha beter kanım kaynamaya başladı.

Yok, bu dalgaların şarkılarla ilişkisi yok.

Ortada romantik bir aş söz konusu bile değil çünkü…

Öyleyse başka dalgaya bakalım…

Hani eskiden radyolarda “kısa dalga” vardı, bir de “uzun dalga.” Bu ikisinin ortasında ise tahmin edeceğiniz gibi “orta dalga” vardı…

Yaptığı yayınlar açısından bir birinin aynısıydı ama etki alanı farklıydı. Kimisi yayın yaptığı dar alanda, diğeri ülke genelinde, bir diğeriyse bazı dış ülkelerde de takip edilebiliyordu…

Çocukluğumuzdaki muzipliği bir yana bırakırsak, yakıcı bir aşk şarkısı olmadığından da eminsek, artan dalga sayısında bir şeyler aramak gerekiyor.

Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in makam koltuğuna, kendisi yokken kurşun sıkanlar, gözdağı verdiğinin sanılmasını istiyor ama asıl niyet, dalga sayısını arttırmaktan öte bir şey değil.

Yani demem o ki, dalgaların sayısı, darbecilerin etkisinden kaynaklanıyorsa eğer, siz bu darbecilerin yargılanmasını unutun gitsin…

“Her dalgada kıyıya vuran sular, bir şeyleri sulandırmaya dönük olmaktan başka ne ki?” diye sorun kendinize, cevap alabilirseniz bana da söyleyin…

Twitimden seçmeler
Bekir Coşkun, 87 yıldır uyuttuklarını unutup, “Uyan Türkiye” diyor. Meraklanmasın, biz çoktan uyandık.
www.twitter.com/naifkarabatak

8 Mayıs 2012 Salı

Sanatın devletlûsu!


Yabancı filmlerin bazı sahneleri Türkiye’de geçiyorsa eğer, ilk duyacağınız ezan sesidir. Muhtemelen de İstanbul’dur. Sultanahmet Camisi’nin minareleri ekrana gelerek “Allâhu Ekber.. Allâhu Ekber” nidaları duyulur ve siz “gâvur” filminde “ezan” sesi duymanın garipliğini yaşar, içten içe de “haz” alırsınız…

Ama bu Türk filmlerinde veya dizilerinde pek görülmez…

Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede, minarelerinden günde beş vakit ezan okunan yerde, dizi ve filmlerde denk gelmeniz söz konusu bile olmazdı.

Yılmaz Erdoğan, bu çelişkiye dikkat çekerek; dizi çekimleri boyunca, her gün okunan beş vakit ezanda “çalışmayı durdurduklarını” söyleyip, “Aziz Allah” diye ellerini yüzlerine sürdüklerini, ezan boyunca istirahat edip, çay içtiklerini söylüyor ama hemen ekliyor, ne garip ki, bu ezan sesi dizide kendisine yer bulamaz…

Sadece bu değil elbet…

Her akşam, farklı kanallarda onlarca dizi beyazcama yansır…

Bağımlılarını ekrana kilitleyen bu dizilerde “hayatın içinden” bir şey bulmakta zorlanırsınız…

Çok nadiren “sizden” diyebileceğiniz karakterlere rastlarsınız…

Herkes çok zengindir mesela…

Eski Türk filmlerinden kalma alışkanlıkla herkesin uşağı vardır, aşçısı vardır, şoförü vardır. Lüks araçlar, saraydan bozma villalar, çok şık ve zengin döşenmiş ofisler…

Kimin hangi işi yaptığını öğrenemezsiniz ama kraldan daha lüks yaşadıklarını görebilirsiniz.

Herkes güzeldir ayrıca, erkekler de elbette yakışıklı…

Çok nadiren özürlü bir karakter vardır. O da genellikle filme neşe katacak deliden başkası değildir.

Sonra hiçbir dizide “başörtülü” bir kadını göreme şansınız olamaz. Sanki ülkenin tamamı “aynı tip giyiniyormuş” gibi bir hava estirilir.

Dizilerde ve filmlerde “ezan” sesi duyulmayınca, “namaz kılan” da pek görülmez.

Doğal olarak “katı laik tezgâhlardan çıkan dizileri” izlemek zorunda kalırız.

Buna karşın alkolik, zampara, tecavüzcü, sapık, hırsız, rüşvetçi gibi karakterler bolca bulunur.

Dürüstlük, sadece “asıl oğlan”a has bir haslettir.

Genellikle de dürüstler ve namuslular fakirdir, garibandır, saftır, enayi yerine konandır…

Sadece bu değil elbet, dizilerde “akredite” diller de var…

Her dizide ve her filmde herkes istisnasız Türkçe konuşur.

Sadece filme renk katsın diye “yerel dil” değil, “aksan” eklenir.

Bu da genellikle Lazlardır…

Veya Gaziantep, Kilis, Adıyaman, Diyarbakır gibi kentlerin şiveleridir…

Ama kimse Kürtçe konuşamaz mesela…

Bütün bunlar kendiliğinden olmuyor aslında, işte “devletlû sanat” da burada başlıyor…

***

Darbe dönemlerinde her şeyi olduğu gibi sanatı da zapturapt altına alanlar, “ayıklanmış” sanatı vatandaşa yutturdular.

Bugün tiyatronun “devletlûsu”nun olup olmayacağını konuşuyoruz ama sanatın “maaşlı” olamayacağını da biliyoruz.

Sanat, özgür bir alandır…

Aslında yazarlık da, gazetecilik de böyledir…

Sinema, tiyatro, şiir, şarkı, edebiyat.. gibi alanlar, “bir yerlere bağımlı” şekilde kendisinden bekleneni veremez.

Devletlû tiyatro, devletin çizdiği kurallarla oyun sahneye koyar.

Bazen hepimizin bildiği oyunları, “makaslanmış” şekilde sahneye aktarıldığını görürsünüz.

Devletlû sanat, hükümeti eleştiremez…

Devletin hantal yapısına ironi bir yaklaşımda bulunamaz…

Bütün bunlar olmayınca ortaya çıkan sanata “Resmi Hizmete Mahsustur” diyebileceğimiz farklı bir isimlendirme yapmak gerekir.

Bugüne kadar “şanslı sanatçılar” vardır, bir de “şansız sanatçılar.”

Şanslı olanlar, sallabaşı al maaşı türü “korumaya alınan” isimlerdi…

Şansız olanlarsa bir oyunu sahneye koyabilmek için dişiyle, tırnağıyla mücadele eder ama pek başarılı olamazdı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Devlet Tiyatrolarının özelleştirileceğini” söyleyince sanat camiası da ikiye bölündü; maaşlı sanatçı olmayacağını söyleyenlere karşın, hükümetin sanata darbe vurduğunu söyleyenler de vardı.

Elbette ikincisini söyleyenler, “maaşlı sanatçılar”dan başkası değildi.

Devletin sanata, sanatçıya, edebi eserlere, basın ve yayına desteğinin olması gerekir.

Bunda hiç kimsenin farklı düşüneceğini sanmıyorum.

Ancak bu destek, “sen bizdensin, gel ortalıkta heder olma” şeklinde olmaması gerekir. Bu vergi muafiyeti gibi istisnalarla kendini göstermesi gerekir. Sırtını dayayarak değil…

Maaşlı sanatçı, sanatını icra ederken asla “özgür” olamaz.

Özgür olmayan sanatçının sanatı da özgür olamaz…

“Padişahım çok yaşa” sözlerinde yeterince özgür olabilir ancak!

Twitimden seçmeler
Satıcılarla yol yürüyorsanız, eninde sonunda satış sırasının size geleceğini hesaplamalısınız.
www.twitter.com/naifkarabatak

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Kentin yazarı olmak…


Gittiğim her yerde görmem gerekenlerden birisi de mesleğim gereği yerel gazetelerdir. O kentle ilgili en sağlıklı veya en taze bilgiyi almanın yolu, kuşkusuz günlük gazetelere göz gezdirmekten geçer…

Bir de yazarlardır elbet…

“Yerel Yazar” denir, bol para alan yazarlardan ayırmak için…

Ben “Kentin Yazarı” demeyi tercih ediyorum.

O kent sahiplenmese de, kentin yazarıdır, kent için kalem oynatan yürekli insanlardır…

Bazıları hak ettiği saygıyı göremez, bazıları hak etmediği saygıdan bunalır.

Kiminin birikimlerinden faydalanılır, kiminin birikimsizliği bir fırsat olarak değerlendirilir.

Hiç ayrım yapmadan, 81 ilde, yüzlerce ilçede yayınlanan gazetelerde kenti için didinip duran yazarlar görürsünüz.

Hepsi de sorunlarla boğuşur.

Şahsi sorunlarından bahsetmiyorum…

Gündeme almaya kalksam, bu köşe yetmez…

Üstünkörü değinmem gerekirse; çoğu “beleş” yazıyordur, “bol para alan” gibi duruyordur…

Bazısı güzel yazar, bazısı vasatın altında kalır…

Kimi kendi yazısını okur, kiminin yazısı zorla okunur…

“Bugün kime çatmış” diye mecburen okunanı da vardır, “bugün ne yazmış” diye merak edileni de…

Sıkıntısı çoktur, parası yoktur…

Çoğunlukla “ikinci iş” olarak yapılır…

Genelde yazarlık karın doyurmaz, kent yazarının karnı ise hiç doymaz.

Kendi derdini bir yana bırakır.

Belki de zaten çözemediği için öylesine bırakmıştır…

Köşesinde kendi sorunlarını değil, kentinin sorunlarını dillendirmeye çabalar…

Pek yerini bulmazsa da,

Pek itibar görmese de,

Pek dikkat eden bulunmasa da,

Ve aslında pek sahiplenilmese de, o kentin sorunlarını yazar…

Sorundan çok ne var, sorunlulardan çok ne var?

Bürokratı çalışmıyordur, siyasetçisi yan gelmiş yatıyordur.

Tabeladan ibaret sivil toplum kuruluşlarının kuru kalabalığı çözüme yetmez…

Aksayan işler vardır, tamamlanmayan eksiklikler vardır…

Yatırım gelmiyordur, kentin önü açılmıyordur, işsizlik önlenmiyordur…

Yolu sorunludur, suyu kıttır, havası kirlidir, parkları eksiktir…

Kiminde sinema yoktur, kiminde çoktur…

Genellikle “kenti” değerlendirirken, yaşadığınız yeri göz önüne getirirsiniz.

Aslında diğer illerin de benzer sorunlarla boğuştuğunu pek bilemezsiniz.

Çoğunlukla gezip gördüğünüz yerleri, sorunlardan arınmış kent olarak algılarsınız…

Geçip giderken sorunlar görünmez…

İçinde yaşamak veya içinde yaşayanların feryatlarına kulak vermek gerek.

Ufak tefek ayrıntılarda farklılık hissedilse de, genellikle her kentin sorunları vardır ve çözüme talip olanlar görevini yapmıyordur…

Sizin yolunuz yoktur, diğerinin suyu…

Kimi eğitimde vasattır, kimi sağlıkta…

Kiminde rüşvet almış başını gitmiştir, kiminde adam kayırma “illallah” dedirtmektedir.

Bir yerde kültürel faaliyet kısıtlıdır, bir başka yerde çok olan faaliyetlerin kısılması söz konusudur.

Bazen bakarsınız çocukların dileği köşelerde hayat bulur, bazen kadınların yaşadığı semtteki basit istekleri…

Yoksulluk, genel sorun olarak görülür, işsizlik üstüne ekilen tuz ve biberidir…

Herkes sizden çok şey bekler ama hiç kimse size bir şey vermez…

Gazetenizi almazlar mesela…

Okunup okunmadığınızı bile bilmezsiniz…

Geri dönüşümü olmayan yazılar yazarsınız, kâğıttan uçak yapıp havaya fırlatırcasına…

Suya yazılan yazılardan daha kısa sürer etkisi…

Övüp, göklere çıkardığınızdan tek ses duymazsınız ama en ufak eleştiride gelen oklara karşı sipere geçersiniz…

Herkes tanıdıktır, her yüze bir şekilde aşinasınızdır.

Eleştirmen gerektiğinde “kimin aracı olacağını” düşünecek durumda bile değilsinizdir.

Ve aklınıza gelmeyen “tanıdıklar” devreye girer…

Bazı kurumlara zaten dokunamazsınız…

Valiliği eleştiremez, emniyete karışamaz, belediyeyle takışamazsınız…

Bazen sizin değilse de gazete sahibinin “ilişkisi”, yazınızın mecburi istikametini belirler…

Bu defa da, bazı aksaklıkları görmeyip, bazılarını yerden yere vurmakla suçlanırsınız…

Ülkenin, hatta dünyanın herhangi bir yerinde olan olayın tüm detaylarını öğrenebilirsiniz ama kendi ilinizde yaşanan en basit olayın detayını öğrenme şansını bulamaz, yorumlarınızın bir tarafı hep eksik kalır.

Bazıları bilgiyi verirken “canından bir parça koparılacağını” sanır.

Ülke demokratikleşir, kurumlar şeffaflaşır, her bilgiye ulaşım kolaylaşır ama sizin ulaşacağınız bilgi, hazretlerinin lütfedeceğinden öteye gitmez.

Kent Yazarı olmak, ateşten gömlek giymek gibidir…

Okuyup geçtiklerinizin nasıl yazıldığını bir bilseniz, ahhhh!

Twitimden seçmeler

5 gün sonra ofisine uğramak garip bir duygu. Ankara, Malatya derken kürkçü dükkânındayım. Ben mi ofisi özledim, ofis mi beni bilemiyorum. :)
www.twitter.com/naifkarabatak



6 Mayıs 2012 Pazar

Gündem dışında kalan şiddet!


Şiddet, genellikle fiziksel kuvvetle yapılan saldırı olarak anlaşılıyor ama aslında şiddet, karşınızdakine yapılan her türlü “yıpratma”nın tam adıdır. Yıpratma, bazen öç amaçlı, bazen gözdağına dönük, bazen de diğerlerine ibret olması için yapılır. Her türlü şiddeti yapanların genel yapısı veya orta noktası ise “hastalıklı” olmalarıdır.

Şiddete maruz kalanların yaşı, cinsiyeti, kimliği, dini inancı bir şey değiştirmez. Bir başka deyişle şiddete muhatap olanların kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı olması bir şeyi değiştirmediği gibi, bir aile, bir toplum veya bir ülkeye yönelik de olabilir, belli bir inanca, kültüre, yaşam tarzına dönük de olabilir.

“Yıpratma” daha çok psikolojik baskı veya mahalle baskısı şeklinde görülse de, “horlanma” veya “aşağılanma” ya da “onuru” ve “şerefi”yle oynama şeklinde kendisini gösterir.

Bir süredir “şiddet”le uğraşıp duruyoruz.

Aslında bu şiddet, aile içi, aile dışı, komşu, hemşeri veya bir meslek örgütüne yönelik olmaktan çok uzak.

Buna rağmen de gündemdeki şiddet, gündem dışında kalanı basitleştirmekten başka bir işe yaramıyor.

Söz gelimi, sağlık çalışanlarına yönelik bir şiddet eylemi söz konusuysa, diğer bütün şiddet olayları bir kenara itilip, “ülkenin tamamı sağlık çalışanlarına düşmanmış” intibaı uyandırılıyor.

Bu öğretmenlere yapılan şiddette de böyle…

Kadına yönelik şiddet ise sadece bugünün değil, tarihin her döneminde en önemli sorun olarak gündemdeki yerini koruyor ama hep “hak ettiği için” şiddet gördüğüne inanan bir toplumun varlığı, sorunun çözümünü zorlaştırıyor.

Birileri “hakkını vermeyi/haddini bildirmeyi” kendine görev bildiğinden, dilediğinde “eşek sudan gelene kadar” dövebileceği yanılgısına düşüyor.

Geçenlerde şiddeti önleyen bir yasa TBMM’de kabul edildi.

“Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”la, daha çok kadına uygulanan şiddetin önlenmesi amaçlanıyordu. Ancak, yasa yürürlüğe girdiğinde ilginç bir şey oldu, yasadan ilk yararlanan erkekti çünkü…

İzmir'de görev yapan 35 yaşındaki astsubay M.O.K. 34 yaşındaki eşi S.D.K’dan fiziksel şiddet gördüğü iddiasıyla ve bunu da “cep telefonuna kaydederek” şikayette bulundu, koruma talep etti. Genç astsubayın bu talebi uygun görülerek, koruma verildi.

Böylece kadını koruma amacıyla çıkan yasa, erkeği korumakla işe başlamış oldu. Bu da aslında “ibret” açısından dikkate değer diye düşünüyorum.

***

Şiddetin bölgesel dağılımı

Şiddete meyilli olanlar, bunu hastalıklı olmaları nedeniyle yaptıklarını düşünenlerdenim.

Geçen gün Valilikler, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesindeki “kadına ve aile bireylerine yönelik şiddete” ilişkin alt komisyona, 2008-2011 yıllarına ait polis merkezlerine ve jandarma karakol komutanlıklarına, aile içi şiddet olayları kapsamında yapılan başvurulara ilişkin bilgileri göndermişti. Bunların istatistikleri de yayınlandı.

Alt komisyon raporunda yer alan bilgilere göre, en çok aile içi şiddetin yaşandığı il Bilecik (binde 33). Bilecik'i Elazığ (binde 32), Isparta (binde 28), Karaman (binde 20), Kayseri (binde 20), Denizli (binde 20), Bartın (binde 20) izliyordu. Dikkat çeken ise “daha çok Doğu ve Güneydoğu’da şiddet uygulandığı” tezinin çürütülmesiydi.

Elbette ki, bu istatistikler, “işlem yapılan” şiddetle alakalı. Şiddet görenin veya yakınının polis veya jandarmaya şikâyetinin toparlamasından oluşuyordu…

Asıl sorun ise “şikâyet edilmeyen/edilemeyen” şiddetle alakalıydı ki, bunun çokluğunu yaşayanlar iyi biliyor.

Buna rağmen de, şiddetin bölgeyle, yaşanan yerle, kültürle, eğitimle direkt alakasını kurmakta zorlanabilirsiniz.

Bazen Etiler’de en vahşi şiddete tanıklık edebilirsiniz, bazen Hakkâri’de…

Kimisi fiziksel şiddet olur, kimisi sindirme, bastırma, onur ve şerefini ayaklar altına alma şeklinde…

Kimi korkutarak sindirir, kimi “örnek olsun” diye baskı uygular…

***

Toplumu korkutarak sindirmek de şiddettir

Şiddet derken, bunu “kadın dövme” şeklinde veya bir meslek mensubuna yönelik darp girişimi olarak algılamamak gerekir.

Bir inanca, bir kültüre, bir gruba veya bir topluma yönelik yapılan “sindirme” veya “korkutma” eylemleri de, hastalıklı beyinlerin çok daha fazla görüldüğü olaylardır.

Darbe dönemlerinde, antidemokratik yönetimlerde görülebileceği gibi herhangi bir dernekte, vakıfta, kurumda, kuruluşta ve ailede “zorba” denecek insanları görürsünüz.

Çünkü “sindirilmiş” yığınlar, her zaman “kolay idare edilebilir” olarak görülür.

Önce “hayali düşman” üretilir, toplumun “korkacağı” bir yöne kaymasının önüne geçileceği fikri yerleştirilir.

Bu irtica olur, laiklik olur, Kemalizm olur…

Bütün bunların varlığı veya yokluğu insanların hayatını olumlu veya olumsuz etkilemez ama “korkusu” yayıldıkça, bütün bunlar “alt edilmesi gereken düşman” olarak görülür ve darbecilere gün doğar.

Amaç hâsıl olmuştur…

Hangi dönemde olursa olsun, “irtica geliyor” diyenler, “laiklik elden gidiyor” diye bağıranlar, “Kemalizm”i yerleştirmeye uğraşanlar, darbecilerden medet umanlar, hep bu hastalıklı bünyelerdir.

İlginç olan bir diğer gerçek ise; şiddet yapanların, her zaman kendilerini haklı görmeleridir.

Bir başka deyişle de “hanzoluğu” başkasına yükleyenler, kendilerinin hanzo olduğunun farkına bile varmamalarıdır.

Twitimden seçmeler

Size verilen bütün değer, birilerinin sağladığı konumsa eğer, o konumdan sonra çok yalınız kalacaksınız demektir.

www.twitter.com/naifkarabatak