2 Mayıs 2012 Çarşamba

Artık yoğurdu üfleyebiliriz!


Sütten ağzı yananların ilk yapacağı, bir sonraki içeceğin ısısına aldırmadan üflemesidir. Bizim zamanımızda sütün tozunu yuttururlardı, hem de Amerikan menşeli. Şimdi sütün kendisini içen çocuklarımız var, yanında da kıvrananlar…

Açıkçası dün süt ağzımızı yaktı, bugün yoğurdu üfleyerek kaşıklayacağız.

Ama o kadar kolay değil…

Süte hassas bir bünyeye sahip olan birisi olarak, dün çocuklarımızın yaşadığı sıkıntıyı çok iyi biliyorum.

Hem onlar anında ambulansa atlayıp, hastaneye gitme şansına sahiplerdi. Benim öyle bir şansım da yoktu.

Çok lüks bir dinlenme tesisinde fırında sütlaç yeme gibi bir yanlışa düşmüştüm.

Otobanda, zehirlenme de başladı. Gecenin bir vakti, gidebileceğim bir yer yok. Aradığım 112 ise mesaj alıyor. Defalarca aramama rağmen, kanlı canlı birisiyle konuşma imkânım olmadı. O şekilde kendimi en yakın gördüğüm bir ilçe hastanesine tam beş saat sonra atabildim.

Uykudaki doktoru uyandırdılar, bulantı kesici bir iğne yaptırdım. Doktor, “bu şekilde gidemezsin” demesine rağmen de yola devam ettim.

O gün bugündür yoğurdu üfleyerek yiyenlerdenim.

***

Bu nedenle dün “süte hassas” olan minicik yavrularımızın neler çektiğini çok iyi anlıyorum.

Ama bilmeyenler olacak.

Bu yazıyı yazdığımda, henüz “süt zehirlenmesinin siyasi yansımalarına” tanıklık etmemiştim.

Uzmanlar konuşacak, diyetisyenler ekranlarda arz-ı endam edecek.

Dâhiliye uzmanları bilgilerini paylaşacak…

Muhalefet partileri hükümeti sütten vuracak…

Herkes konuşacak ama bir kutu süt içtiği için zehirlenen çocuklar, üfleyeceği yiyeceği hesaplamaktan başka bir şey yapmayacaklar.

Peki sorun ne?

Sorun, Türkiye’nin asıl sıkıntısı olan muhalefetin yetersizliğidir.

***

Türkiye’de ilk kez çocuklara süt dağıtıldı. Hem de bir iki değil, milyonlarca.

Kitaplar ve tablet bilgisayarlardan sonra çocuklar, okul sırasında hazır sütleri buldular.

Eğer dün bir tek çocuk bile sütten zarar görmeseydi, muhalefet ne yapacaktı?

Buna ilişkin bir planları var mıydı?

“Evet, hükümeti kutluyoruz, bu süt işi iyi oldu” mu diyeceklerdi?

Yoksa “çocukların kalsiyum ihtiyacını karşılayan hükümete şükran borçluyuz” mu demeye hazırlanıyorlardı?

Hayır, hiçbir şey demeyeceklerdi.

Söyleyecek tek sözleri yoktu.

***

Oysa söyleyecek o kadar çok şey var ki, hangisinden başlasam…

Ben muhalefet partisinde olsaydım, çocuklara süt dağıtılmasını eleştirecek birçok gerekçe bulurdum.

Laf olsun, torba dolsun diye değil.

Millet muhalefet görsün diye de değil.

“Hükümetin başarılı işlerini çekemiyor” suçlamalarını bile göğüsleyerek suçlamaya başlardım.

Ama insaflı da olurdum.

Sadece mevcut hükümeti değil, önceki hükümetleri de suçlardım.

Sırf suçlamak için değil, gerçekten hedef tahtasına oturtarak, “bugüne kadar ne yaptınız?” derdim.

Düşünsenize, bu ülkede 200 miligram sütü çocuklarına içiremeyecek milyonlarca aile var.

Elbette bu süt, “zengin-fakir” ayrımı yapmadan herkese dağıtılacak. (Zaten aksinde çocuklar rencide olurdu.)

“İnsanları bir küçücük kutu süte muhtaç ettiniz be!” diye kükrerdim.

Tanesi elli kuruş olan bir kutu sütü alamayan annelerin, babaların nasıl bir eziklik içinde olduğunu anlatmaya çabalardım.

Çocukların sütü “sevmediği için değil, bulamadığı için” içemediğini ve bu ayıbın da koca bir devlete yeteceğini haykırırdım.

Sadece süt değil ki…

Birkaç zeytin, bir dilim peynire hasret yığınların olduğunu söylerdim.

Bunun sorumlusunun “insanları muhtaç duruma düşürenlerdir” diye üstüne basa basa bağırırdım.

İşsizliğin kol gezdiğini söylerdim mesela, yoksulluğun acı tablosunu ortaya koyardım.

Sırf muhalefet olsun diye değil, gerçek rakamlarla…

Asgari ücretle neler alınacağının listesini yaptığınızda içerisinde sütün de, peynirinde, zeytininde olmayacağını gösterirdim.

Bırakın tatili, sağlık harcamalarını, eğitimi, kıyafeti, kahvaltıya bile yetmeyeceğini somut örneklerle açıklardım.

Ve derdim ki, “süt bulamayanlara süt vermek güzel ama vatandaşın süt bulamamasının sorumlusu kimse çıksın ortaya…”

Bugün değil, bugüne kadar ki sorumlular, neredesiniz?

Ne oldu, yoğurt yemeye mi gidiyorsunuz, üfleyin bari!

Twitimden seçmeler
Sabahın güzelliği, kahvaltının keyfi ve üzerine içilen çaydan daha güzel olanı, bütün bunları SEN’le yapmaktır.
www.twitter.com/naifkarabatak


1 Mayıs 2012 Salı

Amirim, asayiş berkemal!


Hangi günün nasıl kutlanılacağını, hangi bayrama ne kadar coşku katacağımızı, bu coşkunun tuzunu, biberini, hatta anarşisini bile belirlemekle yükümlü olanların çokça olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Cümle biraz uzun ve çetrefilli oldu, biliyorum.

Zaten sorun da burada ya…

Kimin neyi nasıl yapacağını tıpkı askeriyedeki kurallarla belirleme hakkına sahipler varken, cümleyi kısa tutup, meram anlatmak ne mümkün?

Resmi bayram törenlerinin nasıl kutlanacağını, coşkusunun dozajını, kurumların hangi anda, hangi görevleri yapacağını, selamı nasıl verip, nasıl alınacağını, selam verirken hangi aracın üzerinde durulacağını, aracın rengini, plakasını, modelini, motor gücünü bile sıralayan bir ülkede bayramları, bayram coşkusuyla kutlamak pek kolay olmazsa gerek…

Tıpkı Nevruz ve 1 Mayıs kutlamaları gibi…

İkisi de anarşist bir bayram…

Hani resmi bayram gibi kuralları olan bir şey değil.

Dini bayram gibi huşu ve huzurla kutlanılacak bir şey de değil.

Buram buram anarşist kokan, aykırı, başkaldırmaya dönük, sevimsiz, yorucu, bıktırıcı ve kurumları yıpratıcı özelliklere sahip, nahoş bayramlardır işte.

Bu sevimsiz bayramlardan sonra emniyetimiz tartışılır, hükümetler eleştirilir, insan haklarına aykırılıklar ortaya dökülür ve güzelim ülkemiz, birkaç anarşistin dibeğinde dövüldükçe dövülür.

Kardeşim, siz hiç uslanmaz mısınız, akıllanmaz mısınız, yerinizde duramaz mısınız, oturduğunuz yerde kalamaz mısınız?

Bakın bu ülkede 1 Mayıs kutlaması gerektiğinde, nasıl kutlanacağını gösteriyoruz, kutluyoruz da.

Nevruz kutlamalarına “resmi coşku” serpiştirdik, nasıl da güzel oldu, nasılda. Mübarek yeme de yanında yat.

Anarşistlerini ki öyle mi ya…

Geçen sefer laleleri ezdiler, bu defa camları aşağı indirdiler.

Hani amirime de ayıp oldu, “yapmazlar, etmezler, bunlar uslu çocuklar” dedim ama dinlemedi ki…

Ne yapacağımı bilmedim tabii…

Amirim, “bu mu senin iyi çocuklar” diye sordu ve derhal gaz kullanmamı, cop sallamamı, tank yürütmemi, su fışkırtmamı, kızgın yağı kaleden aşağı boca etmemi istedi.

Yahu, sizin için kefil olduk, “adam gibi bayram kutlayacaklar” dedik, “devletin ceberutluğuna gerek yok” dedik, “müşfik şekilde yaklaşırsak sorun olmayacak” dedik, dedik de dedik ama siz ne yaptınız?

Ne yaptınız kardeşim, ne yaptınız?

Önce kapitalizmi yanlış yazıp, “capitalizim” diye bir şey ürettiniz…

Sonra Fatih Camide namaz kılıp, sanki cenge çıkıyormuşsunuz gibi alanlara indiniz…

Ne bileyim, zaten komünistler yeterince başımıza iş açmıştı, şimdi sağcılar da 1 Mayısçı oldu…

Alanları böldünüz, bir tarafta sağcılar, diğer tarafta solcular alanlarda kutlama yaptı.

Ha bir de Anarşistler çıktı meydana.

Siyahlar giyinmiş, yüzünü gözünü de kapatmışlar. Sanki peçeli devlet…

Hani kimsenin kıyafetine karışmıyoruz ama o camları, çerçeveleri aşağı indirmek nesi oluyor?

Biz böyle mi anlaştık?

Bakın, bayram nasıl kutlanır, bakın da öğrenin!

Öyle hak, hukuk gibi “guguk” sesi çıkarmanıza gerek yok!

Zaten hakkı da biz veriyoruz, hukuku da…

Bayram sabahı, ütülü elbiselerinizi giyinin, siyah takımın tercih sebebi olduğunu unutmayın.

Sonra kravatsız zinhar alanlara inmeyin. Kadınlar da takım elbiseli ve etekleri diz kapağının üzerinde olmamalı. Başları da açık olacak diyeceğim ama hükümet o tür takıntıları çoktan aştı, başımıza iş açtı.

Sizin için hazırladığımız alanda, sizin için belirlediğimiz sloganları en gür sesinizle haykırabilirsiniz.

Çekeceğiniz halaylar, söyleyeceğiniz türküler, atacağınız zılgıtlar için inceleme, araştırma yapmanıza gerek yok, hepsini bizzat biz hazırladık.

Öyle tabelacıları kazandırmanıza da gerek yok, bütün pankartları biz hazırlayıp, işi sağlama aldık. Ha sizin tabelacınız kazanacağına, bizim tabelacımızı zengin ettik.

Meydanlarda türkü çığıracak sanatçıları da seçtik. Bu hiç kolay olmadı. Tek tek sanatçıların özgeçmişlerini isteyip, hangi derneğe üye olduklarını, hangi sivil toplum kuruluşunda aktif rol oynadıklarına kadar dikkat ettik.

Size tertemiz, şaibeden uzak, suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan, inciği boncuğu ayıklamayan, ince eleyip, sık dokumayan sanatçıları bulduk, anlaşmayı imzaladık.

Söyleyeceği türküleri de tek tek belirledik. İçinde anarşist unsurlar barındıran, “tombul tombul” diye cinselliği çağrıştıranları da ayıklayıp, “devlet ciddiyetine” yakışır olanları seçtik.

Kameramanların nasıl çekim yapacağını, nasıl sunumda bulunacaklarını da belirleyip, adab-ı muaşeret kurallarına uymayan görüntülerin ekranlara yansımaması için gerekli tüm tedbirleri aldık.

Şimdi sıra sizde, çıkın alanlara “belirlediğimiz ölçüde” gönlünüzce eğlenin.

Öyle anarşistliklere prim vermeyin, beni amirimin karşısında da zor duruma düşürmeyin.

Anladınız değil mi?

Twitimden seçmeler
İlk kez “farklı” bir pankart alanlardaydı. Emek, hak, özgürlüğe ek olarak “ibadet” talebi ilgi çekti. İşçiler “Cuma Namazı”na gitmek istiyor.
www.twitter.com/naifkarabatak

30 Nisan 2012 Pazartesi

Yürütmeyi durdurun, öyle kalsın!


“Yaz kızım” diye elini çenesine koydu, “yaz” diye yeniden tekrarladı, elindeki kalemle, önündeki kâğıda bir kare yaptı, sonra bir üçgen, derken içlerini karaladı.

“Kızım” diye hitap ettiği, kâtibe hanım pür dikkat hâkimin ağzından çıkacakları bekliyor, bir kelime kaçırmamak için elinden geleni yapıyordu.

“Yürütmeyi durduracağız” diye mırıldandı hâkim.

Kâtibe hanım tam klavyenin tuşlarına dokunacaktı ki, “sana demedim kızım, sesli düşünüyorum. Böyle düşününce daha sağlıklı karar veriyorum. Ben ‘yaz’ dersem yazarsın!” deyince kâtibe hanım tam “yaz dediniz ya” diyecekti ki, saygısızlık olmasın diye sesini kesti.

Hâkim bir şeyler daha mırıldandı, sağındakine doğru hafif bir eğildi, sonra solundakine…

Hani duruşma salonu gibi değildi ama olsun, adet yerini bulsun…

“Bu hükümete haddini bildirmek lazım, ne demek 1 Mayıs kutlamalarını iptal etmek, ha ne demek?”

Kâtibe hanımın doğrulmasına fırsat vermeden, “dur kızım, başıma iş mi açacaksın?” diye çıkıştı.

Sonra hanım kızımızın beklediği emir gelmişti; “yaz kızım” dedi, ekledi “yaz da millet karar görsün.”

Hanım kızımızın ojeli parmakları klavyenin üzerinde dans etti.

“1 Mayıs törenlerinin stadyumlarda yapılmasının son bulmasıyla ilgili genelgenin yürütmesinin durdurulmasına” diye kararını açıkladı.

Sağında oturan, “Hâkimim!” diye saygısını sunduktan sonra “peki nerede kutlanacak?” diye merak ettiği soruyu yöneltti.

“Yönetmenlikte yazıldığı gibi” dedi hâkim, gür sesiyle…

Öyle üç kuruşa beş köfte olmazdı.

AK Parti Hükümeti, 1 Mayıs törenlerini yasaklamakla cumhuriyetin temel nizamlarına aykırı davranıyordu, hem laiklik elden gidiyor, hem Atatürkçülük derin bir yara alıyordu. Ne güzel stadyumları dolduran işçiler, ellerindeki pankartlarla 1 Mayıs’ı kutluyorlardı…

Solundaki genç hâkimin aklına geldi…

Ama biraz tereddütlüydü…

Tam bir şey demek için kendini toparlamıştı ki, kâtibe hanımın narin sesi duyuldu; “Hâkimim, kutlama için yer yazacak mıyız, hani Taksim’di, Maksim’di gibi.”

“Yok, kızım” diye gür ses yeniden duyuldu…

“Yönetmenlikte ne yazıyorsa öyle kutlanacak” diye devam etti.

Kâtibe isimleri açıp, unvan ve sicilleri de yazınca printere göndererek, büyük bir iş yapmanın derin iç huzuruyla yazıcıdan nazlı nazlı çıkan kâğıdı aldı, bir endamla yerinden doğrularak hâkimin önüne bıraktı, adeta ağır çekimde uçtu mübarek kâğıt…

Hâkim, önce sağına uzattı, imza istedi.

Şakır şakır imzalandı.

Sonra solundaki genç hâkime uzatıp, yakışıklı bir imza atmasını istedi.

Şimdi sıra kendisindeydi.

Bu atacağı imza, cumhuriyetin köküne dökülmek istenen kibrit suyuna engel olacaktı.

Bu imza var ya, bu imza…

Bu imza, Atatürk’e olan bağlılığın en büyük kanıtı olacaktı.

Şimdi CHP’de sevinecekti…

Hani, emekliliği yakın, belki adaylık düşünürse bu kendisi için referans bile olabilirdi.

Bunu el altından CHP’ye göndermek lazımdı ama zaten basın flaş haber diye sunardı.

Hâkim, hiç kimseye fark ettirmeden zile bastı ve anında kapı çalınarak “gir” emriyle içeriye sekreter girdi.

“Kızım bunu al, hükümete gönder” dedi.

Eklemeyi unutmadı; “Basına da sızdır, hani hükümet Sümen altı maltı eder de, şunun şurasında 1 Mayıs’a ne kaldı?” diye kendi kendine sorduktan sonra “kızım bize kahve de söyle, şöyle orta şekerli olsun!”

“Emredersiniz” dedi sekreter hanım kızımız, bir ceylan çevikliğiyle geldiği gibi odadan çıkarak kararı önce hükümete, sonra basına servis etti.

***

Kahvelerini yudumlayıp, fincanı fal konumuna getireceklerdi ki, kapı çalındı. Bu münasebetsiz kimdi şimdi, Allah aşkına…

“Gir” dedi gür sesiyle…

Deminki sekreter hanım girdi içeriye ama ceylan çevikliği değil, kedi ürkekliğiyle…

“Ne oldu kızım, sıtmaya mı tutuldun?”

Önce kem küm etti, sonra şeylere takılıp kaldı.

Hâkim, anlayışlı birisiydi, bağırsa kızın ödü kopacaktı, sakince sordu; “Hanım kızım, ne oldu?”

“Sormayın efendim, sormayın?”

“Ama soruyorum, beni dellendirme kızım söyle!”

“Efendim, siz 19 Mayıs törenlerinin stadyumlar yerine okullarda kutlanmasına ilişkin karar yerine, 1 Mayıs İşçi Bayramı hakkında karar almışsınız!”

Derin bir sessizlik oldu, yüzler buz kesildi, odanın soğukluğu klimalardan mıydı, yoksa kapı açık diye dışarıdan yüklü miktarda soğuk hava mı basmışlardı, bilemiyorlardı…

Sekreter hanım devam etti;

“Şey efendim, bir şey daha var. Siz yürütmeyi durdurunca zaten önceki yönetmenlikte de ‘okullarda kutlamak’ varmış.”

Yine ses çıkmadı, sonra hâkim birden toparlandı ve arkadaşlarına bakarak; “Sinmeyin be! Biz kaçın kurasıyız. Sonuna kadar kararımızın arkasındayız, şimdi gerekçesini bile allayıp pullayıp yazdık mı, 1 Mayıs İşçi Bayramı stadyumlarda, 19 Mayıs törenleri de okullarda kutlanır, olur biter…”

***

Yok, ben bir şey diyemeyeceğim, halen gülüyorum…

Twitimden Seçmeler

Kiminle yola gidilmeyeceğini, neden hep yolun sonunda öğreniyoruz ki!

www.twitter.com/naifkarabatak


29 Nisan 2012 Pazar

Mağduriyetlerde “etiket” sorunu


Genellikle sorunlu konulara “birincil” çözümle yaklaşmayan bir millet olduğumuzdan “hassastır” diyerek, “ne kadar da duyarlı” denilecek seviyede yaklaşıyoruz ve bu da sakat bir bakış açısının, sorunlu yaklaşımından öteye gitmiyor.

Dün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in ziyaretlerine katıldım. Öncelikle söyleyeyim, birikimli, duyarlı ve çözüme odaklanan birisi gibi gördüm.

Fırsat bulduğumda, artan şiddet olaylarını, intihara teşebbüs vakalarının çokluğunu gerekçe göstererek “Bir erkek olarak sizden Kadın Sığınma Evi istiyorum” dedim. Yani yeni adıyla “Kadın Konukevi.” Çok sevindi, hemen belediye başkanına dönerek, “Başkan bak kadın konukevini erkekler istemeye başladı, elini çabuk tut” diye sitem etti.

Bu detaya dikkat çekmek istiyorum; “Artık erkekler bile kadın sığınma evi istemeye başladı” sözündeki “ipin ucu kaçmak üzere” alt fikridir.

Devletin “koruma”sı, “olay olduktan sonraya” endeksli olunca derin acılar yaşanıyor. Bu açıdan “koruma”, farklı bir tarzda “konuk etme” şekline dönmeli. Aksinde ise artan olaylar sonrasında daha çok gözyaşı dökeceğiz.

Dün Bakan Şahin, birçok ziyaret gerçekleştirdi, Kadının Statüsünü Güçlendirme Derneği’nin açılışını yaptı, kurumları ziyaret etti, çocuklarla, kadınlarla ve engelli vatandaşlarla görüştü.

Ve bugüne kadar gördüğüm bakanlardan farkı ise “verilen dosyalardaki cilalı laflara” kanmayan birisiydi. Neden tamamlanmadığı, neden yarım kaldığı, neden başlanmadığı gibi kafasına takılan birçok soruyu yetkililere anında yöneltiyordu.

Gelelim Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına veya daha önceki adıyla Kadın ve Aileden “sorunlu” bakanlığa…

***

Biliyorsunuz bu bakanlık daha önce “Kadın ve Aileden Sorumlu” şeklindeydi. Tıpkı bir sivil toplum örgütünde “Kültür Sanattan sorumlu” görevlendirmek gibi ya da “taziyeden sorumlu” bir başkasına görev biçmek gibi.

Çünkü kadını “insan” olarak görmediğiniz zaman, sorunu birincil değil, ikincil, yani aslında tali bir sorun gibi düşünürsünüz. Öyleyse dostlar pazarda görmeli, “bak kadın sorununa ne kadar da duyarlı” denme şansını elde etmelisiniz.

Oysa sadece ülkemizde değil, dünyada kadına bakışta bir sorun var ve bunu siz Kadın ve Aileden sorumlu bakanla çözemezsiniz, daha da sorunlu hale getirebilirsiniz ancak.

Bir sorunu “genel” sorun kabul edip çözmeye kalkmadığınız zaman, “ayrım” yaparak çözme niyetinizi ortaya koyarsınız.

Bir yerlere şirin görünme adına atılan her adım, onu samimiyetten uzaklaştırarak aslında ne kadar duyarlı olmaya kalkarsanız kalkın, içinizdeki ayrımcılığı dışa vurmaya yarar.

Siyasi partilerde “erkek kolları” yokken, “kadın kolları” oluşturmak, bu ayrımcılığın dışa vurulmasının en güzel örneğidir. “Biz sana burayı layık gördük, otur oturduğun yerde” demenin farklı bir ifadesidir.

Belki de bu bakış açısı, “size değer veriyoruz” şeklindedir ama hemen ardından “siz de yerinizi bilin canım. Bundan başka bir şey de istemeyin” diye eklemenin de tam adıdır. Ya da kendisini “değer verme” konumuna yükseltmenin farklı şekilde dillendirilmesidir.

Ortada bir sorun olduğu kesin; kadınların sorunu var. Kadına uygulanan şiddet, onun cinsel kimliğinden kaynaklanıyor. Kadına yönelik bütün olumsuz girişimler, onun cinsel kimliğiyle direkt alakalı. Oysa erkeklere uygulanan şiddette cinsel kimliği değil, kişiliği ön plana çıkıyor.

Şiddeti önlemek için oluşturulan Kadın ve Aileden Sorumlu bakanlığın yanlışlığı geç de olsa hissedilerek, “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” şeklinde düzenlendi. Burada bir genelleme var, kadın da ailenin bir ferdi, erkek de, çocuklar da. O zaman soruna tümden bakmak gerekiyor. Klasik feminist yaklaşımla kadın erkek sorununa çözüm bulunamayacağı gibi, kadını farklı bir yere oturtarak da çözüme katkı sunamazsınız. Hatta Bakan Şahin’i izlerken hemen yanımda duran hanımefendi, dernek başkanına “bu kafayla evde kalırsın” diye takıldı. Hatta ekledi, “bizim zamanımızda kadın haklarıyla ilgili böyle çalışma yapsaydık, şimdiye evde kalmıştık” diye ince yollu takıldı. Elbette kadın-erkek eşitliği istemek gerekiyor ama bunu “ben önde olayım” anlayışıyla değil, “bir olalım, beraber kalalım” anlayışıyla yapılması gerekir. Ne sen önümden git, ne ben arkanda kalayım…

Kadınlara getirilen veya getirilmek istenen “pozitif ayrımcılık” belli bir süreliğine anlam ifade edecek, sonrasında ise “erkeklerin pozitif ayrıma” ihtiyacı doğacaktır.

Kadın ve erkek asla eşit olamaz. Bu insanların doğasına aykırı, yaratılış gayesine uygun değil. Sorun, erkeklere “cinselliğiyle” değil de, neden kadınlara sırf “cinselliğiyle” bakılır sorusuna alınacak cevaptır.

Hak kavramı söz konusu olduğunda, doğuştan kazanılanların gündeme getirilmesi gerekir. İnsanlar doğumuyla birlikte kazandıkları hakları “erkek-kadın” olarak değil, “insan” olarak elde ederler. Zaten elde ettikleri ve zaten hakları olduklarını da daha sonra “bak size hak verdim” diye başa kalkamazsınız. Bunun için atacağınız her adım, sizin ayrımcılığınızı dışa vurur.

***

Diğer sorunlarda da bu böyle…

Kürtlere bir hak söz konusu olduğunda, onun “insan” kimliğinin dışına çıkarak etiketleyip “Kürt” kimliğinden dolayı hak vermeye kalkarsanız, samimiyetiniz sorgulanır.

Her insan dilini özgürce kullanabilmeli, dinini yaşayabilmeli, kültürünü ve yaşantısını belirleyebilmeli. Sonra her insan dilediği şekilde giyinmeli, dilediği konuda eğitim alabilmelidir. Bunu yaparken “etiketlendiği” kendisine bir engel teşkil etmemelidir. Bu etiket, bazen Türk olur, bazen Kürt, bazen Alevi olur, bazen Sünni, bazen Ermeni, bazen Müslüman. Hâsılı, insan hakkı verilirken veya istenirken etiketlerden dolayı değil, insan olmaktan dolayı istenebilmeli ve alınmalıdır.

Zalimler, zulme uğrayanlar, mağdurlar, mağdur edenler gündeme geldiğinde olaya “etiketle” yaklaşıyor, bu da algıyı güçlendirmekle kalmıyor, “karşı tepki” oluşmasını da sağlıyor.

Yoksa, kimsenin kimseye hak verme konumu yok. O’nu zaten yaradan önceden vermiş.

Twitimden Seçmeler

Meral Akşener, 28 Şubat’ta komutanlara, başörtüsüne en son Fransız askerlerinin el uzattığını hatırlatmış. Yürekli ve doğru bir çıkış.

www.twitter.com/naifkarabatak