26 Nisan 2012 Perşembe

Hey! Vali bey yerine geç!


28 Şubat yargılanıyor, o süreçte sıkıntı çekenler de birer birer olanları anlatmaya çabalıyor. Kimi müdahil olmak için, kimi işlenen melanetlerin hesabının sorulması için, kimi de gelecek nesillere örnek olsun diye başına örülen çoraplardan bahsetme gereği duyuyor. 28 Şubat, aslında darbecilerin küstahlığının doruk noktasıydı.

Öyle bir hale gelmişlerdi ki, onlar bu vatanın gerçek sahibi, geri kalanların hepsi onlara hizmete hazır yığınlardı ve zaten tamamına yakını da haindi. Anlayış böyle olunca “astığı astık, kestiği kestik” den de öte bir durum söz konusuydu.

Kimse onları eleştiremez, hele bir denesin. Deneyenlerin başına ise çeşitli renkte çoraplar örülüyordu. Kimi işbirlikçi diye yaftalamıyor, kimi MİT’çi oluyor, kimi hain, kimi başka iğrenç suçlar.

Alınlarına vurulan lekeyi temizlemekle boş yere uğraşanlar, kendi canlarından değil, eşi ve çocuğuna gelecek belalardan korkar olmuşlardı. Bu açıdan toplumun tüm kesimlerinde konuşacak çok insan var. Ama önce kısa bir not…

***

Dün BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, mecliste yaptığı basın toplantısında, “İttihat ve Terakki’nin sorumlusu olduğu ve Cumhuriyet rejiminin unutturma politikasıyla büyük katkılar sağladığı Ermeni katliamının, her dilde karşılığı soykırımdır. ‘Soykırım dersek tazminat, toprak isterler’ deniyor, daha alçakça bir reddediş gerekçesi olamaz.” diyerek, 24 Nisan’ın “Ermeni Halkı Ulusal Yas ve Acıları Paylaşma Günü” olarak ilan edilmesini istemişti.

Belli ki Sayın Önder sabah uyandığında “bugün Ermenilere şirin görünme günüm” diye aynada saçını taramış.

Sayın Önder de çok iyi biliyor ki, neredeyse bizim bölgelerde yaşayanların yarısına yakını “Muhacir”dir. Muhacir olanlarsa bir başka ilden “zulüm nedeniyle” göç edenlerdir.

Bütün illerde milyonlarca insan bu şekilde göç etmiş. Çoğunluğu da Kars, Bitlis, Erzincan, Erzurum, Muş.. gibi illerden kaçıp sığınmışlar. Bu kaçışlar da ne tesadüf ki, 1915’li yıllara kadar uzanıyor. Zahmet olacak ama “Muhacirlere şirin görünme gününde” bir de buna baksan diyorum. Bu insanlar, acaba hangi zulümden kaçtı, bir mağduriyetleri söz konusu muydu? Bir çırpıda varını yoğunu kaybeden bu insanlar, geride bıraktıklarına gözyaşı bile dökebildiler mi?

Eğer Sayın Önder samimiyse 1915’e kadar gitmesine gerek yok, illa birilerine şirin görünmek için kendi inancına, kendi geçmişine, kendi atasına küfretmek zorunda da değil.

Henüz çok taze acılara odaklanabilir.

***

12 Eylül’ün izlerini taşıyan insanlarımız aramızda. 28 Şubat’ın mağdurları seslerini duyurmaya uğraşıyor.

Sırf eşi başörtülü diye ordudan atılan insanlar ayakta kalabilmek için neler yaptıklarını okuyoruz, ibretle dinliyoruz.

Sadece “namaz kıldığı” için işinden olan, ailesiyle birlikte mağdur olanların dramlarını okuyoruz.

Bütün sosyal hakları elinden alınan, hiçbir kamu kurumunda görev verilmeyen, adeta vebalı muamelesi gören insanlarımız vardı. Hem sadece asker de değildi. Akademisyenler vardı, öğretmenler, memurlar, müfettişler, doktorlar, hemşireler, işçiler ve daha kimler, kimler…

O insanlar, o günden bu yana maaş alamadılar, çektikleri acılarla saçlarına düşen ak, yüreklerini dağlayan acı katmerleştikçe katmerleşti.

Bir nesil yokluğa mahkûm edildi, hiçlikle mücadeleye terk ettiler. Toplumdan dışlandı, itibarsızlaştırıldı, herkesin kafasında “acaba ne halt etti ki” istifhamını uyandıracak suçlamalarla insanlar heder edildi. Onlardan olan çocuklar perişan bir hayata merhaba dedi. Hiçbir suçu olmayan eşi ve minicik çocuklarına hayatı zehir ettiler. Gözümüzün önünde cereyan edeniyse Milletvekili seçilen Merve Kavakçı’ya yapılanlardı ve sonrasında halkın seçtiği hükümeti alaşağı etmelerinde izlenen iğrenç yoldu.

Öylesine azıtmış, öylesine küstahlaşmışlardı ki, kurdukları Batı çalışma Grubuyla (BÇG) insanları fişledikleri yetmiyormuşçasına bütün kurumların amiri konumuna geçip, yurdun dört bir yanında irili ufaklı bütün kurumları denetliyor, korku tohumlarını toplumun her kesimine saçıyorlardı.

Ve çok büyük bir kaynak da elde ediyorlardı. Bu kaynak, devletin bütün gizli bilgilerini elde etmenin çok ötesinde, derine sızma girişimiydi. Yapılan hukuksuzluklar, devletin heba olan paraları, insanların mağduriyetleri de cabası.

Önceki gün “Antidemokratik protokolle demokratikleşemeyiz” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, il ve ilçelerde bile kendilerini “en büyük mülki amir” konumuna da yükseltmişlerdi. O uygulamanın artıkları halen sürüyor. Bayram törenlerinde Valinin solunda belediye başkanı dururken, sağında ise garnizon komutanları durur. Diğer kurum amirlerinden hiçbir ayrıcalığı olmamasına rağmen “dayatma” bir uygulama bugüne kadar sürüyor.

O zamanlar, ilin valisi bir bayram töreninde “durması gerektiği” yerde olmayınca garnizon komutanından uyarı gelirdi; Hey! Vali bey yerine geç!

Bütün bunlar darbecilerin ne kadar küstahlaşabildiğinin en somut örneğidir.

Sırrı Önder ise Ermenilere şirin görünme vaktinde uyanmış…

Önlemeniz gereken mağdurlar, yurdun dört bir yanında var ve ilk başlamanız gerekenler de “darbe mağdurlarına” iade-i itibardır. Gelecek itirazlara karşı da Önder’in sözüyle savunmaya geçeyim; “Bunu dersek tazminat, isterler’ deniyor, daha alçakça bir reddediş gerekçesi olamaz.”

Nasıl mağdur edildiyse öylece onurlandırılması gereken bu insanlarımıza karşı üç kuruşun hesabını yapmak ayıptır, günahtır.

Twitimden seçmeler

Adıyaman, gerçekten de Akademik seviyede sağlık hizmeti alıyor dersem bana kızarsınız. Keşke diyebilseydim.

24 Nisan 2012 Salı

Hikmetyar ve Cami Kapatmak


İki konuşma, iki belge ve bunların gazetelere yansıması, yansıtılması çok ilginçti. Dün aslında gazetelerin veya gazetecilerin nasıl “yandaş” olabildiğinin en iyi örneğini gördüm. Elbette yandaş da olunur, candaş da ama bu “insafı elden bırakmayı” gerektirmez.

Dün mecliste partilerin grup toplantısı vardı.

Gözler ise AK Parti ve CHP grubundaydı. Başbakan Erdoğan CHP’ye yüklenirken, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ise AK Partiye yükleniyordu.

Başbakan Erdoğan, CHP’nin tarihindeki “zulümlerle” Kemal Kılıçdaroğlu’na yüklenirken, Kılıçdaoğlu ise Başbakan Erdoğan’ın (darbeleri kastederek) kimsenin önünde diz çökmediği sözlerine Hikmetyar’ın yanında, diz çökerek oturmasını gösterip, vuruyordu.

Bu tartışma sonrası gazetelerin yandaşlığı, candaşlığı ve muhalefetinin ötesinde “gözlerini kapattıkları” gerçeğini açıkça görebilirdiniz.

Başbakan Erdoğan’a yakın veya CHP’ye tavırlı olan gazetelerin internet sitelerinde Başbakanın açıkladığı “9 belge” önemli yer tutmuştu.

Başlıklar benzerdi; “Başbakan Erdoğan Kılıçdaroğlu’nu 9 belgeyle vurdu.”

Bunların içinde Kılıçdaroğlu’nun inkâr ettiği cami kapatmalar ve camilerin satılması da vardı, ambar yapılması da.

En ilginci ise satılan camilerin amacı dışında kullanılmasıydı ki, bu Müslümanları derinden yaralayan bir durumdur.

Örneği ise kadın oynatıp, şarap içirilmesiydi.

AK Parti’ye yakın gazeteler, haberin ilk anından itibaren bunu çok iyi kullanarak internet sitelerinde geniş yer verdi ama Kılıçdaroğlu’nun yüklenmesini ise pek görmediler…

***

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise Başbakan Erdoğan’ı “Gulbeddin Hikmetyar’la çekilen bir resimden” vurdu. CHP’ye yakın gazeteler de “cami kapatma-satma” belgelerini görmedi, Hikmetyar’ı iyi gördüler.

Başta Milliyet olmak üzere CHP’ye yakın gazeteler; “Erdoğan’ı o fotoğrafla vurdu” diye başlıklar attılar.

Burada yanlış bir değerlendirme yanlış bir toplama veya çıkarma var. Elmalarla armutları toplamaya bile benzemiyor.

Bunun için yandaş veya muhalif olmak gerekmez. İnsaflı olmak yeterli.

Kılıçdaroğlu yine fena yanıltılmıştı ama bunu CHP’ye yakın gazeteler görmemiş, Başbakan’ın “diz çökmesi”ni “işte bulduk” sanmışlardı.

Oysa gerçek öyle değil.

Eğer o fotoğrafta Başbakan Erdoğan’ın o tarihlerde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin herhangi bir yetkilisinin önünde diz çöker pozisyonda oturduğu resmedilseydi, “işte o resim” denilebilirdi.

Oysa Hikmetyar öyle değil ki; bir zulme başkaldırandı, bir işgali önleyendi, halkını canı pahasına koruyandı. O bir özgürlük savaşçısıydı. (Sonrası biraz karışık ya o konumuz dışı)

Sovyetler Birliği, 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmiş, koca Sovyetlere karşı, “mücahit” denen insanlar karşı koruyordu.

Afganistan’ın yapısı gereği kabile ve mücahit gruplar birleşerek Sovyetlerin Kızıl Ordusuna karşı direniş başlatmış, topraklarına düşman askerinin ayağını bastırmamışlardı.

1979-89 yılları arasında dünya, Sovyetlerin zulmüne karşın Afganistan mücahitlerini desteklemişti.

Amerika ve bazı Avrupa ülkeleri Gulbeddin Hikmetyar’ın da aralarında bulunduğu mücahitlere yardım ediyordu.

Sovyetler, yenilgiye uğrayınca 1989 yılında adeta Afganistan’dan kaçtı ve aslında bu SSCB’nin de sonu oldu.

Hikmetyar’ın yaklaşık 10 yıl süren mücadelesi ve sonrasındaki başbakanlığı, “özgürlük mücadelesi”yle yanıp tutuşanlar için canlı bir öğretiydi de.

O tarihlerde bir hayranlık olduğu ve iyi okunduğu, iyi takip edildiği bir gerçek. Başbakan Erdoğan’ın fotoğrafı da böyle bir döneme ait.

Peki, Kemal Bey bu fotoğraftan ne ummak istiyor?

Erdoğan’ı, bir zalime boyun eğerken, önünde diz çökerken mi yakalamıştı?

Aksine, solun desteklemesi gereken direnişçi bir mücahide olan hayranlığını resmetmiş, hepsi o kadar.

Yandaşlığın gözleri kör ettiği gerçeğini dün CHP medyasında bu nedenle bariz bir şekilde görebilirdiniz.

Gözler görmeyince de özgürlük savaşçısıyla cami kapatmayı bir tutabilirsiniz...

Twitimden Seçmeler

CHP’li Antalya Belediye Başkanı “davul bende tokmak başkasında” demiş.
Bu, zaten biliniyor, önce CHP’nin tokmağına baksın.
www.twitter.com/naifkarabatak



23 Nisan 2012 Pazartesi

Antidemokratik protokolle demokratikleşemeyiz!


Aslında ne zaman değişecek diye çok bekledim ama bir türlü il protokolündeki çarpıklığa el atan olmadı. Ankara’da da, taşrada da ilginç bir protokol hatası uygulanıyor.

Darbe dönemlerinden kalma yasaların belirlediği ve “kendilerine iltimas” geçtikleri uygulamaya göre Vali, Garnizon Komutanı ve Belediye Başkanı şeklinde bir sıralama var.

Oysa bu yanlıştır ve de antidemokratiktir.

Üstelik de diğer kurum amirlerine haksızlıktır, ayrımcılıktır, dışlayıcı bir tavırdır.

Doğrusu vali, ildeki en büyük mülki amirdir, kaymakam ise ilçedeki…

Bu ikisi devleti temsil eder…

Cumhurbaşkanının ildeki temsilcisi valilerdir.

Belediye başkanı ise halkın temsilcisidir.

Seçimle işbaşına gelmiştir ve ikinci büyük mülki amirdir.

Daha doğrusu “yerel mülki amir” belediye başkanlarıdır.

Garnizon Komutanları ise o ildeki askerin en büyük amiridir.

Yani diğer kurumlardaki gibi “bir kurum amiri”dir.

Diğer amirlerle kıyaslarsanız “güvenlik sağlayan amir” konumuyla bir özelliği vardır.

Ama Emniyet Müdürü de güvenliği sağlar.

O da o ildeki tüm polislerin en büyük amiridir.

Ya Milli İstihbarat Teşkilatına ne demeli?

Onlar da güvenlik ve istihbarat sağlıyorlar.

Eğer protokolün ilk üçünde Garnizon Komutanları yer alıyorsa, Emniyet müdürlerinin de yer alması gerekir, MİT Müdürü de…

Bu yapılmıyor, sadece garnizon komutanlarına bir ayrıcalık tanınıyorsa orada bir sıkıntı var demektir.

Demokratik ülkelerle kıyasladığınızda bu protokol, antidemokratik bir protokoldür.

Üstelik ilde görev yapan diğer kurum amirlerine haksızlıktır.

O kentte Vali Yardımcısı var…

Sonra Defterdar gibi önemli bir makam var.

İllerde Genel Sekreterler var.

Cumhuriyet Başsavcıları da ayrı bir öneme sahip.

Yani aslında “kurumun küçüğü büyüğü” olmaz.

Kurumları “iyi-kötü” diye ayırmak mümkün olmadığı gibi “küçük-büyük” diye de sınıflandıramazsınız.

Bir ilde Tarım İl Müdürüyle, Tapu Kadastro Müdürü aynı şekilde “hizmet” eder.

Birisinin önceliği, diğerini dışlamak demektir ki, devlet, kendi kurumunu dışlayamaz.

Oysa olması gereken, vali, milletvekilleri, belediye başkanıdır.

Bunun dışındaki herkes, kurum amiridir ve hepsi eşittir.

Halkın seçtiğinin önüne hiçbir kurum, kuruluş veya kişi geçemez/geçmemeli.

Darbe dönemlerinde çıkan yasalarla belirlenen protokol hatası, hiç değiştirilmeden bugünlere kadar geldi. Ufak tefek değişiklikleri ise “bakanlık değişimi” zamanlarında yapıldı, kurumların yeniden yapılanması, protokoldeki adalarının değişmesi şeklinde oldu.

***

Ülke demokratikleşiyor ama darbelerin ucube kuralları ise sirayet ettiği her yerde öylece duruyor.

Ortaya çıkan tablo ise içler acısı.

Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıydı…

Bütün illerde kutlama yapıldı, diğer resmi bayramlarda da aynı uygulama sürüyor.

Çelenk koyma töreninde önde üç kişi bulunuyor, arkada “diğerleri” yer alıyor.

Ortada vali, sağ tarafta garnizon komutanı, sol tarafta ise belediye başkanı var.

Ve diğer kurum amirleri “ast-üst”e bakmadan arkaya doluşuyor.

Sonra tören alanına geçiliyor.

Valinin veya belediye başkanının araç temin etme şansı yokmuşçasına askeri araç geliyor.

Aracın üzerine yine üç isim çıkıyor.

Askeri yetkili, kıyafeti gereği asker selamı veriyor.

Vali elinde mikrofonla vatandaşların ve öğrencilerin bayramını kutluyor.

Belediye başkanı ise kös kös duruyor.

Bu tablo demokratik ülkelere yakışmıyor.

Eğer ülkeyi demokratikleştirmek istiyorsanız, darbe artığı yasaların temizlenmesini de arzuluyorsanız, öncelikle protokol ucubeliğine son verin.

Bir kurumu öne çıkararak, diğer kurumlara haksızlık yapılmaması gerekir.

Bütün kurumları müsavi tutmak icap eder.

Tek fark, devletin ve halkın temsilcisidir ki, bu da vali ve belediye başkanıdır.

İlçelerde ise kaymakam ve belediye başkanıdır.

Onun dışındakiler kamu kurumlarının amiri olmaktan öte bir ayrıcalığa sahip değildir/olamaması gerekir.

Twitimden seçmeler

Kemal bey “Tutuklu milletvekilleri demokrasi ayıbıdır” demiş. Bilmiyor mu ki, onlar millete ayıp yapmaktan içerideler.

www.twitter.com/naifkarabatak

Ne Hasan mutluydu, ne Ayten!


Aslında iki kesiminde müzik zevkinin olmadığı, “borularının öttüğü” zaman çaldıkları düdükten belliydi.

Her darbe döneminde davudiden daha sert sesiyle merhum Hasan Mutlucan’ın “darbe türküleri”ni dinlemek zorunda kalırdık.

Halkın iktidarı gözükmeye başladığındaysa henüz yeni yitirdiğimiz merhum Ayten Alpman’ın “Memleketim” şarkısını dinletirlerdi.

Aslında ikisi de ucubeydi.

Ucubeliği, yazıldığı ruhla, okunduğu ruhun farklılığındaydı.

Mutlucan, “işgale karşı” bir zaferi çağrıştıran türküler söylerdi.

Çanakkale’ye düşman ayağı basmasın, yurdumuz işgale uğramasın, milletimizin ırzına geçilmesin, onuru ve şerefi ayaklar altına alınmasın ve tabii ki özgürlükleri esarete dönüşmesin diye verilen mücadeleyi kendi üslubunca yorumlardı.

Darbeciler ise düşman askerinin yapmadığı işgali kendileri yapar, sonra da Hasan Mutlucan’ın bu pisliği temizlemesini isterlerdi.

(Bir Hasan Mutlucan yerine bir milyon Hasan Mutlucan gelse onların pisliği örtülmezdi ya, İnşallah Silivri temizler…)

Hem işgalcilerdi, hem hainlerdi, hem de müzik kulakları yoktu veya müzikle işkence yolunu seçmişlerdi.

Elbette bu merhum Mutlucan’a haksızlıktı.

Her on yılda bir yıldızı parlar ama hiç kimse onun sesini duymaktan haz etmezdi.

Hatta hasbelkader bir programda sesini duyan olsa eve makarna, pirinç, bulgur, şeker stokuna başlardı.

Hani darbe gelecek, bütün darbecilerin beceriksizliğiyle ülkede karaborsa yaşanacaktı. Çünkü bir mangayı idare etmekten aciz olanların ülke yönetmeye kalkışması, koca bir ülkeyi kıtlık içinde bırakması demekti.

Buna rağmen de beceriksizliklerini, zalimliklerini ve hainliklerini Hasan Mutlucan’ın zevksiz türküsüyle unutturabileceklerini sanıyorlardı.

Sonunda Mutlucan, hakkın rahmetine kavuştu.

Darbecilerin günahını çekmekten usanmıştı.

Hayat çok zor geliyordu.

“Özgür” olmak istedi, öte diyara göç ederek özgürleşti.

Yoksa hep “esir türkücü” olarak kalacaktı.

***

Mutlucan’ın bir diğer versiyonuysa önceki gün kaybettiğimiz merhum Ayten Alpman’dı…

Çalıntı bir müziğin üzerine yazılan Memleketim şiirinden oluşan şarkı, birilerince “Milli Marş” seviyesine yükseltilmişti.

Hani kendi çocuğuna yazdığı ucube şiiri “Andımız” diye yutturmayı beceren Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Dr.Reşit Galip gibi…

Birileri hep bir şeyler yutturmayı becerdi.

Veya borularının öttüğü zamanda dayattıklarını yuttuğumuz sanıldı.

Oysa yuttuğumuz, içtiğimiz kızılcık şerbetinden başkası değildi.

Hiçbir zaman yutmadığımız, ilk sivil seçimde onların işaret gösterdiğine oy vermeyerek de anlatmaya çalıştık.

Bu bazen Demokrat Parti oldu, bazen Anavatan Partisi, bazen de AK Parti…

Ama asla onların istediği olmadı, sadece anlamadılar...

Zaten istedikleri olmayınca, kendi fikirlerini iktidarda göremeyince darbeye teşebbüse yeltendiler. Bazen becerdi, bazen de ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

Ve AK Partiyle birlikte ise bütün kirli çamaşırları ortaya döküldü artık onlara “iyi” gözle bakan bile neredeyse kalmadı.

Sadece nemalanan bir avuç azınlık…

Hani fikirleri iktidar olsun diye çırpınan son kırıntılar.

Ayten Alpman da, bu türlerin “coşturan”ıydı…

O kadar güzel şarkıları vardı ama sadece Memleketim şarkısıyla yeteneği de kısıtlandı, geleceği de…

Ne bir şey kazanabildi, ne bir şey üretebildi.

Irkçı darbecilerin her platformda çaldırdıkları şarkıya telif ücreti ödeselerdi, şimdiye Ayten Alpman Türkiye’nin en zengin şarkıcısı olarak öte yana göç etmiş olacaktı.

Hiç kimseye hayırları dokunmadığı gibi ne Hasan Mutlucan’ı mutlu edebildiler, ne de Ayten Alpman’ı…

Sadece bizi gıcık etmek için iki güzel insanın sesini kullandılar.

Ona rağmen de bizi elde edemediler…

Bilmiyorlardı ki, Hasan Mutlucan’ın o davudi sesiyle dediği gibi;

Olur mu böyle olur mu?
Evlat babayı vurur mu?
Sizi vatan hainleri
Bu vatan size kalır mı?

Twitimden seçmeler

Duvarında "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir" yazan TBMM'yi işgal edenler de, darbe dönemlerinde 23 Nisan'ı kutlamıştı. Trajikomik.
www.twitter.com/naifkarabatak