19 Nisan 2012 Perşembe

İdris Naim Şahin’in vatandaşı olamamak


İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, her seferinde farklı bir mizah anlayışıyla gündeme geliyor. Bazen ciddi mi söylediği, şaka mı yaptığı pek anlaşılmıyor ve bu da sürekli olarak İçişleri Bakanının tartışılmasına neden oluyor.

Son iki olayına değineceğim.

Birincisi takla meselesi…

Erzurum’un Pasinler ilçesinde hayvan satıcılığı yapan, yani bizim yörelerde “cambaz” denilen Mustafa Boğaçayır adlı vatandaş, Bakan Şahin’e yaklaşır ve kendisini gördüğüne çok sevindiğini söyler.

Bakan Şahin’in yanında bulunan Hasankale Belediye Başkanı Hasan Sertoğlu, vatandaşı tanıştırarak “cambaz” olduğunu söyler.

Muhtemelen Bakan Şahin, birçok şeyi karıştırdığı gibi cambazları da karıştırır ve hoş görünmek için “Nereden bileyim sevindiğini, hele bir takla at da göreyim” diye espri yapar.

Tabii bu espri başına iş açtı.

Bir vatandaşa takla attırmak, döndürmek, zil takıp oynattırmak, göbek attırmak haz alınacak bir durum olmazsa gerek.

Ama bu işte bir gariplik olduğu da kesin. Bakan Şahin’in normal bir vatandaşa “hadi takla at” demeyecek kadar mürekkep yaladığından eminim. Bu işte başka bir iş var.

Bakan Şahin, aynı bölgede daha önce görev yapmış, yöre insanını tanıyan birisi. Renkli simaları, şaka severleri bilir. O yöreden birilerinin Mustafa Boğaçayır’ı “doğru” tanıtması gerekiyor. Ancak, ne olursa olsun, bu bakan Şahin’i haklı çıkarmaz.

***

İkincisi ise TBMM Genel Kurulundaki konuşması ve bazı resimler…

Bir süredir PKK’nın taraftarlarına Zerdüştlüğü kendi içlerinde yaygınlaştırma çabasından bahsediliyor.

Peki bundan bize ne, PKK’nın “hangi dini” seçtiği neden bizi ilgilendirsin?

Öte yandan Zerdüştlük, sadece PKK’da yok ya!

Herkesin İslam dinine mensup olma mecburiyeti olmadığına göre dileyen, dilediği dini seçer, bir şeye inanır, doğrudur, yanlıştır ama herkes farklı şeylere inanıyor.

Kaldı ki, mecliste ki milletvekillerinin hepsi Müslüman da değil.
Sonra PKK’lılar domuz eti yiyormuş.

Mecliste domuz eti yiyen vekil sayısını Bakan Şahin biliyor mu, askerlere domuz eti yediren duydunuz mu, bazı yurtlarda bu konuda bir duyum kulağınıza geldi mi, Lüks lokantalarda dileyenin domuz eti yediğinin farkında mısınız?

Sonuçta bu tercih meselesidir, dini kaygın yoksa ne yerse yer, kimse karışmaz. Hem dini kaygı da içişleri bakanını bağlayacak bir durum değil.

Bakan Şahin, meclisteki konuşmasında bir de vatandaşlıktan bahsetti.

BDP’ye yüklenerek yaptığı konuşmada Nevruz kutlamalarının bahane edildiğini söyledi.

“Kendi halinde toprağına, vatanına, hukukuna saygılı, vatandaş hak, hukuku çerçevesinde, köyünde, kentinde, şehrinde özel günlerini kutlayan, herkese saygımız, sevgimiz var.”

İşte burası ilginç…

Herkesin “aynı tip” olmasını beklemek mümkün değil. Allah, kendi yarattığı kullarının “aynı tip” olmasını isteseydi, herkes yakışıklı ve güzel olurdu.

O zamanı hayal edin; herkes dindar, herkes iyi, herkes takva sahibi, herkes saygılı, herkes bir birini çok seviyor ve herkes çok dürüst, çok ahlaklı, çok mükemmel. Her şey düzgün, hiçbir hata yok, hiçbir çıkar ilişkisi bulunmuyor, sömürü görülmüyor, mazlum bulunmuyor, zalime rastlanmıyor.

Allah isteseydi böyle bir dünya yaratmaz mıydı?

Oysa hem melek yarattı, hem şeytan. Hem peygamber gönderdi, hem insanların ne kadar iğrençleşebileceğinin örneklerini bize gösterdi.

Eğer bakanın dediği olsaydı hiçbir yerde devlete ihtiyaç yoktu, polis, asker, amir, memura ihtiyaç duyulmazdı ve aslında İçişleri Bakanına da ihtiyaç kalmazdı.

Tıpkı “şu okullar olmazsa” diye hayıflanan Milli Eğitim Bakanı gibi yakınmanın ne yeri ne zamanı?

PKK’lıların ne yediğinden daha önemlisi ne yaptıklarıdır. Onların neye inandığından önce, eylemlerinin amacıdır. PKK’yı eleştirmek o kadar kolay ki, Bakan Şahin ise zor tarafı seçmiş. Kimin neye inandığını deşifre ederek onları mahkûm ettiremezsiniz. PKK’yı mahkûm ettirmek istiyorsanız, bunu kendi yaptıklarınızı ortaya dökerek yapacaksınız.

Ve siz şunu söyleyin, demokratik açılımın hayata geçmemesi için direnenler, Kürt sorununun da, terör sorununun da çözümünü istemeyenlerin ta kendisidir.

Bu bazen PKK olur, bazen Ulusalcı- Ergenekoncu-darbeci zihniyet olur. Bazen de meclisteki diğer siyasi partiler olur.

Sorun, çözümü kimin istemediğidir…

Bakan Şahin’in anlatacakları budur, diğerleri laf-ü güzaftır.

Twitimden seçmeler

Avrupa Gazeteciler Derneği Temsilcisi oldum. Artık Avrupa’ya da açıldık anlayacağınız :)

Twitter.com/naifkarabatak



18 Nisan 2012 Çarşamba

Hasan Amcanın Derdi!


Bugün yoğun gündemden sıyrılıp, Hasan Amca’nın kendisine dert ettiği, çok önemli sorununu sizlerle paylaşacağım. Hasan Amca’nın sorunu öyle yabana atılacak bir şey değil. Hani darbe kadar önemli değil belki, 28 Şubatçıların birer birer hak ettikleri yere gitmesinden de önemli görünmeye bilir ama onun derdi, birilerini gerdi diyebiliriz…

Gazetede yoğun tempoda çalıştığım sırada sekreter kızımız “Yaşlı bir amca sizinle görüşmek istiyor” deyince kapıya yönelip karşıladım. Karşımda zayıf, kara, kuru ve yaşlı bir amcamız vardı.

Tahminime göre 85’inde falandı.

Yer gösterdim, çay söyledim, soluklanmasını bekledim.

Yorgunluğu geçince derdinin çok olduğunu söyleyerek başladı konuşmaya.

Adı Hasan’mış.

Hasan Amca, gazetede haber yapacaksam, köşeme alacaksam konuşacaktı, yoksa ne diye çene çalacaktık ki…

Derdini sordum, hangisinden başlasam der gibiydi…

Belediyeyle ilgili ufak bir derdi vardı, onla başladı.

Evinin önüne konteyner istiyordu, mahalleli çöpü evinin önüne atıyormuş.

O kolaydı, belediyeden ilgili arkadaşı arayıp, evinin adresini vermem yeterli olabilirdi, oldu da sağ olsunlar…

Ben Hasan Amcayı bu kadar geren derdin bir konteyner olmadığını biliyordum ama neydi acaba?

Anlatmasını istedim, yine “hangisini anlatsam ki” diye başladı.

Kendince önemli gördüğü birkaç “arsa kapma” dedikodularını dile getirdi.

Sonuçta dedikoduydu ve her zaman “kapan” birleri bulunurdu.

Hasan amcayı yanıma kadar getiren derdin bu olmadığını da anlamıştım.

Gittikçe meraklandım.

Sonunda patladı…

Önce başbakana çattı.

“Kendi koltuğunu korumak için bütün bunları yapıyor” dedi.

Yoksa başbakanın icraatlarını beğeniyormuş.

Çok güzel hizmetleri olmuş.

Ama bunu yapmayacaktı.

Başımıza “bela” olduklarını söyledi.

Çok “şımartıldıkları” için tepelerine bineceklerinden şikâyet etti.

Birkaç yıl sonra haklılığının anlaşılacağına da dikkat çekti.

Eee ama Hasan amca, çatlattın bizi.

Başbakan, koltuğunu korumak için kime göz yumuyordu?

Aklıma birçok şey geliyordu ama yaşlı amcanın bunlarla uğraşacağını düşünemezdim.

O’nun derdi demokratik açılım olmadığı gibi, ırksal, mezhepsel veya dinsel açılımlar da değildi.

İşte o an bende şafak attı ve Hasan Amca da tam o an dilinin altındaki baklayı çıkardı.

“Bu kadınları çok şımartıyor çok” demez mi?

Hasan amca, dullara verilen maaşın, eğitim yardımının, çocuk yardımının veya aileye verilen desteğin kadınlara verilmesinden hayli mustaripti.

“Böyle olmaz” diye elini sallayarak konuştu, birkaç ayda bir yardım veriyor, onu da hanımlara veriyor, “peki biz ne olacağız” diyordu. Benden ne istediğini sordum, konuyu gündeme getirmemi ve kadınların çok şımartıldığını, onlara her türlü hakkı verirken, erkeklerin elini kolunu bağladığını söyledi.

Ben güldüm tabii…

Hasan amca da benim güldüğümü görünce tebessüm edip, “ne gülüyorsun?” dedi.

“Amcacığım” dedim…

“Senin dediğini gündeme getirirsem, hem beni, hem de seni bu pencereden aşağı atarlar. Sen iyisi mi, derdini Marko Paşa’ya anlat” deyince gülmekten kendini alamadı.

Çayını içti, kalkmaya yeltenirken, “yani olmaz mı diyorsun” diye son bir ümitle sordu. Olmayacağını, kadınların bugüne kadar almadıkları hakkı, yeni yeni almaya başladıklarını ve herkesi kendisi gibi düşünmemesi gerektiğini, erkeklerin kadına şiddet uyguladığını, parasız bıraktığını, aç ve açıkta kalanlar olduğunu dilimin döndüğünce anlattım.

Hak verdi, tebessümle kapıya doğru yöneldi.

Dış kapıya kadar uğurladım, eline uzanıp, öptüm.

Kapıyı kapatınca düşündüm…

Bugüne dek kadınların elinden alınan haklarında “bunu gündeme getir” demeyen yaşlı amcalarımızın bugün dillenmesi, aslında yapılanların doğru olduğunu gösteriyordu. Sonuçta kadınlara verilen destek, bir yaraya merhem olmak içindi.

Hem kadına verilen hiçbir hak, ulufe değildi.

İnsanlar doğuştan edindikleri hakkı, birilerinin vermesi veya alması söz konusu bile olmazdı.

Ama ülkemizde yıllarca birçok kesim haklarından mahrum kalmıştı.

Kimi kıyafetini belirlemiş, kimi konuşmasını, kimi yürüyüşünü, kimi inancını, duruşunu, kültürünü…

Herkes birlerini zapturapt altına almaya uğraşmış, herkes bir diğerini kendisine benzetmeye çalışmış.

Ve düşe kalka bugünlere gelmişiz.

Başbakanın “pozitif ayrım” diyerek kadınlara verdiği değil, iade ettiği her hak, doğrusu yerini buluyor. Bu arada da olan Hasan amcanın “yeniden evliliğine” oluyor.

Twitimden seçmeler

Emre, Zokora’'ya “Pis Zenci” demiş. İddia doğruysa insanların içindeki ırkçılığı zor zamanda nasıl dışarı çıkardığını gösterir ki, ayıptır.

Twitter.com/naifkarabatak

17 Nisan 2012 Salı

Yine de şahlanıyor aman!


Toplumsal olaylar sonrasında sağduyuyla inceleme şansı yakaladığınızda ortaya çıkan tablonun açıklamasını yapmak çok kolay olmuyor. Olayın dışından bakanlarla, olayın içinde olanların değerlendirmesi hep farklı olmuştur. Ancak, önemli olan olayın içindeyken akıl ve feraseti yitirmemek, sağduyuyu elden bırakmamak, amacının dışına çıkmamaktır.

Bunu becerebilirsek, hiçbir toplumsal olay sonrasında ortaya çıkan çirkin tablo görmez, ölümler, yaralanmalar, sakat kalmalar ve suçlamalar da olmaz. Bütün bunlar bilindiği halde, her seferinde sağduyusunu yitiren ve aklının önüne öfkesini, bazen kinini, bazen cehaletini koyanlar bulunuyor.

***

Geçtiğimiz günlerde Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde küçücük bir yavrucağa taciz iddiası vardı. Kendilerini hukukun yerine koyan bir grup ise “linç edeceğiz” diyerek emniyetin önüne doluşmuşlardı. Bu suçlama, henüz bir iddia olduğu halde, durum yargıya da intikal ettiği biline biline “cezasını vermeye hazır” kalabalıklar her yerde olduğu gibi Kâhta’da da vardı.

Oysa onlara da Hazreti İsa’nın kısasında olduğu gibi günahları gösteren bir ayna tutulsaydı ve “İçinizden en günahsızı ilk taşı atsın” diye bir çağrı gelseydi, sahi hangisi ilk taşı atmak için yere eğilirdi?

Konuyla ilgili olup olmadığına bakmadan, o gece emniyetin önüne doluşanların bu soruyu kendilerine -hiç değilse- bir kez sormalarını istiyorum ama samimiyetle ama bütün içtenlikleriyle…

***

Bir yerde kalabalık varsa, halk galeyana gelmişse orası provokasyona açık demektir. Kâhta’da da muhtemelen böyle oldu. Kalabalığın içinden emniyet binasını taşlayanlar oldu. Ve polisin müdahalesi geldi.

Ardından takviye güçler, çevik kuvvet ekipleri, panzerler, ağır makinalı silahla donatılmış polisler, gaz bombalarıyla ilçeyi bir anda ablukaya aldı.

Görüntüleri izledim, olayı sıcağı sıcağına yaşayanları dinledim ve ürktüm…

Polis, ilk önce başarılı bir şekilde kalabalığı dağıtmayı başarır. Yöntemini pek haz etmezsem de üzücü bir olay olmadan kalabalığın dağıtılmış olması sevindiricidir.

Ama ya sonrası…

İşte iplerin koptuğu yer, kalabalık dağıldıktan sonra öfkesini yenemeyen ve aklının önüne hırsını koyan, toplumsal olaylarda tecrübesiz polislerin yaptıkları eylemler…

İddialar müthiş, hatta tüyler ürpertici.

İş yelerine dalan polislerin camı çerçeveyi, masayı parçalaması mı dersiniz, önüne geleni coplaması mı, olayla hiç ilgisi olmayan insanların (polisin tutumuna karşı) direnmesi nedeniyle yediği dayak ve sonrasında gözaltı mı dersiniz, her şey var.

Minicik çocukların coplanması bile var anlayacağınız.

Ve daha vahimi…

Bütün bunlar olup bittikten sonra gece 00.30 sularında Kahta ilçe merkezinde, cadde ve sokaklarda tıpkı Sincan’daki tank yürütme gibi, panzer yürütme var.

Ve sıkı durun, üstelik de mehter marşı eşliğinde.

“Yine de şahlanıyor aman, Kolbaşının yandım da kır atı, Görünüyor yandım aman…” diye devam eden Mehter Marşı…

Hani Osmanlı Ordusu cenge giderken, askerler motive olsun diye Mehter Takımının söylediği bir birinden heyecanlı marşlar.

Merak ediyorum, o polisler sahi hangi cenge gidiyordu, hangi savaşa çıkmış, hangi savaştan dönüyordu, neyin zaferini kutluyorlardı?

Bana ilk anlattıklarında bu sesin yanlış anlaşılmış olabileceğini düşündüm ama görüntüleri izlediğimde mehter marşının gerçekten çalındığını işittim.

Bu bir gözdağı mıdır, zafer turu mudur, korku toplumu oluşturma gayreti midir, yoksa halkı devletten, polisten, adaletten soğutma çabası mıdır?

Sebebi ne olursa olsun, bir gece yarısı cadde ve sokaklarda korku salan polislerin olması, mehter marşıyla gövde gösterisi yapılmasının “sevinçle” karşılanmasını bekleyen varsa, daha çok bekler.

Bu, iyi niyetli insanların değil, kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürer.

Kâhta’yı huzursuzluğa boğar.

En ufak olayda bundan daha vahimleri yaşanır, gözdağına, gözdağıyla karşılık verenler çıkar. Tıpkı darbe dönemlerinde yapılan zulümlerin, 30 yıldır başımıza saldığı bela gibi…

Bu yönetememenin bir eseridir…

Basiretsizlik, bu tür olayları çözmeye değil, düğümlemeye sebep olur.

O görüntüleri izlediğimde, anlatılanları dinlediğimde çok daha farklı düşünmeye başladım.

Akşam televizyonun karşısına geçip, haberleri izlediğimde, çirkin görüntülerin yer aldığı toplumsal olaylara bakarken bir daha düşüneceğim.

Sadece ben değil, bunu yaşayan herkes, bir kez daha düşünecek ve asıl sorumluların, huzur sağlamakla yükümlü olanlar mı diye bir kez daha düşünecekler.

Değer miydi, o kentte kalabalığı dağıtacak, sözü geçerli bir tek “hatırı sayılır” kişi bulunamadı mı?

Polis, kalabalığı dağıtmak için cop kullanmadan, gaz bombası atmadan “yapılabilecekleri” polis okulunda öğrenmiyorlar mı?

İnanın Kâhta’da herhangi bir eve gidilseydi, orta yaşın üzerinde birisine rica etselerdi, o kalabalığı bir tek cümlesiyle dağıtabilirdi ve biz bugün bu çirkin görüntüleri tartışıyor olmazdık.

Basiret de tam böyle bir şey işte…

Twitimden seçmeler

Çevik Bir, “Talimatları Erbakan'dan aldım” demiş. Bazı adamların şakası da sevilmiyor, fıkra anlatsa gülünmüyor, bu da öyle.

Twitter.com/naifkarabatak

16 Nisan 2012 Pazartesi

Asıl şimdi ordu göreve!


Türkiye tarihinde hiçbir zaman ordunun “darbe yapmak” gibi bir görevi olmadı ama neredeyse her on yılda bir “asli görevinin dışına” çıkanlar bulundu. Bazen bu süreç o kadar cıvıtıldı ki, asli görevini yapan ordu mensubu bulunamadı ya da o kadar sessizlerdi ki, onlar fark edilmedi bile. Şimdi işler tersine döndü; ordu göreve diye pankart açanlara karşın, bugün ordu asli görevini yapmaya başladı.

Bu ülke darbelerden çok çekti…

Kafası bozulanın darbe yaptığı, sabah erken kalkanın yönetime el koyduğu, gözünü ilk ovuşturanın muhtıra yayınladığı, kargaların kahvaltı etmediği zamanda sivillerin dikkatini çekenlerin bulunduğu bir hale geldik.

Zararı her yönüyle vardı, kârı ise sadece darbecilere ve onun şakşakçılarınaydı…

İktidarda “kendi istedikleri” olduğunda bir sorun veya sıkıntı görülmüyor, aksine “halkın iktidarı” söz konusu olduğunda veya bu yönde bir kamuoyu oluştuğunda “müdahale” etme gereği duyuyorlardı.

Aslında her seferinde “müdahale eden” aynı değildi ama nasıl oluyorsa hep eli silahlı olanlarda ve halkı koruma görevi üstlenenlerde “darbe iştahı” baş gösteriyordu.

Oysa o silahlar, kendilerine emanetti ve emanete hıyanet edene de hain derlerdi.

Halkın canını, malını, namusunu, onurunu, şerefini koruması gerekenlerin, bütün bunları alma çabası anlaşılır gibi değildi. Çünkü darbecilerin yaptığını en aşağılık işgalcilerin bile yapması mümkün değildi.

Yurdumuz düşman işgalinden kurtaralı çok olmuştu.

Yunanlıları denize gömmüştük, birer birer…

Çanakkale’de yedi düvele karşı savaşmış, bir tekini bile içeriye sokmamıştık.

Kurtuluş mücadelesi vermiş, sonrasında cumhuriyeti kurmuştuk ama darbe heveslisi bir avuç askere yenilmek üzereydik.

Her on yılda bir ülkemiz işgal ediliyor, düşman kurşunuyla değil, “dost görünen düşman” kurşunuyla vuruluyorduk.

Vatanı koruma adına görev yapanlar, her ay aldıkları maaşında milletin vergileriyle toplandığını biliyorlardı.

Vatanın asıl sahibi olan millete karşı, vatanı işgale çabalıyorlardı.

Görevleri yasalarla belirlenmişti.

Vatanın topraklarını düşmanlara karşı koruyacaklardı.

Dışarıdan gelecek müdahaleye karşı da askeri hazır halde tutacaklardı.

Bunun için 20 yaşına gelen her vatandaş “kutsal” bildiği bu ocağa seve seve katılacaktı.

Analar, gözü gibi koruduğu yavrularının saçına kına yakarak teslim edeceklerdi…

Ediyorlardı da…

Yani aslında millet, orduya karşı her türlü görevini yerine getiriyor, huzur içinde uyuduğu için dualarından da eksik etmiyordu.

Sadece darbeciler darbe yapmıyordu ama…

Gönlünden darbe geçenleri de kışkırtmak gerekiyordu…

Her seferinde orduyu darbeye davet edecek güruh bulunuyordu. Çoğunluğu medya mensubu olan bu hainlere bazen rektörler katılıyordu, bazen akademisyenler, bazen solcular, bazen laikler, bazen Kemalistler…

Hepsi de kendi iktidarlarının devamı için “kukla asker” arıyorlardı…

Tarihteki örnekler ise bazı askerlerin iştahını kabartıyordu.

Hiç hak etmediği koltuğa oturacak, servetine servet katacaktı.

Milletine ihanet eden bu hainleri kışkırtanların desteğiyle her on yılda bir görev alanından çıkarak, üstlerine vazife olmayan işe kalkışıyorlardı. Bazısı başarıyor, bazısı uyarıyla yetiniyor, ardından gelecekleri haber vererek, güçlerine güç katıyor, dengeleri ellerinde tutuyorlardı.

Bununla yetinmiyor, milletin inancına karışıyor, nasıl giyineceklerini belirliyor, nasıl eğitim alacaklarıyla ilgileniyor ve hayatın her alanına müdahale ettikleri halde bir tek vatanı korumayı beceremiyorlardı.

Oysa asıl görevi de vatanı korumaktı.

İnsanları fişliyor, dinliyor, takip ediyor, korku toplumu oluşturmak için her türlü kötülüğü yapıyorlardı. Oyun sahneye koyuyorlar, figüran oynatıyorlar, insan öldürüyorlar, kargaşa çıkarıyorlardı.

Bütün bunları el birliğiyle yapıyorlardı. Sivil destekçileri, borazanları, yağcıları, yalakaları ve kalem tutanları vardı.

Zamanının geldiğine inandıklarında “bizi çağırın” diye haber yollarlardı.

Sütler kaymak tutar tutmaz geleceklerini söylerlerdi…

“Özgür tahsil” yapanlar, “aydın” olduğunu söyleyenler, karanlık güç odaklarıyla işbirliği yapıp, “ordu göreve” pankartı açacak kadar adileşebiliyorlardı.

Oysa çağırdıkları yerde ordunun bir görevi yoktu.

Rayından çıkılsın isteniyordu.

Demokrasi sekteye uğratılsın, özgürlükler askıya alınsın, insanlara zulmedilsin, ekonomi kötüye gitsin, insanlar sersefil olsun diye birilerini göreve davet ediyorlardı.

Sonra Susurluk’ta kamyona çarpan bir araç, yerden fışkıran silahlar, ortalığa saçılan darbe planları kirli yüzlerini ortaya çıkardı ve bugüne kadar karşı konulmayanlar şimdi gün saymaya başladı.

Silahlı Kuvvetlerde yeri olmayanlar, birer birer ait oldukları kodese tıkılıyorlardı.

Ve artık “ordu göreve” diyenlerin asıl niyeti ortaya çıkmıştı.

Şimdi demokrasi her gün biraz daha rayına oturuyor, kurumlar her gün biraz daha görev alanının farkına varıyor ve ordu, asıl şimdi görevine dönüyor.

Ve bu ülke için, millet için çok büyük bir kazanımdır.

Şu iyice anlaşılmalı ki, ordu (zor zamanlar) için güçlü olmalı ama milletine gücünü gösterme adına görev başında bulunmamalıdır.

Twitimden seçmeler

Bazen bir dertten kaçarız, binlerce derdin tam ortasına düşeriz. Bazen binlerce dert, birinden daha hafif gelir.

Twitter.com/naifkarabatak

15 Nisan 2012 Pazar

Velev ki intikam olsun!


Kelimelere geçerli anlamından öte manalar yüklemekte üstümüze yok. Tıpkı “laiklik” gibi şimdi de “intikam” kelimesini yanlış yerde kullanıyoruz. Her kelimeye farklı anlam yüklemedeki başarımızı, intikam kelimesinde gösterdiğimiz gibi, her kelimeye siyasi anlam yükleyerek de farklı bir başarı elde etmeyi de beceriyoruz.

Son başarımız “intikam” veya devamında gelen kelimeyle birlikte oluşan “intikam duygusu” kavramı…

Bu söze göre birileri intikam alıyor, içinde biriktirdiği kini, eline yetki geçtiğinde kusmaya başlıyor. Gücü elinde bulunduranın zamanında yaptığı zulümlere, güç eline geçince karşılık veriyor.

Ergenekon ve sonrasında darbecilerin yargılanmasında AK Parti hep “intikam duygusu”yla suçlandı. Özellikle CHP’nin başını çektiği “suçlama” ekibine göre, AK Parti geçmişle hesaplaşırken, bunu intikam duygusuyla yapıyor. (Sanki intikam duygusu olmazsa destek verecekmiş gibi…)

Moda deyimle “Velev ki intikam olsun” deyip, devam edelim.

Bilindiği gibi intikam, öç almaktır, öç alma duygusudur.

Öç ise kötü bir davranış veya sözü cezalandırmak için kötülükle karşılık verme isteği ve işi diye tarif edebiliriz.

Kötülüğe kötülükle karşılık vermek insanı büyütmez ama kötülüğe iyilikle karşılık vermek insanları büyütür.

Şu anda yapılanların tamamı kötülüğe iyilikle karşılık vermenin tam adıdır.

Ortada bir intikam var mı, elbette var.

Öç alma içgüdüsü yaygın bir şekilde gözüküyor mu, tabii ki gözüküyor.

Kötülüğe kötülükle karşılık verme derseniz, işte o yok.

Eğer öyle olsaydı, bütün darbeciler ve darbeye teşebbüs edenler yargılanmaz; kırk katır mı, kırk satır mı diye istedikleri sorulurdu.

Bugün yargılananların hangisi, ellerinde yetki olduğunda masum insanları suçlarından ötürü cezalandırdı?

Bu cezalandırmayı yaparken, bunu hukukun içerisinde kalarak mı yaptı?

İnsanların tamamı bir şekilde cezalandırıldı ama hiç birisinin cezası hukuki kurallar içerisinde olmadı.

İnsanların geleceğini çaldılar en önce…

Ceza vermek için kılıf buldular.

Hatta kiminin cezasını vermek için yargılamaya gerek bile duymadılar, kiminde de mahkemelere emrederek “yargılayın, derhal mahkûm ettirin” diye çok çevik bir emir verdiler.

Kendi sahneye koydukları oyunda, kendi figüranlarının kışkırtmasıyla ortaya çıkana “suç” dediler.

Kanunları kendi “kıt akıllarınca” yorumladılar.

Kavramlara çok büyük manalar yükledi, kendiler bu kavramları kalkan olarak kullandılar.

Ve koca bir millete kin kustu, nefret saçtı ve zulmettiler…

Hiç birisinde yasalar çalışmadı, kanunlara uyulmadı, yargılamalar adil olmadı.

1960’da başlayan bu hukuksuzluk, 28 Şubat’ta kadar devam etti. Her seferinde suç işleyenleri “kahraman” gösterenler de vardı.

Bir gecede zengin olanlar, bir gecede sefil kalanlar, bir gecede hayatı kararanlar veya Karun kadar zengin olanlar gördük.

Devleti soydular, milleti soydular, insanlığı bir yana bıraktılar ve bütün zalimlikleri kendi insanına layık gördüler.

Ve o zaman güç ellerindeydi.

Bu güç, aslında milletin kendilerine emanet ettiği güçtü ve emanete hıyanet eden hainlerden başkası da değillerdi.

Şimdi ellerinde o güç yok.

Demokrasi rayına oturmaya başlıyor.

Omuzu kalabalık da olsa, başı püsküllü de olsa, cebi dolu da olsa, makamlardan makam beğenmiş de bulunsa cezasını çekmeye başlıyor.

Bir farkla ki, o zaman ceza çektirdikleri bunu hukuksuz bir şekilde yapıyordu.

Şimdi ise ortada bir hukuki durum var, yargılanma var, ifade verme var, savunanları var.

Aslında, şu anda yapılan, onlara insanlığı öğretmekten başka bir şey değil.

Kötülüğe kötülükle karşılık vermeye uymayan bir yapıya sahibiz.

Eğer yargı veya hükümet, 28 Şubat’la veya 12 Eylül’le hesaplaşırken, bunu yargısız şeklide yapacak bir yol bulsaydı ilk defa CHP Genel Başkanına hak verecek duruma gelirdik.

Aksine, onların hukuksuz cezasına karşılık, şimdi hukuki bir durum söz konusu. Bu da onlara hem aşiret devleti olmadığımızı, hem insan olduğumuzu, hem de hiçbir suçun cezasız kalamayacağını öğretme açısından bir derstir.

Velev ki, intikam olsun.

Neden intikam alınır, kötü bir iş yapandan…

Karşımızda duranlar, dün bu millete zulmedenlerden başkası mı?

Değilse eğer, dün yaptıklarının cezasını bugün çekecekler.

Fark ise onlar kanunları çiğneyerek, insanlık dışı bir şekilde millete zulmetmişti.

Şimdi kanunlar çerçevesinde ve merhamet duygusuyla cezaları verilecek.

Kemal beyin korkmasına gerek yok…

Zaten o, Dersim’le yüzleşmekten bile köşe bucak kaçan birisi.

Dersim’i yapanların başına bomba yağdırmasına gerek yok, yapılanın insanlık dışı olduğunu söyleyip, itibarlarının iade edilmesini istese en büyük intikamı almış olacak ama nerdeeee?


Twitimden seçmeler

İnandığını söylemekten çekinenler, bir süre sonra söylediğine inanmaya başlar.

twitter.com/naifkarabatak