11 Nisan 2012 Çarşamba

Önüne konulanı yazan adam!


Hani magazin dünyasında sıkça dile getirilen bir yakınma var; “önüne gelen sanatçı oluyor” diye. Bu aslında her meslek için geçerlidir. Çünkü mesleğin bir eğitimi söz konusu olmadığında, kaçınılmaz olarak bir gün “yeni yetmeler” gelecek, belki de “boynuz kulağı” geçecektir.

Bazen de tam tersi olur. Boynuz olup olmadığı tartışılır. Daha düne kadar “muhafazakâr” kanalda haber spikerliği yapıyordu. Önüne konan metni okumayla görevlendirilmişti. Haberi sunarken, kendinden bir şey katması söz konusu bile değildi.

Bu elbette bütün haber spikerleri için geçerliydi ama “önüne konanı okuyan adam”, “önüne konanı yazan” adama dönüşürse tehlikeli hale gelir.

Yazar olmak için herhangi bir okuldan mezun olmak gerekmiyor. Yani bunun bir tahsili yok. Yazar olmak için gideceğiniz kursa ve seminer varsa da, gitme zorunluluğu yok.

Hasbelkader bir gazetede, herhangi bir internet sitesinde, sadece sizin tıkladığınız veya okuduğunuz olsa bile size “yazar” denir.

Ama bu sizin yazar olmanıza yetmez…

Bir şey demekle, bir şey olmak çok farklı bir şeydir. (Nasıl yazar olunacağını anlatmaya kalksam konumuz uzar, geçiyorum ama Önkibar isterse, bir kibarlık yapabilirim)

Tıpkı Selahattin Önkibar gibi…

Önüne ne konulursa okuyan adam, önüne ne konulursa yazana dönüşmüş.

Kendi muhakemesi yok, analiz yeteneği sıfır, olayların arka planını göremediği gibi önüne konulanı araştırma yetisinden de uzak.

Ama ulusalcı…

Hani şu Ergenekoncuları en çok savunan cenahtan…

Kelime manasına bakıp, “milliyetçi” olduğunu sanırsınız ama değil.

Milliyetçiler MHP’dedir…

Ulusalcılar her yerde…

Selahattin Önkibar da ulusalcı…

Ulusalcıların tüm yayın organlarında kendisine yer bulabilir ama bir başka yayın organında kalem bile oynatamaz.

Çünkü o kadar önyargı, bütün düşüncelerde, bütün inançlarda, bütün ülkelerde “acayip” bulunur.

Ulusalcılık ise acayipliğin dik alası olduğundan, hiç kimse farkına varmaz.

Acayip adam, acayip yazılar yazar.

Maksat muhalefet olsun diye karizmasını çizdirdiğinin farkına varmaz, çünkü ortada duran bir karizma söz konusu değildir.

Çoğunlukla saçmalar. Ara sıra saf ayaklarına yatar, birden aslan kesilir, kükrer. Dedim ya acayiplik ulusalcılığın genlerinde var. Bir öyledir, bir böyle…

İktidara göre renk değiştiren acayip mahlûklardır…

İktidarda darbeciler varsa her şey süt limandır.

Millete baskı ve zulüm yapılıyorsa onlardan alası Şam’da kaysı olmalı…

Şam dedim de, Önkibar’ın Şam sevdasına bir bakalım…

Bir süredir Beşer Esed, kendi halkını acımasızca öldürüyor.

Bütün diktatörler gibi “aykırı ses”e tahammül edemiyor.

Muhalif istemiyor, kesintisiz itaatten yana…

Demokrasi, özgürlük, hak, hukuk gibi kavramlar onun lügatinde yok, zaten bütün darbecilerin, diktatörlerin, zalimlerin lügatinde yok.

O nedenle de kelime dağarcığında olmayan şeyler duyduklarında kuduruyorlar ve acımasızca insanları öldürüyorlar.

Hatta işi abartıp, dünyaya meydan okuyan zırdelileri de var.

Birkaç gün önce Suriye, adam öldürme sınırını aştı.

Türkiye tarafını topa tuttu.

İnsanlar öldü, yaralandı…

Dışişleri Bakanlığı uyarı gönderdi, tekrarlanmamasını istedi.

Aynı gün Suriye’de orman yangını çıktı.

Suriye’nin tamamında insanlık yanıyordu ama onlar bu yangını önemsemiyor, orman yangınının söndürülmesi için az önce bombaladığı ülkemizden yardım istiyordu.

Hükümet “belki adam olur anlar” diyerek jest yaptı, iki uçak gönderdi.

“Önüne konulanı yazan adam” da başladı topa tutmaya…

Suriye’yi değil, hükümeti…

Çünkü ona göre Suriye asla ülkemiz sınırlarını aşan bombaları atmamıştı…

Hükümet, Suriye’yi vurmak için bahane arıyordu, Suriye’nin se hiçbir suçu yoktu.

Teröristlerin Suriye’ye sızmaması için ateş açılmış, nefsi müdafaada bulunulmuştu. (Nefis var mıydı ki, müdafaası olsun bre cahil adam!)

Terörist dediği ise Suriyeliler…

Bakış açısını gördünüz mü?

Bu anlayışa göre zalimlerin zulmü altında inim inim inleyen bütün mazlumlar terörist, bir tek Beşer Esad ve onun saz arkadaşı olan ulusalcılar masum…

Tıpkı minicik yavruları denizaltında havaya uçurmak isteyen Ergenekoncular gibi…

Öyle mi acaba önüne konanı yazan adam!

Öyle sanıyorsun ama değil. Senin yazar olman için daha çooook fırın ekmek yemen lazım. Bence hemen başla, ümitsizim ama yine de yemeye başla, tıpkı yediğin naneler gibi.

Twitimden seçmeler

Nice yoksullar, nice yoksunlar, nice boynu bükükler var. Paylaşmak mutluluksa eğer paylaşın; ekmeğinizi, suyunuzu, sevginizi ve en önemlisi yüreğinizi.

Twitter.com/naifkarabatak

10 Nisan 2012 Salı

Siyasetin seviyesizliği


Her kelimenin, her cümlenin farklı anlamları var. Bu fark, kitapta yazanla, uygulamada karşılaşılanın bir birine olan tezatlığından dolayıdır.

Siyaset de bunlardan birisidir.

Kelime manası; “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış,” olarak bildiğimiz halde daha çok “yönlendirme” veya “ayak oyunu” belki de “ayartma” olarak görüyoruz. Son zamanlarda ise siyaset, daha iyi küfretme sanatının tam adı oldu.

Siyaset, doğaldır ki zor bir meslek. Aslında bir meslek midir o da tartışılır. Ancak, netice itibariyle “siyasetten ekmek yiyenler” varsa bunu meslek olarak kabul etmemiz de gerekir.

Eğer siyaseti, “devlet işleri”nden sıyırıp, genelleştirmeye başlarsak, bu defa “herhangi bir konuda farklı görüş ileri sürme” olarak da algılayabiliriz.

Eğer işin içinde “bir görüş” söz konusuysa, “bir düşünce”den söz ediliyorsa, “savunulacak tez” ortaya konuluyorsa, karşıtının olması da doğaldır.

Siyasetle uğraşanlar, her türlü eleştiriye de açık olmalıdır. Yoksa gidip limon satabilirler.

Limon satmayıp, “illa da siyaset yapacağım” diyenlere ise bir çift sözümüz var, düşüncenizi ifade ederken, karşınızdakine küfretmenize gerek yok.

Eğer işin içine küfür giriyorsa savunulacak bir görüşünüz yok demektir.

Siyaseti bir tahakküm aracı olarak kullananlar, bir güç olduğuna kanaat getirenler ve bir sınıf atlama veya ekonomik statüsünü değişme aracı olarak görenler, her şeyi mubah görebilirler. Ve biz onlara genellikle “siyasi” olarak görmüyor, “çakal” olarak değerlendiriyoruz…

Oysa siyaset, ortaya koyduğu farklı görüşlerle aslında bir hizmet aracıdır.

Hizmet edilense “güç odakları” veya “karanlık örgütler” değil, bizzat halkın ta kendisidir.

Buna rağmen de birileri terör örgütü olmakla ünlenen bir kirli yapılanmaya avukat olup, siyaset yaptığını sanabiliyor.

Kimi ihale için bunu yapıyor, kimi “her kapıyı açan anahtar” olarak gördüğü için siyasete giriyor.

Konumuz da elbette bunlar değil.

Aktif olarak siyasetin içerisinde olup, memlekete hizmet edeceğini deklare eden siyasi partilerin üst düzeylerinde görülen seviyesizlik…

CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzeçebi, genel başkanının Ergenekon sevdasından güç alarak “Haberal Yasası”nın gecikmesinden ötürü hükümete yüklenmiş.

Kişiye özel yasalara karşı çıkan CHP, “Haberal Yasası”na taraf olmakta beis görmüyor, hatta bunun için ağzını bozup küfür bile edebiliyor.

Hamzaçebi, “İktidar ve Başbakan, insanlıktan nasibini alamamış. Hadi Sayın Başbakan insanlıktan nasibini alamadı, Sayın Meclis Başkanı; sizin hiç insanlık duygunuz yok mu?”

Bu sözler hem bir siyasi partiye, hem bir ülkenin başbakanına, hem de halkın meclisindeki en yetkili isme karşı söyleniyor; insanlıktan nasip almamış…

Bu söz, mahalle ağzından çok daha öte bir şey…

Ortaya bir küfür atıldıysa gelecek cevaba da razı olmanız gerekir…

AK Parti Grup Başkanlığı adına yapılan açıklamada ise Hamzaçebi’nin sözlerine, aynı şekilde karşılık verildi;

“Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı'nın benzeri akıl ve idrakten yoksun küfürbaz ve haddi aşan üslubu Türk Milleti tarafından bilinmekteydi. Bu durumun sadece Kemal Kılıçdaroğlu'na özgü olmadığı CHP Grup Başkanvekilinin de aynı şekilde kişiliksiz ve onursuz yaklaşım içerisinde olduğu görülmüştür. Eğer Grup Başkanvekili insanlıktan nasibini almamış birini görmek istiyorsa, kendi Genel Başkanı'nın yüzüne bakması yeterli olacaktır.”

Normal şartlarda Akif Hamzaçebi’nin “istediği cevabı” aldıktan sonra susması gerekir.

Susmadı elbet…

“Bugün AKP Grubu adına yapılan yazılı açıklama, Türkiye’yi yönetenlerin hangi üslup içerisinde olduklarının göstergesi olmuştur.” dedi.

Atalarımız “suç altın bilezik olsa kimse boynuna takmaz” diye sözü boşuna söylememiş ya…

Hamzaçebi de, kendi küfrüne, küfürle karşılık verilmesine kızmış…

Oysa iki söz de seviyesizce…

Bunu kabul etmek lazım ama söylüyorsanız, gelecek cevaba da hazırlıklı olmanız gerekir.

Kıvırmaya gerek yok.

Ama Hamzaçebi kıvırmış…

“Açıklamamda kin, nefret, intikam duyguları üzerine kurulu ‘İnsanlık gibi bir değerden yoksun bir siyasetin ve bunun yansıması olan bir yargı sisteminin Türkiye’ye zarar verdiğini’ belirtmiştim.” demiş…

Okuma yazması olanlar ise Hamzaçebi’nin iki sözü arasındaki derin uçurumu fark edecek kabiliyete sahiptir…

Bu sözlerin ne manaya geldiğini üç yaşındaki çocuk bilir ama ülke yönetmeye talip olanlar bilmeyebiliyor demek.

Siyaseti sevmememin esas nedeni de bu kadar seviyesiz duruma düşülüyor olmasındandır…

Twitimden seçmeler

Az gidiyoruz, uz gidiyoruz, bir de dönüp arkamıza bakıyoruz ki, bir arpa boyu yol almışız...

twitter.com/naifkarabatak

9 Nisan 2012 Pazartesi

Eşkıyaya bile rahmet okutursunuz!


Adı ne olursa olsun, amacı neye hizmet ederse etsin, bütün darbelerin ekonomik boyutunun kötülüğü inkâr edilemez. Kargaşayla gelenler, baskıyla süren bir yönetim seçer. Ancak bu baskı, yönetenlere değil, yönetilenleredir.

Bu baskı ve sorumsuzca yetki, beraberinde suiistimalleri getirir. Hem de öyle böyle değil, deveyi hamutuyla yutma gibi bir şey…

Darbe gerçekleştikten sonra sefalet içinde yaşayan halka inat, sefahat içerisinde yaşayanların olması da kaçınılmazdır. Bunun çok örneklerini gördük.

İktidardayken süren sefahatin yanında, asıl görmemiz gerekense “bırakıp kaçtıklarında” ortaya çıkıyor.

Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da ve daha birçok ülkede darbeciler yaşarken de götürmüşlerdi, kaçarken de…

Bu “götürmeyi” bir vatandaşın tahayyül etmesi mümkün değil.

Hani götürürsün, hortumlarsın, rüşvet alırsın, iltimas geçersin ama bütün bunların toplamı, insanı şok edecek boyutlara varmaz.

Oysa diktatörlerin götürdükleri, bir insanı değil, bütün insanlığı şok edecek boyuttadır.

Altınlar tonlarla ifade edilir, paraların haddi hesabı yoktur, araziler gözünün alabildiğinedir, yatlar, katlar ise sayısızdır…

Yurtdışındaki “sırdaş” bankalar, darbe bitse bile ismini açıklamamakla ünlüdür.

Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyen İsviçre bankaları, darbecilere “kirli kasa” olmakla namından bir şey kaybetmez.

***

Darbeler, çoğunlukla gelişmemiş ülkelerde olur. Bu, maddi anlamda değil, demokrasi anlamında bir gelişmişlikten söz ediyorum.

Ne acıdır ki, darbelerin çoğu da “gelişmek” için yapılır.

Ama her darbe ülkeyi onlarca yıl geriye götürür.

Halk, hem özgürlüğünden olur, hem sefalet içerisinde yaşar, hem de ülkesi soyulup soğana çevrilir.

Türkiye gibi ülkelerde de farkı yoktur bunun.

1960 da başlayan “darbe geleneği” her seferinde “kötü giden ekonomiyi” de bahane etmiştir, “yönetilmemeyi” de. Bütün bunlara kılıf da vardır; cumhuriyet elden gidiyordur…

Cumhuriyeti korumak ve kollamak adına yasadışı yola başvuran ve aslında bir kahraman edasıyla yönetime el koyanlar, kendi halkına yaptıkları zulmün gerekçesini açıklamaktan bile acizler.

O kadar acizler ki, “kötü yönetiyorlardı” dedikleri en kötü sivil yönetimden daha fazla ekonomik karmaşa, darbe dönemlerinde görülmüştür.

Hazine tam takır, kuru bakır bırakılmıştır mesela…

Yatırımın “Y”sini bilmeyenler işbaşındadır…

Rüşvete gerek yok, zaten dilediğini alıyorlardır…

Halka kaşıkla vermeyi içlerinde sindiremeyenler, kendilerine kepçeyi bile az bulup, kazanlarla götürebilecek bir vicdani yapıya sahiptirler…

Darbe yaparken dertlerinin vatan millet Sakarya olduğu laflarını sıralayanlar, vatanı, milleti soyarak Sakarya’ya ulaşmaya çabalarlar…

Her darbe döneminde ülke hem demokrasi açısından büyük bir hezimete uğrar, hem ekonomi açısından…

Elbette ki dış dünyayla ilişkiler, kurum ve kuruluşların yönetilememesi, itibar kaybı, yerlerde sürünen bir ülke görüntüsü ve Afrika’nın balta girmemiş ormanlarındaki kabile yönetimlerinden daha kötü bir dikta rejimi…

Bütün bunların üzerine bütün insanlığı şok edecek hortumlamalar…

Oysa asker, darbe yaparken, sivillerin hortumladığını da söyler…
Ama hiçbir sivilin 170 ton altını buhar edip uçurması ne görülmüştür, ne duyulmuştur…

İşgal orduları gibi yurdun dört bir yanına dağılıp, yaptıkları her türlü melanetin yanına talanı da ekliyorlardı.

Ve bir de hazinede bir şeyler oluyordu…

İddiaya göre 12 Eylül darbesinde hazinede 170 ton altın vardı…

Buhar olup uçan bu altınların akıbeti bugüne kadar belli olmadı. Tıpkı diğer akıbeti belli olmayanlar gibi…

Postmodern olduğu söylenen 28 Şubat’ta bile hortumları saymazsanız, bu ülkeye maddi zararları 300 milyar gibi korkunç bir paradır…

Ve her darbeci, ülkeyi kurtarma adına yola çıktıklarını söylerler…

Eskiden eşkıyalar da o şekilde yola çıkarmış…

“Bir farkınız var mı?” diye darbecilere sormak isterdim ama yanlış bir soru olur. Çünkü hiçbir eşkıya, yaptıkları zulmün üstüne sayması bile mümkün olmayan bir serveti alıp kaçamaz…

Eşkıyaya bile rahmet okuttunuz ya…

Twitimden seçmeler

İndirimli ürünler gibisin. Kaliten vasat, fiyatın da sahte. Paketi açmaya cesaretim yok.

twitter.com/naifkarabatak

8 Nisan 2012 Pazar

Kongrelerin parmak adamları


Siyasi partilerde kongrelerin aslında neden yapıldığı çok açık; yasal zorunluluk. Eğer böyle bir zorunluluk olmazsa hiç kimsenin kongreye yapacağını sanmıyorum. Bu benim bir öngörüm değil, “babadan evlada” geçen uygulamaların yansımasıdır.

Bu bilinmesine rağmen de siyasi partilerde kongrelerin bir yenilenme aracı olduğu söylenir.

Söylemek de çok hoştur hani…

Demokrat olduğunuzu söyler, baskı yaparsınız mesela…

Özgürlüklerden yana olduğunuzu söyler, her şeyi kısıtlamak için cansiperane uğraş verirsiniz.

Farklı fikirlere tahammüllü olduğunuzu söylersiniz, en ufak eleştiride “topuğa sıkmayı” bile düşünürsünüz…

Koltuk sevdalısı olmadığınızı söylersiniz, memlekette sizden başkası yokmuş gibi her kongrede isminizin olması için “ayak oyunları” yaparsınız…

Partide nefer olarak çalışmaya hazır olduğunuzu söylersiniz ama hep “bir numaraya” oynarsınız…

Demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğunu söyler, padişahlık uygulamasını tercih edersiniz. Sizden sonra oğlunuz vardır, kızını vardır…

Partilerin “ihale takibi” yapılmayacağını deklare edersiniz ama yönetim kurulunun tamamına yakını -nasıl oluyorsa- “müteahhit” olur, görev süresi boyunca da ihale peşinde koşan üyelerin meziyetlerini öğrenirsiniz…

İstişarenin ne kadar önemli bir şey olduğunu söyler, tek başına karar almanın keyfini sürersiniz…

“Benden daha iyi yapacak gelsin” diyerek asıl amacın partiye ve millete hizmet olduğunu söylersiniz ama nasıl oluyorsa sizden daha iyi yapanını aramaya kalkmadığınız gibi geleni de diskalifiye edersiniz…

Peynir gemisinin lafla yürümeyeceğini iyi bildiğinizden, görüntüyü kurtarmanın daha iyi olduğunu düşünürsünüz ve bol keseden atar durursunuz…

Ve sonra bir kongre daha gelir…

Alırsınız elinize listeyi…

Dört dönemdir “demirbaş” isimler görürsünüz…

Üç dönem aynı soyadın, devamına tanıklık edersiniz. Babadan oğula geçmiştir…

Bir başarı gösterdiği için değil “benim elim olsun” diye düşünülerek önerilen isimlere rastlar, kişilik sorgularsınız…

Sonra her vekilin adamı olduğu gibi, her vekilin muhalifini de bulmanız gerekir…

Bakarsınız vekiller bastırmıştır, belediye başkanı bastırmıştır, belki partinin genel merkezi bastırmıştır ve size başka çare bırakmazlar…

Alırsınız elinize kalemi, önce sayı arttırırsınız…

Çok zor değil ya, 40 kişilik bir yönetiminiz varsa bunu 50 yaparsınız, 60 edersiniz…

Maksat, vekilin de hatırı kalmasın, belediye başkanının da…

Elbette ki herkesin bir hesabı vardır ve gün gelince kendi lehine parmak kaldıranları ararlar…

Onların “parmak”a ihtiyacı varsa, sizin aday olmanız halinde de “parmak”a ihtiyacınız olacak ve “parmak adamları” yazmanız gerekecek…

10 kişi çıkarırsınız, 20 kişi eklersiniz…

Ve alın size yenilenme…

Hani kongreler yenilenme aracıydı ya, yoksa unuttunuz mu?

Zaten vekiller de “önerdiğim adam bu işi iyi yapacak” diye öneride bulunmaz.

(İstisnalar da kaideyi bozmaz.)

Önerilen her isim, “sözümden çıkmaz”dan öteye bir şey değildir…

“Ben deyince el kaldıracak” diye düşünülüyorsa “zamanı geldiğinde” çok işe yarayacağı kesindir.

Öyleyse ağızlara bir parmak bal çalmak gerekir ve bir unvan yüklemek icap eder…

Al sana yönetim kurulu üyesi…

Üstüne de (çooook sayıda olan) bir de başkan yardımcısı unvanını ekledik mi, değme keyfine…

Artık sağa sola hava atabilirsin.

“Ben şu partide başkan yardımcısıyım” da diye bilirsin, “yönetim kurulu üyesi” de…

Hele bir de iktidar partisiyse var ya, yok ben söyleyemeyeceğim, içim elvermedi, açılan kapıların sayısını hesaplamakta zorlanacak, alacakları ihalenin miktarını yazmaktan korkacağım…

Bir kazan bal gerekiyorsa, bir parmak bal çalmaktan kaçınmamak gerekiyor.

Kaz gelecek yerden “tavuk” esirgemek mümkün mü?

O zaman, potansiyel muhaliflere de unvan verin…

Eski aday adaylarını kırpıp kırpıp yönetim kurulu üyesi yapabilirsiniz mesela…

Daha önce başarısızlığı ispatlanmış ama “olması, olmamasından hayırlıdır” diye düşüneceklerini de ekleyeceksin…

Hâsılı ayak bağı olacaklara unvan vereceksin…

“Pabuç gibi dili çıkacakları” susturmanın yolunu bulacaksın…

Ve tabii ki “kesintisiz itaat edecek” adamlarını yerleştireceksin…

Demokratlık bunu gerektirir…

(Yine istisnalar kaideyi bozmaz ve sırf kendi başarısıyla gelenler bunun dışındadır ve asıl arzulanan da budur.)

Zaten kongreler bu nedenle bir yenilenme aracıdır, taze bir kandır, yeni bir sestir, yeni bir soluktur… (Biz söyledik, siz de inandınız değil mi?)

Her şey bir yana bir partide il başkanı ve ilçe başkanından ötesi teferruattan ibaretse bu kadar kargaşanın, didişmenin, ince hesapların, ayak oyunlarının ne yeri var?

Yoksa var mı?

Hadi belki de “benim adım olsun, süs diye dursun” diye düşünenler de vardır…

Twitimden seçmeler

Üç kuruşa bedenlerini satanlardan daha korkunç olanı ruhlarını satanların olmasıdır.

twitter.com/naifkarabatak