5 Nisan 2012 Perşembe

Başbakan yine aldatıldı


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan teşvik paketi, genelde olumlu karşılandı. Bir iki istisna ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in müdahalesini saymazsak ve bir de başbakanın bir kez daha yanıltılmasını…

Bakan Çelik’in müdahalesini, başbakanın yanıltılmasını sonraya bırakarak, paketle ilgili ayrıntılara değineyim.

Geçen dönem teşvik paketine duyulan tepkilerin yerini ufak tefek eleştirilerin alacağını düşünüyorum.

Özellikle doğu ve güneydoğu, teşvik için “cazibe merkezi” konumuna getirilse de birçok yatırımı “nerede yaptığına bakılmaksızın” teşvikten faydalanılacak.

Bu açıdan işverenin teşvik paketinden memnun olduğunu söylemek mümkün. Peki ya vatandaş?

Doğaldır ki, işverene yapılan teşvik, işsize yansıyacak.

Dikkat ederseniz çalışana demedim, işsize dedim.

Teşvik paketinin en önemli kalemleri, muafiyetler ve indirimler…

Bu KDV’den tutun da, SSK primine kadar birçok maliyeti yüksek ödemeleri kapsıyor. Neredeyse bütün bölgelerde yatırım yapanların “SSK işveren katkısı”nı devlet ödeyecek. Altıncı bölgede ise “işçi payını” da devlet ödeyecek.

Bunun “olumlu yansımasını” çalışan elbette hissetmeyecek. Çünkü işverenin ödeyeceği maaş değişmeyecek ama devlete ödeyeceği kasasında kalacak.

Bu açıdan bakıldığında özel sektörde çalışanlar, “fazla para” alma hayalini bir kenara bıraksın.

Ancak işsiz için bir umut olduğunu söyleyebilirim.

İşadamının olumlu bulduğu teşvik, beraberinde yeni yatırımları getirecek ve bu da yeni istihdam alanlarını doğuracak.

İstihdam artınca, ekonomi canlanacak, piyasa hareketlenecek ve bölgeye yönelik farklı yatırımlar görülecek.

Bütün bunlar birbirine bağlantılı.

Nasılsa ekonomi, işadamının memnuniyetine bağlı…

Daha az vergi ödeyecekse, daha çok yatırım yapılması kaçınılmazdır ama tabii ki “güvenlik” önemli.

Teşvikte aslan payı doğu ve güneydoğuya verilmiş olsa da, terör sorunu yatırım yapılamayacağı riskini de beraberinde getiriyor.

Bölgenin kalınmasını istemeyenler, bölgeye yatırım gelmesini de istemez.

Bugüne dek doğu ve güneydoğunun kalkınmamasının temel sebeplerinden birisi terör sorunuysa, bir diğeri buna bağlı olarak kalkınmamış bölgenin kolay yönetilebileceği veya güdülebileceği nedeniyledir.

Teşvik paketinin ayrıntılarına baktığımızda, geçen dönem yapılan hataların en aza indirildiği, il bazlı gelişmelere uyulduğu görülüyor ve temel fikir ise daha çok yatırım olarak gözüküyor.

Bakan Çelik’in müdahalesini saymazsak, bütün illerin gelişmişliğine titizlikle uyulduğu gerçeğiyle karşılaşırız.

Hatırlarsanız, üçüncü teşvik paketinde hiç olmayacak kadar tepki gösteren iller oldu. Bu illerin başında ise Adıyaman geliyordu.

Gelişmişlik sıralamasında sonlarda yer aldığı halde, üçüncü teşvik paketinde “zengin iller” kategorisinde değerlendirilmiş ve yatırımlardan yeterince nasiplenmeyeceği için büyük tepki gösterilmişti. Adıyaman’ın tepkisi, kısa sürede Ankara’da yankı bulmuş, başbakanın “bir kez daha arştırma”sına sebep olmuştu.

Ve sonuç anlaşıldı ki, kendi koltuğunu kaybetmek istenmeyen yerel yöneticilerin “şişirmesi”, Adıyaman’ın bir dönem kaybına sebep olmuştu.

Dördüncü teşvik paketinde buna daha dikkat edileceğini umuyordum ama yanıldım.

Beni yanıltan ise “Faruk Çelik farkıydı”.

Teşvik paketinde bakanı olan illere bakan da bulundu haliyle…

Şanlıurfa bunlardan birisi ve en önemlisi…

Geçen dönemki haksızlığına rağmen Adıyaman, bu dönem beşinci bölgeye alınmış, teşvikte de önemli bir ivme kazanacak hale gelmişti.

Ancak, 15 il, teşvikte “aslan payı”nı alacak konuma yerleştirilmişti.

Altıncı bölge diye nitelenen son grupta, Ağrı, Ardahan, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Hakkâri, Iğdır, Kars, Mardin, Muş, Siirt, Şırnak ve Van vardı.

Bir il daha vardı, o da Şanlıurfa…

Oysa 14 il ile aynı ekonomik göstergeler, Şanlıurfa’yla hiç uyuşmuyor, daha çok Adıyaman’la benzeşiyordu.

O zaman, Adıyaman’ın olması gerektiği yerde Adıyaman’dan çok daha ekonomisi güçlü Şanlıurfa’nın olması, Bakan Çelik’in farkıyla anlatılabilirdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hiçbir ile özel muamele yapmadıklarını söylerken, Adıyaman-Şanlıurfa’yı da kıyasladı mı bilemiyorum.

Eğer geçen seferki gibi başbakan bu defa da yanıltıldıysa burada sorgulanması gerekenlerin olacağı çok açık.

Beşinci bölgeyle, altıncı bölge arasında çok fazla bir fark olmamasına rağmen, özellikle SSK priminin tamamının devlet tarafından karşılandığı altıncı bölgenin çekiciliği ortaya çıkar.

Ve Şanlıurfa, bu kategoriye verilere bakılıp, “hak ederek” aldıysa sorun yok ama “bir yer değiştirmeyse” başbakanın “yine aldatıldım” diye sorgulamasının tam zamanı.

Twitimden seçmeler

Alt yazılı filmler gibisin. Filmi izlemek isteyince ne dediğini anlayamıyorum, yazıyı okumak isteyince filmi kaçırıyorum

twitter.com/naifkarabatak

4 Nisan 2012 Çarşamba

Önemli olan zihniyet değişimi


Dün 12 Eylül darbesi yargılanmaya başlandı. Ankara Adliyesi, belki de tarihinde ilk kez böyle bir duruşmaya şahitlik ediyordu.

Beklenildiği gibi Kenan Evren’in, yüreği, yargının karşısına çıkmaya yetmedi.

“Kolum kırıldı” dedi, biz de inandık. (Rahmetli ninem olsaydı, “yalansa essah ola yavrımmmm” derdi.)

Oysa sadece Adliye’de değil, ülkenin dört bir yanında kendisini bekleyenler vardı…

O günden bugüne değişen ülkeyi göstereceklerdi…

Karşılarında tir tir titreyen bulamayacaktı…

“Sıhhatin nasıl paşam” diye kuyruksallayanlar da olmayacaktı.

Selama duran kimseyi göremeyeceği gibi, “yolu açanlar” da saygıdan değil, “ifade vermesine fırsat” için kenara geçeceklerdi…

İğrenenlerin yüz hatlarını görme şansı olacaktı…

O gün işkence edilenlere rastlayacak, belki “gözlerindeki nefreti” görme şansını elde edecekti.

Kiminin gözünde ise bir hasret olacaktı, kaybettikleri yakınlarını arıyormuş gibi bir bakış yakalayabilecekti.

Her şeye rağmen özgür insanlar olacaktı orada…

Bütün dayatmalara karşı duranların nasıl olduğuna şahitlik edecekti…

Farklı fikirdeki insanların darbecilere karşı nasıl tek yürek olduklarını görebilecekti.

Kısaca acı görecekti, nefret görecekti, iğrenmeye tanıklık edecekti ama göremeyeceği bir tek şey vardı, o da sevgi…

Evren ve saz arkadaşları, asla kendilerine sevgiyle bakan bir çift göremeyecekti…

Paralı avukatları bile o bakışı fırlatamayacak, yüreklerine su serpemeyecekti.

Kaçırdılar tabii…

Bütün bunları göremediler, kaytardılar.

Nereye kadar kaytaracaklar, birlikte göreceğiz.

Konu bu değil elbet…

O gün Adliye’nin önüne doluşanlar, sırf nefretle bakmak için orada değillerdi.

Bütün siyasi görüşten, toplumun farklı katmanlarından, her düşüncede, her inançta, farklı ideolojilerde olanların gözü, kulağı Ankara Adliyesindeydi.

Aslında hiç kimsenin, 90’ını geçmiş, hayatın son demlerini yaşayan, eli ayağı tutmayan birisinin alacağı cezayı umursadığını sanmıyorum.

Doğrusu benim böyle bir beklentim olmadı. Bir süredir ülkede darbecilere karşı duyulan öfke, onlara verilen en ağır cezaydı zaten.

Bu tepkilere, dün Ankara Adliyesi’nde görülen dava, tuzu biberi oldu.

Dünkü yazımda da söyledim, bu davanın “tüm vatandaşlara açık” bir şekilde yapılması taraftarıyım. Bu isteğim, alacakları cezayı duyup hoşnut olmanın ötesinde bir şey.

Yapılan insanlık dışı davranışlara ne cevap vereceğini duymaktı.

Darbeyi olgunlaştırma adına yasal olarak üstlendiği görevi yapmamanın ötesinde, provoke olaylara ne cevap vereceğiydi.

Kanunsuz, uygunsuz ve hainlikle eşdeğer bulunan suçlamalara karşı nasıl bir savunma yapacaktı ve bunu yaparken de yüz hatlarının alacağı şekil önemliydi…

Kuşkusuz bundan çoğunluğun alacağı hazzı ben de alacaktım.

Ama esas mesele bu değil elbet.

Kamu kurumlarında görev yapanların, görev alanını bilmeleriyle alakalı bir şey…

87 yıldır çeşitli sürelerde “müdahale” etmeyi kendilerine hak bile silahlı kuvvetlerin, böyle bir hakkının olmadığının farkına varmalarıdır.

Herhangi bir kurumdaki memurdan farkı olmayan silahlı kuvvetler mensuplarının, görev alanını bilmesi ve ona uygun davranmasının şart olduğunun anlaşılması gerekiyor.

Elinde silah olunca, yasayı çiğneme gibi bir hak, hiç kimseye verilmemiştir.
Herhangi bir kurumda çalışan memur veya üst düzey bir görevlinin “darbeye teşebbüs” etmesi, nasıl “çılgınca” bulunacaksa, “elimde silah var” denilerek kendilerinde hak olduğunu sananların anlayışının da çılgınlık olduğu bilinmeliydi.

Kısaca diğer kurumlarda olduğu gibi silahlı kuvvetlerinde de bir değişimin algılanması gerekiyordu.

Yapısal değişiklik her zaman mümkündü ama asıl istenen o değildi, anlayışın değişmesi gerekiyordu. Asıl bir zihniyet devrimi yaşanmalıydı ve darbelerin en güzeli de buydu…

Dün, gözünü ve kulağını Ankara’ya dikenlerin esas gayesi, bundan sonra darbeye niyetlenenlerin olmamasıydı.

Kendisini ülkenin sahibi sanıp, kendisinden başkasını suçlu görmenin sağlıklı bir insanın düşünce yapısı olmadığı anlaşılmalı, bu hastalıklı düşünceden vazgeçilmeliydi.

Ve TSK’ın modernleşmesinden, güçlenmesinden çok daha önemli olanın zihniyet değişimi olduğu artık bilinmeliydi.

Çok zor olmamalı, diğer kamu görevlileri ne yapıyorsa, onlar da onu yapacaktı.

Twitimden seçmeler

Adaletsiz vergilerin olduğu bir ülkede, gelen her zam, çok daha fazla adaletsiz demektir.

www.twitter.com/naifkarabatak

3 Nisan 2012 Salı

Bu yargılama açık yapılmalı


Bugün, Türkiye tarihinde önemli bir ilk yaşanıyor. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 12 Eylül darbecileri yargıya hesap verecek. “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” suçlamasıyla karşılaşacaklar.

İşin ilginç yanı, onların kaleme aldırdığı 82 darbe anayasasının önemli bir bölümü yürürlükteyken, bu dava görülecek. Bu ayıp da bize yetecek.

Dava nasıl olacak doğrusu çok merak ediyorum.

Bir komedyaya dönüştürülmek mi istenecek, trajikomik bir olay gibi mi lanse edilecek, yoksa “bizi çağırdılar geldik” diyerek karanlık güç odaklarını ve karanlık medyayı mı suçlayacaklar?

Darbe yapıldı, o kesin…

İsnat edilen suç, bir iddiadan ibaret değil.

Meşru bir hükümet alaşağı edilmiş, kanunlar hiçe sayılarak görev kötüye kullanılmış, hatta makamlar işgal edilmiş. Atama kuralları, seçim yasaları bir kenara itilerek “ben dedim oldu” gibi bir kanun yürürlüğe konulmuş.

Bütün illere vali, belediye başkanı, kurum amirleri ve memur atamışlar ve bunlara karşın da hak ettikleri koltuktan kaldırılan ve mağdur edilen insanlar olmuş.

Ülkenin dört bir yanına işgal ordularının bile yapamayacağı adiliklerin sahneye konulmasına fırsat vermişler…

Masum insanlara işkence edilmiş, çile çektirilmiş, ırzlarına geçilmiş, yakınlarının gözü önünde aşağılıkça zulümler reva görülmüş.

Sadece bu değil, bir korku toplumu oluşturulmuş…

Yeni yetme bir asker, koca bir kenti titretmeye başlamış.

Bizlerin vergisiyle alınan silahları bizlere doğrultmuş…

İnsanlara dışkı yedirecek kadar aşağılık işler yapmışlar.

Yaşlı dememiş, çocuk dememiş, genç veya ihtiyar demeden kadın-erkek herkese en adi muameleyi layık görmüşler.

Askerin içinde direnenlere de aynısını yaparak, bütün bir orduyu işgalci durumuna düşürmüşler.

Cezaevleri dolmuş taşmış, ülke adeta açık cezaevi konumuna getirilmiş.

Yolsuzluklar, arsızlıklar, hırsızlıklar ve şerefsizlikler ulu orta yapılmaya başlanmış.

Sonra “sivilleşiyoruz” denilerek yasa yapılmış.

Kimse danışmadan, kimsenin görüşüne gerek duymadan…

Seçime gidilmiş, “Hayır oyu çıkarsa bu köyü yakarım” tehditleri arasında…

Ve yüzde 92’yle anayasayı kabul ettirmişler…

Kimi “cehennem olsunlar” diyerek oy vermiş, kimileri korkudan evet demek zorunda kalmış.

Bütün bunlar biliniyor elbet…

Yani gizli saklı değil.

Sadece yeni neslin havsalası almıyor o kadar.

Aslında gençler çok haklı…

Ülkenize karşı darbe yapan hainleri barındıracaksın, maaş vereceksin, bütün imkânları sunacaksın.

Onların hazırladığı anayasa değişmesin diye canını dişine takanlar olacak.

Daha henüz olan bir değişiklikte, 28 Şubatçıların yaptığı pislikler temizlenmesin diye meydanlara çıkanlar bulunacak ve o gençler, darbecilerin hainliğine karar kılacak.

Bu çelişkiyi anlamak çok zor; Çelişkiyi ortaya koyanların “siyasi parti” veya “sivil inisiyatif” olduğunu söylemek de çok zor.

Bütün bu zorluklar içerisinde darbeciler yargılanacak…

Hem de kendi anayasalarıyla…

Değişen birkaç madde onları yargılamaya yetti de arttı bile.

Bugün görülecek dava bu nedenlerle çok önemli.

Hem darbecilerin yargılanarak cezalandırılması için, hem darbeye teşebbüste bulunma suçlamasıyla Silivri’de ikamet edenler için, hem de gönlünden darbe yapmayı geçirenler için…

Bu davanın diğerlerinden farkıysa neredeyse -temsil ettikleri bakımından- ülkenin tamamının müdahil olması.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendisini lağveden darbecilere karşı müdahil olacak.

Hükümet de müdahil olanlar arasında. Meşru bir hükümeti alaşağı ederek hak etmedikleri koltukta oturmuş, hak etmedikleri unvanları gasp etmiş ve hak etmedikleri maaşları almışlardı.

MHP, BDP, BBP, EDP, MTP gibi birçok parti, dernek, sivil toplum kuruluşu, kişi ve kurumlar müdahil olacak.

En ilginci ise CHP’nin müdahil olması.

Bir taraftan darbeye teşebbüsle yargılananların avukatı olacak, diğer yanda darbe yapanların yargılanmasında müdahil. Tam Kemal beye göre bir ikilem doğrusu…

Müdahil olanların toplamına bakınca, neredeyse ülkenin tamamı, bu davayla direkt ilgili. Kiminin annesi, kiminin babası, kiminin evladı veya siyasi görüşü, düşüncesi, inancı, onuru, haysiyeti, şerefi bir şekilde etkilenmiş, olumsuzlukların acısını yaşamışlar.

O zaman bu yargılamayı gizli kapaklı yapmaya gerek yok.

Canlı yayınla tüm ülkeye verilmeli.

Bütün bir ülkeyi açık cezaevi yaptıkları gibi, bütün bir ülkede ve aynı anda yargılanmalılar.

Gelin bu davayı canlı yayınlarla ülkenin dört bir tarafına yayın.

Suratlarındaki ifadeleri bu ülkenin tamamının görmesi lazım.

Savcının, hâkimin, avukatların her sorusunda yüzlerindeki mimikleri izlemek istiyorum.

O zevk bile yeter…

Twitimden seçmeler

Önemli gördüğümüz çok şeyin, aslında hiç bir öneminin olmadığını anladığımız zaman hayat çok daha güzel olacaktır.

www.twitter.com/naifkarabatak

2 Nisan 2012 Pazartesi

Hükümetler zamla gelir, zamla gider


Bizde uzman çok! Her konuda, her alanda üstün liyakat alacak uzmanlarımız var. Ekonomi uzmanlarımız var mesela, yasa uzmanları, deprem uzmanları, siyaset uzmanları ve elbette ki tasarruf uzmanları. Hepsi “günü gelince” konuşanlardan...

Bugünlerde tasarruf uzmanlarımız sazı eline aldı ve tellere dokunmaya başladılar. Doğalgaza zam geldi, o zaman nasıl tasarruf ederiz diye tüyo veriyorlar.

Elektrik zamlandı ya, daha az elektriği nasıl kullanır, devlete daha az para nasıl öderiz diye ipucu veriyorlar.

Suya zam gelse su uzmanlarımız devreye girecek; suyu israf etmeyecek, cebimizi koruyacak altın tavsiyede bulunacaklar.

Benzine zam gelse, frene daha az basmayla ne kadar benzin tasarrufunda bulunacağımızı söyleyecekler. Kömüre gelse öyle, sebzeye, meyveye.. velhasılıkelam neye zam gelirse gelsin, nasıl daha az ödeyeceğimiz, ne kadar tasarruf edeceğimizi detaylarıyla anlatırlar…

Bir de fırsatçı mucitlerimiz vardır; Her zamda, monte ettikleri bir cihazla zammı size iade edebilirler. Daha az elektrik yakan, daha az benzin tüketen, daha az şunu yapan, bunu yapan diye…

Gündemde elektrik zammı var. Öyleyse nasıl daha az elektrik yakacağımızı, daha az para ödeyeceğimizi öğütleyenler ekranlara çıkar, gazetelerin sayfalarında kendilerine önemli yer bulurlar.

Mesela çay-kahve yaparken içeceğiniz kadar su kaynatabilirsiniz. Çamaşırları yüksek ısıda yıkamayın, buzdolabındaki sıvı yiyeceklerin üzerini kapatın. Dondurulmuş gıdaları derin dondurucudan 1 gün önce çıkarıp buzdolabınıza koyun. Fırın ve diğer ısı kaynaklarından uzakta olsun ki, serin kalmak için çok fazla çaba sarf etmek zorunda kalmasın. Hani fırın uğraşıp duracak “serinlenmek istiyorum, serinlenmek istiyorum” diye. Böylece çok daha fazla enerji harcayıp, yorulacakmış garibim.

Buzdolabı duvardan uzak olsun, çevresi, hava sirkülasyonunu etkileyen maddelerden de uzakta olmalı. Unutmayın, elektrikli cihazlar düğmesinden kapatmadığınız sürece enerji harcar. Cep telefonunuzu bile şarj ettikten sonra prizde bırakmayın, ne olur ne olmaz. Alimallah bir kuruşluk elektrik fazla harcarsınız da bütçeniz allak bullak olur.

Bütün bu önlemlerin doğalgaz için olanı da var, benzin için olanı da. Hatta aracınız LGP’liyse ona da bir çaremiz var. Biz de yok yok, her şey var.

***

Uzmanlarımız sadece hükümetlerin zammına çare olamıyor. Bu konuda henüz geliştirilen bir yetenek söz konusu değil. Siyaset uzmanlarımız bile zam hastalığına çare olamıyor. Ekonomi uzmanlarımızın alanına girmiyor. Sadece iyi niyetli veya şom ağızlı olanına göre değişiyor. Bunda da yandaş ve candaş olanlar olabildiği gibi ölümüne muhalif olanları da var.

Aslında ne ararsanız var. Deprem uzmanları bile “hükümetine göre” konuşma yetisi geliştirmiş. Siz başka uzmanların “hükümetine göre” konuşmayacağını mı sanıyorsunuz veya tasarruf uzmanlarımızın zam gelmeden konuşacağını mı düşünüyorsunuz, yanılıyorsunuz.

Çünkü medya, ekranlarını veya sayfalarını kime ve ne zaman açacağını iyi bilir. Hazır zam gelmiştir, o zaman vatandaşın ilgisini çekmek, reytingleri arttırmak icap eder. O zaman alanında uzmanlara “elindeki işi bırak da gel” deme vaktidir.

Hâlbuki göstergeler böyle değildi. Türkiye, hızla ekonomisi büyüyen ülkelerin ilk sıralarında yer alıyordu. Uzmanlar söylüyordu…

Uzmanlar, ülke ekonomisinin ne kadar büyüdüğünden bahsederken, vatandaşın ekonomisinin ne kadar küçüldüğü üzerine bir tek akıl yürütemiyorlardı. Vatandaş ayın sonunu getiriyor mu, evine ekmek alacak parası var mı, mutfakta kaynayan tencerenin içi dolu mu, boş mu?

Borçlar ödeniyor mu, yoksa hep ertelemeli mi gidiyor yoksa borçlar, bir başka borçla mı kapanıyor?

Bütün bunlar uzmanların ilgi alanına girmiyor. Hem buralar “siyasi” konular ve o zaman siyasi uzmanlarımız konuşmalı. Ama onlar da ekonomiden çok anlamaz. Öyleyse işi ekonomi uzmanlarına havale etmektir. İlginç ama onlar da hassas dengeyi korumak zorundalar. Yatırımcı korkuya kapılmayı sevmez. Keyfini hoş tutmak gerekir, aman canı sıkılırsa yatırım falan yapmaz da ülkemiz batar. El bebek, gül bebek büyümeli falan filan…

Bütün bu ilişkiler, Türkiye’de sağlıklı bir ekonomi ve siyasetin olmamasını sağlıyor. Herkesin bir kaygısı var, gözettiği var, karşı çıktığı var, körü körüne desteklediği var. İlginç ilişkiler zinciri, vatandaşın cebindeki deliği yamayacak bir çare düşünemiyor, düşünmeye fırsatları olmuyor.

Oysa önümüzde tarih gibi kocaman bir gerçek var. Evir oku, çevir oku, ders al, ders ver. Hangi hükümet nasıl kurulmuş, nasıl yıkılmış, nerede zor durumda kalmış, nerede paçayı sıyırmış.

AK Parti’nin iktidara gelişini düşünün. Ülkede hükümet denen bir kurum kalmamış. Ekonomi çökmüş, çalışanın maaşını ödeyemeyecek duruma gelmiş. Zamlar otomatiğe bağlanmış, neredeyse bir günde iki kere zam yapılacak hale gelmişiz. Dolar almış başını gitmiş, İstikrar derseniz yok, uyum derseniz yok, kargaşa derseniz çok.

Bütün bunların üzerine gelen AK Parti, bir umut oldu tüm insanlara ve her seferinde destek verildi, “belki bu sefer” denilerek cebindeki deliği gizlemeyi bildiler.

AK Parti, ekonomik bozukluk ve siyasi istikrarsızlık üzerine gelmişti. Getiren “mağdur” halktı. Getiren o halk, istediği zaman götürmeyi de bilir.

Dikkat edin, ülkedeki bütün iyi gelişmelere, demokratikleşmede atılan adımlara, gasp edilen hakların iade ediliyor olmasına rağmen ekonomi kötüye gidiyor, vatandaş düştüğü perişanlıktan çıkamıyor ve üstüne de çözülemeyen sorunlar nedeniyle istikrasızlık başlayacak görüntüsü veriyor.

2002’de gelen, ilanihaye kalmaz ama uzun kalmak için bir şeyler yapmak gerekiyor.

Tabii böyle bir niyetiniz varsa…

Twitimden seçmeler

Aldığım bir kararla tartışma platformlarında yorum yapmayacağım. Birkaç kendini bilmez yüzünden güzelim fikir jimnastiği heder olup gidiyor.

www.twitter.com/naifkarabatak

1 Nisan 2012 Pazar

Bizim değil, herkesin anayasası


Ülkemizin en büyük ayıbı, kesintisiz bir şekilde antidemokratik dönemlerin ürünü anayasaların yürürlükte olmasıdır.

Bu başlı başına bir sorunken, ikincisi ise “işine geldiği gibi” yorumlama alışkanlığıdır.

Antidemokratik dönemde ve bir dayatmayla hazırlanan, siparişle kaleme alınan Anayasayı hazırlayanlar, “bizim istediğimiz düzenlerde böyle anlaşılacak, halkın istediğindeyse şöyle anlaşılacak” gibi cümleler kurmada pek mahirler.

367 krizi aslında bizlere çok şey öğretti.

Daha düne kadar TBMM’de yeterlik hesaplaması farklıyken, bir gün sonra farklı bir aritmetik işlemin tercih edildiğini gördük.

Öyle elastik cümlelerle anayasa yapılmış ki, 50 yıl boyunca aynı uygulamanın yapılıyor olması, o gün farklı yorumlanmasının önüne geçmedi.

Çünkü o güne dek zaten kendilerinin istediği oluyordu, sorun başkasının seçilecek duruma gelmesiydi.

Bu nedenle de, sivil bir anayasa yapacağız diye aynı hataya düşmemek gerekiyor.

Sivil olsun, bizim olsun, istediğimizde farklı yorumlarız diye düşünülmeden öncelikle anayasanın dili konusunda bir mutabakat sağlanmalı.

Anayasayı yorumlamak için birkaç üniversite bitirmeye, profesör olmaya, yurtdışında yıllarını geçirmeye gerek olmamalı. Anayasayı halkın tüm kesimi okuduğunda anlayabilmelidir.

Aslında Anayasa, detaylandırılmamalı, ana başlıklar ve kısa açıklamalarla yetinilmelidir.

Anayasa, adı gibi olmalı, yasalarda olması gerekenlerle boğulmamalıdır. Birkaç yıl sonra düzeltilecek, ilga edilecek maddelerin anayasaya koyulmasının hiçbir mantıklı gerekçesi yoktur.

Zamana ve zemine göre anayasanın maddeleri uyarlanmaz, yasalarda değişiklik olur ama bizde yamalı bohça gibi bir anayasa var.

Zaten hazırlandığı dönem demokratik ve özgürlükçü bir ortam değil.

Üstüne anayasayı çiğneyenlerin, anayasayı yazma gibi bir handikabı var.

Darbe yapanlar, önce anayasayı ve yasaları çiğnerler. Kendi çiğnedikleri anayasanın üzerine bir anayasa yaparak buna vatandaşın uymasını isterler, saygı beklerler.

Neye, kime, niye saygı?

Bizim olmayan, bizle alakası bulunmayan ve bizim özgürlüğümüz üzerine bina edilen bir anayasa, bizim anayasamız olabilir mi?

Kâğıt üzerinde olabilir gözükse de bunu içime sindiremeyenlerden birisiyim. Vatana ve millete ihanet edenlerin hazırladığı anayasaya sahip çıkmam da düşünülemez, saygı göstermem de.

Sivil anayasa, bütün bunlardan arınmış olmalı. Toplumun her kesimi anayasada kendisine yer bulabilmeli. Aslında anayasa, vatandaşı pek de ilgilendiriyor olmamalı. Bunun için daha az, daha öz ve daha ana başlıklara yönelerek, ayrıntıların yasada bulunması sağlanmalıdır.

Bütün bunları çok kişi söylüyor, çok kişinin yüreğinden geçenlerdir bunlar.

Peki bu meclis yasa yapabilir mi?

Yapamaz diyenlerin yasal bir bir gerekçesi zaten yok ama yapamaz diyenlerin güvendikleri siyasi partiler var. Bu partiler statükonun devamından nemalananlardır. Halka özgürlüğü çok gören, demokratikleşmeyi sindiremeyen, sivil anayasayı özümseyemeyenlerdir.

Mevcut anayasayı bu ülkeye ve bu insanlara layık görenler, milletin temsilcisi olmaktan çok uzak kalacaklardır, bunu iyi düşünmeleri gerekiyor.

Not: Bu yazı Adıyamanlılar Vakfı Dergisi için kaleme alınmıştır.

Twitimden Seçmeler

Yeni eğitim sisteminin bize öğrettiği, bu ülkede darbeciden çok, pisliklerini savunanların olduğudur.

www.twitter.com/naifkarabatak