29 Mart 2012 Perşembe

Konuşmanız gerektiğinde susmayacaksınız!


İnternet Andıcı davasının tutuklu sanığı Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’a mahkeme hâkimi benim de garipsediğim bir soru sordu; Başbuğ’un Kudüs’te ağlama duvarında ne işi olduğuydu.

Elbette Başbuğ’un ağlama duvarında ağlatıp, sızlaması, dövünmesinin İnternet Andıcı veya darbe planıyla bir ilgisi olamazdı. Belki de mahkeme hâkimi sırf merakını gidermek için sormuştur.

Ne için sorarsa sorsun, soruyu şık bulmadım, alakasızdı ve yanlış yöne çekilebilirdi…

Ama “doğru yöne” çekildi…

Hiç değilse kendi açımdan öyle değerlendiriyorum.

Başbuğ, soruya cevap vermedi…

Avukatı ise itiraz etti; sorunun “din hürriyetine aykırı” olduğunu söyledi…

O zaman avukatın bir bildiği vardı, Başbuğ Yahudi’ydi…

Yoksa ağlama duvarında ne işi olabilirdi?

Yahudi olmasını garipseyecek değilim, sonuçta insanlar dini tercihlerinde özgür olmalı.

Ama sadece onlar mı?

Sonuçta bir kamu görevi yapan her hangi bir askerin eşi başörtülü olamıyordu, YAŞ’la atılıyordu.
Onların da dini inancı vardı…

Allah’ın “örtünün” emrine uyuyorlardı…

Namaz kılan ordu mensupları vardı; ilk YAŞ’ta kapı dışarı ediliyor, hiçbir kamu kurumunda da işe giremiyorlardı.

Onların da din hürriyeti olmalıydı…

Babası, kardeşi, annesi, yengesi, teyzesinin kızı, amcasının torunu.. hâsılı yedi sülalesinde dini motifleri üzerinde bulunduran veya ibadet yapanların cezasını çekenler ordu mensuplarıydı.

Din hürriyeti yok muydu?

Askeri hiçbir tesise başörtülü girmek mümkün olmadığı gibi, evine başörtülü bir misafir bile alamıyorlardı.

Oğlunu vatani göreve gönderen anne, kışlada çocuğunu ziyaret edememenin sancısını çekiyordu.

O annenin din hürriyeti yok muydu?

Erkek kardeşini ziyaret etmek isteyen bir abla, eşini ziyaret etmek isteyen bir kadın, oğluna hasret yaşayan anneler, babalar, evlatlar…

Bütün bunların din hürriyeti yok muydu?

Bugüne kadar “namaz kılıyor” veya “yakınları örtülü” belki de “İslam dinine mensup” gibi fişlenenlerin din hürriyeti yok muydu?

Yoksa bütün hürriyet Yahudiliğe mi?

Başbuğ’un hangi dine mensup olması beni hiç ilgilendirmiyor ama Müslüman olsa sadece sevinirdim.

Benim hangi dine mensup olmam, ibadetimi yapıyor olmam veya bir kadının başının örtülü olup olmaması neden bir genelkurmay başkanını ilgilendiriyor?

Senin görev alanında böyle bir şey var mı?

Siz kim oluyorsunuz da kimin ne giyineceğine, neye inanacağına, ibadet edip etmeyeceğine karışıyorsunuz?

Bu küstahlıktır, had bilmezliktir, görevi kötüye kullanmaktır, insanlara hakarettir…

Bu milletin her ferdi, “kahraman ordumuz” diye bağrına bastığı silahlı kuvvetlerin kendilerini “potansiyel düşman” görmesi, nasıl bir psikolojik baskıdır, haberiniz var mı?

Neden, onların istediği gibi giyinmiyoruz, onların istediği gibi düşünmüyoruz diye mi?

Bizim din hürriyetimiz yok muydu?

Sırf bir cemaate mensuplar diye, Erzincan’da insanların evine silah koyup, sonra başsavcıyla bastırma fikrine sahip olanlar, bunu hayata geçirenler, o insanların din hürriyetinin olduğunun farkına varmamışlar mıydı?

Fatih Camisini en kalabalık olduğu zamanda bombalamak, Yahudiliğin bir gereği miydi, görev alanına mı giriyordu?

Minicik yavruları denizaltına doldurup havaya uçurmak fikri de askerliğin görev alanında mıydı?

Ne görev alanında, ne dini bir inanç, ne de insanlıkla bir alakası yoktu…

Bütün bunlar olurken, şık olmayan bir soru karşısında gerilmek nasıl bir duyguymuş?

Cevap verseydi ya.

“Benim inanç özgürlüğüm var, ibadet özgürlüğüm var, din hürriyetim var” deseydi.

Diyemezdi.

Eğer deseydi, sırf inancı nedeniyle ordudan atılanların masumiyeti ortaya çıkacaktı.

Kapıları yüzüne kapanan annelerin feryadının haklılığı salonda inleyecekti.

Aylardır eşini görmeyen yeni gelinin yüreğindeki hasret ateşi salonu kavuracaktı.

Araplar boşuna “Men dakka dukka” dememişler. Çalma kapıyı, çalarlar kapını.

Gün olur, devran döner ve aynı suçlamaya muhatap olursun.

Sen bir şeye inanıyorsan, başkasının da bir şeye inanıyor olacağını düşünecek ve herkesin inancına saygıda kusur etmeyeceksin.

Benim mahkeme başkanının sorusunu şık bulmadığım, gereksiz gördüğüm gibi, sizin de inancı nedeniyle mağdur ettiklerinizde aynı tepkiyi gösteriyor olmanız gerekirdi…

O gün yapmazsanız, bugün susarsınız.

Tıpkı ağlama duvarında başınızı duvara yasladığınız gibi.

Twitimden seçmeler

Koltuğun dolu olmasıyla boş olması arasındaki fark, dolduranın hizmet ediyor (değer katıyor) olmasıdır. Değilse orayı taşla da doldurabilirsiniz...

www.twitter.com/naifkarabatak

28 Mart 2012 Çarşamba

Çekin polisi, sorun olmaz!


Demokratikleşmenin en büyük kanıtı sokaklardadır, meydanlardadır, toplumsal olaylardadır. Ancak, AK Parti döneminde ne kadar demokratik adım atılmış olursa olsun, bunu toplumsal olaylarda gözlemlenmemesi bir garabet örneğidir.

Eğitim sisteminde 28 Şubat artıkları temizleniyor.

Hali üzere 28 Şubat savunucuları da artıklardan kurtulmak istemiyor.

Kurtulmak isteyenlerin hakkı olduğu gibi, kalsın diyenlerin de demokratik bir hakkının olmasından daha doğalı olamaz.

Elbette 4+4+4 sistemini savunanlar olacağı gibi 8 yıllık kesintisiz eğitim kalsın diye tepki gösterecek ve direnecekler de olacaktır.

Herkesin kendisini ifade etme hakkı varsa, tepkilere de hoşgörüyle yaklaşmak gerekiyor.

CHP, Salı günü grup toplantısını Tandoğan meydanında yaptı, kıyamet kopmadı.

Zaten katılım nedeniyle yaşadıkları şok, halkın 28 Şubat artıklarına prim vermediği yönündeydi.

Bir şekilde meydana çıkmak, kendi boylarının ölçüsünü almaktır da…

28 Şubatın kuralları kalsın isteyenlerden birisi de KESK…

Kamu Emekçileri Sendikası da dün Tandoğan meydanını seçti..

Türkiye’nin her tarafından giden KESK üyeleri, yaklaşık 2 bin kişiyle protesto yapmak istedi, polis müdahale etti…

Polis olmasaydı ne olurdu?

Basın açıklaması yapar, bir iki slogan atar ve dağılırlardı.

Polis müdahale edince ne oldu, ortaya çirkin görüntüler çıktı.

Bu işi bir türlü yapamıyoruz…

Vatandaşın demokratik her türlü tepkisine aynı hoşgörüyle yaklaşmak gerekiyor.

Birisi savunacak, birisi karşı çıkacak ve sonuçta meclisin dediği olacak.

Demokrasi dediğiniz böyle bir şey değil mi?

O zaman müdahale ne demek oluyor?

Niye müdahale ediliyor, polis olmayınca olmuyor mu?

Yolların yürümekle aşınmayacağını, gök kubbenin bağırmakla yıkılmayacağını, devletin bir iki sloganla alaşağı edilmeyeceğini hepimiz biliyoruz ve bu korkunun sağlıklı bir korku olmadığının da farkındayız.

Aslında hepsini biliyoruz ama “koruma içgüdüsü” hastalık haline gelmeye başlayınca sorun çıkıyor.

Üç kişi bir araya geldiğinde ülkenin yıkılacağını sanma gibi bir paranoyanın içine gömülmüş kalmışız.

Herhangi bir derneğin basın açıklamasında bile, katılımcılardan daha fazla polisin olması, güvenlik tedbiri almaya dönük bir uygulama değil, “korkuların paranoya dönüşmüş hali”dir.

Nevruz kutlamasında da, 1 Mayıslarda da, herhangi bir partinin veya sivil toplum örgütünün açık hava toplantılarında da aynı görüntüleri yaşarız.

Neden korkuluyor?

Çıksınlar meydanlara, bağırsınlar, çağırsınlar, diyeceklerini desinler…

Güzel şeyler söylemişlerse dikkate alınsın…

Kötü söz söylemişlerse bu sadece kendilerini bağlar ve meclis kendi yoluna gider.

O zaman korku niye?

Dün KESK üyelerine müdahalenin mantıklı bir açıklaması var mıdır?

Orada polis olmasaydı tek bir sorun çıkar mıydı?

Barikat kurmak, tanklarla, toplarla, tüfeklerle insanları korkutmaya çalışmanın demokratik ülke olmayla bir ilintisini kuran var mı?

Unutulmasın ki, vatandaşın hakkını vermek lütuf değildir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunlarla belirlenir ama polis baskısı, barikatlar, zırhlı araçlar, gaz sıkmak, gözleri yaşartmak, farklı düşünenlerin düşüncelerinde bir gram değişiklik yapmayacağı gibi aksine devlete karşı düşmanlık beslenmesine de neden olur.

Bırakın insanlar meydanlara çıksın.

Bırakın sloganlar atılsın, görüşler ifade edilsin, gövde gösterileri yapılsın.

Hiç kimsenin bundan gocunmasına, korkmasına, ürkmesine gerek yok.

Meydanlar, insanlar içindir.

Bir yerde görüş varsa karşı görüşün olmasından doğalı da olamaz.

İnsanların görüşlerini ifade etmesi, bunu meydanlarda veya kapalı yerlerde söylenmesiyle alakası yok.

Tedbir almak başka bir şeydir “susturmaya” çalışmak başka şey.

Polisin yaptığı “susturmaya” çalışmaya benziyor.

Ne kadar baskı, o kadar çirkin görüntü…

Ne kadar tedbir, o kadar başıboşluk…

Ne kadar sıkarsanız, o kadar sıkılırsınız…

Bu görüntüler demokratlaşan ülkeye yakışmıyor…

Twitimden seçmeler

Yeni bir savunma başlamış, “onlar da yapıyorlardı” Hâlbuki birisinin, bir grubun, cemaatin yanlış yapması onu asla meşrulaştırmaz.

www.twitter.com/naifkarabatak

27 Mart 2012 Salı

Grubumuzu toplayamadık, dağılalım arkadaşlar!


İçi timsahlarla dolu bir nehrin kenarında verilen partide herkes keyfince eğlenmekte, içkiler su gibi içilmektedir. Kalabalık kendinden geçmiş bir vaziyetteyken, bir anda “nehre çocuk düştü!!!” çığlıkları ortalığı inletir ve o anda birisinin nehre atladığı görülür.

Timsahlar taze yemi görmenin zevkiyle çocuğa doğru akın ederler, ama meçhul kahraman çocuğu kaptığı gibi davetlilerin yanına bir çırpıda yetiştir.

Gazeteciler flaşları patlatır, kameraları çalıştırır ve mikrofona meçhul kahramanın konuşması için uzatılır. Bunun için de hep birlikte kahramana doğru yönelirler ama kahramanımız hiç oralı olmaz, gözünü ileriye dikmiş, şaşkınlıkla bir şeyler aramaktadır.

Ne aradığı, kime baktığı sorulur ve o da “beni nehre atanı arıyorum” diye cevap verir…

Hani fıkraların sonunda bir şey söylenmez, yorum yapılmaz, açıklamaya gerek duyulmaz. Fıkradır işte, gerisi dinleyicinin anlayışına veya anlatılan konunun izahına kalmıştır…

Sadece şu söylenebilir, meçhul kahramanımız, zorlama kahraman olmuştur…

***

28 Şubat’ın son artıklarından birisi de 8 yıllık kesintisiz eğitimdi.

Hiçbir bilimsel gerçeğe dayanmayan, kin ve nefretle hayata geçirilen bir sistemdi.

Amaçları İmam Hatipleri yok etmekti.

O kadar gözleri dönmüştü ki, bunun için diğer meslek liselerinin de heba olmasını göze aldılar.

Öyle gözleri dönmüştü ki, ilkokulla ortaokul öğrencilerini aynı okulda okutacak kadar beyinden yoksundular…

Ve şimdi darbe dönemi yok, onlar yargıya hesap veriyor, nedense hepsi de Ergenekoncu çıktı…

Ülke normalleşmeye başlayınca darbe artıklarından da teker teker kurtulmaya başladık.

Kinle, nefretle, karınlarındaki kurtla hazırlanan dayatmalar birer birer yok oluyordu.

Bunlardan birisi de 8 yıllık kesintisiz eğitimdi ama buna karşı çıkan vardı.

Darbecilerin nasıl hazırladığını bildikleri halde sanki “cumhuriyetin temel ilkesiymiş” gibi savunmaktan sıkılmayanlar oldu.

Haliyle CHP ise en sert tepkiyi gösterenler arasındaydı.

Bunun içinde bu haftaki grup toplantısını buna ayırdığını açıkladı…

Ama halkın 4+4+4’e çok tepkili olduğunu düşünerek, grup toplantısında izdiham olacağını sandı. Sonra meclis karışır diye düşünerek farklı bir çözüm üretti.

CHP, grup toplantısını TBMM’de kendilerine ayrılan yerde değil, meydanlara çıkmayı kararlaştırdı…

Tandoğan meydanını seçtiler.

Aklı kim vermişse “müthiş fikir” diyerek ortaya bir kahraman atmış…

Kemal bey de bu fikre kanarak halkın da 8 yıllık kesintisiz eğitime kesintisiz itaat ettiğini sanmış.

Halktan uzak olunca ortaya ilginç tabloların çıkması kaçınılmazdır.

Bunun için “kendilerine yakın” sendikaları devreye soktular…

Kemalistlerin tümü ayaklandı…

Yandaş basınları kalem oynatmakla kalmadı, oraya katılmanın cumhuriyeti ve Atatürk’ü sevmekle eşdeğer olduğu görüntüsü verdi…

Türkiye’nin dört bir yanından insanlar Ankara’ya taşındı…

Yetmedi Çankaya Belediyesi’ni de tatile yolladılar…

Sosyal medyayı çok iyi kullandı, bütün “gönüldaşlarını” davet ettiler…

Ve dün oraya katılan az sayıda insanla şok yaşadılar…

Kemal bey sağa sola bakıyordu, gözleri birilerini arıyordu ama bulamadı…

“Beni kim buraya çıkardı?” diye sorup soruşturuyordu…

Olmayınca da “Grubumuzu toplayamadık, dağılalım arkadaşlar!” tarzında marşlar söylediler…

Merak etmeyin Kemal bey kendisini iteni elbet bulacak ve hesap soracaktır.

Hatta gerekirse bir kurultay daha yaparlar, ne olacak ki?

Ancak şunu yapamazlar…

Halkın dayatmalara karşı ne kadar tiksintiyle yaklaştığını çözemezler…

İmam Hatiplerin Milli Eğitime bağlı okullar olduğunun farkına varamazlar…

Bu okullara halkın verdiği gönülden desteğin amacını bilemezler…

İnsanların kendi çocuğunu dilediği okula gönderme, dilediği mesleğe yönlendirme hakkına müdahale etmenin hoş karşılamadığını göremezler…

Bütün bunları göremeyince birilerinin kin ve nefretle ortaya koyduğu sistemi “cumhuriyetin temel ilkesi” zannederek ortaya düşebilirler…

Ve bir bakarlar ki, yanlarında halk yok, “mecburen” gelenlerle “uslanmaz laikler” var…

Ne uslanmaz laiklerden bu millete zırnık fayda olur, ne de halka tepeden bakanlardan…

Twitimden seçmeler

Buraya yazıyorum CHP “Dershane kapatmak bizim projemiz” demiş. Dershaneciler kapatmaya tepki gösterirse “AKP yaptı” diyecekler :)))

www.twitter.com/naifkarabatak


26 Mart 2012 Pazartesi

Aydınlar ve Platon


Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye mahkûm olmaktır.

Platon, bu sözleri kayda geçirdiğinde henüz AK Parti yoktu…

Tek partiyi uzun süre oynayıp, alışkanlık kazanan CHP’de yoktu.

Katı laiklerimiz olmadığı gibi, sadece kendilerini “aydın” sanan elit kesim de piyasaya çıkmamıştı…

Ama Platon vardı…

Platon, Sokretes’le birlikte düşünerek, tartışarak kaleme aldığı “Devlet” kitabına kaynaklık edecek özlü sözleri de kayda geçiriyordu.

Yukarıdaki söz de bunlardan birisi…

Ancak, özellikle karanlıkta durup, aydın olduğunu sanan bir cenah, son günlerde bu sözü sosyal medyada yaymaya başladı.

Niyet okuyucu değilim ama yapılan yorumlardan da buradaki cahilden kasıt, AK Parti’de siyaset yapanlar, yani şu anda iktidarda olanlar…

Her zaman söylerim, sizim kendinize aydın demeniz bir anlam ifade etmez, bunu karşınızdakinin söylemesi gerekir.

Bu da saçtığınız ışıkla olur.

Platon, bu sözü söylerken çok doğru söylemiş. Bu nedenle siyaset yapmak, birilerinin tekelinde olmamalı, kabiliyeti olanlar bu alana mutlaka yönelmeli/yönlendirilmelidir.

Ama kendilerini aydın sananlar, bu sözü kendilerine yontmada da pek mahirler, sevsinler…

Platon’un sözünün bir bölümü işinize gelir ama öbür bölümü sizi yalanlar.

Aynı cümle içinde kendi kendini yalanlama zekâsı ancak bizim laiklere verilmiş bir yetenek olsa gerek.

Eğer aydın diye kendinizi tarif ediyorsanız, 87 yıldır bu ülkede iktidar olduğunuzu unutuyorsunuz.

Hem de sadece hükümet olarak değil, Danıştay olarak, Yargıtay olarak, Sayıştay olarak, Anayasa Mahkemesi, üniversiteler… daha birçok önemli kurumda neredeyse tek geçer akçe olduğunuz gerçeğini gizlemeye çalışamazsınız.

Yani çeşmenin başında hep siz vardınız, bir damla suyu başkasının almasına rızanız olmadı.

Burada plağı tersine çevirmenizi istesem ayıp mı olur, bilmiyorum ama deneyeyim…

Neredeyse 60 yıl boyunca “cahil” diye öteledikleri kesim, eğitim alamadı, siyasete giremedi, iktidar olamadı, hasbelkader hükümet olduğundaysa darbelerle, muhtıralarla, tanklarla, tüfeklerle alaşağı etmeyi bildiler…

Ta ki, 2002’ye kadar…

Ne kadar başarılı olundu, ne kadar iyi yapıldı bilinmez ama bilinen 80 yıllık cumhuriyet döneminde “aydın” diye nitelenenlerden çok daha iyi yaptıklarıdır.

Çünkü o aydınlar hiçbir zaman sandıktan çıkmadı, sandıktan çıkarıldı…

Tek partiydiler…

Astıkları astık, kestikleri kesikti…

Yaramaz(!) çocukları darağacına kolay göndermek için köşe başlarına İstiklal Mahkemelerini kurmuşlardı…

Kalkışma yapanın tepesine bomba indirmekte de uzmanlardı…

Dersim’i bir baştan bir başa yakar, yıkar geçerlerdi…

Kendilerinin karnı toktu nasılsa, milleti karneye bağlasalardı da bir şey olmazdı…

Millet ot yemiş, taş kaynatmış ne çıkar?

Çıkmadı da, hiç umursamadı, daha fazlasını yaptılar…

Ülkeyi işgal etmişçesine zorbalık yaptılar…

Milletin inancıyla oynadılar…

Caminin yolunu bilmezlerdi, ezanı Türkçeleştirme derdiyle dertlendiler!

Kur’an okumazlardı ama “Türkçeleştirilsin” diye zorladılar…

Halkı tekmelediler, dipçikle haddini bildirdiler…

Yetmedi, halk kendilerini iktidar etmeyince darbecileri kışkırtıp, medet ummaya başladılar…

Sandıkta yenemediklerini darağacına gönderdiler…

Hepsi laikti, Atatürkçüydü, Kemalizm’den bir santim sağa veya sola sapmazlardı ama solculardı da…

CHP’lilerdi elbet…

Adında “Cumhuriyet” vardı ama “darbeci” gibi hükmetmeye çalışıyorlardı…

Adında “Halk” da vardı ama halka hayatı zehir etmek için her yolu deniyordu.

Ve bütün bu zulmü halka reva görenler aydın oluyordu, nasıl oluyorsa…

Karanlıkta durup, aydınlığa bakmak farklı şey, aydınlıkta durup, herkesin aydınlıkta kalmasını sağlamaya çalışmak çok daha farklı bir şey.

Parti farkı gözetmeden söylüyorum; “milletin seçtikleri” bu milletin temsilcileridir.

Halka tepeden bakmayan, onları horlamayan, aşağılamayan, cahil diye ötelemeyen, çobanın oyunu kıyaslamayan insanlardır aydın olan…

Toplumun tüm kesimini, ırk, renk, cinsiyet, inanç gibi ayrıma tutup, fişleyerek “zamanı gelince” kullanmak, aydın insanın yapabileceği iş değil, karanlık tarlalarda cirit atanların işidir.

Ve bu ülkenin karanlık odaklara karşı verdiği mücadele başarıya ulaştıkça aydınların kim olduğu çok daha net anlaşılacak.

87 yıldır bu ülkenin başına kâbus gibi çöreklenenler, aydın safsatasıyla sadece kendilerini kandırabilirler, başka hiç kimseyi değil.

Twitimden seçmeler

Naçizane kaleme aldığım “Google Efendi” Skeci, 27 Mart’ta saat 14.00’da Kâhta İlçe Halk Kütüphanesi’nde sahnelenecek. Meraklısına duyurulur.

25 Mart 2012 Pazar

Senden genel başkan yardımcısı olmaz!


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli, Adıyaman’a “geçerken” uğradı ama Adıyaman’la ilgili çok şeyler söyledi, hepimizi şoke etti.

Gedikli, “Yapılan çalışmalar Adıyamanlı vatandaşların yaşam standartlarının yükseltilmesi açısından oldukça güzel çalışmalar.” demiş…

O zaman Sayın Bülent Gedikli’yi Adıyaman’da yaşamaya davet ediyorum…

Geleceksin Adıyaman’a, yokluklar içerisinde yaşamanın hazzına varacaksın…

Kurumların nasıl yattığını görüp, uyanık kaldığına sinirlenecek ve sen de yatmaya başlayacaksın.

Çalışanın değil, çalışmayanın ödüllendirildiğini, çalışanın ümüğünün sıkıldığının farkına varacaksın.

Sayın Gedikli, Adıyaman’dan yaşam standardının yükseldiğini söylemiş.

Sahi yaşam standardının ne demek olduğunu biliyor mu, yoksa Adıyamanlılarla dalga mı geçiyor?

Genel Başkan Yardımcısı olmak hoş bir şey olmalı…

Gittiğin her yerde törenlerle karşılarlar…

Koyunlar kuzular kesilir…

Sofralar kurulur envaiçeşit…

Sunumlar yapılır sorunlardan arındırılarak…

“Cek” ve “cak”lar dillendirilir, tarihi belli olmayan zamanlara dönük…

Sağa bakmanızı engellerler…

Sola bakmanıza fırsat vermezler…

Dert dinleyemezsiniz…

Sıkıntıları göremezsiniz…

“Yokları sayın” diye bir şey aklınızın ucundan geçmez…

Ve aklınıza çok şeyler gelmesin diye de bir kumpasa alınırsınız…

Her şey süt limandır…

Bu kentin elli yıllık otogarı yıkılmış, yerine yenisi yapılmıştır…

Kültür merkezinde etkinliklerden etkinlik beğenmek için vatandaşın kafası karışmaktadır.

Spor salonlarını saymakla bitiremeyeceğim için es geçiyorum.

Akşamları ailece “odadan bozma” sinemaya değil, ses ve görüntü düzeni mükemmel, şık tasarımlı sinema salonlarından hangisini beğeneceğini şaşırmaktadır…

Üfürsen sönecek elektrik tesisatı, karanlık ve loş sokakları, iki de bir kesilen elektriklerle karanlıkta kalacağın bir yer değil Adıyaman…

Beş santim kar yağdığında hayat durmaz Adıyaman’da, “karlar yağar, yağar ağlarız” şarkısını söyler “çepik” çalar eğlenirler...

İzin verilen devasa alışveriş merkezleri bir biri ardına açılmış, vatandaşlar ihtiyaçlarını daha kaliteli, daha ucuz nereden temin edeceğini şaşırmaktadır…

Parklardan park beğenmemekten çok şikâyetçidir Adıyaman insanı. Öyle ki, parkların ucu bucağı görünmezdir ve her yer yeşildir, her yer yemyeşil…

Kurulan her sitenin ihtiyacı anında karşılanmakta, vatandaşı mağdur edecek hiçbir olumsuzluğa imza atan bulunmamaktadır…

Çöpler zamanında toplanmaktadır.

Bir birinden güzel piknik yerleri nedeniyle çöplerin arasında piknik yapma gibi bir durumun da söz konusu değildir…

Yollarda çukur bulunmaz…

Kaldırımların hangisine süt koyup yalayacağınızı düşünürsünüz…

Kaleye çıkar soluk alırsınız mesela…

İşsiz hiç kimse olmadığından sokakta kimseyi bulamazsınız…

Yoksul birine rastlayıp, sadaka vermeye niyetlenirsiniz ama hak getire, herkes zengin ve müreffeh bir hayat yaşamaktadır.

Eğitimin kalitesine diyecek yok, bütün birinciler Adıyaman’dan çıkmakta “sonuncu olma” psikolojisi asla bulunmamaktadır.

Adıyaman, geçerken çözebileceğin bir şehir…

Bütün kurumların görev yaptığını görüp, “bu kadar da çalışılmaz ki” diyeceğin yer…

Adıyaman, “sağlıkta çağ atlamış” olan kent…

Tıp Fakültesi Hastanesini açılmış, üstüne Eğitim Araştırma Hastanesi de işler haldedir..

Hastanelerde ölümler olmaz, sakat kalanlar bulunmaz…

Adıyaman, çağı yakalayan, dünyaya örnek kent…

Geçerken gözlemleyeceğin güzelliklerle doludur…

Dünyanın 8’inci harikası olan Nemrut Dağı’na turist getirecek yatırımlara yapar, gelen üç beş turisti de Malatya’ya kaptırılması umurunda olmaz…

Bir ilçesi yüzlerce köyünü sular altında bırakır, tek damla su kullanamadığı gibi Atatürk Barajı’nı Şanlıurfa’ya hediye eder…

Adıyaman, cömert kent, geçerken görebileceğin kadar cömert.

Öyle ki, Türkiye’de yeri bilinen iki sahabeden birisi olan Safvan Bin Muattal Hazretlerinin kabrinin çevre düzenlemesi için sağdan soldan “dilenmeye” ihtiyaç duymaz…

Bizim bilgi evlerimizi İstanbul’un bir ilçe belediyesi inşa etmez, kendi bütçemizle yaparız…

Ve o kadar ödeneğimiz var ki, Sodes’e ihtiyaç duyarak tek bir proje yapıldığını göremezsiniz…

İroni yapmayacağımız tek kazanımı ise güzel insanları, barış ve kardeşliğidir. Öyle ki, farklı ırk, din, dil, renk burada sorun değildir.

***

Bütün bunları gözlemleyemeyen birisi, yüzde elli oy alan bir partide genel başkan yardımcısı olsa ne olur, olmazsa ne olur?

Olursa geçerken uğradığın kentle dalga geçen açıklama yaparsın, olur biter…

Oma olursan gözünü boyamak için sunulanları değil, öğrenmen gerekenleri öğrenirsin…

Eee o zaman lider olunur, Sayın Gedikli, lider…

Twitimden Seçmeler

Sen saatini ileri al ben geride kalayım. Peşinden koşmak için bahanem olsun :))

www.twitter.com/naifkarabatak