22 Mart 2012 Perşembe

Kapımda kul bile olmazsın netekim!


Darbeciler yargılanmalı diye vatandaşın sandığa koşmasından bir yıl sonra “netekim” ifade verdi ama evlere şenlik. Kudretli Kenan paşamız, darbeye teşebbüsün suç olduğunu, ancak darbe yapmanın suç olmadığını söyleyerek, hem akıl sağlığını tartışılır hale getirdi, hem de vicdanını sorgulamaya açtırdı.

Bu ifade, adam öldürmeye teşebbüs suç ama öldürmek suç değildir demekle eşdeğerdir. Ya da dövmek suç ama öldürmek serbest gibi bir şey…

Buna göre beceriksiz darbeciler hemen tutuklanmalı, becerikli darbeciler ise ödüllendirilmeli.

Balyozcular, bu açıdan “kötü darbeci” olduklarından şu an yargılanıyorlar.

Bu teze göre Sarıkız, Aykız, bana neden yan baktın kız gibi darbe teşebbüsleri de başarısızlıkla sonuçlandığı için ümükleri sıkılmalı ama Kenan paşaya karışılmamalı. O çok başarılı…

Öyle ki, hiç suçu olmayan insanları öldürtürdü…

Hiçbir günahı olmayan insanlara aşağılıkça işkenceler yaptırdı…

Hak etmediği Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu…

Yıllarca hak etmediği maaşı devletten aldı…

Cumhuriyet dönemi boyunca “en kötü yönetim” olarak tarihteki yerini aldı…

En çok suiistimal onun döneminde oldu.

Devlet en çok o zaman soyuldu.

Hiç yatırım yapılmadı.

Hiçbir “iyi iş” yapılmadı.

Ama buna karşın “çok kötü” işler hep onun döneminde oldu.

Ağzı salyalı adamlarının ülkenin dört bir yanına salarak insanlara saldırttı, işkence ettirdi, dışkı yedirdi, zulüm yaptırdı…

Ama darbesi başarılım olmuştu…

Çiğnediği kanun, önceki kanundu ve şimdi yürürlükte değildi.

Kanuna uymamak suçtu ama kanunu ilga etmenin suçlu bir yanı olamazdı.

O da kökten kaldırarak kendilerini masum, hem de sütten çıkmış ak kaşık haline getirmişlerdi ama çok pis kokular geliyordu.

İğrençlikleri devletin her tarafına sirayet etmişti.

Toplumun tüm katmanlarına en adi, en aşağılık yüzlerini göstermişlerdi.

Hak etmediği servete, makama, mevkie kavuşmuşlardı.

Benim kapıma kul etmeyeceğim adamlar devletin en tepesine oturmuş, bütün halka hakaret etmişlerdi.

Halkın seçtiklerine zulmetmiş, çile çektirmişlerdi…

Ama darbede başarılı olmuşlardı…

Öyleyse masumdular…

Üstelik de “kurucu meclis” olmuşlardı…

Kurucu meclisin bir onuru, şerefi olmalıydı.

O onur, halkın “siz kurucu meclissiniz” diye görevlendirildiğinde olurdu ama olsun, onlar kendileri “biz kurucu meclisiz” diye kendileri çalmış, kendileri oynamış ama bütün bir milleti ağlatmışlardı.

Darbecileri yargılayamazsınız diyordu netekim…

Çünkü, bir darbeciyi, bir başka darbeci yargılamış gibi olurdu…

Öyle söylüyordu netekim ama yanıldığı bir şey vardı.

Darbecileri ancak halk yargılardı.

Demokratik ülkelerde darbecilere haddini bildiriler, anasından emdiği sütü burnundan getirdikleri gibi haksız edindiklerini de fitil fitil geri alırlardı.

Darbecilik, yasalarda suç olup olmamasından öte, adiliktir, şerefsizliktir ve vatan hainliğidir.

Karşısında esas duruşta duran bir meclisin olmadığını biliyor netekim.

Bunu bilen Kenan paşa, kulağını tersten kaşımaya çalışıyor ama komik duruma düşüyor.

Söylediğinde hukuksal bir gerekçe yok ama “ben deliyim” demeye getiriyor.

Akıl sağlığını tartışmaya açmaya çalışıyor.

Kenan paşa ve diğer saz arkadaşlarının yargılanıp yargılanmaması, ceza alıp almaması çok önemli değil aslında.

Önemli olan, o ve onun gibi hainlerin gözümüzde beş paralık değerinin olmadığıdır.

Siz bu milletin geleceğini karartacaksınız ve size “masum” diyeceğiz.

Masumluğun ne olduğunu bilecek kapasiteniz bile yok.

Siz ve sizin gibiler; Balyozcular, Ergenekoncular, 12 Eylülcüler ve diğerleri, bırakın devlet başkanı olmayı, benim kapımda kul bile olamazsın netekim…

Twitimden seçmeler

Ara sıra hatırlatmak gerekiyor; her şey olabilirsiniz, milletvekili, vali, belediye başkanı, rektör, müdür… önemli olan adam olmaktır, unutulmasın!
www.twitter.com/naifkarabatak

21 Mart 2012 Çarşamba

Bir tebessümdür ekonomi


Her hükümetin ekonomi politikası farklıdır. Kemer de sıktırsalar, serbest ekonominin tüm kurallarını da işletseler, devlet desteğiyle ekonomiyi de yönetseler, her hükümetin en başarılı olduğu alan ekonomidir. Elbette bu hükümetin ekonomisidir.

Vatandaşın ekonomisi ise farklıdır; azıcık aşım, ağrısız başım diyenleri bir yana bırakırsak, yaşam standardına göre ekonomik göstergeler farklılık gösterir.

Kimi her yıl arabasını yenilemediği için ekonomik krizle mücadele ediyordur, kimi 5 yıldır aynı gömleği yıkayıp, yıkayıp giyindiği ve artık yıkanacak hali kalmadığı için kriz olduğuna inanmaktadır.

Bir de mutfaktaki hanımlar var. Ekonomi, akşam tencerenin kaynaması, katıldığı günlere para kavuşturması ve beğendiği bluzun alınmasıdır.

Ancak, bütün bunlar olurken –aslında- konuyla hiç alakası olmayan bir şeyler, ekonomiyi olumlu veya olumsuz etkiler.

Birincisi “iyi niyetli” ekonomistlerdir; onlar konuşur, işadamı rahatlar, esnaf tebessüm eder bir umutla yarını bekler.

İyi niyetli ekonomistlere karşın “şom ağızlı” ekonomistler de vardır. Onlar da her gün bir önceki günden kötü olduğunu söyler, yatırımcı korkuya kapılır, nakit yer değiştirir, yastık altı artar, piyasada dolaşan para azalır.

Hani bir fıkra vardır bilir misiniz?

Ülkenin birinde küçük bir kasabada hayat sanıldığı kadar kolay değildir. Kasaba bomboş, gelen giden yok, ölü bir sezon. Buna karşılık da herkes borçlu, herkes bir başkasından veya bankadan aldıklarıyla yaşamaya çalışıyor.

Böyle bir zamanda otele zengin bir müşteri gelir. Boş oda olduğunu öğrenince de, 100 doları resepsiyona bırakıp, odaya bakmaya çıkar.

Uzun zamandır 100 doları görmeyen otel sahibi, parayı hemen alıp, kasaba olan borcunu öder.

Kasap da 100 doları görmeyeli çok olmuştur. Parayı eline alınca toptancıya olan borcunu ödemeye koşar.

Toptancı da sattığı mallara karşılık alamamakta, 100 dolar ilaç gibi gelmektedir. Hemen 100 doları alıp, nakliyeciye koşar, borcunu kapatır.

Nakliyeci de 100 doları görünce uzun zamandır biriken borcunu ödemek için otele yönelir. Tam o anda müşteri, odadan iner, odayı beğenmediğini söyleyerek 100 doları alıp, çeker gider.

O gün kasabaya bir canlılık gelmiştir.

Hiç kimsenin cebine para girmemiş ama birçok kişi borcunu ödemiş, gönül rahatlığı içinde günü sonlandırmış, yarına daha bir umutla bakmaya başlamıştır.

Ekonomi böyle bir şey aslında...

Bir umuttur ekonomi, yüzlerde bir tebessüm, çocuğun elindeki elma şekeri, kadının bluzu, erkeğin maaşından arta kalandır.

İşadamının yatırım yapma arzusu, esnafın raflarını doldurma niyetidir.

Ekonomi, yarınlara umutla bakabilmenin tam adıdır.

Ülkedeki istikrar, demokrasinin işler halde olması, özgürlük, yaşam standardını yükseltecek adımlar, komşularla iyi ilişkiler.. bütün bunlar insanların yarınlara güvenle bakmasını sağlar ve ortada para olmazsa bile böylesine bir umut, ülkeyi düzlüğe çıkarabilir.

Türkiye’de olan aslında tam da bu; Bir süredir yakalanan istikrar trendi, bütün müdahalelere rağmen devam ediyorsa, bunda vatandaşın yarınlara umutla bakması vardır.

Not: Bu yazı Ortadoğu Business Dergisinin 14’üncü sayısında İngilizce-Türkçe olarak yayınlanmıştır.

Twitimden seçmeler

Resmi Nevruz kutlamasındayım. Merak etmeyin her şey gayet resmi, oldukça resmi :)))
www.twitter.com/naifkarabatak

20 Mart 2012 Salı

Eskiden olsaydı…


Dondurucu soğuklar geride kalmış, evde odun ve kömürün sonu gelmişti. Güneşte oturmanın keyfine doyum olmazdı. 21 Mart, böyle bir zamanda tüm Adıyamanlıları kırlara davet ederdi. Çocukluğumun en doyulmaz anlarıyla dolu zamanlarından birisi de Nevruz Bayramı’ydı.

Adıyaman’da “Sultan Nevruz” derlerdi…

Şehir merkezinin hemen üstünde, Karadağ’ın eteklerini boydan boya kaplayan alana adını veren Nakip’in Havuzu, Sultan Nevruz’un da kutlanacağı alan olarak bilinirdi.

Her yıl, neredeyse hiç ayrım (ayrımı bile bilmezdik) yapmadan tüm Adıyamanlıları orada görmek mümkündü.

Adeta bir panayırı andıran Nevruz kutlaması, daha çok piknik havasında geçerdi.

Kimse ekonomik koşullarını öne sürerek Nevruz’dan kaçmazdı.

Kimin evde neyi varsa o yapılır, eşyalar toplanır, yola düşülürdü.

Neler yapılmazdı ki, kebaplar baş tacıydı…

Çiğ köfte, mercimekli köfte, soğuk köfte gibi çeşitli köftelere karşın, içi kıymalı, dolmalı köfte gibi farklı yemekler de yapılırdı…

Bazı evler “karıştırmalı pilav” yapardı. Pirinçli ve bulgurlu olarak yapılan karıştırmalı pilavın özelliği etle yapılıyor olmasıydı.

Salata o zamanlar bilinmese de, “manca” denen karışım da salataya benzerdi.

Bütün bunların yanında yaprak sarması, lahana sarması, kabak, patlıcan ve biber dolması da yapılırdı.

Mahşeri bir kalabalık içerisinde de olsa çoğunluğu bir birini tanır, muhabbetin ardı arkası kesilmezdi.

Kâğıt oynayanlar, domino taşını eline itinayla dizenler olduğu gibi, gençlerin oyunları ise çoğunlukla ya futboldu (o zamanlar top oynama derlerdi).

Bizim gibi çocukların oyunuysa körebe, uzuneşek, ip atlama ve çelik çomaktı…

En sevdiğim ise Karadağ’a çıkıp, Nevruz çiçeği aramaktı. Hele bir de bulursam var ya, değme keyfime…

Her Nevruz’da daldan dala gezmekten, bir yerlerimi yaraladığım da olurdu.

Adıyaman’da “göl” diyebileceğimiz bir su olmadığından “sulama amaçlı” kurulan ama “yüzme” için de (biz çimme derdik) kullanılan Nakib’in havuzu, terlediğimizde atladığımız yer olurdu.

Nevruz’un bir diğer özelliğiyse bekâr ve nişanlılar için ayrı bir anlamının olmasıydı…

Nişanlı olanlar, Nevruz’da bir birlerini görme şansını elde ederlerdi. Erkek tarafı, kız tarafını Nevruz’a davet eder, bütün ikramı onlar yapardı. Bazen koyun keçi kesildiği de olurdu ama Adıyaman tabiriyle “en ağır yemekler” gelin hanımın şerefine yapılırdı.

İkincisi ise bekârlar için Nevruz’un ayrı bir anlamının olmasıydı…

O gün, genç kızlar en güzel elbiselerini giyinir, takar takıştırırdı.

Erkekler ise bayramlık elbiselerini giyer, Nevruz’un yolunu tutarak, annesinin ısrarla bakmasını istediği kıza bakmak için dört döner, kendisini göstermek için de bazen komik hareketler bile yapardı…

Fırsat bulanlar, ailelerinin oturduğu yerden biraz uzaklaşarak, bir ağaç altında iki kelam etme şansını yakalar ve bu onların hayatında görüp görebilecekleri en büyük mutluluk olurdu.

Bunla yetinilmezdi tabii. Kırlara çıkınca çiçek toplamamak olur muydu?

Nasılsa bir buket çiçeği sunacağı çiçek gibi sevdiği yanındaydı…

Gençler birbirlerini beğenmişlerse de, kısa zamanda görücüler gelin hanımın evini ziyarete giderdi…

Nevruz’da tanışıp evlenenlerin sayısı hiç de yabana atılmayacak kadar çok olması, Nevruz’a “sultan” lakabının uygun görülmesi, çocukluk hatıralarımız arasında unutulmaz bir yere oturtulması, Adıyaman’ın Nevruz’a verdiği aşırı önemi gösteriyordu.

Sabahın ilk ışıklarıyla düşülürdü yola…

Akşamdan hazırlanan yiyecekler, kap ve kacaklar sepetlere, selelere doldurulur, herkes birisini alarak yola düşerdi.

Araç olmadığından, şehrin tamamı yaya olarak Karadağ’ın eteklerinde yerini alırlardı. En şanslı olanlar çeşmenin başını tutanlardı.

Bunun için de erkenden yola düşmek gerekirdi. İkinci şanslılar ise ağaç gölgesi bulanlardı.

Ve istisnasız her Nevruz’da “güneşi görmek” için çıkılan kırlardan ıslanarak dönülürdü.

Yemeğin en güzel anında bastıran sağanak yağmurdan korunmak için ağaçların altına sığınılırdı ama bu yeterli gelmezdi…

O hengâmede en şanslı olanlarsa aynı ağacın altına düşen nişanlılardı…

Sıcaktan yansak da, yağmurdan ıslansak da Sultan Nevruz’un tadına doyum olmaz, koca bir kent bir arada eğlenmenin keyfini sürerdik…

Ve unutulmaz anılarla dolu bir Nevruz’u daha tamamlamanın hazzıyla evlerimizin yolunu tutardık, yorgun, argın ama mutlu bir şekilde…

***

Şimdi Nevruz’un “sultanlığı” kalmadı. Zaten Nevruz’u kutladığımız Nakib’in havuzunun yerinde yeller esmiyor, zira Karadağ’ın eteği binalarla doldu.

Eskiden olsaydı bugün Nevruz için kırlara çıkar, aynı coşkuyu, aynı hazzı almaya çalışırdım…

Eskiden olsaydı…

Twitimden seçmeler

“Aklından bir sayı tut” John Verdon’un kitabını okuyorum, müthiş bir şey. Okumayanlara tavsiye ederim, sürekli bir sonrası için heyecan var.
www.twitter.com/naifkarabatak

19 Mart 2012 Pazartesi

O mektuba cevap verin!


“Öyle bir korku ki karşınızdakiler her şeyi yapabilir. Sıralara vuruyor, arkasından avazları çıktığı kadar 'dışarı dışarı' diye bağırıyor, kavga ediyor. Bu insanlar artık hak, hukuk, kanun dinlemiyor. O kadar gözleri dönmüştü!”

Bu sözler halkın oyuyla, milletin vekili seçilen Merve Kavakçı’ya ait. Bu bölümü ve sonrasında gelişen olayları aslında kamuoyu biliyor. Bilinmeyen ise Kavakçı’nın ruh hali. (Kavakçı, ilk kez bu kadar detaylı Zaman Gazetesine konuşmuş.)

“Korkuyordum” diyor, haklı da. Çünkü öyle ki, devlet, bütün kurumlarıyla üzerine gitmeye hazırdı.

“Ajan” bile dendi…

Öncesinde meclise gözdağı mesajı ulaştı; “yemin ederse darbe yaparız!”

Hiçbir suçu, hiç bir günahı yoktu.

Yasaların belirlediği şekilde aday olmuş, halk tercihini yapmış, Yüksek Seçim Kurulu da mazbatasını vermişti. Her seçilen vekil gibi o da gidip mecliste yemin edecekti. Hem de kendilerinin istediği yemin metnini okuyacaktı. Her şey yasalar çerçevesinde oluyor, her şey normal seyrinde sürüyordu.

Ama onun için normal seyir, birden anormal seyir haline dönüştü…

Başı örtülüydü…

O örtü, devletin temel nizamlarını tuttuğu gibi alaşağı edebilirdi.

O örtü, bütün kurumları içerisine koyar, ağzını da sıkı sıkıya bağlayarak okyanusun en derin yerine atabilirdi.

Çok tehlikeliydi çok.

Hemen önlem almak lazımdı.

Halkın faydasına kılını kıpırdatmayanlar, kendi çürümüş beyinlerinin iktidarda kalması için her şeyi yapabilirlerdi. Bunda adilikler, şerefsizlikler, namussuzluklar da dâhildi.

Nitekim yaptılar da…

“Sol” bilinen bir parti, “hakkı” olan birisinin hakkını kullanmasına izin vermedi.

Ödlek bir şekilde aslan kesildiler…

Kendilerine gelen mesajdan tırsmışlardı, bir gram erkeklikleri bir gram yürekleri kalmamıştı.

Korkuyor olsa da, onurlu bir şekilde mecliste yürüyüp, yerine oturan Kavakçı kadar yürekleri yoktu.

Ve “Bu kadına haddini bildirin!” talimatını alan tırsak vekiller, kürsüyü işgal ederek çocukça bir savunma psikozuna kapıldılar. Aklı başında hiç kimsenin yapamayacağı hareketlerde bulundular ve hiç utanmadılar, hiç sıkılmadılar, hiç arlanmadılar…

Ve üstüne koca cumhurbaşkanı çıkarak “ajan” dedi.

Yüreği yetmiyordu çünkü…

Ajan değildi, terör örgütü üyesi değildi, herhangi bir suç işlememiş, hakkında açılan bir dava bile söz konusu değildi.

Buna rağmen adi suçlu muamelesine tabii tuttular.

Meclisteki yemin ettirmeme töreninden sonra linç devam etti.

DGM Başsavcısı kapıya dayanmıştı.

“Kapıyı aç, içeride olduğunu biliyorum, yoksa kapıyı kıracağım” diye kükrüyordu…

Kanunların verdiği yetkiyi kötüye kullanmış, hiç suçu olmayan bir kadının evine dayanmış, arlanmamıştı bile…

Suç da bulmuşlardı, “bölücülük ve silahlı örgüte üye olma” hangi örgüttü bu, cevap verecekleri konumu yoktu.

Savcı eve dayanmadan, televizyonlarda Kavakçı’nın ifadesinin alındığı bile “son dakika” gelişmesi olarak izleyicilere aktarılıyordu. Kavakçı da bu durumu televizyondan öğrenmiş, bir süre sonra da kapısına terörle mücadele ekipleriyle birlikte Nuh Mete Yüksel dayanmıştı. Polisleri de kendi kötü emellerine alet ederek bir gece yarısı görevlendirmişlerdi.

Savcı, “Aç kapıyı!” diye ortalığı inletiyordu.

“Aç, yoksa kıracağım, biliyorum içeridesin!”

Tıpkı korku filmleri gibiydi.

Araya girenler nedeniyle kapı açılmadı ama “çilingir getireceğim” diyerek gittiler…

Neyse ki yürekli milletvekilleri de vardı. Başta Nazlı Ilıcak olmak üzere Kavakçı’nın evinin önünde etten duvar ördüler…

Sabaha kadar evin önünde terörle mücadele ekipleri bekledi.

Milletvekilleri evi korumaya aldı.

Basın karargâh kurmuştu.

Satıcılar, köfteciler, dondurmacılar ve daha kimler, kimler…

Başını uzatsa tutuklanacak.

Ve faili belli meçhule doğru yol alacak…

Sonra darbeci basın, Kavakçı’nın çocuklarının okuluna gidecek…

Öğrencilere bir şeyler verip, minicik Fatıma ve Meryem’e karşı linç girişiminde bulunacak, çocukların “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı atmasını sağlayacaklardı. Bu adice oyun da tüm televizyon kanallarında yayınlanacaktı. Yayını izleyen başörtülü kadınlarımız “biz ne kadar kötüymüşüz de haberimiz yokmuş” diye bir korkuya kapılacaklardı…

Kavakçı, “Bir sancı yaşıyor rejim, bunun için de beni yok etmek istiyor.” diyordu.

Rejimin bir sancı yaşadığı doğruydu.

Hak, hukuk, yasa yok, darbe yapmaya hazır hainler vardı…

Ve o hainlere çanak tutan siyasiler, medya ve çanakçılar vardı…

Kavakçı’nın kızı Fatıma, annesinden habersiz başbakan Bülent Ecevit’e mektup yazmış, “annemi niye meclise almıyorsunuz?” diye…

Ve bu mektuba halen cevap aranıyor, verecek var mı?

Twitimden seçmeler

Özgürlük dilediğini yapma değildir. Özgürlük, iradeniz dışında sahip olduklarınıza, değerlerinize, bedeninize ve iradenize hükmettirmemektir.
www.twitter.com/naifkarabatak

18 Mart 2012 Pazar

Okuyun dedik be kardeşim!


Sivilleşmek, sivil düşünmekle başlar. İktidarların sivil olması, anayasanın sivilleşmesi, kurum ve kuruluşların askeri yönetim tarzından kurtulmasıyla olmuyor. Öncelikle kafaların sivilleşmesi gerekiyor. İsterseniz birazı mizahi olarak bunun nasıl olduğunu anlatayım…

26 Mart Pazartesi günü saat 12.30 ile 13.00 saatleri arasında, yani yarım saat boyunca ülkenin tamamında “30 dakika kitap okuma etkinliği” düzenlenecek. Peki bu etkinlik nasıl uygulanacak, darbe dönemi geleneklerinden de hareketle size ipucu vereyim.

Türk Kütüphaneciler Derneği, vatandaşa okuma alışkanlığı kazandırmak için böyle bir etkinlik tertiplemiş. (Muhtemeldir ki bu derneğimiz resmi mantıkla yapılacağını tahayyül dahi etmemiştir.) Bunun için de 81 il valiliğine yazı yazmış, destek istemiş. Yazı valiliklerin evrak kayıtlarından, kütüphanelere sevk edilir.

Emri alan kütüphaneler derhal bir komisyon oluşturur. Bunun için valilik emriyle kurumlara yazı yazılır ve her kurumdan “işi olmayan” birisi görevlendirilir. Görev alanların bir kısmı hayatında bir tek kitap okumamıştır ya olsun. Çünkü “tiz komisyon toplana” diye devletlû bir emir gelmiştir.

Komisyon toplanır, hem de vali yardımcısının başkanlığında ve gayet ciddi olarak. Komisyonda 30 dakika kitap okuma etkinliğinden alınlarının akıyla nasıl çıkacaklarını konuşurlar. Komisyonun amacı, etkinliğin “kalabalık” olmasıdır, gerisi önemli değildir. Elbette öğrencileri getirmek en kolayıdır. Birkaç sınıf geldi mi, alın size kalabalık, alın size okuma. Sonra muhtarlar çok kolay çağrılır, gerekirse polis nezaretinde.

Yerel basının desteğini unutmayın. Bunun için valiliklerin basın müdürlükleri talimat verdi mi, yerel basın kuzu kuzu uymak zorunda. Hani ellerinde “ilan kılıcı” da var ya…

İlinizde üniversite varsa oraya da yazı yazılarak destek istenebilir.

Komisyon bir sorunun daha üstesinden gelmenin rahatlığıyla “resmi olarak” yapılması gerekenleri belirler ve bunu bir rapor haline getirirler.

Her kurumun ne yapacağını deklare eder, bunu da açık açık yazarlar. Sonra Alimallah birisi “ben anlamadım” diye gıcıklık eder de al başına belayı.

Önce Kültür Müdürlüğü’ne bir görevlendirme verilir; “gerekli yazışmaları yapıla!” diye. Hani yazışma olmazsa bu kadar görevlendirmeyi kim duyuracak?

Komisyon “polis nezaretini” unutmaz. Bunun için Emniyet Müdürlüğü’ne şöyle bir görevlendirme yaparsınız;

“Okuma etkinliğine il merkezindeki mahalle muhtarlarının 5 vatandaşla birlikte katılımının sağlanması ve falanca yerde güvenlik tedbirlerinin alınması” dersiniz, emri alan Emniyet Müdürlüğü tam donanımlı bir şekilde Çevik Kuvvet ekibini görevlendirir.

Anılan gün öncesinde muhtarlara bilgi verilir, “Bak muhtar, asabımı bozma! Yarın saat 11’de 5 mahalle sakiniyle birlikte muhtarlıkta hazır ol, sonra demedi deme!”

Muhtar, Çevik Kuvveti karşısında görünce yaşadığı şoktan henüz kurtulamamışken, 5 kişiyi bulma emriyle de ikinci şok yaşamıştır. Neyse ki ailesi kalabalıktır. Eşini, kayınvalidesini, kayınpederini, büyük oğlunu ve baldızını da hazır ederek bekler.

Sıkıysa hazır etmesin, elbette okuma etkinliğine katılmak mecbur değildir ama sonra polis “bak benim dediğimi yapmadın, sen görürsün” gibi anlamlı bir bakış fırlatırsa ne olacak?

Emniyet Müdürlüğü’nde sorun yok, nasılsa her mahalleden bir muhtar ve 5 saz ekibini okuma etkinliğine getirmeyi başarırlar.

Sıra Milli Eğitimde…

Bu kurumumuza da bir görevlendirme yazılır; “Okuma etkinliğine lise düzeyinde öğrencilerin ve okullarda kütüphane kolu öğrencilerinin ve kütüphanelerde görevli memurların katılımlarının sağlanması”

Emri alan milli eğitim, okullara yazı yazar. Okullar da emri alınca müdür yardımcısına, o da öğretmenlere, öğretmenler de öğrencilere görevlendirme yaparlar…

Ivır zıvır işler için de belediyeye bir görevlendirme yazılır. Masa, sandalye taşınacak, belki hoparlörlerden ilan edilecektir.

Bütün bunlar uzun, upuzun bir hazırlık dönemi gerektirir ve sonunda okuma etkinliğinin yapıldığı alana toplanılır ve “kitap okunacak!” diye önce vatandaş hazır hale getirilir, herkes kitabını açar, “okuuuuuu!” emriyle de okumaya başlarlar…

Ve bir etkinlik daha böylece tamamlanmış olur. Herkes çok sıkıntı çekti, bir dinlenmeyi hak ettiler…

***

Oysa okuma etkinliği böyle bir şey değildir. Emir komuta zinciriyle, zorlamayla, görevlendirmeyle, mecbur tutmayla, sıkı sıkıya tembihlemekle, gözdağı vermekle, eline sopa alıp tehdit etmekle olmaz…

Okumanın nasıl bir şey olduğunu toplumun tüm kesimine kabullendirmek, dikkat çekmek, ilgi uyandırmak, okumayı sevdirmek isteniyorsa bu “resmi kafayla” olmaz. Görevlendirmeyle, talimatlarla, yönergelerle yapılmaz.

Okumak bir sevdadır.

Kitap dostları bir araya gelir, uçuk fikirler ortaya konur ve şehrin her bir yanında, kitaba dikkat çekecek farklı etkinlikler yapılır.

Bütün yapılacak etkinlikler “biz size kitap okuyun dedik be kardeşim!” türü bir yaklaşımla değil, halkın kafasında soru işareti bırakıp, kitabın kapağını açtıracak etkinliklerle olur.

Yoksa da “bir resmi görevi daha tamamladık” diye bir etkinliği daha savmaktan öteye gidemezsiniz…

***

Buradan bütün kitap dostlarına sesleniyorum; gelin bunun resmi mantıkla olmayacağını gösterelim.

Nerede olursanız olun, ne iş yaparsanız yapın ama 26 Mart’ta saat 12.30’da yarım saat süreyle açın en güzel dostunuzun kapağını ve okumaya başlayın.

Bütün dünyaya okumanın güzelliğini gösterin…

Twitimden seçmeler

Eskiden hep birlikte kırlara çıkar Nevruzu kutlardık. Şimdi kutlama bizimki gibi değil, kutlayacaklar da “şuncu mu?” diye tarif ediliyor.

www.twitter.com/naifkarabatak