15 Mart 2012 Perşembe

Ah kavanoz dipli dünya ah!


Ozanlar söylerdi “Ah felek, zalim felek” diye başlar, kimine kavun, kimine kelek yedirdiğini, kiminin urba, kiminin ise yırtık bir yelek giydiğini söylerlerdi. Vururlardı sazın teline “kimine ceket giydirdin, kimine yelek” derlerdi…

Kavanoz dipli bir dünyaydı, her şeyi yalan ve riyaydı. Bıktım usandım diye de sazın tellerine daha güçlü vururlardı…

Yalan da değil ya…

Türkiye’de adalet sisteminin doğru işlemediği hep söylenir, işin ilginci her yeni uygulama bu tezi doğrular niteliktedir.

“Adalet” dememi, sadece mahkeme olarak düşünmeyin.

Hayatın her alanında adil bir dağılımın olmadığı hep söylenir ve bu gerçektir de…

Üstüne adalet duygusunu yaralayacak “kayırmacı” bir anlayış hâkim oluyor.

Kimileri sıcak yatağında keyif çatarken, kimileri üç kuruş için hayatından olur.

Bugün iki örnek vereceğim, ikisi de çok çarpıcı…

***

Ülkemizde askerlik hizmeti halen mecburi…

Vicdani retçilere yeşil ışık yakan kararlar ortaya çıksa da, 20 yaşını dolduran her vatandaş askerlik yapmak zorunda.

Muafiyetler ve tehirler dışında herkes bu yaşta, yoksa da belli bir yaş aralığında askerliğini yapmak zorunda.

Kaçış yok…

Yaşın kaç olursa olsun, henüz mezara girmemişsen kolundan tuttukları gibi “vatani görevini ifa”ya gönderebilirler…

Cuma Çeviren de 67 yaşına kadar askerlik hizmetini yapamamış…

O yaşta bulmuş ve askere almışlar…

Göçebe bir hayat yaşayan Cuma Çeviren, acemi birliğini Erzincan’da tamamlamış ancak “hastalığından dolayı” hava değişimi verilmiş.

Hava değişimi sonrasında ise usta birliği olan Kıbrıs’a gitmesi gerekiyormuş…

12 çocuklu olan yaşlı adam, “bir şey olmaz” diyerek hava değişiminden sonra Kıbrıs’a gitmemiş.

2 yıl sonra yani tam 69 yaşındayken Askeri Mahkeme’nin kararıyla tutuklanmış.

Şimdi Antakya E Tipi Kapalı Cezaevinde 1 yıl üç aylık cezasını çekecek.

Sonra da askerliğini tamamlayacak.

Tabii ömrü yeterse…

Bir not; yaşlı adam hasta olduğundan cezaevinde koğuşta değil, revirde kalıyor…

Ve en can alıcı son not: Yaşlı adamın gözleri görmüyor, kalp hastası, hipertansiyonu var, üstüne de şeker hastası…

Ve bu yaşlı amcamız “vatan hizmetini” yaparak, yurdu düşmanlardan koruyacak…

Parası olsaydı bastırırdı, yapmazdı askerliği…

Ama parası yok, milyonlarca insan gibi…

Üstelik de yaşlı…

***

Para güzel bir şey mi ne?

Hani bize uğramadığı için pek farkında değiliz ama güzel bir şey.

Bakın birçok şeyden yırtıyorsun…

Başın dara düştüğünde adalet aradığında paran varsa “en başarılı avukatlardan” istediğin kadarıyla çalışma şansın var.

Aksinde ise mahkeme sana bir avukat atar, onun da ücretini Baro öder. Bu ödeme zamanında yapılmadığından davana görevlendirilen avukat da öylesine bakar.

Paran varsa cezaevinde de rahatsın…

Eskiden Adalet Bakanlığı, cezaevlerinde hükümlü ve tutukluların haftalık harcama limitini belirler, buna kantinden alınacak ekstralar da dâhil olduğundan, paran varsa da harcama yapamazdın…

Silivri dolduktan sonra birçok şey değişti.

Artık zengin ve rütbeliler cezaevlerini dolduruyor, hesapsız paralarla da gününü gün etmeleri gerekiyor.


Yeni sistemle hükümlü ve tutukluların kantinden yapacakları alışverişler, bakanlıkça belirlenen haftalık harcama limitini geçemeyecek ama büyük miktarda harcama yapma şansınız da var.

Eğer kantinden yapacakları alışveriş dışında kalan haberleşme giderleri, sağlık ve eğitim harcamaları, mahkeme harçları ve tazmin giderleriyle kantinden yapacakları buzdolabı, semaver, vantilatör ve televizyon gibi ürünler, haftalık harcama limitine dâhil edilmeyecek.

Böylece parası olanın koğuşunda buzdolabı da olacak, semaver de…

Hem buz gibi su içebilecek, hem dilediği anda çayı, kahvesi gelecek…

Vantilatör veya klimayla serinlenecek, televizyonla da dünyayla olan bağını koparmayacak…

***

Elbette ceza alan insanlarımız cezaevinde de insanca bir yaşama sahip olmalı.

Ama nedense bu insanca yaşama hakkı, sadece parası olana veriliyor.

Diğeri, dışarıda da ekmeğe muhtaç, içeride de…

Özgürken, özgürlüğünü yaşayamıyor, esaret altındayken de tam esir kalıyor…

“Ah felek, zalim felek” diye feryat etmenin hiçbir anlamı yok.

Bu yaşam standardını reva gören başkası değil, bizleriz…

Paran varsa, bastır askerlik yapma…

Cezaevine düşsen de merak etme, dışarının konforuna sahip olmak artık çok kolay.

Yeter ki bastır parayı…

Ve biz buna kısaca “adalet” diyoruz; ah kavanoz dipli dünya ah!

Twitimden seçmeler

Büyük umutların, büyük hayal kırıklığı olur. Umut bağladıklarınızın kapasitesine bakarak, beklentinizi belirleyin. Yoksa felakettir yıkımı.

www.twitter.com/naifkarabatak


14 Mart 2012 Çarşamba

Parasıyla değil mi, öldürelim gitsin!


Orhan Veli, “bedava yaşıyoruz, bedava” derdi, biçilen pahaya el atmadan. O da biliyordu ki, “Hava bedava, bulut bedava”ydı, “Dere tepe bedava” olduğu gibi “Yağmur çamur bedava”ydı.

Siz sürüş keyfini, seyretmenin hazzını, yiyeceklerin tadını boş verin, ne de olsa “Otomobillerin dışı, sinemaların kapısı, camekânlar bedava”ydı. Üstüne “Peynir ekmek değil ama acı su bedava”ydı.

Ama…

Ama “Kelle fiyatına hürriyet” vardı, “Esirlik bedava”ydı…

Öyleyse “Bedava yaşıyoruz, bedava.” diyebilirdik…

***

Bu kadar bedavacılık yeter, bu defa paralı şeylere bakalım. “Şeyler” dememe bakmayın, biçilen paha, canları “şey” konumuna düşürmüş…

Baştan söyleyeyim, Allah korusun…

Önce yaşadığımız ülkeye bakalım, sonra asıl konumuza geçeriz.

Evden çıktığınızda, akşam eve dönüp dönemeyeceğiniz belli değildir. Hani ecelin nerede geleceği belli olmaz ama eceli “zorla getirenler” de eksik olmaz…

Kafanıza saksı düşebilir, ayağınız takılıp, başınızı kaldırımın kenarına vurabilirsiniz. Otobüs durağına giren araç hayatınızı alabilir, evinizde akşam yemeği yerken bir uçak sofranızı ziyaret edebilir…

Bütün bunlar “olağandışı” şeyler aslında ve “kaza geliyorum” demez…

Geliyorum diyen de var…

Polis copuyla hayatınız kararabilir, serseri bir kurşuna hedef olabilirsiniz, trafiğe kurban verilebileceğiniz gibi düğünde güzel güzel halay çekerken magandanın birisi anladığı dilde eğlenmeye çalışınca hayatınızı kaybedebilirsiniz…

Deprem olur, sel gelir, rüzgâr eser, elektrik direği üzerinize devrilir, akıma kapılır, düşüp bir yerde kalabilirsiniz…

Ve belki başka çareniz olmadığı için sınıra yakın köyünüzden hayatınızı riske ederek kaçakçılık da yapabilirsiniz. O zaman da ya girişte, ya çıkışta kurşun adres sorabilir, hayatınız kararır.


Aynı yolda adresi sorarak gelen bir Heron da tepenize bombaları yağdırır ve siz, ne olduğunu bile anlamadan, iki farklı anlayışın ortasında siyaset malzemesi olur çıkarsınız…

Burası Türkiye, her şey olabilir diye boşuna dememişler ya…

Peki Afganistan’da yaşasaydınız ya da yaşamaya çabalasaydınız ne olurdu?

Bir taraftan El Kaide’ye hedef olma şansınız var, diğer taraftan NATO askerlerine. Yani sizi koruyanların kurşununa hedef olmak var.

Merak etmeyin canım, canınızı bedavaya verecek değilsiniz ya. Kuruşu kuruşuna ödemeyi yapıyorlar. Hem de ne ödeme…

Ama ülkeye göre bu ödeme değişiklik gösteriyor. Eğer İngiliz askerleri tarafından öldürüldüyseniz canınızın bedeli sadece 210 dolar…

Alman askerlerinin kurşununa hedef olduysanız şanslısınız 25 bin doları kefenin cebine koyabilirsiniz…

Amerikan askerinin serseri kurşununa hedef olduysanız sevinmenize gerek yok, 2 bin 500 dolarla öte yana göç edersiniz…

Suriye’de veya Filistin’de yaşıyorsanız canınızın kıymeti hiç yok, paha biçen şimdilik bulunamadı.

Bütün bunları istisna falan sanmayın, Afganistan’da bir yıl içinde 410 sivil “yanlışlıkla” öldürüldü. Öldüren askerin ülkesine göre de 210 dolarla 25 bin dolar arasında değişen tazminatlar ödendi. Bugüne kadar İngiltere’nin ödediği tazminat bedelleri 210 dolarla, 7 bin dolar arasında değişiyor. Sadece 16 köylüyü, tek bir Amerikan askeri öldürmüş, masrafa girmişlerdi…

Ülkemizde ise Heronlar yolu şaşırınca meblağ yüksek oldu. 34 köylünün ailesine 123’er bin lira tazminat ödendi. Bu arada şehit yakınlarına ödenen 50 bin lira değişmedi.

Ve son olay…

İstanbul Esenyurt’a yapılacak devasa AVM inşaatında çalışan işçilere layık görülen ikametgâh, naylon çadırdan ibaretti. Sigortasız çalışan işçiler, yangında hayatlarını feci şekilde kaybetmişlerdi. O ana kadar sigortasız çalışan işçiler, vücutlarındaki ısı kurumadan sigortalandırıldılar…

Ve tazminat almaya hak kazandılar…

***

İnsanlığı öğrenemeyenlerin insana bakışının “pahalı” olmasını da bekleyemezsiniz.

Parasını veriyorum, deyip, serseri bir kurşunun hedefi yapamazsınız.

Hayatın pardonu olmaz…
Dünyanın en şerefli mahlûku olan insanın hayatı, parayla, pulla ölçülemez.

Buna rağmen de oluyor…

Sadece bizde değil, insan hayatı her yerde ucuz, insan hayatı her yerde bedava…

Nasılsa “parasını” ödüyorlar, dilediğini de öldürüyorlar.

Gün oluyor darbe dönemlerinde günlerce, aylarca süren işkencelerde hayatını kaybeden insanların aileleri 30 yıl sonra “tazminatı konuşmaya” başlıyor, gün oluyor serseri bir kurşuna veya bombaya hedef olanların tazminatları ödeniyor…

Kiminin eline bomba tutuşturulup, test yapılıyor, kimi şehit oluyor, kimi dağa kaçıyor, kimi ovada vuruluyor…

Kimi iğrenç bir oyuna kurban giderek, Sivas’ta, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Başbağlar’da ve daha nice yerlerde hayatını kaybediyor, derin acılar bırakıyor.

İnsanlarımız her şekilde hak etmediği bir yaşama, hak etmediği bir sona ulaşıyor ve sonunda da en ayıbı işlenip, “tazminatınızı ödüyoruz” deniliyor…

Tıpkı Esenyurt’taki 11 insanımız gibi…

Vereceğiniz hangi paralar o insanlarımızı yeniden ailesine kavuşturabilir.

Hangi para çocuklarının saçını okşayabilir, hangi para eve neşe saçabilir?

Varsa, ödeyin!

Twitimden seçmeler

Dünyada iki çeşit insan vardır; karşısındakini kullanan ve kullanılan. Arada kalmışsanız ya size sıra gelmemiştir ya miadınız dolmuştur.

www.twitter.com/naifkarabatak


13 Mart 2012 Salı

Katliamın iyisi kötüsü


Ergenekon Terör Örgütü davasında sadece askerler yoktu, bürokratlar yoktu, gazeteci veya gazeteci olduğu söylenenler de vardı. Kimisi silahla eyleme hazırlanır, kimisi bunun planını yapar, kimi provoke olaylar tezgâhlar, kimisi de toplumu buna hazırlamak için yanlış yönlendirecek haberler yapardı. Darbecilik böyle bir şeydir ve asla darbeyi bir kişi veya bir kurum yapmaz.

Önceki gün televizyon olmayan Oda TV davasında tahliye çıktı. Aklanan olmadı, “suçsuzsunuz” diyen bulunmadı ama 375 günlük tutukluluk süresinden sonra, yargılamanın tutuksuz devam etmesine mahkeme heyeti karar verdi.

Bu tahliye, zafer çığlıklarının ötesinde tehditlere varan sözlere kadar götürdü. Ahmet Şık ve Nedim Şener, mahkeme heyetini, cemaati, falanı filanı cezaevine koyacağını söyledi. Fark etmez, zaten darbe olsaydı da, topyekûn yaşama hakkımız elimizden alınabilirdi.

Henüz yargılama tamamlanmış değil, kimin suçlu, kimin suçsuz olduğu da kesin değil. Eğer Şık ve Şener suçsuz bulunursa 375 gün içerde yatmalarına doğrusu üzülürüm.

Ama eğer suçlu bulunurlarsa, yeniden tutuklanacaklar ve bugün ettikleri sözden onlar değilse bile “Ergenekon davası aklanmış” gibi yansıtanlar pişmanlık duyacak…

Ergenekon Terör Örgütü, hangi eyleminde başarıya ulaştı, kimlerin canını yaktı, kimleri meçhule gönderdi henüz net olarak bilmiyoruz.

Ancak, yaptıklarını tam bilmezsek de, Balyoz, Sarıkız, Aykız gibi darbe planları başarıya ulaşsaydı, ülkenin kan gölüne döneceğini çok net tahmin edebiliyoruz.

Buna rağmen de avukatlığını yapanlar var. “Ya suçlularsa” diye düşünmeden CHP Genel Başkanı kayıtsız şartsız avukatlıklarını üstlenebiliyor. Böylece yaptığı katliamlar varsa, sırt veriyor, yapacak olduklarına destek çıkıyor.

Sonuç olarak yapılan yargılama tutuksuz da olabilir, tutuklu da. Önceki gün, 2’si gazeteci (öyle diyorlar) olmak üzer 4 kişi tahliye edildi.

***

Ve bir gün sonra bir başka dava daha vardı…

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak Otel’de iğrenç bir tezgâh sahneye konuldu ve 34 insanımız yanarak can verdi.

19 yıl önce, 28 Şubat’ın provokasyonları sürerken Fadime Şahinler, Ali Kalkancılar sahneye sürülürken, ülkenin dört bir yanında bir anda ortaya çıkan ucubelikler varken, Sivas’ta farklı bir ucubelik, hem de insanın kanını donduran, insanlığından utandıran vahşet sergilendi.

2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Sivas’ta bulunan Madımak Oteli yakılmış, 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak, dışarda toplanan göstericilerden de iki kişi hayatını kaybetmişti.

Otelde hayatını feci şekilde kaybedenler Alevi vatandaşlarımızdı. Kumpas iyi kurulmuş, suç Sünni kesime atılmıştı.

Amaçlananın hayata geçmesi için böylesine bir olaya ihtiyaç duyulmuş, örneğini de her darbe öncesine görmüştük. Kimi provokeye geldi, kimi yanlış bilgilendirildi, kimi kışkırtıldı ama ateşi yakan karanlık el, 19 yıldır ortaya çıkarılamadı.

Otelde daha büyük bir facia olacakken, hemen bitişiğinde bulunan Büyük Birlik Partisi mensupları, otelden çok sayıda insanı kurtarmayı bildi.

Ve 19 yıldır hiçbir suçu olmayan insanlar mağdur edildi, horlandı, işkence gördü, çile çekti, tutuklandı, yargılandı, uzadıkça uzayan yargılama boyunca özgürlükleri ellerinden alındı. Süreç boyunca beraat edenlerin yanında hayatını kaybeden oldu, hiç yakalanmayan bulundu ve aslında failleri bir türlü tespit edilemedi.

Oyunu kuranlar, failleri meçhule göndermeyi iyi bilmişti.

Dün, Sivas davasının duruşması vardı ve zaman aşımıyla dava düşürüldü, kıyamet koptu.

Ergenekon’un yaptıklarına ve yapacaklarına ses etmeyenler, birden celallendi.

Neyin düşürüldüğünü bile bilmeden, Sivas davası aklanmışmış gibi tepki gösterdiler.

Oysa davada cezasını çeken sanıklar zaten vardı, suçsuz bulunanlar çoktan beraat etmişti. Devam eden davada firari 7 sanıkla ilgili bölümüydü. Bunlardan 2 sanık hayatını kaybetmiş, 5 sanık yönünden ise zaman aşımı nedeniyle düşürülmüştü…

Ölenler yargılanamazdı.

Eğer yargılanıyorsa neden Dersim katliamına aynı tepki gösterilmiyor, neden Kemal bey suskunluğunu bir türlü bozmuyor, İstiklal Mahkemelerinde hiç yere hayatını kaybedenleri gündeme getirmiyordu.

Bu ülkede başbakan katledildi.

Bu ülkede her darbe döneminde masum insanlar darağacına gönderildi, faili meçhullere giden binlerce insan oldu.

Bu ülkede koca bir kentin üzerine bomba yağdıran zihniyet vardı, kurdukları darağacında insanları sallandırıp, sonra uydurma suç üreten mahkemeler…

Bunun birisine iyi, bir diğerine kötü diyemezsiniz.

Katliam, her zaman katliam olarak bilinmeli ve lanetle anılmalıdır.

Hiçbir insan, etnik kökeni, dili, dini, mezhebi, giyimi ve kuşamı yönünden bırakın öldürülmeyi, ötelenmemelidir bile.

Bütün bunlara inanmıyorsanız, boş yere Sivas davasının düşmesini dilinize dolamayın.

Müsebbipleri, bu ülkede kendi çıkarlarının hayata geçmesi için karanlık ortamı hazırlamaktan çekinmeyen iğrenç odaklardır ve o odakların avukatlığını yapanlar, Sivas’a bakarken, bir kez daha düşünmelidir…

Twitimden Seçmeler

Kılıçdaroğlu Sivas kararına isyan etmiş. Niye isyan ediyor, avukatı olduğu Ergenekon’a baksın, Sivas’ta çirkin izlerini bulacaktır.

www.twitter.com/naifkarabatak

12 Mart 2012 Pazartesi

Taraf, bertaraf edilmeden!


Bu yazıyı kaleme aldığım zaman, İstiklal Marşı’nın Kabulünün 91’inci yıldönümüydü. Merhum Akif, “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın” diyerek, kurtuluş mücadelesinin zorluklarına dikkat çekmişti. O günden sonra elbette ki, yeni bir İstiklal Marşı yazılmadı, gerek de görülmedi. Ama gerçekten gerek görülmedi mi?

Ülkemiz Kurtuluş Savaşından çıkmış, esaretten kurtulmuştu ama kendilerinin ülkenin sahibi sananların hâkimiyeti de o günden bu yana devam etmekteydi. Kimi isterlerse onu iktidar, -pardon- hükümet ediyor, kimi istemezlerse alaşağı etmeyi biliyorlardı. Bazen alaşağı etmeyip, tümden yok etme yolu seçerek darbe yapıyorlardı.

Askerler, bu ülkenin kaderini belirleyen, geleceğini ipotek altına alan ve “dediğim dedik, çaldığım düdük” tavrındaki bir yapılanmaydı. Devletin memurlarıydı ama devletin sahibi gibi duruyor, bunun aksini söyleyen de hayat hakkı bulamıyordu.

Aslında bütün bunlar biliniyordu, sonrasında ortaya çıkacak darbe planları da bize yabancı değildi. Tek fark, bunların deşifre olması ve üzerine gidecek bir iktidar gücüydü, bir de medya desteği…

İşte asıl dönüm noktası, Taraf Gazetesinin “Düşünmek Taraf Olmaktır” sloganıyla yayın hayatına başladığı 15 Kasım 2007’dir.

Taraf, yayın hayatına başlamasıyla da TSK’daki kirli çamaşırlar birer birer ortaya dökülmeye başlandı. Görev ihmalleri, katliamlara göz yummalar, askerlerin elinde patlatılan bombalar gibi korkunç gerçeklerin yanı sıra ortaya çıkardıkları darbe planlarıyla da bir anda ülkenin gündemine girdi.

İlk zamanlar Taraf’a “kötü gözle” bakanlar, bir süre sonra “bizden” demeye başladılar.

Taraf’ı Fetullah Gülen cemaatinin çıkardığı, Zaman’ın bir yan kolu olduğu da söylendi. Doğrusu cemaatin Taraf’a sahiplenmesi, bu iddiaları doğrular gibiydi. Öyle ki, cemaat mensupları herkesin bir Taraf alması gerektiğini öğütlüyordu.

Bu ne kadar doğrudur bilinmez ama yeterli satış rakamına ulaşamayan Taraf, yeterli ses getirmeyi bildi. Bunda elbette yayınladığı belgelerin, diğer basın organlarında da yayınlanmasından kaynaklandı.

Öyle ki, neredeyse her haberi Zaman dâhil gazetelerde sürmanşet ve manşetlere giriyor, köşe yazarlarının yorumlarına konu ediniliyordu.

Böylece düşük tirajlı Taraf, kendisinde yayınlananlarla birlikte, bütün gazetelerde yayınlanan haberler yapmaya başladı. Bu da gazetenin etki alanını genişletti, gücüne güç kattı. Buna rağmen de maddi olarak güçlenmedi, aksine neredeyse gazeteyi çıkaramayacak duruma geldi.

Elbette ki, bütün bunlar daha önce de (bu kadar detaylı değilse bile) biliniyordu ama üstüne gidecek siyasi bir irade yoktu. AK Parti bu iradeyi gösterdi, hukuku çalıştırdı ve birilerinin dediği değil, yasaların dediği olmaya başladı.

Taraf Gazetesi’nin ortaya koyduğu belgelerle devletin içinde öbeklenen ve her bir yana dal budak salan, köklenen derin ve kirli yapılanmalar ortaya çıkarıldı. Darbe hazırlıkları sekteye uğradı, iğrenç planlar deşifre edildi.

Daha dün rahatlıkla başbakana küfredebilen bir alay komutanına hiç kimse ses edemiyorken, bugün genelkurmay başkanı sanık sıfatıyla hâkim karşısına çıkıyor, Silivri’de gün dolduruyordu.

Bütün bunların ne manaya geldiğini öğrenmek için darbe dönemlerinden geçmek gerek. Yeni neslin pek kavrayamadığını biliyorum ama hiç kavramasınlar diye de dua ediyorum.

Taraf, bu ülkeye yeni bir Kurtuluş Mücadelesi kazandırdı. Onun haberleriyle, devletin içindeki hainler ortaya çıktı ve iğrenç hesaplar deşifre oldu.

AK Parti, hukuki mücadelesinde Taraf gazetesiyle elini güçlendirdi, cemaatten aldığı destekle de her seçimde güçlenerek çıkmayı bildi. Yapılan bütün hukuksuzluklar, AK Parti’nin kâr hanesine yazıldı.

Ve derken Taraf Gazetesi, cemaatle AK Parti arasında bir ayrım olduğunu söylemeye başladı.

O güne dek haberlerini manşetten kullanan Zaman, bu defa eleştiri oklarını Taraf’a çevirdi. Yorumlar yapılıyor, haberlere konu ediniliyordu ama hep “belli bir seviye” korunuyordu.

Derken Uludere’de 34 vatandaşın başına bomba yağdı. İstihbaratın MİT’ten geldiği Taraf Gazetesi’nde konu edinilince AK Parti’yle Taraf arasına kara kedi de girmeye başladı.

Ve sonunda MİT olayı patlak verdi.

Ardından başbakanın rahatsızlığı…

Taraf, hem MİT olayını yazıyor, hem de başbakanın sağlığıyla ilgili elde ettiği bulguları aktarıyordu ve iplerin tamamen kopması da burada oldu.

Vatandaşın ise kafası karışıyordu. AK Parti ve Gülen cemaatini bitirme planını deşifre eden Taraf, şimdi de AK Parti ve Gülen cemaatini bitirmeyi mi üstlenmişti?

Elbette ki böyle bir şey yoktu. Çünkü bütün bu süreç boyunca gözden kaçırılan bir şey vardı; Taraf Gazetesi, iddia edildiği gibi kimsenin değildi. Ne cemaatindi, ne AK Parti’nindi…

Taraf Gazetesi, demokrattı, herkese eşitti ve her zaman mazlumun, mağdurun yanındaydı. Kirli ilişkileri ortaya çıkarırken, bir siyasi iktidarı veya bir cemaati koruma adına değil, geleceğimizi koruma adına zor haberlerin altına imza atılıyordu.

İktidarda AK Parti olmasaydı da bu haberler yapılacaktı ama belki CHP olsaydı üzerine gidecek bir irade bulunamayacaktı.

Taraf’ın yaptığı, ülkeyi kirli yapılanmalardan kurtarmaya katkıydı. Kirli ilişkileri ortaya çıkarmak, millet adına işlenen suçları deşifre etmek ve milleti zorbalardan kurtarmaktı.

Ve kurtardı da…

Halen devam eden bir süreç varsa, halen avukatlığını üstlenenler bulunuyorsa, halen Ergenekon’un fasa fiso olduğunu iddia edenler varsa da bu millet, herkesin gerçek yüzünü açık ve net olarak gördü. Şimdi, kimin neye hizmet ettiğini iyi biliyor. Bugüne kadar bu milletin başına çorap örenleri de tanıyor ve ülkemiz, geçmişiyle hesaplaşacak konuma geldi. İstiklal Mahkemeleri konuşuluyor, Dersim katliamı gün yüzüne çıkıyor “kudretli” bilinen generaller hesap veriyor ve “netekim” çorap söküğü gibi kirli çamaşırlar rahatlıkla ortaya dökülebiliyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Taraf Gazetesi’ne kızacağına, istihbaratın nereden geldiğiyle ilgili işaretine odaklansın. Unutmasın ki, “her devirde Brütüs bulunur ve Brütüsler de iktidara çok yakın durur.”

Taraf’ı bertaraf etmek, bu ülkeye bir şey kazandırmaz. Aksine yeninden ihtiyaç duyduğumuz İstiklal Marşı’nı “bir kez daha yazmak” zorunda kalacağımız günlere doğru gideriz, Allah korusun…

Twitimden Seçmeler

Sürgün edilen 15 bin Dersimlinin listesi mecliste. Bunun içinde Kılıçdaroğlu’nun dedeleri de vardır. Ama Kemal bey, Dersim’i anamıyor bile.

www.twitter.com/naifkarabatak

11 Mart 2012 Pazar

Çağdaşlaşma dediğin, yerinde saymaktır!


Eğitim sisteminde yapılacak değişiklikle başlayan tartışmalar sürüyor. Hep bir ağızdan konuşanlar nedeniyle aslında çok sağlıklı bir değerlendirme yapıldığı da söylenemez. Bir darbe döneminin artığı olduğu bilinmesine rağmen, “cumhuriyeti savunurcasına” eski sistemin savunuluyor olması, işin ciddiyetini de yerle bir ediyor. Bunu savunanlar, sanki 8 yıllık kesintisiz eğitim Atatürk’ün emriymiş gibi savunuyorlar ya, gülmemek elde değil. Ya ne dediklerini bilmiyorlar, ya da asıl niyetlerini gizlemek isterken, saçmaladıkça saçmalıyorlar ama bunu gayet ciddi de yapıyorlar.

Bunlardan en ilgincini ise Atatürkçü Düşünce Dernekleri dile getiriyor. Konuşma arasında söylediklerinin farkında olup olmadıklarını bilmiyorum ama eğer konuşmanın başına ve sonuna sahipseniz, ortasına da sahip olmanız gerekir.

28 Şubat’ın antidemokratik ortamında, hiçbir bilimsel araştırma yapmadan, hiçbir tarafı dinlemeden, hiçbir eğitimciden görüş almadan ve bir dayatma sonucu çıkartılan 8 yıllık kesintisiz eğitim, çocukların hayatını kararttı.

Kısa süre sonra anlaşıldı ki, ilköğretimin ilk kademesi olan 5’inci sınıfı bitirenler, “ikinci kademeye” geçtikleri halde bunun farkına varamadılar ve bir bocalama dönemi başladı. 5 yıl boyunca başarılı bir grafik çizen minik öğrencilerin, 6’ıncı sınıftan itibaren tökezlediği uzmanların en çok şikâyet ettiği konuların başında geldi. Büyüdüklerinin farkına varacak bir eğitim ortamı olmadığı gibi, aldıkları eğitim de “orta kademe” eğitiminin gerisinde kaldı.

Bunu önlemenin en iyi iki yolu vardı; ya eskisine geri dönülüp, her şeye baştan başlanacaktı. Ya da 8 yıllık kesintisiz eğitimi, 12 yıllık kesintili eğitime dönüştürülecekti.

Hükümet ikincisini seçti ve çok yerinde bir karar aldı.

Bu karar hayata geçerse, öğrencilerin 4’üncü sınıftan sonra farklı okullara yönlendirilmeleri çok daha kolay olacak. Bazısı mesleki okulları seçecek, bazısı matematik ağırlıklı okulları tercih edecek, bazıları da Türkçe ağırlıklı okullara giderek üniversiteye doğru emin adımlarla ilerleyecekler.

Bu öğrencilerin bir kısmı İmam Hatip’e, bir kısmı diğer meslek liselerine adım atmış olacak.

Eleştiri konusu ise çocukların İmam Hatip’e gidecek olması ve bunun eleştiri konusunda esas teşkil etmesi ise ayıptan da öte bir şeydir. Devletin bir okulunu diğerine tercih etmek, resmi ideoloji içinde bile ayrımcılık yapmakla eşdeğerdir. İmam Hatipler, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır ve işin ilginci İmam Hatipleri kuranlar da sağ iktidarlar değildir.

28 Şubat’ta da aynı mantığın ürünü vardı. Sırf İmam Hatip için bütün meslek liselerinin canına okumuş, kalifiye eleman bulamayan sanayiciler feryat etmeye başlamıştı. İdeoloji, aklın önüne geçtiğinde bundan daha başka saçmalık da çıkamazdı. Nihayet bu yanlıştan dönülecek ama tepkiler de dinmiyor.

Tepki gösterenlerin neye tepki gösterdiğini bilmeyecek kadar arızalı bir düşünce yapısına sahip olmaları anlaşılır gibi değil. Siz neyi istemiyorsunuz, diye sorduğunda hemen çağdaşlaşmadan, Atatürkçülükten, laiklikten, modernlikten bahsediyorlar.

Oysa bu kararı alanların kafası gericiydi, yobazdı, baskıcıydı, darbeciydi, çağdışıydı. Siz neyin çağdaşlığından bahsediyorsunuz?

Darbe ürünü bir karara çağdaşlaşma diyenin, çağdaşlıktan anlamadığı gibi özgürlükten de anlamadığı, özgür eğitimden bihaber olduğu anlaşılacaktır.

***

En ilginç tepki ise Atatürkçü Düşünce Derneklerinden çıkıyor.

Batının gelişmesini yüzyıllar süren uzun mücadelelerle tamamladığını, Cumhuriyet kurulduğunda batıyla aramızdaki mesafeyi kısa sürede kapatmak, batılılaşma ve çağdaşlaşma için, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri olarak 1937’de tamamı Anayasa’ya giren ve tanımlanan ilkeler çerçevesinde devrimlerin hayata geçirildiği belirtiliyor.

Bu teze göre Türkiye çağdaşlaşmasını 1937 yılında tamamlamıştı.

Bunun üzerine bir şey koymanın hiçbir mantığı olamazdı.

Oysa 8 yıllık kesintisiz eğitim de bunun içinde yoktu…

Temel hak ve özgürlükler, düşünce ve ifade özgürlüğü, dil, din, ırk, kültür gibi farklılıkları da o tarihlerde, bugünkü gibi olması hayal dahi edilemezdi.

1937’de saatler durduysa ve siz buna “çağdaşlaşma nihayete erdi” diyorsanız, o zaman sizin çağdaşlaşmadan anladığınız yerinde saymaktır.

Mehter takımı gibi iki ileri bir geride gidemezsiniz. Uygun adım marş hiç yapamazsınız. Yerinizde sayarsınız, 1937 Türkiye’sinin düşüncesiyle, 2012 yılında dünyaya meydan okursunuz. Hayal kurarsınız yani.

Sadece hayal kurmayın, bunu gerçeğe dönüştürün. O günün teknolojisini de kullanın. O günün yaşam standardını getirin. Çağdaşlaşma böyle bir şey değil, bu gericiliktir, yobazlıktır, ilkelliktir.

Atatürk, “yerinizde sayın” diye tek cümle etmemiş, aksine hep “muasır medeniyet seviyesine” yükselme arzusu taşımıştır. Eğer bu yükselmenin tamamlandığını sanıyorsanız sizin Atatürkçü olduğunuz değil, 1937’ye dönme özlemi içinde ve kendi kabuğunda yaşayanlar olduğunuz anlaşılır.

Eğitimde, sağlıkta, ulaşımda, iletişimde.. hayatın her alanında, çağın gereklerine göre insanların önünü açmak, yaşam standartlarını yükseltmek gerekir. İnsanlar daha iyi eğitim almalı, eğitim ulaşılabilir olmalıdır. Sağlıklı nesiller esas alınmalı ve modern teknolojiler kullanılmalı, sağlıktaki yeni anlayışlar ülkemizde anında halkın istifadesine sunulabilmelidir.

Yatırımların hepsi böyle…

Peki ya demokrasi?

1937 yılının demokrasisiyle bugünün demokrasisi arasında tarif edilemez bir uçurum olduğunu kabul etmek ve daha ileriye götürmek için çaba harcamak gerekir.

Cumhuriyet de böyle, yerelden merkeze doğru giden yönetim şekilleri de. Zamana göre, insanların artan ihtiyaçlarına cevap verecek yapısal değişiklikler, “çağdaşlaşma” olarak alınmalıdır. Bütün bunlar olurken, temel hak ve özgürlükler de çağın gereklerine göre yeniden sorgulanmalı, eksiklikler ve aksaklıklar giderilmelidir. Yapılacak değişiklikler, insanları tutsak etmeye dönük değil, daha fazla özgür etmeye yönelik olmalıdır.

Bu zamana ve zemine göre farklı talepler de olabilir, bugün size hoş gelmeyen ama yarın kabulleneceğiniz konular da olabilir. Gün gelir anadili tartışırsınız, gün gelir ifade özgürlüğünün sınırlarını zorlayan konulara girersiniz.

Bütün bunlar 1937 kafasıyla yapılmaz.

Ancak, özgür düşünebilen, ufku açık, çocukları yarınlara hazırlama niyetinde olanlar yapabilir.

Yani demem o ki, bu işi Atatürkçü Düşünce Derneği’ne bırakırsak, vay bu ülkenin haline ki vay!

O zaman hep birlikte “yerinde sayyyy” deriz!

Twitimden seçmeler

PKK’lı yakalatmaya ödül konulması aklıma eski western filmlerini getirdi. Bir de WANTED yazan afişler görmemiz kaldı. Daltonlar nerede?

www.twitter.com/naifkarabatak