8 Mart 2012 Perşembe

Tekdirden anlamayanın hakkı!


Dün kadınların günüydü. Yılda bir kez de olsa çok güzel şeyler söylendi, geleceğe dair ümitleri depreştiren sözler verildi, kadınların ruhunu okşayacak adımlar atıldı ve dün, dünde kaldı, şimdi yeni şeyler söylemek lazım…

Geçmiş yıllardan farklı bir Kadınlar Günü kutlandığı hissine kapıldım.

Sadece TBMM’de kabul edilen şiddet yasası değildi bu farklılık.

Verilen mesajlar daha sıcaktı, yapmacıktan uzak kelimelerin seçilmesine özen gösterilmişti.

Tıpkı Anneler veya Sevgililer Günü gibi özen gösterilmişti.

Kadınlar Günü’nde Amazonluğa soyunanların sesi pek cılız kaldı, kadını sahiplenen ve bir tutan anlayış çok daha öne çıktı.

Kadınların unutulmaması için ilginç kutlamalar yapıldı, bugüne kadar unutulanlar hatırlandı.

Sokaklarda karanfil dağıtıldı, hastalara gidildi, demir parmaklıkların ardında bile kadınlara ulaşıldı.

Bütün bunlar elbette güzel şeyler, olması da gerekiyor.

Temel anlayışımı sorarsanız, Kadınlar Günü’nün ayrımcılık olduğunu savunanlardanım.

Hani Erkekler Günü yok diye kıskançlığa kapıldığımdan değil bu.

Erkeklerin günü yokken, kadınların gününün olması, “bugüne kadar ayrımcı davrandık” demenin bir öteki şeklidir.

Belki de bir ikrardır, malumun ilanıdır.

Elbette sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde kadınlar “ikinci sınıf” muamelesi görmekten kurtulamıyor.

Yapılan onca düzenlemeye, atılan onca olumlu adıma, alınan onca mesafeye rağmen, erkek gücü elinde bulunduran olmaktan son derece hoşnut.

Onun bu hoşnutluğu, dünyanın “Erkek Egemen Dünya” haline getiriyor.

Siyasette de bu böyle, çalışma hayatında da, mutlu ve huzurlu olması gereken yuvalarda da…

Nüfusun yarısının kadın olduğu bir yerde, sadece erkeklerin sesinin çıkması ne kadar tehlikeliyse, sadece kadının sesinin çıkması da o denli tehlikelidir.

Rekabet olmadan, üstünlük taslamadan bir sevgi ve saygı çerçevesinde yaşamanın yolu seçilmeli.

Bir birini rakip görmeye başladığınız anda, atılan adımlar pek yerini bulmuyor.

Kadın mücadelesine katılanlar kendilerini “Amazon” gibi göstermeye çalışırken, erkekler ise güçleri elinden alınacak diye bir sahiplenme yarışına giriyor.

Ve toplumda söz sahibi olan kadın sayısındaki artışa karşın, erkek egemenliği kırılmadığı gibi güçlenerek devam ediyor.

Bütün bunları bir erkek söylediği için hemcinslerimden tepki alacağımı da biliyorum ama maalesef böyle.

Dün TBMM’de kadına yönelik şiddetin önlenmesi için bir yasa geçirildi.

Bu yasa, şiddet gören kadını korumayı amaçlıyor.

Peki kimden, eşinden, babasından, oğlundan.

Yani kendisine en yakın olandan.

Çünkü erkek “dayak atmayı” kendisine bir hak biliyor.

Zaten kadın dediğin dayak yememek için uğraş verecek olandır.

Erkeğin kafasını kızdırmayacak, karşı çıkmayacaksın.

Aksine söz söylediğinde gözünün ortasına inecek yumruğu bekleyeceksin.

Dayak atan erkeklerin çoğunluğu kadının dayağı hak ettiğini söyler.

Masumdur dayak atan erkek.

Çünkü “dili başına bela” olmuştur ve erkek, kendi egemenliğini koruma adına bir savunma mekanizmasını çalıştırmıştır, hepsi o kadar.

Bunun içine alkol girdiğinde, yasak ilişkiler arttığında, sapık istekler çoğaldığında ve şiddet eğilimi de arttığında işin rengi kaçar.

Çoğunlukla ailelerin araya girmesiyle de küçük kavgaların büyüdüğüne şahitlik ederiz ve sonuçta acı dolu dramlar ortaya çıkar.

Devlet bir kadını koruyamayacak hale gelir.

Yasal mevzuat, kadına şiddeti uygulamadan önce onu korumaya müsaade etmez.

İşte bütün bunların değişmesi için dün mecliste bir yasa kabul edildi.

Bir jest olsun diye de Kadınlar Günü seçildi.

Uygulama nasıl olur henüz bilinmez.

Ancak, kadını koruyayım derken, erkeği mağdur edecek olayları çok duyacağımızı şimdiden söylemeliyim.

Son zamanlarda artan şiddet olayları, tacizler, tecavüzler ve acı ölümler, devletin böyle bir koruma yöntemini seçmesine sebep oldu.

Çünkü en acı olaylar, “biz barıştık” diye kadının alınıp eve götürülmesinden sonra oluyordu.

Şimdi elektronik kelepçe dâhil, birçok önlemle tanışacaklar.

Hem atalarımız ne demiş, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir.”

Bir başka deyişle, binlerce yıldır süren şiddet olayları için dökülen dillerin süresi bitmiş, azarlama yapılmış, şimdi iş köteğe kalmıştır.

Dayak atmak hoş olmadığından da, kadını koruyacak girişimler artık şart olmuştur.

Oysa bütün bunlara gerek yoktu.

Kadına veya bir erkeğe şiddet uygulamak, şiddeti uygulayanın “zayıf” olduğunu gösterir.

Kaba kuvvet, güçlü olduğu manasına gelmez ama gücü elinde bulundurur.

Zayıf olan, üste çıkmak ister.

Kendi egemenliğini koruma içgüdüsüyle hareket eder ve bunu da anladığı dilden yapar.

Bunun inançla, eğitimle, bölgesel farklılıklarla, kültürle, yoksullukla veya zenginlikle bir ilgisi yoktur.

Kabalık, insanların hayvani yönünü gösterir, o depreştiğinde bunu kontrol altına alamayanlar, karşısında zayıf gördüğünü ezmeye kalkışır.

Evde tahakküm kurmak isteyen erkekler de, en bildikleri dille konuşurlar; dayak…

Şimdi dayak atanların uslandırılmasına çalışılacak.

Nush (laf) ile anlamamışlar, dayak atmanın bir vahşilik olduğunu bir türlü kabullenmemişlerdi.

Tekdir (azarlama) edildi, şikâyet üzerine alıkonuldu, toplum dışlar şekilde kınadı, o da olmadı.

Elektronik kelepçe, erkeğin özgürlüğüne vurulacak en büyük kötek olacağına kuşku duymuyorum ama yine söylüyorum, “şiddeti önlemeyi sadece yasalara bağlarsanız, sürekli farklı kötek bulmanız gerekir.”

Oysa insanların yüreğine insanlık serpiştirmek gerekiyor, kadın olsun, erkek olsun fark etmez.

Yüreğinde insanlıktan eser olanlar, merhamet duygusuyla dolu bulunanlar ve kalbinde sevgiden eser olanların, bir başkasını bırakın dövmeyi, fiske vuracağını bile düşünemezsiniz…

Dayakçı erkekler, boşuna hükümete veryansın etmeyin, bunu isteyen bizzat sizlersiniz.

Hatırlamanız için atalarımızın meşhur sözünü bir kez daha not ediyorum; nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir…

Twitimden seçmeler

Ankara Özet yetkili Savcılık sonunda Merve Kavakçı’yı şikâyetçi-tanık olarak ifadeye çağırmış.
Bu kadına haddini bildirecek ise artık yok!

www.twitter.com/naifkarabatak

7 Mart 2012 Çarşamba

Yazıcıoğlu ve Barnabas İncili


Bazen ilginç tevafuklarla karşılaşıyoruz. Tıpkı Barnabas İncili haberinin olduğu sırada benim izlediğim film gibi. 2004 yılında vizyona girdiğinde, fragmanlarındaki dehşet sahneler nedeniyle “izlememe” kararı almıştım. Ancak, tam 8 yıl sonra, önceki gün nasıl olduysa “boş zamanım” oldu ve film arşivini karıştırırken “Tutku-Hz.İsa’nın Çilesi” filmine rastladım ve izledim. İzlerken de, 2004 yılında “izlememe” kararı almanın ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha gördüm.

Belki de bağnazlığın, yobazlığın insanları ne kadar iğrençleştirebileceğini görmeniz açısından dikkate değer bir film. İzlerken kendimi zor tuttuğum için filme üç defa ara verdimse de sonunda bitirdim.

Filmi bitirdikten hemen sonra, internette haberleri okumaya başladım ve BBP genel başkanıyken bir helikopter kazasında hayatını kaybeden merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili ilginç bir iddia ortaya atıldığını görünce şok oldum. İşin açığı, Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili birçok senaryo ortaya atılmıştı ama bunun Vatikan’a dayanacak bir yönü hiç akla gelmemişti.

Takvim Gazetesi’nin “çok ciddi” (şahitleriyle) olarak ortaya attığı iddiaya göre, merhum Yazıcıoğlu, ölümünden önce Barnabas İncili’yle ilgili araştırmaları varmış ve bunu bir filme çekmek istiyormuş. Kendi tabiriyle “Barnabas İncili’ni gören, üç gün yaşamazmış” dedikten üç gün sonra ilginç bir helikopter kazasında hayatını kaybetmişti.

İncil’in tahrif edilmesiyle ilgili çok kaynak okumuştum ama Barnabas İncili’yle ilgili “doğrulanır” bir kaynakla hiç yüzleşmedim. Ama filmi izledikten sonra “tahrif” nedenini de, “Barnabas İncili”nin gizemini de biraz daha çözebildim.

Değil bir peygambere, hiçbir insana yapılması mümkün olmayan işkencelerin Hazreti İsa’ya reva görülmesi insanın kanını donduruyor.

Filmdeki sahneler, İslami literatüre tam uyum sağlamazsa bile, Hristiyan dünyasını sarstığı bir gerçek. Öyle ki, sinemadaki başarı kariyerine rağmen, Mel Gibson, hem senaristliğini, hem yönetmenliğini, hem de yapımcılığını üstlendiği filmden sonra adeta dışlanmıştı. Filmin oyuncuları da benzer tepkilerle “kariyer” yönünden sıkıntı çekmişlerdi.

Peygambere reva görülenleri gizlemeye dönük bir tahrifattan sonra “gerçek incil” olarak bilinen Barnabas İncili’ni 2012 yıldır gizlemeyi de bilmişlerdi.

Film nedeniyle binlerce yıldır devam eden bir tartışmada yeniden alevlendi. Hazreti İsa’yı Roma İmparatoru mu, Yahudiler mi, Hristiyanlar mı öldürdü konusunda o zamanlar hararetli tartışmalar olmuş, Yahudiler, film nedeniyle “Yahudi düşmanlığının artacağını” söylemiş, Hazreti İsa’yı Hristiyanların öldürdüğünü savunmuşlardı. Hristiyanlar ise ezelden beridir Hazreti İsa’yı çarmıha gerenlerin Yahudiler olduğunu söylüyorlardı.

İslam inancına göre ise Hazreti İsa çarmıha gerilmeden dünyadan alınıyor ve bir gün yeniden dünyaya dönecek.

Bütün bunların aksine “gerçek bilgi”nin ortaya çıkması, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin yeniden tartışma konusu yapılması demek. Üstelik de koca bir Hristiyan aleminin “yanlış kaynaklarla” beslendiği manasına gelmesi demek.

Barnabas İncili, bu nedenle hep gizli kalmalı diyenler var. Onlar diyor ama bu ilanihaye gizli kalacak diye bir kural da yoktur. Sonuçta Hazreti İsa’yı işkence ederek öldürecek kadar gözü dönmüş bağnazlar iyi tanınıyor. Ve Hazreti İsa’nın o çileleri çekmeden yeryüzünden alındığı da İslam kaynaklarında yazıyor.

Barnabas İncili’nin 1981 yılında Şırnak’ın Uludere ilçesindeki bir mağarada bulunmasından sonra, yeniden kaybolması süreci gizemini koruyor.

İlginç olansa, 31 yıl sonra Barnabas İncili’nin bulunduğu aynı yerde 34 kişinin tepesine Heronlarla bomba yağdırılmış olması.

Merhum Yazıcıoğlu, “Barnabas İncili’ni sinema filmi yapacağız” derken, incilin Genelkurmay’da olduğunu söylemesi ise bir başka dikkat çekici not.

Merhum Yazıcıoğlu’na göre Barnabas İncilinin, 1981 yılında köylüler tarafından Şırnak’ın Uludere İlçesi’ndeki bir mağarada bulunmasından sonra Babat Aşireti’nin eline geçtiği, ilk iki sayfası da filolog Hamza Hocagil’e götürülerek tercüme edildiği ve Hamzagil’in dehşet içinde kaldığıdır.

Nasıl oluyorsa oluyor, İncil, tam alınıp tercüme edilecekken, Jandarma’nın eline geçiyor ve sonrası muamma…

***

Her zaman önünüzde bir satranç tahtası ve taşlar bulunur ama her zaman taşları doğru şekilde yerine koymanız mümkün olmaz. Her satranç tahtasında olduğu gibi bir kale vardır ve korunması gerekir. Çoğunlukla bu kale “kendi kafalarında kurdukları şablon”dur. O şablonu korumak isteyen statükocular vardır. O zaman da bazen ata yenilirsiniz, bazen vezire ve bazen de bir piyonun atağıyla şahınız gider, mat olursunuz.

Dini konular da aslında tam böyle bir şey.

Filmi izlerken, bağnazlığın insanları, insanlıktan çıkardığını gördüğümde irkildim. Sırf kendi öğretilerinin kabul görmesi için Hazreti İsa’yı ortadan kaldırmak istiyor ve bunu da insanlık dışı bir şekilde yapmaya uğraşıyorlar.

Kentin Valisi, Hazreti İsa’da bir suç bulamayınca serbest bırakmak istiyor. Ancak, din adamları, çarmıha gerilmesinde ısrarcı oluyor. Vali, kurtuluş olarak kentin en azılı katiliyle Hazreti İsa’yı yan yana getirerek, hangisinin serbest bırakılmasını istediklerini soruyor. Ahaliyle birlikte din adamları, azılı katilin serbest kalmasını istiyor.

Ve o günden bu yana bağnazlar arasında “düşünce” her zaman en tehlikeli bulunmuştur. Günümüzdeki aşırılıkların temelinde yatan sebep de aslında o bağnazlıktır.

Kendi kafalarında kurdukları kalenin yıkılmaması adına her türlü ayak oyununu yapmaktan çekinmeyecekleri gibi, insanlık dışı girişimlerde de bulunabiliyorlar. Tıpkı ülkemizde olanlar gibi…

Twitimden seçmeler

Kadınlar Günü, ayrımcılığın başladığı gündür. Kadının hakkı olmaz, insanın hakkı olur ve insan derken de “kadın-erkek” diye ayrım yapılmaz.

www.twitter.com/naifkarabatak

6 Mart 2012 Salı

Paşam tuvalete gidebilir miyim?


Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkanı Paris’e, uluslararası bir toplantıya gidecek. Ancak, uçağa binmeden önce “ne olur, ne olmaz” diyerek bir yerlerden izin alması gerektiğini düşünüyor. Çevik Bir’i arayıp, “Paşam bir darbe ihtimali var mı, ben kalayım mı?” diye soruyor.

Paşa ise “Merak etmeyin” cevabını veriyor. Belki şunu da ekliyordur; “Sizin gibi siyasiler olduktan sonra, bizim gibi darbeciler bu memlekette hiç eksik olmaz. Aslanım benim, aslanım…”

***

Bu diyalog 28 Şubat sürecine ait…

Aslanım ise Mesut Yılmaz…

İddiayı ortaya atan Can Ataklı…

İddianın doğru olup olmadığını bilmiyorum ama yaşanan süreci iyi bildiğimden de hiç garipsemiyorum.

Ancak, bu demokrasiyle yönetilen ve bunun mücadelesini veren bir siyasetçi için yüz kızartıcı bir suçlamadır.

Yazının üzerinden birkaç gün geçti ama Mesut Yılmaz’dan aksine bir yorum gelmedi. Yoksa sükut ikrardan mı gelir?

***

Ülkemizde biz hep darbecileri eleştirdik.

1960’dan başlayan darbe geleneğinde askerin “böyle bir hakkımız var” intibaına kapılmasının birkaç sebebi var. Bunlardan birisi “çanakçı medya” ise bir diğeri de “çanakçı siyasi”dir.

“Daha ne duruyorsunuz?” türü kışkırtıcı ve güya göreve davet edici yayınları yapan medyaya destek veren siyasiler vardı.

Tıpkı Mesut Yılmaz’ın neredeyse tuvalete giderken bile izin istemesi gibi.

Böyle bir anlayışın iktidar olduğu ülke, hiç demokrasiyle yönetilir mi?

Hiç orada egemenliğin kayıtsız ve şartsız millette olduğuna inanabilir misiniz?

Bu anlayıştaki siyasilerin, cumhuriyete inandığına, demokrasiyi özümsediğine, halkın refahını düşündüğüne inanmanız mümkün mü?

Ben inanmam…

Çok iyi biliyorum ki, darbecilerin güç aldıkları yer var; çanakçıları, emir erleri, kapıkulları…

Belki de “darbe olursa bizi göreve getirirler” türü yağ yakmadan ibarettir…

“Ben sizdenim ha!” türü gerdan kırmadır…

Ama ne olursa olsun ahlaksızca bir davranıştır, milletten aldığı yetkiyi kötüye kullanmadır.

Medya içinde bu böyle, siyasiler için de…

Görevi, ülkenin sınırlarını korumak olan “memur”a, sadece görev alanıyla ilgili soru sorulur veya cevap beklenir.

Görev alanında olmayan ve millete karşı yapılacak bir darbe için çağrıda da bulunulmaz, beklentiden de bahsedilemez.

Olmaz mı, elbette olur ama onlara medya mensubu veya siyasetçi denmez, darbeci denir, yardakçı denir, yataklık yapan denir ve çanakçı olur…

Tıpkı şu an Ergenekon nedeniyle içeride olanlara gazeteci denmeyeceği, siyasetçi olarak tarif edilemeyeceği gibi…

Aklıma gelmişken, Çevik Bir ne alemde, bilen var mı?

Hani şu “bin yıl sürecek” diye 28 Şubat artığını savunan kişi…

***

Aklın Yolu Bir

1 Mart 2012 tarihli “Oyun kuranların bilmediği…” başlıklı yazımın bir bölümünde, “Aygün’ün ‘kaşıması’nı boşuna demiyorum. Hemen olayın olduğundan kısa bir süre sonra ve sayıları yüzde bine yakın oranda arttırmayı bilmiştir. Yaklaşık 28 (valilik açıklaması 27) evin kapı veya duvarına yapılan ve belli bir şekli olmayan çizgileri 200 göstermek, olayı büyütmeye peşinen niyetlenmektir.” demiştim.

***

Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, “Burada dikkat çekici olan şudur; bir CHP milletvekili çıkıyor, daha ilk anda olayın boyutları ortaya çıkmadan 200 evin kapasının işaretlendiğini iddia ediyor. CHP'li milletvekilleri meseleyi abartarak, farklı yerlere çekerek adeta buradan bir kışkırtma üretmek için ellerinden geleni yapıyor.” diyerek, gündeme getirdiğim “kaşıma”ya destek verdi.

Başbakan Erdoğan’ın konuşmasını duyunca yazımdaki görüşlerin dillendirilmesinden doğrusu sevinmedim değil.

Ne diyeyim, aklın yolu bir…

Twitimden Seçmeler

Ergenekon'un gizli tanığı, Abdullah Çatlı’nın kazada değil, sonrasında öldürüldüğünü söylemiş. Su testisi, su yolunda kırılırmış.

www.twitter.com/naifkarabatak


5 Mart 2012 Pazartesi

Kelimelerin şerefi, onuru, haysiyeti!


Bir süredir medyada “şerefsiz” tartışmasını takip ediyorum. Aklıma da Mahsun Kırmızıgül’ün, “Yıkılmadım” şarkısının sonunda söylediği şiirde, bana inat “r” harfini de bastırarak söylediği “şerrrreffsizlere yenilmedim” diye kendine has söyleyişi gelir.

28 Şubat’ın 15’inci yıldönümünde medyanın darbelerde etkisi de yine medya organlarında tartışılıyordu.

O dönemde ve ondan önceki darbe dönemlerinde çanakçılık yapan medya olduğu gibi “hadi darbe yap, hadi darbe yap!” diye yandan yandan kıvıran medya da vardı.

Hal böyle olunca, her darbe döneminin “yıldönümünde”, darbe yapanlar tartışıldığı gibi, darbeye götüren süreç ve sonrasındaki medyanın etkisi de tartışılır.

Bu yıl tartışmaya Aydın Doğan’ın “şerefsiz” sözü damga vurdu.

***

Hafızanızı tazeleyeyim…

Can Ataklı; dönemin Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ve Sabah gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu’nun, yine dönemin Turizm Bakanı olan Bahattin Yücel’i şantajla istifa ettirdiğini öne sürmüştü.

Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında iddialar gündeme gelince “patron” Aydın Doğan, destursuz programa telefonla katılmıştı. Nasılsa oradakilerin de patronu olduğu için destura gerek de duymamıştı.

Patron, “Özkök ve Mutlu böyle bir şey yapmışlarsa dünyanın en şerefsiz, en ahlaksız insanlarıdır” demişti.

Stüdyoda programa katılanlar da “saygılı” bir şekilde “şerefsiz” sözünü dinlemiş, sonra devam etmişlerdi.

(Araya girip bir not düşeyim; Ahmet Kaya’ya yapılan linç girişiminde, Ertuğrul Özkök de birkaç kendini bilmez ayaktakımına uymuş, “Vay Şerefsiz” diye manşet atmıştı. Dünya işte, gün geldi, patronu “şerefsiz” diye kendisini gösterdi.)

İş orada bitmedi tabii…

Ertuğrul Özkök, Can Ataklı ve Ahmet Hakan’ın “şerefsiz” tartışması sürdü, halen devam ediyor, biteceğine ilişkin yeni bilgi de henüz elimize ulaşmış değil.

Üç yazar, o günkü yazısını kime karşı yazdıysa o “şerefsiz”, kendisi “şerefli”ydi…

Sonra “medyada şerefsiz olur mu?” tartışması başladı.

Her yerde olurdu ama medyada olmazdı gibi bir izlenim ediniliyordu.

Bakalım şu şeref dedikleri neymiş?

***

Şerefsiz, Arapça bir kelimedir ve “şereften yoksun olan, onursuz” manasına kullanılır. O zaman bir de “şerefli” var ki, o da “onurlu” demektir ve bu da Fransızcadır.

Arapça olan ve isim olarak kullanılan “Şeref”te, “Başkasının, birine gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, onur” şeklinde tarifi vardır.

Bu aynı zamanda “Toplumca benimsenmiş iyi şöhret” manasına da kullanılır ki, burası biraz karışık.

Günümüzde “şöhret”i “şerefle” kıyasladığınızda ortaya ucube bir şey çıkabilir.

Peki, Arapça olan “şeref”in karşılığı Fransızca “onur” ise, o ne demek?

Onur da bir isimdir aslında. “İnsanın kendine karşı duyduğu saygı, şeref, öz saygı, haysiyet, izzetinefis” olabileceği gibi “Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, şeref, itibar” da olabiliyormuş.

Burası da biraz karışık…

Her insan kendine saygı duyabilir, başkaları da paranız, makamınız ve gücünüz için size saygıda kusur etmeyebilir…

O zaman “onursuz” ne demek?

Bu da aynen “onurlu” gibi Fransızca bir kelime ve “Onuru olmayan veya onura aykırı davranışlarda bulunan, şerefsiz, haysiyetsiz” şeklinde tarif edilir.

Peki her ikisinde de ısrarla belirtilen “haysiyet” nedir?

Bu da Arapça ve isim olarak değerlendirilip, “Değer, saygınlık, itibar” manasına kullanılıyor.

Ancak, bu kavram, yani “Değer, saygınlık, itibar”, sadece “onurlu” veya “şerefli” olduğu için değil, parası, gücü, makamı olanlar için de kullanılıyor.

Yeni bir kelime daha gördünüz değil mi; “İtibar”…

İtibar da Arapça bir kelime ve yine isim olarak kullanılıyor; Saygınlık manasına geliyor.

Diğerlerinden farklı olarak “borç ödemede sağlamlık” için de kullanılıyor.

Bankalardan veya dostlarınızdan borç istediğinizde “itibarınız” sıkça gündeme gelir ve sizin “güvenli” olup, olmadığınız incelenir. Bir başka deyişle kredi alabilmeniz için kredinizin olması gerekir.

Halk arasında ise hiçbir şeyi olmayanlar “kuru bir itibarım var” diye övünür, durur ama o itibar, tek başına karın doyurmadığı için de yutkunulur.

Yeni bir kelime daha gördünüz ve onu bekliyorsunuz biliyorum; Kredi…

Kredi, genel olarak “ekonomik” alanda kullanılır, tıpkı itibar gibi, “Borç ödemede güvenilir olma durumu”nu özetler.

Ve size “piyasada kredisi var!” derler.

Ama bir gün cep telefonunuza gelen mesaj, “krediniz tükenmiştir” olabilir.

***

Bütün bunları neden yazdım, neden kelimelerle dans etmeyi seçtim, direkt medyada şerefsiz olup olmadığını sorgulamadım?

Bunu bilinçli yaptım.

İşin esası, kelimelere takılıp kalmak değil. Çünkü Arapça bir kelimenin anlamı Fransızcaysa ve içerisinde bir tane Türkçe anlam ifade etmiyorsa, üstüne o bütün saygınlık ifadeleri “gücü” işaret ediyorsa siz bunun nesini anlatacaksınız?

Oysa “kredi” her şeyi anlatıyor.

Onların bankaların nezdinde değil, sizin nezdinizde ne kadar kredisi varsa o kadar şerefli, onurlu ve haysiyetlidirler.

Gerisi sözlüklerin yüklediği anlamlardan öteye gitmez.

Esas olan, halkın bakışıdır ve bunda da ne kadar “ahlaklı” olduklarının kararını verecek bir ferasete sahiptirler.

Ve elbette ki, insanlar onur, şeref, haysiyet veya adına ne derseniz deyin, bütün bunları gücün eline değil, kendi iradesine veriyorsa bunlara sahip olabilir.

Yoksa, tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi, bu “güzel” kelimeleri güç alır, istediği gibi kullanır ve siz ancak “piyon” olursunuz, haysiyetten, şereften ve onurdan yoksun olarak.

Twitimden seçmeler

Eskiden 367 Sabih’i görünce korkardım. Rüyama girer diye de ödüm patlardı. Çünkü o konuşunca kötü şey olurdu. Şimdi tınmıyorum bile.

www.twitter.com/naifkarabatak

4 Mart 2012 Pazar

Ver mahkûmiyeti, al ödülü!


Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) savcıların terfi yönetmenliğine ilişkin yeni bir çalışma içerisinde olduğunu Hürriyet Yazarı İsmet Berkan’ın köşesinden öğrendim, şok oldum. Sayın Berkan, düzenlemenin iyi olduğunu ama yetersizliğinden bahsetmesiyse girdiğim şoktan çıkamamama neden oldu. Demek ki, birilerinin mahkûmiyetinden, birilerinin nemalanması normaldi, öyle mi peki?

Düzenlemeye geleceğim ama öncelikle yargının çalışma koşullarına değineyim.

Sayın Berkan’ın hesabına göre savcılar bir yıl içinde toplam 100 kişi hakkında soruşturma yapsa, bu soruşturmalar ortalama 310 gün sürüyor.

Bu 310 günün sonunda 100 kişiden 50’sine dava açılıyor, geri kalanlar soruşturulduklarıyla, poliste savcılıkta ifade verdikleriyle, belki gözaltına alındıkları hatta tutuklandıklarıyla kalıyorlar.

İnsanlar mağdur olmuş, aileler çatırdamış, haksız suçlama nedeniyle insanların hayatı kararmış, ilişkiler bozulmuş kimin umurunda.

Burası doğru ve kimsenin de pek umursadığı yok.

Hakkında dava açılan 50 kişinin yargılaması uzun sürüyor, sonuçta bunlardan 17’si mahkûmiyet alıyor.

Bir başka deyişle de adaletin bir tarafından 100 kişi giriyor, öte tarafından 17 kişi mahkûmiyete, 83 kişi ise özgürlüğe adım atıyor.

Bunun temel sebepleri “her şeyi suç” görmemizde yatıyor.

Konuşarak çözülecekler veya basit para cezaları yerine yargıya intikal eden eften püften sebepler, yargı yükünü çok arttırıyor.

Bunun yanında “gir içeri, gör gününü” yaklaşımında olanlar sayesinde de “kararların siyasi” olduğu görüşü hep söylenir oldu.

Çünkü tutuklandığınız anda, 8 ay yatacaksınız demektir.

Bu sürecin sonunda veya yargılama neticesinde suçsuz bulunsan bile yattığınızla kalır, üstüne kamuoyu nezdinde itibar kaybedersiniz.

Hele kamu davaları, bu rakamı arttırdıkça arttırıyor.

İddianame hazırlanmadığı “neyle suçlandığı”nı bile bilmediği halde aylarca içeride yatırılıyor.

Açılan davaların da bir kısmı mahkûmiyetle, diğeri beraatla sonuçlanıyor ama kişi beraat da etse hem içeride yattığı yanına kar kalıyor, hem alnına vurulan “suçlu” damgası. Hele bir de yüz kızartıcı bir suçsa, çık işin içinden çıkabilirsen.

Bütün bunların yanında “özel yetki” verilen ama sınırları bile çizilmeyen bir yargı sisteminin neredeyse başbakanı bile gözaltına alabileceğini MİT soruşturmasında gördük.

Güya şimdi HSYK buna dur demek için bir adım atmış.

Alelacele hazırlanan, ne getirip, ne götüreceği tartışılmayan değişiklikler, adalet sistemini güçlendirme yerine, çatırdamasının artmasını sağlamaktadır.

Oysa “özel yetki” verme, sadece bir soruşturma için olmalı ve sonuna kadar gidebilmelidir.

Henüz özel yetkilere bir düzenleme yok. Savcıların terfi şekli değişiyor.

Buna göre savcılar, açıp tamama erdirdikleri soruşturma/dosya sayısıyla değil, yazdıkları iddianameler sonucu elde ettikleri mahkûmiyet oranlarıyla puan alacaklar ve bu puanlar uyarınca terfi edebilecekler.

Vatandaşın mahkûmiyetine puan verilecek.

Ne kadar insanı özgürlüğünden ederse o kadar yükselmeye yakın olacak.

Birilerinin mağduriyeti, birilerinin sefa sürmesine sebep olacak.

Doğaldır ki, her suçlananın “suçlu” olduğu manası çıkmaz.

Savcıların her hazırladığı iddianame de “doğru” diye gösterilemez.

Bu sistem çok adil bir sistem gibi durmuyor.

Yaşadığım için çok iyi biliyorum; “ben davacıyım” dediğim halde, “eli silahlı” ve “güçlü”den yana olan savcıları gördüm.

Davacı olduğum davada, sanık konumuna nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum bile.

Vatandaşı dinlemeyen, kendi doğrularından başka doğru tanımayan savcıların da olduğunu düşünürsek, vatandaşın hali nice olur.

Bazı savcılar, “mahkûm ettireyim de yükseleyim” derdine düşerse nasıl bir adalet sistemiyle karşı karşıya kalacağımızı tahmin bile edemiyorum.

Oysa adalet, herkese eşit dağıtılmalı.

Suçlamak için elde yeterli delil yoksa insanlar özgürlüğünden edilmemeli.

Eften püften konular yargıya gitmeden çözümlenecek yollar aranmalı.

Adliyelerin iş yükü azaltılmalı, savcıların daha az dosyaya bakarak, daha doğru iddianame hazırlaması, hâkimlerin daha rahat karar verecek bir zamana kavuşmasının önü açılmalı.

Sonra dosyanın sonucuna göre savcıların veya hâkimlerin “ödüllendirilmesi” olmamalı. Ama “yanlış karar” için bir caydırıcılık bulunmalıdır.

Aylar sonra gelen ve “pardon” bile denmeyen bir yargı sisteminde, insanlar neye güvenecek?

Eğer bir ülkede yargıya olan güven azalmışsa veya bende olduğu gibi “hiç kalmamışsa” siz bu yargıyla insanlara adalet dağıtamazsınız.

Hâkimin “indirim yapmamak” için yalan söylemesi ve bu yalanı gerekçeli kararına geçirmesinin önünde bir engel bulunmalıdır.

Tıpkı benim davamdaki gibi, sabıkası olmadığı halde “sabıkası var” diyen bir yargının tutar dalının kalıp kalmadığını ben çok merak ediyorum.

Sanki verilen bütün mahkûmiyet kararları “doğruymuş” gibi, bu sayı, savcıların terfi etmesine yarayacaksa vay halimize ki, vay halimize…

Twitimden Seçmeler

Kılıçdaoğlu “dokunulmazlığımı kaldırın, yargılanayım” diye rest çekmiş. Birisi Kemal beye restin tespih çekmekten farklı olduğunu söylesin.

www.twitter.com/naifkarabatak