1 Mart 2012 Perşembe

Türkiye’yi ayağa kaldırmak 2 lira


İki gündür Adıyaman’da yaşanan bir olayın, ülke gündemine birden oturması, akla provokasyonlara çok açık olduğumuzu getiriyor. Herhangi bir kırtasiyeden 2 liraya kalın uçlu keçeli kalem alacaksın, bazı evlerin üzerine anlamsız işaretler koyacaksın ve bir kenara çekilerek “kıs kıs” güleceksin. Bu kadar basit olmamalı…

Yazıya bu şekilde girişim, olayı önemsemediğim şeklinde algılanmasın. Çünkü konuyla ilgili dün de yazdım, ne kadar önemsediğimi anlattım. Daha da söyleyecekler var elbet.

Adıyaman’ın merkezinde yer alan Karapınar Mahallesi’nde bazı evlerin kapı veya duvarlarına keçeli kalemle, anlamsız işaretler yapılmıştı. Bu elbette önemsenecek bir şeydi. Çünkü tarihimizde bunun acı tecrübesi vardı. O zaman da bunu yapanlar yine “karanlık eller”di…

Sahneye bir kere oyun koyduklarında, her defasında bu oyuna seyirci çekebileceklerini hesaplayanlar var. Çünkü bu ülke, belli zamanlarda irtica krizine yakalanabiliyordu. Onların istediğinde irtica geliyor, sonra ne oluyorsa birden kayboluyordu.

Ergenekon gibi derin örgütler, gündemi kendi çıkarına göre belirleme hakkının olduğuna inanıyorlardı. Yardımcıları çoktu, çanakçıları vardı, medyaları güçlüydü, ellerinde silahı olanlar bile vardı.

Gerektiğinde Sincan’da tankı yürütür, gerektiğinde Kocatepe’nin önüne Aczmendileri yığarlardı. Yetmeyince bir Fadime Şahin bulup, koynuna atacak birilerini de bulurlardı…

Bütün bunları bilen bir millet olarak, “yapılan işle, hedeflenen işi” çözmeye dönük kafa yormaya gerek duymuyoruz. Biz yapılana bakıyoruz, hedeflenene değil.

Adıyaman’da 28 evin kapı veya duvarına keçeli kalemle bir şeyler çizildi. Şekillerin bir manası yoktu, bunu okumaya çalışmanın da anlamı yoktu. Önemli olan yüzyıllardır sarsılmayan dostluktu, kardeşlikti. Bir ezgiydi bu, bunu bozacak bir işaret olamazdı.

Emniyet, şekillerin çizim mesafesini de hesaplayarak çocuk işi olabileceği kanaatine varmış. Dün İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin de bunu söyledi. Üç çocuğa dikkat çekti ve görgü tanıklarının olduğunu söyledi.

İkinci seçenekse her zaman provokasyon ihtimaliydi…

Zaten Adıyaman’ın sosyal yapısını bilenler, üçüncü ihtimali asla akla getirmiyorlardı. Bunu ne Alevi, ne de Sünni vatandaşlar düşünmüyordu. Böyle bir şey tarihin hiçbir döneminde olmamışken, bugün olmasının bir manası olamazdı. Amaç, kargaşa yaratıp, insanları huzursuz etmekten başka bir şey değildi. Adıyaman içinde değil ama dışında kısmen başarılı oldular.

Dün İmc TV’ye canlı bağlantıyla konuk olduğumda da Adıyaman’ın sosyal yapısından, kardeşliğinden söz ettim. Kafamı kurcalayan konuysa bu işin bu kadar ucuz olmaması gerektiğiydi. Sabah gazeteler baktım, tam 19 gazetede “Adıyaman” vardı.

Oysa Adıyaman, yıllardır sesini ülkeye duyurmak isteyen, huzur ve barış kenti olmakla övündüğü halde, bir türlü atılım yapamayan, turizmde istediğini alamayan, ekonomide sıkıntıyla dolu, yoksulluk ve yoksunlukla boğuşan, kurumların çalışmadığı, işlerin savsaklandığı, insanların yaşam standartlarının yükseltilmediği bir kentti. Ama biz bunu duyuramadık. Kendilerine “ulusal” diyen basının umurunda bile değildik.

Ta ki, (muhtemelen ve umarım ki) birkaç muzip çocuğun 2 liraya aldıkları keçeli kalemle bazı evlere işaret koyup, sonra da “ya biz ne yaptık” demelerine kadar…

Birden bire herkesin gözü Adıyaman’a döndü; bir kargaşa çıkar mı diye…

Ne o, kargaşa çıkınca çok mu sevineceksiniz?

***

İsterseniz basının olaya nasıl baktığına bir göz atalım…

Birgün Gazetesi “Maraş değil, Adıyaman” diye manşetten haberi vermiş, ama Adıyaman’a ait olmayan, bir resim kullanmış. Resimde güya “Allah için savaşa” yazıyor. Bu başlığı atmak için “hiçbir meslek ahlakının olmaması” gerekir. Adıyaman’da buna benzer bir yazı yok, hedef gösterilmek istenen kesimin de Alevilerle sorunu yok.

Cumhuriyet içindekini kusmuş; “Bu neyin hazırlığı?” diye. Bilmem, Cumhuriyet bunu çok daha iyi bilir. Hani kendi gazetelerini bombaladıkları iddiası ortadayken, bunu sorması komik değil mi?

Evrensel Gazetesi: “Adıyaman’da Maraş Provası mı?” diye sürmanşetten haberi vermiş. Resmi açıklamaya rağmen de, 27 evi, 45’e çıkarmış.

Milliyet “Ürküten işaretler” demiş, hepimizi ürkütmüş.

Özgür Gündem’de refikleri Birgün ve Evrensel’e özenmiş; “İkinci Maraş Provası” demiş, bunu da kesin hükümle söylemiş. İçeride ise “Semsur’da katliam provası” diye gerçekten insanın kanını donduran başlık atmış.

Diğerlerinde de benzer başlıklar ama çoğunlukla “Adıyaman’da neler oluyor?” türü sorgulayan ve araştırılması gerektiğini salık veren yaklaşımlar sergilenmiş.

***

Bu gazetelerin hiç birisi Adıyaman’ın derdiyle dertlenmez. Sorunu olduğunda manşetlerini feda edemezler. Adıyaman’da Sünni-Alevi, Türk-Kürt, Müslüman-Süryani ayrımı yapmadan, tüm Adıyamanlıların sorunları var ama görmezler.

Onların görmek istediği bir kargaşa…

Birilerinin üç beş çocuğun eline tutuşturduğu veya çocukların kendilerinin aldığı keçeli kalemle birkaç evin işaretlenmesiyle halkın sağduyusunu kaybedeceğini sanıyorlar.

Ve şunu da unutuyorlar, Karapınar’da 3 binden fazla ev var. Bunların tamamına yakınında Alevi vatandaşlarımız ikamet ediyor. “Bu evlerde Alevi yaşıyor” diye işaret koymak için uygun bir semt olmadığı çok açık. Alevi vatandaşlarımızın azınlıkta kaldığı mahallede işaretleme olsaydı, belki çok daha farklı anlamlar yüklemek mümkün olacaktı.

Üstelik de kapı komşusu Sünni olan Alevi vatandaşlar var ve işaretler her ikisinde de görülüyor. O zaman bunu altında “dışlayıcı” bir mantık değil, “karıştırıcı” bir mantık aramak gerekir. O mantığı da aslında dün anlatmıştım. Nasıl oluyorsa CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Adıyamanlılardan önce bu olayı duyuyor?

Bu olay çocuk işi değilse bir provokasyonsa şunu bilmeliler ki, Adıyaman, sizin beklediğinizi vermeyecek kadar hoşgörülü insanlarla doludur…

Twitimden Seçmeler

Ergenekon'un “1” numarası kim diye soruyorlar, şunu bunu gösteriyoruz. Sonra bakıyoruz ki, bunların bir numarası yok, olanı da eskimiş.

www.twitter.com/naifkarabatak

29 Şubat 2012 Çarşamba

Oyun kuranların bilmediği…


Ülkemiz, kurulan tuzaklara, sahneye konan bildik oyunlara çok alışkın. Bunca alışkın olmasına karşın da her seferinde oyuna gelenler ne yazık ki var. Bu defa Adıyaman’da benzer bir oyun sahneye konmak isteniyor. Bunu da özellikle kaşıyan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün.

Adıyaman’da, Pazar günü, Alevi vatandaşlarımızın (tahminen) Can Düğün Salonu’nda lokma törenlerinin olduğu esnada, bazı vatandaşların evlerinin kapısı veya duvarına kırmızı boyayla anlamsız işaretler yapılmış. İşaretleri ilk gördüğümde aklıma İslam’ın ilk yılları geldi.

O zaman Hazreti Muhammed’in peygamberliğine inanan ve İslam’ı seçen Kureyşlilerin evlerine işaret konuluyor, tedirgin olmaları sağlanıyordu.

Benzeri Çorum ve Kahramanmaraş’ta denenmiş, başarılı da olmuşlardı.

Birilerinin oyuna gelip gelmemesinin faturası da elbette ağır oluyordu.

Yok, yere insanlarımız öldü, yaralandı, bir birine düşman oldu, yıllarca farklı gözle baktılar.

Oysa oyunu kuranların istediği tam da buydu.

Adıyaman’da benzer bir girişim olunca, geçmişten alınan dersin etkisiyle de haklı bir tedirginlik oldu.

Sadece ilgi çeken ve dikkatle not alınması gerekense bu olayı duyuran, Adıyaman’dan herhangi bir siyasi, basın mensubu veya herhangi bir yayın organı değil, Taaa Tunceli’den oldu.

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, sosyal paylaşım sitesinden böyle bir bilginin olduğunu paylaşınca her yere yayıldı.

Yayılması elbette gerekirdi ama bu bilgiyi AK Partili veya CHP’li Adıyamanlı Milletvekilleri değil de, neden Tunceli Milletvekili duyurdu, burası kafa karıştırıyor.

Aygün’ün paylaşımıyla çok kısa sürede, henüz gazetelerde çıkmadan, dünyanın dört bir tarafına yayıldı.

Olayın olduğu mahalleye gittim, vatandaşlarla konuştum, muhtarı dinledim, evleri gördüm.

Sadece Türkiye içinden değil, yurtdışından telefonla bana ulaşan medya mensuplarına konuyu dilimin döndüğünce anlattım, Adıyaman’ın yapısından söz ettim.

Adıyaman, farklı etnik kimlikleri ve farklı inançlarına rağmen, bugüne kadar “sorun” diyebileceğimiz tek eyleminin olmaması, bütün ülkeye örnek gösteriliyor.

Belki de son zamanlarda Demokratik Açılıma bile örnekli teşkil etmesi, “burayı kaşıyalım” diyenlerin iştahını kabartmış olabilir.

Tabii henüz bilmiyoruz, belki bir deli, belki çocukların muzipliği ama belki de gerçekten Adıyaman’ı karıştırmak isteyenlerin bilinçli bir girişimiydi…

İşte burada Adıyamanlılara iş düşüyor.

Alevisi’yle, Sunisiyle, Türküyle, Kürdüyle, toplumun tüm katmanlarının, sivil inisiyatiflerin, siyasilerin “oyuna gelmeyeceğiz” öngörüsüyle hareket etmesi lazım.

İşaret koyanların kimliği ve niyeti belli değilken, hem kimlik yükleyip, hem niyetleri belirlemek, onların istediğidir. Bu oyuna CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün anında düştü.

Dün Adıyaman Valisi Ramazan Sodan, Alevi kanaat önderleriyle birlikte işaret konulan evlerin bulunduğu mahalleye gitti, vatandaşlarla görüştü ve sağduyu mesajı verdiler. Aslında bu tablo, çok güzel bir tabloydu ve asla “kışkırtmaya” gelmeyecek kadar içten yapılmıştı.

Geçmişten ders alan her aklıselim, bu olayın sosyal barışı bozmaya dönük olduğunu ve bu oyuna gelinmemesi gerektiğini ifade etmeli ama elbette ki sorumlularıyla ilgili de yasal girişimlerde bulunmalıdır.

Aygün’ün “kaşıması”nı boşuna demiyorum. Hemen olayın olduğundan kısa bir süre sonra ve sayıları yüzde bine yakın oranda arttırmayı bilmiştir. Yaklaşık 28 (valilik açıklaması 27) evin kapı veya duvarına yapılan ve belli bir şekli olmayan çizgileri 200 göstermek, olayı büyütmeye peşinen niyetlenmektir.

Ve yine aynı mesajında “Adıyaman'da Alevi mahallesinde 200 civarında evin kapısının işaretlendiği yönünde haberler alıyoruz, Hükümetin görevi ‘dindar nesil’ yetiştirmek, yurttaşlar arasına kin ve nefret tohumları eken projeler üretmek değil, çoğulcu ve demokratik bir toplumsal düzen tesis etmektir, meydana gelmesi olası saldırıların sorumlusu ‘Suriye'de Alevi askerler cinayet işliyor’ şeklinde konuşan hükümet olacaktır.”

Hüseyin Aygün’e sormak istiyorum, kapı ve duvarlara işaret koyanın “dindar nesil”le ne alakası var. Yoksa bu konuda kesin bilgiye dayalı duyumun mu var?

Sonra işi hükümete götürme amacı ne?

Nereden Suriye’ye geçtin onu da bilmiyorum ama iyi niyetli bir yaklaşım sergilemediğin gün gibi ortada.

Oysa milletin vekillerine düşen, işi “kızıştırmak” veya “ortamı germek” değil, bir yandan faillerinin bulunması için çaba harcamak, diğer yandan da Adıyaman gibi, tarihinin hiçbir döneminde etnik veya inanca dönük sorun yaşamayan kente, bu barış, kardeşlik ve hoşgörünün sürmesi için yapıcı, yatıştırıcı açıklama yapmaktır.

Dışarıdan gazel okumak gerçekten çok kolay, gelin Adıyaman’a, görün kardeşliği…

Oyunu kuranların (muhtemelen) bilmediği de işte bu…

Twitimden seçmeler

TRT’de “Seksenler”i izlerken, buruk da olsa gülüyoruz. Ama o zamanlar gülünecek bir şey bırakmamıştı hainler. İnsanlara kan kusturmuşlardı.

www.twitter.com/naifkarabatak

28 Şubat 2012 Salı

Bir 28 Şubat anısı


Dün 28 Şubat’tı. Sıradan bir tarih değildi elbette. Bir döneme damga vuran ve ülkemizin tarihine kara bir leke bırakan “puslu” yılların başlangıcıydı. O gün konuşmayanlar, dün konuştu. O gün sesini etmeyip, hatta el pençe divan duranlar, dün bülbül gibi ötmeye başladı.

Elbette “sorumlu” konumunda olanları söylüyorum, demokratik çıkış yapanlara bir şey dediğim yok.

Hangi partiden olursa olsun, milletten aldığı yetkiyi kullanamayanların bugün bahane üretmeye hakkı yoktur.

Olayın olduğunda konuşmayanların, bugün konuşması gereksizdir.

Şikâyet edecekseniz, zamanında edeceksiniz…

Karşı duracaksanız, o gün duracaksınız ve yaşamazsanız bile adınız tarihe altın harflerle yazılacak.

***

Benim de “küçük” bir 28 Şubat anım var, sizlerle paylaşayım. Puslu yılların başlamasıyla ülke kışlaya dönmüştü bile.

O yıllarda, kayınbiraderim Ankara Mamak’ta vatani görevini yapıyordu. Ailece Ankara’ya gitmiş, oradaki akrabalarla bir araya gelmiştik. Hazır bir aradayken de “vatani görevini” yapan Mehmetçiğimizi ziyaret etmeliydik.

Toparlandık, Mamak’a doğru yola çıktık.

Kışlaya geldiğimizde, kontrol bölümüne girdik. Ben hanımlara öncelik verdim. Nüfus cüzdanını gösterip, üst aramasından sonra, hemen tel örgünün yanında bulunan açık alanda görüşecektik.

Tel örgünün yanına konulan birkaç masa ve sandalyeler ziyaretçiler için ayrılmıştı.

Sıranın bana gelmesini beklerken eşim bana doğru geldi, “başörtümü boyun altından bağlamamı istiyorlar” dedi.

Şaşırdım…

Sadece eşim değildi, baldızım, onun kızı ve bir başka yakınımız daha vardı ve hepsi de başörtülüydü.

Biz asker değildik, mahkûm değildik, kimsenin üzerimizde tasarruf hakkı yoktu. Sivildik ve ziyarete gelmiştik. Üstelik de yakınımız bu memlekete hizmet ediyor, vatani vazifesini ifa ediyordu.

Bir an şaşırdım ve şaşkınlığımı sesli olarak ifade ettim; “Neden, Rus kışlasına mı geldik?” diye.

Eşimin başörtüsüne uzanan eli kırarım.

Bu eşim olup olmaması bir şeyi değiştirmez, hiç kimse bir başkasının kıyafetine karışamaz. Bunların asker veya polis olup olmaması da bir şeyi değiştirmez.

Hayatımı ortaya koyar, yine şerefsizliğe prim vermem.

Bunu açıkça söyledim.

“Başörtülü olan ben değilim, başörtüsünü değişiyorsa değişsin ama o değiştirmek istemiyorsa, buna asla müsaade etmem. Sizin yaptığınızı Yunan askerleri bile yapmaz” dedim.

Kontrolde görevli bayan polis yaklaştı bana doğru; “Ne yapıyorsunuz, şimdi sizi tutuklarlar” dedi.

Hiç umurumda olmadı.

Söylemem gereken her şeyi söyledim.

Ancak o an birisiyle göz göze geldim.

Kayınbiraderim tel örgünün hemen öte tarafında, hüzünlü gözlerle bize bakıyor, kardeşlerine sarılmayı bekliyordu.

Elim ayağım tutmadı.

Tel örgünün bir tarafında kız kardeşleri, diğer tarafında kendisi vardı.

Uzansa kucaklayacaktı.

Sarılacak, hasret giderecekti.

Kendisi görevliydi ama kız kardeşlerinin herhangi bir görevi yoktu, sivildi, özgürlerdi.

Ama ülkeyi açık cezaevine dönüştüren haysiyetsizlerin emri orada bütün şiddetiyle uygulanıyordu.

Orada bulunan hiçbir askerin tek bir suçu yoktu.

Onlar verilen emri uyguluyorlardı.

Sonunda kayınbiraderimin bakışları taşlaşmış kalpleri eritmedi ama bizi etkiledi. Başörtülerinin boyunlarının altından bağlayarak (Böylece Anadolu kadını olunuyormuş. Bu örtü siyasi simge haline gelmiyormuş) içeriye girdik. Bu geçiş, sadece 1 metreydi.

Ve bir metre için bize hükmetmeye kalkışıyorlardı.

Siz o gün hükmettiğinizi sandınız ama bugün milyonlara çıktık.

Sizin gibi vatan hainlerinin bu ülkeye yaptıklarını hiçbir düşman askeri yapmadı.

Eğer Atatürk, bugün olsaydı, inanıyorum ki, Kurtuluş Savaşına sizin gibi hainleri yok etmekle başlardı.

Twitimden seçmeler

Ergenekon’un bir numarası Süleyman Demirel’dir savım, bugünlerde sıkça konuşulmaya başlandı. Yooo, karar verdim, sakal bırakacağım…

www.twitter.com/naifkarabatak

27 Şubat 2012 Pazartesi

Oylar süs olsun diye verilmez!


Her yıl bir şeylerin sene-i devriyesinde konuşuruz. Konjonktüre göre konuşma şeklimiz değişir. Mağdur kesime göre de farklı bir ağız kullanırız. Ve asıl ikiyüzlülüğümüz de burada başlar.

Her darbe farklı ideolojilere yönelik yapılır.

Bazen bir kesim daha çok, bir kesim daha az etkilenir.

Ancak genelleme yaptığınızda, ülkeye getirisi veya götürüsünü hesapladığınızda, sadece o dönemde yaşayanlar değil, ondan sonra gelecek nesillerde bundan en kötü şekilde etkilenir.

İkiyüzlü davrandığımızda ise “bize bir şey olmadı” diyerek, savunmaya bile geçenler olabilir.

Bugün 28 Şubat’ın sene-i devriyesi…

Bugün konuşacaklar, genellikle 28 Şubat’ın mağdurlarıdır.

Ama asıl konuşması gerekense toplumun tamamıdır.

O tarihte birilerinin hoşuna gitmeyen bir yönetim şekli vardı.

Halk, kendi istediklerini iktidar etmemişti.

Öyleyse alaşağı edilmelilerdi.

Önce sahneye bir oyun sürdüler.

Çok bildik bir oyundu bu.

Birilerini kullandılar, kullanılanlar halen bunun farkında değil.

Gözdağı verdiler, egemenliğin kayıtsız ve şartsız kendisine olan millete ve onun meclisine…

Ayarı bozuk insanlar, balans ayarı yaptığını söyleyerek, Ankara’nın göbeğinde tankları yürüttü.

Kendini bilmez komutanlar, ülkenin başbakanına iğrenç sözler sarf ettiler.

İnsanları fişlediler; namaz kılıyor mu, eşi başörtülü mü diye…

Sonra yok yere insanları tutukladılar…

Bahane uydurmada üzerlerine yoktu.

Kamu görevlilerine hayatı zindan ettiler…

Terfileri gelmedi, görev yerleri değişti, makamları ellerinden alındı…

Üniversitelerde tam bir kıyım yapıldı; öğretim üyeleri yükselemedi, hatta görevden el çektirildi.

Bütün hepsinde gerekçeler komikti ve yasal değildi.

Ama zaten yasa da kendileriydi, hukuk da…

Böyle bir dönemde siyasi partilerin tümü sınıfta kaldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde halkı temsil eden vekiller, tünecek yer aradı.

Suçu iktidara yükleyip, askere alkış bile tuttular.

Oysa yapılan aşağılıkça her hareket, milletin ta kendisine yapılıyordu…

Milletten oy alarak meclise gidenlerse, halkın hakkını ve hukukunu koruyacağına söz veriyordu.

Korkak çıktılar hepsi…

Sindiler bir köşeye, üstelik de yağcılık yaparak.

Oysa halk onlara bir önceki seçimde yetki vermiş, meclise göndermişti.

Oy vermek, bir renklilik değildi.

İş olsun diye insanlar sabahın erken saatinde kalkıp, sandıkların kurulduğu yerlere gitmiyordu.

“Benim hakkımı koru” diyordu, verdiği bir oyla…

“Benim güvenliğimi sağlayacak” diye güvenini belirtiyordu…

Sonra “bana dayatma yapma, benim yaşam tarzıma karışma” diye de talebini belirtiyordu.

“Beni zorbalardan kurtar, dayatmalara karşı kalkan ol, hukukun dışına çıkanlara haddini bildir” diyordu.

Ve o yetkiyi alanlar da, “egemenliğin kayıt ve şarta bağlanmadan millette olduğunu” söyleyerek göreve başlıyordu…

Bu kayıt ve şartta tanklar da yoktu, toplar da.

Milletten aldığı vergilerle maaşı ödenen kamu görevlilerinin adam gibi görevini yapmasını sağlayacak da, takip edecek olan da meclisin ta kendisiydi.

Öyleyse haddini aşanlara karşı duracak olan, sadece iktidar değil, mecliste görev yapan her vekildi.

Yapmadılar, sandıkta yenemediğini, birilerinin yenmesinden haz bile aldılar.

Sonraki seçimde ise en büyük tokadı milletten yediler…

Oyların süs olsun diye verilmediğini, 2002 yılında sandığa gömüldüklerinde anladılar.

***

O gün, bu onursuzluğu yapanlar, bugün halen hayatta.

Ve yargı önüne çıkmayı bekliyor.

O gün, özellikle muhafazakâr kesime hayatı zehir edenler, siyasetin gidişatını değiştirdiklerinin farkına geç vardılar.

Dönen dolaplar iyi anlaşıldı, nasıl iktidar olunacağı kavrandı ve zalimlerle mücadelenin yolunun sinmekle değil, karşı koymakla olacağının farkına varıldı. Demokrasinin güzelliği keşfedildi. Sorun, demokrasinin uygulanmamasıydı, öyleyse demokratik bir duruş sergilemek gerekiyordu.

Ve o gün, insanları sindirmek için karar alanlar, bugün yüzde ellinin üzerine çıkan bir halk desteğiyle şok yaşadılar.

Kurdukları Ergenekonlar da bir bir patlak verdi.

Şimdi, hiçbir iğrenç oyunları tutmuyor.

28 Şubat’ı bin yıl devam ettiremediler ama onların çirkin suratları, bin yıl hafızamızdan kazınmayacak hale geldi…

Hiç de gitmeyecek, biz artık onların ciğerini biliyoruz.

Bunu özellikle Ergenekon’un avukatlığına soyunanların da bilmesi gerekiyor.

Twitimden seçmeler

28 Şubat'ta MİT'te fişlemiş. Fişleyenlerin fişini çekmeye bir başladık ki, Silivri'de kıvranıp duruyorlar. Sıra MİT'te...

www.twitter.com/naifkarabatak

26 Şubat 2012 Pazar

Sel gider kum kalır

Bugünlerde birçok yerde kongre var. Partiler illerde, ilçelerde kongre yapıyor, kurultaya doğru yol alıyor. Bu konuda en deneyimli ama en gergin kurultaylar ise CHP’de yaşanıyor. Bunu en güzel özetleyen de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu oldu; “Tüzük dediler, işte tüzük. Seçim diyorsanız onu da yapacağız”.

Hiçbir sorun yoktu.

Nasılsa iki gün arayla farklı kurultaylar yapılabiliyordu.

Hatta üçüncü kurultayı isteyenlere karşın, hepsinin iptalini isteyen de vardı.

Elbette partilerde seçimler, bir yenilenme aracıdır. Taze kandır, heyecandır, farklı bir aktivitedir ve parti içerisinde canlılığın en önemli aracıdır.

Buraya kadar olanda sorun yok.

Sorun, aynı partililerin bir birlerine karşı düşmanca tavırlarıdır.

Ayak oyunları, bir birinin yüzüne gülüp, arkasından kuyu kazmalardır.

Partilerimiz zaten çok demokrat.

Yereldeki yöneticileri genel merkez atar.

Sonra da atanan yöneticinin “kongrede oylanmasını” isterler.

Birine tepki gösterenler, bir diğerini görmezler.

Yani “ben atanınca iyi, öbürü atanınca kötü” olur.

Oysa seçim, “birden fazla kişi üzerinde tercihte bulunma”dır.

Bir kişinin katıldığı kongrelere seçim denmez, “onama” denir.

Ne yazık ki bu tür “onama genel kurullar” her ilde, her ilçede yapılıyor.

Ve partilerin genel başkanları “atama” başkanların oylarıyla kurultaya gidiyor.

Önceki gün CHP’nin 81 il başkanı “Kılıçdaroğlu’na tam destek” verdi.

Kurultay öncesi bu bir motiveydi.

Aynı zamanda muhaliflere gövde gösterisiydi.

Oysa o il başkanlarını atayan da Kılıçdaoğlu’ydu.

Ne ki, önemli olan o anda muhaliflere çalım atmaktır ve o çalım, ekranlar önünde atılır.

Bu defa muhalifler alır sazı eline “Sel gider kumu kalır” diyerek, genel başkanın sel, kendilerinin kum olduğunu söylerler.

Ve bir süre sonra sel gidecek, kumlar kalacaktır.

Ancak “o kumların yaşamı zorlaştırdığını” da bilmezler.

Partilerdeki statükocuların, ülkedeki statükoculardan çok daha etkili olduğu aslında hep biliniyor.

Herhangi bir ilde, her hangi bir ilçede bile partide görev alanlar, orayı “babasının partisi” olarak görür.

Her zaman dışarıdan gelen, sonradan katılan, atanana karşı çıkarlar.

“Küçük olsun benim olsun” derler.

Partiyi büyüten, üye çoğaltan, yeni yüzlerle tanıştırandan haz etmezler.

Yarın kendilerini hesaba alan olmayacaktır.

Oturacakları bir sandalye bulamayacaklardır.

Partiye emek(!) vermişlerdir.

Oysa her partide, en büyük emeği veren partinin çaycısıdır ama asla o çaycı kardeşimiz “başkan” veya “milletvekili” olamamaktadır.

Bunu, bütün partililer bilir ama partiyi ne kadar küçültebileceklerinin hesabını yaparlar.

Aslında, partilerdeki statükocular, bürokrasidekilere benzer.

Bürokraside “bakan”, “genel müdür” veya yerelde “müdür”e aynı tepki konur.

Oranın “sahibi” çalışandır.

İşi bilen onlardır.

Dışarıdan gelip, “düzenlerinin” bozulmasını istemezler.

Bir denge kurulmuştur ve o dengede kendileri önemli bir isim olmuştur.

Partiler de öyle; küçüktür parti, herkes bir birini tanır.

Sabah elini kolunu sallayarak girdiği partide itibar görmektedir.

Bir iş yaptığı yoktur ama “takılmayı” iyi bilir.

Böylece kendi küçük dünyasında büyük bir yer edindiğinin farkındadır.

Dışarıdan gelen, muhtemelen birikimlidir.

Alanında başarılıdır.

Sevilendir, sayılandır.

O geldiğinde, kendisinin pek “kıymeti harbîye”si kalmayacaktır.

Hem birilerinin “adamı” diye orada durmaktadır.

Kendisine bir cevher olduğu için partiye gönderilmemiş, genellikle “oy” zamanı, “oy oy oy” diye inleyenler, “potansiyeler oy”la dengeyi sağlamaktadırlar.

Bu kadın da olur erkek de…

Bütün partilerde bu böyledir; Hiç ayrım yapmadan bütün partilerde.

CHP’de de tabii ki.

CHP kurultayı gergin başladı.

Kendi milletvekillerini tartaklamaya çalıştılar.

Pet şişe attılar.

Bir diğerleri otelde toplandı.

Genel başkana tepki gösterdiler.

Genel başkan; “Kimse partinin huzurunu bozamaz” dedi.

Çünkü “huzur” kendisiydi.

Oteldekiler ise “sel gider kum kalır” dedi.

Sel, genel başkandı.

Kum, kendileri.

Genel başkan gidecek, kendileri kalacaktı.

Bunlar, aynı davaya gönül vermiş insanlardı.

Herkes, huzur olarak kendisini görürdü. Kalıcı olan kendileriydi. Sonradan gelen, asla önceden gelen gibi olamazdı. Buna izin vermezlerdi. Kendi beceriksizlikleri, halktan kopuklukları, hedefe yürüyememeleri sorun değildi. Kendileri olmalıydı, gerisi önemsizdi.

İşte böylelerinin eline tutuşturulan kâğıt parçasına “istifa” yazdırmaları normaldir.

Ve organizatörün aşağıda oturup, “ne kadar ayıp” diye tepki göstermesi de bir samimiyet(!) göstergesidir.

Unutmayın, her partide sel gider kum kalır.

Ama bugün sel olanlar, yarın kendilerini kum sanacaklar.

Şunu da unutmayın, kum, yürümeyi zorlaştırır, yerinizde sayarsınız, hâsılı sizden hiçbir şey olmaz…

Twitimden seçmeler

İlker Başbuğ, “hapishaneye uyum sağladım” demiş. Ama biz açık hapishaneye uyum sağlayamadığımızdan demokratlaştık.

www.twitter.com/naifkarabatak