23 Şubat 2012 Perşembe

Siverekli veya başka yerli olmak!


Bundan iki yıl önceydi, Siverek’ten sevgili Abdullah Hakan Lale, “Siverek’te yazar mısın?” deyince doğrusu şaşırdım. Aynı şaşkınlığı Van’dan gelince de, Zonguldak’tan sevgili Erdoğan Nas yaptığında da şaşırmıştım. Çünkü her üç yeri de hayatımda hiç görmemiş, gündemi takip etme dışında fazla da bilgim yoktu.

Buna rağmen kabul ettim, iki yıldır, Türkiye’nin dört farklı noktasında, yazı yazıyorum. Buna internet siteleriyle farklı illerdekileri de sayarsanız, Türkiye’nin dört bir yanına sesimi bir şekilde ulaştırma şansı yakalıyorum.

Bu ne getiriyor, ne götürüyor ayrı bir tartışma konusudur ama asıl olan, nerede olduğunuz, nerede yaşadığınız değil, ne kadar bildiğiniz, ne kadar “bizden” gördüğünüz ve “ne olduğunuz”dur…

Çünkü Adıyamanlı bir insanımızla, Zonguldaklı veya Karslı bir insanımızı asla ayırmıyorum. İzmir’de yaşayan, Samsun’da çalışan, Kayseri’de çabalayan, Antalya’da dolaşanlar da bizim insanımız. Herkes, dilediği gibi bir yaşama kavuşmalı, herkes özgür olduğunu hissederek bu topraklarda yaşamını idame ettirmelidir.

Bütün bunları yaparken, nereli olduğu için horlanmamalı veya “belli bir yerden” olduğu için ayrıcalık görmemelidir. Buna rağmen, Türkiye’de bazı yerlerden olmak, “kötü” olmak/bilinmek için yegâne sebeptir

Oysa kötülük, topluma mal edilecek bir şey değil, kişiye hastır ve o da sadece onu bağlar.

***

Önceki gün Siverek’te bir haber okudum.

İlgi çekecek kadar vardı. Sevgili Abdullah Hakan Lale’ye “özel hayatıma karışamazsın” diyen bir polis memuru, fotoğraf makinasındaki görüntüyü sildirmiş.

Haberden anladığım kadarıyla olay şu; Siverek’te akrabalar arasında çıkan kavgayı takip eden muhabirler görüntü alıyormuş. Abdullah da fotoğraf çekenler arasındaymış ama ilginç bir tepkiyle karşılaşmış. Bir polis memuru; “Fotoğraf çekmek için kimden izin aldın. Benim özel hayatımı ihlal ediyorsun” diye tepki göstererek, makinasındaki görüntüyü sildirene kadar da direnmiş. Sonunda Abdullah kardeşim görüntüyü silmiş.

Polis Memuru tarafından özel hayatın nasıl algılandığını doğrusu merak ettim. Bir basın mensubu görevini yaparken birçok şeye dikkat etmesi gerekir. Bunlardan birisi de “hak” kavramıdır ki, bunda öncelikli olan özel hayatın korunmasına yöneliktir.

Ama aynı polis memuru da, basının nasıl ve ne şekilde haber alma hakkını da bilmesi gerekir. Ya onu da bileceksin, ya da basın mensubunun görevini yapmasına karışmayacaksın.

Siverek’te görev yapmak, farklı bir yasaya tabii olmayı gerektirmez.

Sevgili Abdullah, üzülme! Türkiye’de sadece bu değil, birçok şey “kendine münhasır” kurallarla yönetiliyor. Birçok yerde yasalar değil, “güçler” veya “anlayışlar” egemen kılınıyor. Bu anlayış, demokrasiyi içselleştirdikçe kendiliğinden yok olup gidecektir. Demokratik bir topluma, demokratik bir yapıya alışacağız da, kavuşacağız da…

***

Konu Siverek’ten açılınca, devam edelim…

Sevgili Abdullah, yazı teklifi yaptığı zaman Siverek’le ilgili araştırma da yapmış, Siverek’i yakından tanımaya çalışmıştım. O arada gözüme ilişen bir yazı vardı. Tarihin tozlu sayfalarında kalan. Yılmaz Güney, Siverekli sanatçılardandı. Güney’in “Siverekli Olmak” başlıklı yazısı, Türkiye’nin dört bir tarafında ve en ücra köşesinde yaşayanlara da örnektir.

Yıllardır kalem oynattığımız, kentimizin sahiplenilmesini istediğimiz, insanlarımızla ve yaşadığımız yerle ilgili kısa ama güzel bir değerlendirme. Sizlerle paylaşmak istedim. Siz oradaki “Siverekli” yi silip, kendi ilinizi, ilçenizi, kasabanızı, köyünüzü yazarak, okumaya devam edebilirsiniz. Çünkü hiç ama hiç farkı yok.

***

Bir gün nereli olduğumu sordular:

-Babam Sivereklidir dedim.

Siverek adına şaştılar, hiç duymamıştılar.

-Nerdedir bu Siverek? dediler.

-Siverek Napoli’nin kazasıdır dedim.

Düşündüler bir süre birbirlerine bakındılar.

-Biz İtalya’yı çok iyi biliriz. Yanlışınız olmasın. Napoli’nin böyle bir kazası yoktur.

Siverek İtalya’da olsa bileceklerdi. Gelelim Siverek Urfa’nın bir kazasıydı. Urfa’da Türkiye’de bir şehirdi.

Bizim memleketin insanları iyidir, akılları çoktur; İtalya’yı bilirler, Fransa’yı bilirler Çiniştanı, falanistanı bilirler, lakin kendi yurtlarını bilmezler.

Dünyanın öte ucundaki ülkelerin yardımına koşmak için can atarlar. Onlar için şiirler yazar, onlar için ağıt yakarlar. Falanistan köylüsünün acısını anlatan kitaplar kapışılır, benim memleketimin insanlarına sırtları dönüktür, onları görmezler, göremezler.

Onun için, namuslu bir insan, doğup büyüdüğü toprağın insanını bilmek, onun kısmetine düşen acılara ortak olmak zorundadır. Onun için doğduğu yere, dünyadan pencereler açmak, oraya ışık götürmek, ora halkının bilinçlenmesini sağlamak zorundadır.

Memleketinden kopmuşlar, bozulmuşları uyarmak zorundadır. Memleketini unutanlardan hesap sormak, ihmal edenlere karşı durmak zorundadır.

Bugün Siverek gibi unutulmuş, kendi kaderine bırakılmış, yüzlerce yer vardır, Türkiye’de gelişmemiştir, gelişmeyi sağlayacak imkânlardan uzaktır.

Onun için, Siverek’in ya da Siverek şartlarından bir kazanın çocuğu olmanın sorumlulukları başkadır. Senin memleketin de insanlar insan gibi yaşamalıdır. İnsan gibi ölmelidir. Senin omuzların zayıftır, görevin çok ağırdır. Çok çalışmaya, çok düşünmeye mecbursun. Dünyadaki yerini, Türkiye’deki yerini ve sıranı bilmek zorundasın.

Nereye gidersen git, Siverekli olmanın gururunu ve heyecanını duymak, senden sonra geleceklere örnek olmak zorundasın. Hem öyle bir örnek ki, gerektiğinde kendini bütün dünya nimetlerinden sıyırıp, bir buda rahibi gibi Siverek’e adamak zorundasın.

Bir inanç uğruna el ele olmak, omuz omuza olmak güzel bir iştir. Siverek’i kan ve barutun dışında Türkiye’ye tanıtmak, Siverek’e faydalı olmak her Sivereklinin vazifesidir.

***

Nereli olmak gerçekten sorun değil.

Ne iş yaptığınız, yoksulluğunuz, zenginliğiniz, hangi makamları işgal ettiğiniz, özgeçmişinizin kalabalığı, banka hesaplarınızın miktarı. Bütün bunlardan daha önemlisi “ne olduğunuz”dur…

Siz ne olduğunuz biliyorsanız, gerisini fazla dert etmeyin.

Twitimden Seçmeler

Antalya'da bir depo beleş benzin inadı, bir emniyet müdürünün canına mal oldu. Bu tam bir iğrençlik.

www.twitter.com/naifkarabatak

22 Şubat 2012 Çarşamba

Savaş çocuklara acımıyor


Dünyanın dört bir yanında büyüklerin vahşi duygularının derdini çocuklar çekiyor. Onların önlenemez ihtirasları, akıl almaz oyunları, haince planları, ayak oyunları, çıkar çatışmaları, taht kavgaları, toprak hayalleri, hepsinde de kurban edilen çocuk oluyor.

Savaş, çocukları da öldürüyor…

Saçının teline kıymadığınız yavrunuza savaş kıyıyor, acı veriyor, gözyaşına boğuyor, üşütüyor, hasta ediyor, donduruyor ve öldürüyor.

Afganistan’da tam kırk çocuk üşümüş…

Tam kırk çocuk üşümeden sonra donmaya başlamış.

Ve tam kırk çocuk, bizler sıcak yataklarındayken acı içinde hayata gözlerini yummuş.

Daha hayatı tanımayan, çevresinde olup bitenlerin nedenini bile sorgulamaktan aciz minicik bedenler soğuktan tir tir titreyerek henüz gözlerini açtıkları dünyadan uçup gitmişler.

Yaşananların hiç birinde onların suçu yok.

Yaşananların ne olduğunu anlayacak durumda da değiller.

Kimseye düşman olmamış, kimseden düşmanlık beklememişler…

Anasının koynunda yatmaktan, babasıyla oynamaktan, karnı acıkınca annesinin memesine sarılmaktan, altı ıslandığında kurutulmaktan başka bir isteği olmamış.

Doğduğunda ağlamış, ağlayarak da öte dünyaya göçüp gitmiş.

Ülkesine ne olduğunu anlayamadan gitmiş…

Hangi ülkenin ilk ateşi açtığının farkına varmamış.

Kendi ülkesindeki hainlerce satıldığının da farkında olmamış.

Gözlerini dünyaya açtığında gülecek hiç ama hiçbir şeyin olmadığını görüp, ağlamaya devam etmiş.

Aç kalmış, ağlamış…

Hasta olmuş, ağlamış…

Annesi ölmüş, ağlamış…

Babasını kaybetmiş, ağlamış…

Her gün kurşun sesleriyle kulakları sağır eden sesten ürkmüş, ağlamış…

Ve her gün ağlayacak bir şey bulmuş…

Minicik yavruları ağlatacak “eşek kadar büyük adamlar” hiç eksik olmamış.

Bedenleri büyümüş ama zırnık kadar akılları yokmuş…

Büyüyen bedenlerin içinden olmayan zekâların kurbanı olmuş, minicik yavrular…

Üşümüşler…

Soba yok, olan sobayı ısıtacak yakıt yok…

Sıcak bir yuvaya hasret gitmişler…

Sıcak bir ana kucağının tadına varamadan göçüp gitmişler…

Çocuk, bütün güzellikleri bedeninde taşıyan minicik yavru…

Yanağına dokunmaya kıyamadığın hassas güzellik…

Ama dünyanın dört bir yanında çocuklara dokunuyorlar…

Acı veriyor, çile çektiriyor, yetim bırakıyor, saçını okşayacak kimsesi kalmayana kadar iğrenç emellerini hayata geçirmeye çabalıyorlar…

Dünyanın dört bir yanında, savaşlarda, terör olaylarında, sellerde, depremlerde çocuklar ölüyor…

Çocuk işçiler, çocuk istismarcıları, iğrenç arzularını tatmin edecek sapıklar çıkıyor.

Hiçbir müdafaa gücü olmayan, hiçbir koruması bulunmayan çocuklar birer birer yitip gidiyor.

Canlarımız gidiyor…

Güzelliklerimizden oluyoruz.

Yarınımızı kaybediyoruz birer birer…

Irak’ta ölen çocukların sayısını bilen var mı, bilmiyorum…

Bilen varsa da, rakamsal veriler tutmaktan hoşlananlardan başkası değildir.

Suriye’de her gün kaç çocuk acı çekiyor, kaç çocuk ölüp, kaç çocuk yetim kalıyor bilmiyorum…

Bizler sıcak yuvalarımızda yavrularımızla oynarken, dünyanın neresinde çocukların donarak öldüğünün farkına varmıyoruz.

Afganistan’da 40 çocuk birden ölüyor…

Minicikler hepsi…

Daha küçücükler…

Yürümeyi bilmeyen var içlerinde…

Dünyaya adımını bile atamamış daha…

Emekleyerek hayata tutunacağını sanmış, yanılmış…

Birileri rahat etsin, birilerinin iktidarı daim olsun, birilerinin iğrenç arzuları karşılansın diye acımadıkları insanların yanına, acımadıkları çocukları da katarak vahşetlerine devam ediyorlar.

Birileri büyüyor, birileri küçülüyor…

Küçülenler, onurlarını da alıp, öte tarafa gidiyor…

Büyüyenler veya büyüdüğünü sananlarsa alçalarak bunu başarıyor. Ne kadar alçalırsa, ne kadar iğrençleşirse, ne kadar insanlıktan uzaklaşırsa, o kadar büyüyor…

Bedenleri büyüyor, ruhları küçülüyor…

Bedenleri büyüyor, insanlıkları yok olup gidiyor…

Ve bugün bir çocuk daha acı çekiyor, bir çocuk daha ağlıyor, bir çocuk daha ölüyor…

Bizse yaşadığımızı sanıyoruz.

Twitimden seçmeler

Aziz Yıldırım, “Darağacında olsam bile son sözüm Fenerbahçe’dir” demiş.
Neyle meşgulsen osun. Son nefeste Kelime-i Şehadettir bütün özlemim.

www.twitter.com/naifkarabatak

21 Şubat 2012 Salı

Ne size mahkûmuz, ne de size mecbur!


Birkaç gündür Adıyaman’a yoğun şekilde kar yağıyor. Ama bu yoğunluk “hiç görülmedik” bir yoğunluk değil. İlçelerde ve çevre illerde çok daha fazla kar yapıyor. Hatta Adıyaman’da bile 2000 ve 2006’da bundan çok daha fazla kar yapmıştı.

Doğaldır ki, yağmur yağar, kar yağar, rüzgâr olur bazı kurumlar bundan olumsuz yönde etkilenir. Ama hiçbir kurumun hiçbir hizmeti pamuk ipliğine bağlı olmaz. Yapılan yatırımlarda, bütün bunları gözlenir, hesabı kitabı en ince detayına kadar yapılır.

Diyelim bir köprü yapacaksınız, üzerinde gidecek araçların tonajları bile hesaplanarak, yoğunluğuyla ilişkilendirilir.

Akedaş, Adıyaman’ın elektrik hizmetini veren bir kuruluş. Elbette babası hayrına bir kilovat elektriği kimseye verdiği yok. Hatta günü gelmemiş elektrik borçlarında bile elektriği kesip, “açma kapama” parasına göz dikecek kadar da “sonradan görmüş” bir kurum.

Cuma günü başlayan yoğun kar yağışı, iki gün boyunca kentin büyük bir bölümünü elektriksiz bıraktı. Halen elektrik alamayan semtler var.

Direkler devrildi, hatta eğildi, kablolar koptu.

Aslında, Adıyaman’a yağan kar, Akedaş ve öncesindeki Tedaş ile Göksu Edaş’ı da yerlerde süründürdü.

24 saat boyunca hiç elektrik verilmeyen semtler vardı. 24 saat karanlıkta kalmak, 24 saat soğukta yaşamaya çalışmak, 24 saat elektriğin sağladığı bütün hizmetlerden mahrum kalmak nasıl bir şey bunu Akedaş’ın anlamasını beklemiyorum.

Üstüne de bozulan elektrikli ev aletleri, akıma kapılan insanlar, maddi ve manevi zararlar. Bütün bunları karşılamak için Akedaş’ın kılını kıpırdatması bile mümkün değilken, 20 liralık alacağına aslan kesilip, üstüne de 18 liraya göz dikmesi sonradan görmüşlükten öte sorumsuzluktur.

Ama yerlerde sürünen direklerde Akedaş tümden sorumlu değildir. Çünkü bu yatırım onun zamanında yapılmadı. 5-10 santim kar yağmasıyla yerlerde sürünen direkleri diken Akedaş değildi.Bir metre, iki metre kar yağışına dayanan direk ve kablolara karşın, Adıyaman’da beş santimlik karda yerlerde sürünenin olması dikkat çekiciydi. Ve bunun sorumlusu, hiç değilse direkt sorumlusu Akedaş değil.

Nedeniyse şu…

Adıyaman’a elektrik yatırımı yapan Tedaş ve Göksu Edaş’tı.

Ne gariptir ki, her üç kurumun müdürü de H.Mehmet Yaşar’dı.

Yaşar, bu memleketin insanıydı, dostumuz, arkadaşımızdı. Beyefendi birisiydi, kibardı ama hiç alınmasın bu işi beceremiyordu.

Yani, yatırımda bir sıkıntı varsa sorumlusu bizzat kendisiydi.

Müteahhit sorumluluğunu yerine getirmemiş, çürük malzeme kullanmışsa sorumlusu Akedaş değil, kendisinden önceki yatırım yapan kurum ve onun idarecisiydi.

Akedaş, öncesinde de sonrasında da toplumla barışık olmayan bir kurumdur. Sebebi “para” değil. Eğer öyle olsaydı PTT ve GSM şirketleri halkla hiç barışık yaşayamazdı. Sorun kurumun kendisinde ve yönetim zihniyetinde yatıyor.

Kabul edin ki, Adıyaman’a elektrik veremiyorsunuz.

Bu işi beceremiyorsunuz!

Gelin mumu haline gelen bir yapılanmanız var.

Bir üfürükte sönecek yapıya bürünmüşsünüz.

Ufacık bir rüzgârda elektrik sisteminiz allak bullak oluyor.

Yağmur yağıyor, kar yağıyor elektrik de birden gidiyor.

186’yı işler hale getirmekten bile acizsiniz.

Para hırsıyla dolu bir kurum görüntüsü veriyorsunuz.

İhbarname gönderme gereği bile duymadan 20-25 lira için milletin elektriğini kesiyorsunuz.

Üstüne göz diktiğiniz 18 lira açma kapama ücretiymiş görüntüsünü veriyorsunuz.

Yüksek borcu olana ses etmiyor, düşük borcu olan garibanın yakasına yapışıyorsunuz.

Tesislerinizi yenileyemiyor, çürük malzemelerle hizmet verip, “başarı” bekliyorsunuz.

Köhne zihniyet, köhne malzemelerle milletin parasını sömürüyorsunuz.

Verdiğiniz elektriğin her kilovatına ödenen yüksek fiyata rağmen, vatandaşa karşılığını vermekten acizsiniz.

Türkiye’nin en az kaçağı olan il Adıyaman olduğu halde bunun için vatandaşa gereken saygıyı ve toleransı göstermekten bile yoksunsunuz. Üstüne de toplayamadığınız parayı dürüst insanlardan alacak kadar da açgözlüsünüz…

Her şey bir yana 5 santimlik kara dayanamayacak bir yapınız var, üfürsek uçacaksınız.

Ve bütün bunlarda asıl suçlu Akedaş ve yöneticileridir…

Yapamıyorsan, bırakıp gideceksiniz. Hiç değilse çıkıp bu milletten özür dileyecek, “yapamıyoruz” diyeceksiniz. Bu, aldığınız maaşın, milletin size verdiği yetkinin ve paranın karşılığıdır. Ya doğru dürüst görevinizi yapın, köhne hale gelen direklerinizi yenileyin, ya da “yapamıyorum” deyip, bırakın gidin.

Adıyaman size mahkûm kalmamalı. Böyle bir yanılgınız olmamalı. Ne size mahkûmuz, ne de size mecbur.

Paranız var diye kurumu devralmakla işiniz bitmiyor. Bu kente adam gibi hizmet etmekle de yükümlüsünüz. Söz verip, “yapacağız” diyen sizsiniz…

Özelleştirme, böyle bir şey olmamalı; param var alır, millete zulmederim. Yok öyle…

Twitimden Seçmeler

Artık Türkiye’de Kenan Evren, Sabiha Gökçen gibi kirli isimler istenmiyor. Okullardan, caddelerden kalkıyor, gönüllerden çoktandır kalktı.

www.twitter.com/naifkarabatak

Fetih 1453’e dair


Henüz vizyona girmeden çok yazıldı, çok çizildi. Eleştirmenlerin bazıları filmi izleme gereği görmeden ya göklere çıkardı, ya yerden yere vurdular. Film vizyona girince de şimdiden izlenme rekorları kırmaya başladı. Dev kadrosu, çok büyük bütçesiyle adından söz ettirecek Fetih 1453, sadece bugün değil, yıllar sonra bile tartışılmaya devam edecek.

Filmi önceki akşam izleme şansı bulabildim.

Bir cümleyle filmi anlatmamı isteseler, “Muhteşem bir film ama biz İstanbul’u niye fethettik?” diye aklımdaki soruyu sormakla yetinirdim…

Soruya geleceğim…

Fetih 1453, ülkemizde yapılan en kalabalık oyuncu kadrosuna sahip bir film.

Bütçesiyle de adından sıkça söz ettiren Fetih 1453’ün en güzel tarafı, bugüne kadar Türk sinemasında denenmemiş görselliklerin kullanılmasıydı.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi, Roma savaşlarını konu edinen filmlerdeki gibi görkemli sahneler vardı.

İstanbul’un fethedildiği sahneler muhteşem görüntülerle süslenmiş, adeta insanı tarihin içerisine çekecek duygu verilmişti.

İlla bir filme aşk katmakta gerekiyordu.

Bunu Ulubatlı Hasan üzerinden yapmışlardı ama Fatih Sultan Mehmed’in eşine karşı soğukluğu da çok sırıtmıştı. Böyle bir şey yok.

Babasından sevgi görmeyen, kucaklamadığı, sarılmadığı için içerlenen Fatih Sultan Mehmed’in kendi çocuğu Beyazıt’a da aynısını reva görmesi de sırıtmış, fethe giderken kucaklaması bunu kapatamamıştı.

Başroldeki oyuncuların performansına diyecek yoktu. Ancak figüranlarda bir sorun olduğu hemen göze çarpıyordu.

Duygusal sahnelerin daha çok olmasını umuyordum ama sanki biraz esirgenmiş. Birkaç sahne dışında duygunun doruğa çıkması söz konusu değil.

Fatih Sultan Mehmed’in ordusuna namaz kıldırması muhteşem bir görüntüydü ve çok doğal yapılmıştı.

Filmin girişindeki Fatih Sultan Mehmet’le Ulubatlı Hasan’ın kılıç döğüşü, görüntü yönünden muhteşem bir film izlemeye başlayacağının göstergesiydi.

Fatih Sultan Mehmet’in diyaloglarında tarihe mal olmuş önemli sözlerini eklememeleri bir eksiklik olarak duruyor.

Ve bana göre asıl eksiklik, biz İstanbul’u niye fethettik?

Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in “Konstantiniyye muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.” mealindeki Hadis-i Şerifinde geçen “Güzel Komutan” olma hayalinin tarih boyunca sürdüğü bilinmektedir. Ancak bu, İstanbul’u fethetmek için tek geçer sebep de değildir.

İstanbul’un fethiyle ilgili pek bir bilgisi olmayanın filmi izlediğinde edineceği intiba çok önemlidir aslında.

Fatih, “savaşalım da şurayı alalım” zihniyetine sahip birisi değil. Aslında Osmanlı’da hiçbir Padişah’ın “sınırlarımı genişleteyim” düşüncesiyle insanları savaşa götürdüğü pek doğru değil.

Bunun birçok sebebi var.

Filmde bu sebeplerden en can alıcı olanıyla özellikle irtibatlandırmak çok daha çarpıcı olurdu diye düşünüyorum.

Mesela “Bizans’ın Osmanlı şehzadelerini kışkırtması” çok belirgin değildi.

Bu kışkırtma, taht kavgalarına neden oluyor, Osmanlı’yı içten içe çökertmeyi hesaplıyordu.

Aynı kışkırtma Anadolu Beylikleri için de geçerliydi.

Bunun gibi birçok sebebi vardı ama en önemli sebebi ve savaşa gerek duyulması; “Bizans’ın, Avrupa-Hristiyan dünyasını kışkırtıp Haçlı Seferleri'ne zemin hazırlaması”ydı.

Yoksa elbette İstanbul fethedilince bundan çok önemli kazanımlar elde edilecek, geleceğe dönük büyük açılımlar yapılacaktı ve oldu da.

Ama filmde eksik olan, Fatih Sultan Mehmed’in padişah koltuğuna ikinci kez oturmasıyla İstanbul’u alma hayalinin canlanıyor olmasıydı ve bunun dışında altında yatan sebeplere ucundan kıyısından değinilmemişti.

Ve final…

Fatih Sultan Mehmed’in üzerinde derin bir etkisi olan ve İstanbul’un fethinde de manevi bir önder konumunda bulunan Akşemseddin karakteri pek oturmamıştı. Sonra İstanbul’a girilirken Akşemseddin’in yaya olarak kapıdan giriş yapması tarihsel gerçeklerle tersti.

Bütün bunlara rağmen, film o kadar güzel ki, bazı şeyleri irdelemenizi engelliyor. Filmi izlemenizi hararetle tavsiye etmekten başka da elimden bir şey gelmiyor.


Twitimden seçmeler

Başbakan, “seçilmişleri atanmışlara kurban etmeyiz” demiş. Bari atanmışları da seçilmişlere kurban etmeyin. Kimse kurban olmasın!

www.twitter.com/naifkarabatak

İnsanlar sayılara dönüşürse…


Akşamları televizyonun karşısına geçip haberleri izlediğinizde “insanların rakama dönüştüğü” haberleri sıkça izler, kiminde üzülür, kiminde ise hiç umursamayız. Belki de umursayacağımız bütün ayrıntıları tek tek almışlar, haberimiz olmamıştır.

Suriye’de her gün kaç insanın öldüğünü duyarız…

Sayının azlığına, çokluğuna göre üzüntü katsayımız da değişim gösterir.

Bir gün önce 270 kişi ölmüş, ikinci gün ölen sayısı 50’ye düşmüşse buna seviniriz…

Dünyanın dört bir yanında, çile çeken insanların haberlerini okuruz. Kim olduğunu, nasıl yaşadığını, nelere üzülüp, nelere sevindiğini bilmeyiz.

Ölenin çocuğunu, eşini, annesini, babasını aklımıza getirmeyiz; Bir kişi ölmüştür, bin kişi ölmüştür. Sadece rakamsal değişiklikler vardır ve çok olduğunda üzülür, az olduğunda üzüntümüz de az olur.

Her gün farklı yerlerde trafik kazası olur. Hayatı pamuk ipliğine bağlı insanların birer birer yitip gittiğini görürüz. Bazen bir iş kazası, bazen bir hata, bazen kasten insanların rakama dönüştüğünü görüp, bazısına üzülür, bazısını hiç duymayız bile…

Oysa rakamlar işlemeye devam ediyordur.

Her gün binlerce insan farklı yerlerde, farklı şekillerde hayatını kaybediyor.

Kaybolan hayatlar, kaybolan umutlar, kaybolan sevdalar da peşi sıra geliyor.

Ama biz bunları bilmiyoruz.

Ateş, düştüğü yeri yakıyor ve bizden birisi olmadığı zaman önemsememiz de o derece sıradan ve yavan kalıyor.

Depremler oluyor, insanlar bir gecede fakir düşebiliyor…

Göçük altından kaç kişinin ölü, kaçının sağ çıktığını sayıyoruz…

Sağ çıkanlara seviniyor, sağ çıkmayı başaramayanlarınsa rakamsal verilerini tutuyoruz.

Bazen bunda bile insani olmayan duygularımız baskın çıkıyor, “depremin olduğu bölgenin yaşam tarzına göre” üzüntü katsayımızı değiştirebiliyoruz…

Dünyanın bir ucunda afete maruz kalanlara insanlık elimizi uzatırken, Van’da meydana gelen depremde ölenlerin ve kalanların hangi kimlikten olduğunu sorgulamaya başlıyoruz.

Hayatımızda hiç görmediğimiz birçok bölgeye varımızı yoğumuzu gönderirken, “bizden olan” birilerinin kimliği üzerinden insanlığımızı sorguluyoruz…

Ve gün geliyor, “kaçakçılık” yapan insanların üzerine bomba yağıyor…

Hata oluyor birilerine göre…

Ne ki, 35 kişiyi kaybetmişiz, rakam çok yüksek değil…

Sonra ölenleri suçluyoruz, orada ne işi var diye…

O yola gitmelerine sebep olan ekonomik göstergeleri sorgulama gereği de duymuyoruz, o yöreye yapılacak yatırımları engelleyip, insanları üç kuruşa muhtaç edenleri de sorgulamıyoruz.

Sonra ölüyor insanlar nasılsa…

Bazen bir asker kurşunuyla, bazen bir terör silahıyla…

Öyle de ölüyor, böyle de…

Bazen eline tutuşturulan el bombası patlıyor, bazen kendi güçlerinin devamı için 33 askeri ölüme yollayabiliyorlar…

Hepsinde rakamlar konuşuyor…

Hayatlar ise suskunluğunu bir türlü bozmuyor.

Ta ki, işe drama katmak isteyen bir basın mensubuna rastlayana kadar. O da ajite etmeyi seviyordur kim bilir…

Bakıyorsunuz bir asker nişanlı, terhisinden sonra evlenecek…

Genç kız, evlenmeden dul kalmanın acısını tadıyor.

Belki henüz yeni doğan çocuğunu görememiş birisi hayata gözlerini yummuş.

Belki evin tek oğlu, bütün umutlarıyla birlikte toprağa gömülmüş…

Ya da sosyal paylaşım sitesine koydukları son notların iç burkan satırları…

Bütün bunlar bize magazinsel geliyor…

Bir akşam farklı bir duygu yaşamamıza neden oluyor.

Ama ateş düştüğü yerde çok daha fazla acı bırakıyor.

Ölenin kim olması, hangi görevde bulunması, hangi etnik kökene bağlı olması veya nerde, nasıl yaşamasından çok daha önemli olan üç yaşındaki, beş yaşındaki çocuk için ne ifade ettiğidir.

Babalar terörist olmaz biliyor musunuz?

Babalar, kaçakçı da olmaz…

Onlarda bizim gibi gülüyorlardı, bizim gibi seviniyor, bizim gibi sarıp sarmalayacakları vardı. Onların arkasından bakanlar, üzülenler, gözyaşı dökenler ve yüreği parçalananlar vardı. Tıpkı bizler gibi…

Her evlat için baba sevgisi benzerdir. Her eş, hayatını paylaştığı kişiyi kaybetmek istemez. Hiçbir baba evladının ateşe atılmasına rıza göstermez.

Şırnak’ın Uludere ilçesinde ölenleri rakamsal olarak değerlendirdiğimiz anda, insanlığımızı kaybederiz.

Orada ve diğer her yerde ölenler, önce insandır, rakam değil, sayı değil, istatistik bir bilgi hiç değil…

Orada ve diğer her yerde ölenler, bir kez de adalet önünde öldürülüyorsa orada insanlıktan eser kalmamış sayılır.

Ama Uludere’de biz rakamlara takıldık kaldık.

O insanların nasıl yaşadığını, niye o yaşamı seçtiğini, lüks villalarda yaşamayı neden tercih edemediklerini değil, “hatayı” tartıştık…

50 gündür insanlığımız Uludere’de rakamlara takıldı kaldı. Heronların attığı bombalar, belli sayıda insanı öldürmedi, bizim insanlığımızı yok etmeye başladı. Böyle giderse de hiç kalmayacak.

Twitimden seçmeler

Yaşarken değil, öldükten sonra kıymete binenler, ölerek kazanır. Kalanlarsa, ikiyüzlülüğüyle yaşarken ölür…

www.twitter.com/naifkarabatak