16 Şubat 2012 Perşembe

Kitabın yürüyenidir insan!


Dün Adıyaman’ın şirin ilçelerinde Tut’ta minik öğrencilerle sohbet imkânı buldum. Adıyaman İl Halk Kütüphanesi’nin Sodes projesiyle hayata geçirdiği Gezici Kütüphane, dağ-taş demeden, uzak-yakın olduğuna bakmadan Adıyaman’ın en ücra köşesine bilgi taşıma derdinde.

İl Halk Kütüphanesi Müdiresi Filiz Karabulut, kendisine emanet edilen ve mutlaka yenilenmesi lazım gelen binayı şirin hale getirmek için epey uğraş verdi. Yeni bina yapılmasa da, elindekini en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştı ve modern bir kütüphaneye büründü. Kitabı, okurlarla buluşturmak, kitaba ulaşamayanlara destek olmak için de Gezici Kütüphane’yi Sodes Projesiyle hayata geçirdi.

Dün, işte bu projenin yeni yüzüyle birlikte Tut ilçesindeydim.

Gezici Kütüphaneye olan ilgiyi arttırmaya dönük farklı bir projeydi bu. Öğrencilerle yazarı buluşturacak proje kapsamında, hem kütüphane tanıtılıyor, hem kitap, hem de yazarla öğrenciler buluşmuş oluyor.

Tut Kaymakamı Ramazan Kendüzler, kullanılamaz halde olan ilçe kütüphanesini onarmış, hoş bir görünüme kavuşturmuş. 4 bin nüfuslu ilçede, kitaba ulaşmayı kolaylaştırmak istemiş.

Gezici Kütüphane denilen, bir otobüsten ibaret. Ön tarafında şoför ve arkasında dört koltuğu var. Arka bölümü ise raflara dizilmiş kitaplar yer alıyor. Tut’a bu araçla gittik.

Kaptanımız kontağı çalıştırdığında aklıma Eşekli Kütüphaneci diye ünlenen merhum Mustafa Güzelgöz geldi.

Sadece kütüphanede kitap okunmayacağını, yurdun en ücra köşesine kitabın taşınması gerektiğini ve bunu bir eşeğin sırtında yıllarca yapan Mustafa Güzelgöz, bütün kütüphaneciler için çok güzel bir örnektir.

Bir kütüphaneci “yan gelip yatma” şansına sahipken, eşekle de olsa, Gezici Kütüphane’yele de olsa, dağ taş dinlemeden vatandaşı kitapla buluşturmayı amaç ediniyorsa, bunu alkışlamak gerekir.

***

Hepsi birbirinden zeki Tutlu öğrenciler, beklemediğim sorularla beni şaşırtmayı bildiler. Neden yazdığımı, neden yazmaya gerek duyduğumu, nasıl başladığımı, yazmanın ve okumanın faydalarını, kalemle mi yazdığımı, bilgisayarla mı yazdığımı sordu durdular.

Hepsine cevap vermeye çalıştım.

Genellikle hep merak edilense “ne okumalı”dır…

Sahi, bir sürü kitap var, her gün kitap sayısına yenileri ekleniyor. Peki, biz ne okuyacağız, nasıl okuyacağız, kimi okuyacağız.

Zaten toplumumuzda “okuma” dendiğinde genellikle “kitap okuma” anlaşılır ama pek de okuyan bulunmaz. Okumak, elbette öncelikle yazılı bir metni okumanın adıdır ama aynı zamanda okumak, bir şeyin anlamını çözmektir. İşte asıl okunması gereken, okudukça bir kazanım elde edebilmek için, okumayı bir şeyin manasını çözmeye dönük düşünmelidir.

Bazen insanları okursunuz; Bir bakışın, bir gülüşün, belki kızgınlığın ya da nefretin nasıl yansıtıldığını, neler anlattığını öğrenir, okursunuz tek tek insanları ve çözersiniz manasını…

Bazen hayvanları, kuşları, böcekleri, inekleri, koyunları, kazları, tavukları…

Bazen ağaçları okursunuz, bazen çiçekleri, çoğunlukla tabiatın tamamını…

Belki dağları, ovaları ve denizleri, sonsuzluğa uzanan gökyüzünü…

Okumak, öğrenmektir. Çünkü okumak tanımaktır, bilmektir.

Ve okumak, yazıyla, kitapla hemhal olmak demektir.

Peki ne okumalı, nasıl okumalı?

Her olayın bir görünen, bir de görünmeyen yüzünün olduğu aslında herkesçe çok iyi biliniyor.

Okumayan birisi, olayların sadece görünen yüzünü algıladığı, görünmeyen yüzünü tahayyül edemediği bilinir.

Ancak okuyan kişi olayın görünmeyen yüzü hakkında fikir sahibi olur.

Bu nedenle okumak, öncelikle insanlara geniş bir bakış açısı kazandırır, ufkunu açar, geçmişi iyi bilerek geleceğe dair sağlıklı bilgiler elde eder…

Peki ne okumalıyız?

Bunun için “şu kitap okunur, şu kitap okunmaz” diye bir tavsiye de bulunulmaz, kitaplar arasında ayrım yapılmaz ama seçici olunur…

Dünyada milyonlarca kitap var ve yayınlanan her kitabın bir tek kitabı anlatmaya çalıştığını da büyüklerimiz söyler. Her yayınlanan kitabı okuma şansını yakalayamayacağımıza göre seçici olmak zorundayız.

Bir başka deyişle her yemek damak tadımıza uymuyorsa eğer, her yazılan da dimağ tadımıza uymaya bilir.

Bu nedenle seçici olmalı ama okurken önyargılardan arınarak okumalıyız.

Ve en önemlisi okuduğumuz parçanın, kitabın veya küçücük bir yazının bizi etkisi altına alması için değil, bakış açımızı zenginleştirmesine katkı sunması için okumalı, değerlendirmelerimizi bu bakış açısının zenginliğiyle yapmalıyız.

Okumak, yemek yemek gibidir.

Oburluk, yemekte zararlıysa, kitap okuma da faydalı olduğunu kimse söyleyemez.

Bu nedenle seçici olmak, okumayı düzenli ve sürekli hale getirmek, ne okuduğunu bilmek gerek. Her gün bir sayfa da okunacaksa bu süreklilik arz etmeli…

Okurken not almak, okuduğunuz koca bir kitabın hafızanızda kalmasına katkı sağlar.

Kısaca söylemek gerekirse, okumak elbette iyidir ama iyi okumak çok daha güzeldir.

Bilerek, anlayarak, özümseyerek ve neden okumak gerektiğinin farkına vararak elinize kitabı alın, hayatı alın, insanları gözlemleyin, kuşları, börtü böcekleri, çiçekleri, dağları, ovaları ve denizleri…

Hepsini iyi okuyun.

İşte o zaman kendinizi okumuş olursunuz…

Twitimden Seçmeler

Susmak, bazen çok şey anlatmaktır ama suskunluğun dilini iyi bilmek gerekiyor.

www.twitter.com/naifkarabatak

15 Şubat 2012 Çarşamba

Aziz Valentine’ye kızıp, yorgan yakmak!


Özel günlerle ilgili erkekleri ikiye ayırmak gerekiyor; sıkı sıkıya bağlı olanlar, hiç umursamayanlar. Elbette ki bir sınıf daha var. Onlar da kutlanacak günün tarihçesine bakarak karar verenler…

Mesela Anneler Günü ya da Sevgililer Günü. Buna doğum günlerini, evlilik yıldönümleri gibi özel günleri de ekleyebilirsiniz.

Bir kısmı “bu bize uymaz” der.

Kutlanacak günün ilk çıkışının “inancımıza uygun olmadığı” gerekçesiyle karşı çıkanların yanında “kim para harcayacak” diye bahanesi hazır olanlar da var.

Çünkü zaten böyle günler bir tüketim toplumu oluşturmaya dönüktür. O zaman “tüketip de ne yapacağız” diye düşünenlerin sayısı hiç de yabana atılacak gibi değil.

Ama bunu söyleyenlere karşı verilecek cevap da elbette vardır.

Bunu sona bırakacağım, önce şu bizim Aziz Valentine kimmiş ona bakalım.

Her yıl onun hatırına bir kutlama yapıyoruz. O zaman rahatlıkla “bizim” diyebiliriz veya demeli miyiz?

Genellikle Sevgililer Günü’yle birlikte Aziz Valentine adı da sıkça duyulmaya başlar.

Dost sohbetlerinde, sosyal paylaşım sitelerinde birden bire herkes dini bütün bir hale bürünür ve “gâvur işi” bir şeyi yapmayı içlerine sindiremezler.

Bunun için de akşam eşinin “bir gül bile almadın mı?” türü boynu bükük bakışını umursamazlar.

Çünkü gün, kendilerinin günü değildir.

Bir diğer kesim ise “sevgili” kelimesinden eşini anlamaz…

İlla da bir sevgilisi olmalı.

Sözlüsü olabilir, birlikte yaşadığı olabilir, “kaçamak” yaptığı da sevgilidir elbet.

Ama eşi değildir…

O zaman kutlamaya da gerek yoktur, çünkü o bizim günümüz değil, “inancımıza” aykırıdır…

Kutlayan ise kutluyor.

Eşini sevgili bilip kutlayanlar olduğu gibi yasak ilişkisi olduğu için “hem sevgilisine, hem eşine” hediye alanlar da var. Bunların ki hem masraflı oluyor, hem de hangisine, hangi hediyeyi alacağım diye şaşırıp duruyor.

Konumuz aslında bütün bunlar değil. Aziz Valentine’ye yapılan haksızlık…

***

14 Şubat Sevgililer Günü’nün nasıl ve neden çıktığına ilişkin bütün bilgilerde, 14 Şubat’ın Roma halkı için büyük bir önemi olduğu vurgulanır.

Çünkü o günde Roma’da, tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan Juno’ya duyulan saygıdan ötürü tatil yapılırdı.

Juno, ayrıca Roma halkı tarafından kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak da biliniyordu.

15 Şubat’ta ise Lupercalia Bayramı başlıyordu.

Bu bayram, ahlaki olarak pek muteber bulunmasa da, o dönemin şartlarına göre “flört” diyebileceğimiz bir birlikteliği belirliyor ama bu kurayla yapılıyordu.

Kadın ve erkeklerin seçme hakkı yok, kavanozda bulunan isimlerden ellerine gelenle flört ediyor ve sonrasında da büyük çoğunlukla evleniyorlardı.

Belki de bir şekilde bizim “görücü usulü”ne benziyordu.

Buraya kadar olanı herkes biliyor ama bundan sonrasını ya pek bilen yok, ya da “işimize gelmediği” için görmüyoruz…

***

Bakalım pek görmediğimiz bölüm hangisiymiş?

Roma’yı zalimce yöneten, katı kuralları olan, halka zulmeden İmparator 2. Claudius, tam bir savaş manyağı denecek birisiydi.

İmparator, evliliği istemiyor, gençlerin savaşmasını emrediyordu.

14 Şubat’ta başlayıp, 15 Şubat’ta devam eden Lupercalia Bayramı nedeniyle de bu isteği yeterince yer bulmuyordu.

O da “tüm nişan ve evlilikleri yasaklamakla” işi çözmeye çalıştı.

Evlilik kurumu çatırdıyor, nesillerin devamı tehlikeye giriyordu.

İşte böyle bir zamanda Roma’da yaşayan bir papaz olan Aziz Valentine, Aziz Marius ile birlikte İmparator Claudius’un yasağına rağmen gizlice çiftleri evlendirmeye devam ediyordu.

Bir süre sonra bu durum imparatorun kulağına gitti.

Önce Aziz Valentine’yi tutukladı…

Sonra sopayla öldürene kadar dövdürdü…

Ve bir 14 Şubat tarihine rastlayan milattan sonra 270 yılında Hristiyan şehitliğine gömüldü.

Sonrasını yine biliyorsunuz…

Şimdi Sevgililer Günü’ndeki çılgınca harcamaya bakıp, Aziz Valentine’nin aile kurumunu ayakta tutma çabası göz ardı ediliyor…

Sonra onun “inancı” gereği yasakları hiçe sayacak kadar onurlu davranışı gözden kaçırılıyor.

Ve bir zalime karşı direnişi de hesaba katılmıyor.

Sonrasında o zalim tarafından haksız yere öldürülmesi de hiçe sayılıyor…

Üstelik de bu ölüm, çok vahşi bir şekilde vuku buluyor.

***

Kapitalist zihniyetmiş, tüketim toplumu oluşturmakmış, ekonomik döngüymüş, piyasa hareketliliğiymiş.. bütün bunları elbette tartışmak mümkün.

Ama Allah aşkına, “Sevgililer Günü kutlamıyorum” diyenlerden kaçı akşam evine giderken eşine, sevgilisine bir çiçek alıp götürüyor?
Bunu yılda kaç kez yapıyor?

Sevdiğine çiçek vermenin bir ”gavur tarafı” elbette yok.

Sevdiklerini hatırlamanın, onlara hediye almanın, özel günlerinde hatırına getirip, sormanın, hastayken ziyaret etmenin, zor gününde yanında olmanın, mutluluğunu paylaşmanın.. bütün bunların tek tek faydasını buraya almamın gereği olmadığını düşünüyorum.

Hepsinde esas gaye “hatırlanmak”tır…

Çam sakızı, çoban armağanı cinsinden bir şeylerle “ben sana önem veriyorum” demektir.

Bir bahane mi gerekiyor, işte Sevgililer Günü…

Bütün bir yıl sırtınızı döndüğünüze, kötü davrandığınıza, hor gördüğünüze elbette Sevgililer Günü’nde de sevgili olma şansınız yok.

Ama eğer seviyorsanız, sevdiğinizi her fırsatta söyleme şansını da bir yana atmamanız gerekir.

Aziz Valentine’ye kızıp, yorgan yakmanın âlemi yok!

Siz, binlerce yıl önce öldürülen birisi için değil, kendiniz için bir şeyler yapıyorsunuz veya yapmıyorsunuz.

Hediyeleşmek güzel de, sevginizi hediyeye bağlamak yanlıştır. Sevgi, parayla ölçülemeyecek bir şeydir ve bunun bir günü olmaz, belki bahanesi olur. Hepsi bu kadar aslında…

Twitimden Seçmeler

Sevgili olanların güne ihtiyacı yok. Sevgili olmayanların günle işi yok...

www.twitter.com/naifkarabatak

13 Şubat 2012 Pazartesi

Sahi konu neydi?


Müdür bey dert dinler, bugün “maruzat”! / Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat... / Beni Allah tutmuş kim eder azat? / Anlamaz; yazsız, pulsuz dilekçem... / Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

***

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in bu şiiri kaleme almasından bu yana Türkiye’de çok şey değişti. Devletin asık suratı gitti, yerine vatandaşına daha kibar davranan bir devlet geldi.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde tüm valiliklere bir yazı gönderdi. Bu yazı bütün basında da haber oldu. Yazıda, 29 Nisan’da 81 ilde yapılacak Özürlü Memur Seçme Sınavı (ÖMSS) için, 20 Şubat’ta başvuruların alınacağını belirtiliyordu. Bunun içinde 81 ildeki Halk Eğitim Merkezlerinde ÖMSS için kurs açılması, adayların “ücretsiz” olarak bu kurstan yararlanması isteniyordu. Devlet, hem özürlüler için sınav açıyor, hem de özürlüleri bu sınava hazırlamak istiyordu.

***

Bakalım öyle mi?

Herhangi bir ilimizde, her hangi bir özürlü vatandaşımız da bunu kendisine görev bilerek, bu kursun açılması gerektiğini düşünmüş ve bunun için “birazcık zamanını harcamayı” çok görmemiş…

Görme özürlü vatandaşımız, sabahın erken saatlerinde evinde kahvaltısını ederek yola düşmüş. Hedefinde ise Halk Eğitim Merkezi var. Kapıda müdür beyle görüşmek istediğini söylemiş…

-Konu neydi?

-ÖMSS kurusu için görüşecektim.

-Bizde ÖSS kursu verilmiyor.

-ÖSS değil, ÖMSS kursu.

Neyse ilk engeli aşan özürlü vatandaşımız, müdür beye ulaşmayı başarır. Müdür bey vatandaşımızı dinleyip, derin düşüncelere daldıktan sonra “ben size yardımcı olmak istiyorum” diyerek, vali yardımcısına gitmesini ister…

Özürlü vatandaşımız, müdürün babacan tavrını sevmiş, iş bitiriciliğine hayran kalmıştır. Doğru ya, vali yardımcısı kendisinin üstü, “kursu açın” dediğinde açacaktır. Tekrar yola düşmüş, Halk Eğitimle valiliğin arası nedir ki, el yordamıyla bulunur.

Valiliğe gelmiş. Eskisi gibi kapıda sorgu sual yok. İçeriye girip, asansöre kapağı attın mı, seni dördüncü kata çıkarır. Çıkmış özürlü vatandaşımız. Vali Yardımcısının odasını sormuş, öğrenmiş ve bulmuş. Sekreter hanım “konu neydi?” diye aşina olduğu soruyu sormuş. Konuyu söylemiş, sekreter kızımız pek bir şey anlamamış ama vatandaşa devletin kapısını da kapatmamış. Vali Yardımcısıyla görüşmüş. O da “ben size yardımcı olmak istiyorum” diyerek, Halk Eğitime gitmesini söylemiş.

Halk Eğitime gittiğini, böyle bir kursun olmadığını söylemesi üzerine Vali Yardımcısı, “Yazıyla bizden talep etsin, onay veririz” demiş…

Sevinmiş özürlü vatandaşımız. Tekrar Halk Eğitime gitmiş, tekrar “konu neydi?” engelini aşarak müdüre ulaşmış.

Vali Yardımcısının “bizden talep etsin” emrini iletmiş. Müdür bey yine derin düşüncelere dalmış. Bir elini çenesine götürüp, bir iki sıvazladıktan sonra “ben valilikten talep edemem, ancak onlar açın derse açarım” diyerek haddini bildiğini göstermiş…

“İnsanların bir şey bilmesine gerek yok, hadlerini bilsinler yeter” diye içinden geçirerek, müdür beyin haddini bilmesine hayran kalmış. Tekrar Vali Yardımcısının yanına gitmiş, tekrar “Konu neydi?” sorusuyla karşılaşmış ve tekrar makama ulaşmış. Vali Yardımcısı bu defa Milli Eğitime yönlendirmiş…

Orada da “konu neydi?” faslından sonra şube müdürüne yollamışlar. Şube Müdürüne ulaşana kadar iki defa “konu neydi?” diye “ben sana yardımcı olmak istiyorum” u da üstüne ekleyerek yol göstermişler…

Şansa bak Şube Müdürü toplantıda, ne zaman çıkar belli değil.

Ümidini kesmiş özürlü vatandaşımız; “Devletten hayır yok, özel sektöre başvurayım, sivil inisiyatifin kapısını çalayım” diye düşünmüş.

Önce Kent Konseyi Özürlüler Meclisi’ne gitmiş. Meclis dendiğine bakmayın, adı var, kendi yok. Bereket ki, “konu neydi?” diye soran çıkmış. Söylemiş, başkanın adını ve çalıştığı yeri almış. Uzakmış ama olsun. Sonunda başkanın “müdür” olduğu okula ulaşmış. Kapıda öğrenciler “konu neydi?” öğrendikten sonra müdürün odasına kadar eşlik etmişler. Başkan, çok yardımcı olmuş, zaten “Ben sana yardımcı olmak istiyorum” bile demiş. Önce salon bulmak gerekiyormuş. Sonra ders verecek öğretmen.

Salonu olan bir okula gitmiş, “konu neydi?” faslından sonra “ben sana yardımcı olmak istiyorum” diyerek, bir başka okula, bir başka okula yollamışlar…

Özel dershanelerden kurs öğretmeni talep etmiş. Onlarda da “konu neydi?” sorusundan sonra “ben sana yardımcı olmak istiyorum” dendiği halde aldığı cevaplar pek tatmin edici değilmiş. Çünkü “SSK Primi” sorun oluyormuş.

Ve son bir ümitle tekrar Milli Eğitime giden özürlü vatandaşımız, Şube Müdürün hem salon, hem de öğretmen sorununu çözeceği ümidiyle doluymuş…

“Konu neydi?” engellerinden sonra “ben sana yardımcı olmak istiyorum” denilerek, Halk Eğitime yollanmış.

***

Bu hikâye nerede biter bilmiyorum ama bildiğimse bu kentte özürlülere bakışın hiç değişmediğidir. Belki de bu kentte bürokrasinin azı dişleri halen törpülenmemiştir.

Kendinizi o özürlü vatandaşın yerine koyun. Zaten gözleri görmüyor, hem “Konu neydi?” diye sorup, öğrenen çok, hem “ben sana yardımcı olmak istiyorum” diyen çok ama yardım eden yok!

Bu mu yani? Bu kentte “eğitim alayım” diye didinen birisine reva görülen böyle bir şey mi?

İnsanların bedenlerinin özürlü olması çok sorun değil ama bürokrasinin bakış açısının özürlü olması çok büyük bir sorundur. Bu sorun, insanları devletten soğutma gibi bir hastalığın doğmasına da yol açmaktadır.

Twitimden Seçmeler

Eskiye özlem, hoş anı olmaktan öteye gitmemeli. Eski, bugüne taşındığında, özleminiz nefrete dönüşür.

www.twitter.com/naifkarabatak




12 Şubat 2012 Pazar

MİT’te işlem hatası


Çok fazla sakinliğe alışkın bir millet değiliz. Geçenlerde yine bir sabah uyandığımızda, Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın en tepe ismi olan Hakan Fidan’ı ifadeye çağırdığını öğrendik. Daha sonra “yakalandığı yerde tutuklanması” gibi bir çağrıya imza attığını da duyacaktık ve sonrasında “yakalamadan, görevden alındığı”na şahitlik edecektik.

Tabii ki, sizin bu haberi ve sonrasındaki gelişmeleri nereden takip ettiğinizi bilmediğim için, hangi görüşe sahip olduğunuzu da bilmiyorum. Medyada ne kadar MİTsever kalemlerin olduğunu görüp şaşırmanız başka tabii…

Eğer haberi, “cemaate yakın” kaynaklardan takip etme şansını bulanlardansanız, MİT’in “çamura bulaştığını” öğrenir ve “kokuşmuşuz be abi!” diye feryat ederdiniz. Belki de MİT’e düşen bir BİT vardı. Hem zaten savcılar doğru yapmıştı. Bunun lamı da cimi de olmazdı.

Eğer haberi “yandaş” denen medyadan izlediyseniz, savcılığın haddini aştığını belirtip, Ergenekon soruşturmasının rövanşının alınmaya başladığını düşünürdünüz.
Yok eğer “CHP’li” bir medyadan takip edenlerdenseniz de, Türkiye’nin çivisinin çıkmasının ötesinde, savcılığın işi nerelere getirdiğini öğrenip, “demek ki Ergenekon soruşturması da böyleymiş” diyerek hükümete yüklenirdiniz.

Belki de “MHP’ye yakın” bir yayın organını takip ediyorsunuz o zaman “Türkiye’nin köklü kurumlarına karşı yapılan bir yıpratma” politikası olduğunu düşünürdünüz.

BDP, PKK ve Ergenekon’a yakın kaynaklardan takip etme şansınız varsa o zaman da, “Biz demiştik” tavrının hâkim olduğunu görürdünüz…

Öyleyse CHP ve BDP “Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırın, Ergenekoncuları da kurtarın” tavrını görüp, “bu işi nereye bağlasam” diye elinizde veri olabilir.

Bağımsız bir kaynaktan bu haberi ve sonrasındaki gelişmeleri takip etme şansınız ne yazık ki yok. Henüz ülkemiz o kadar gelişmediğinden “objektif” olarak haberi yansıtan ve bunu yorumlayan pek bulunmuyor.

***

Öncelikle MİT soruşturmasıyla, TSK’ya mensup olanların yargılandığı soruşturmayı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Birisinde “darbe yapmaya teşebbüs”ün ötesinde, bir terör örgütünü yönetme veya üye olma gibi suçlamalar var. Üstelik de bunlar bize pek de yabancı değil.

MİT soruşturması ise çok daha farklı. Öncelikle “istihbarat” çok hassas bir konu. İçerisinde yanıltma var, sızma var, onlardan görünüp, yıllarca bir arada yaşama var. Ama hepsinde de amaç, “büyük partiyi/vurgunu/operasyonu öğrenip, engellemeye” dönüktür. Eğer bir istihbaratçı gittiği yerde ne yapacağını değil, onlardan birisi gibi olmaya başladığında orada sorun var demektir.

Bir süredir İsrail kaynaklı “dezenformasyon” haberlerin hem Oda TV’de hem PKK’ya yakın haber ajanslarında aynı anda yayınlanmasının bir amacı elbette vardı. 15 yıl kadar TSK’da Astsubay olarak çalışan Hakan Fidan, kendi isteğiyle ordudan ayrıldıktan sonra çok başarılı bir kariyerin sahibi haline geldi. Öyle ki, birçok kimseyi kıskandıracak kadar iyi eğitimler aldı, iyi görevlerde bulundu. Dışarıda adından söz ettirmekle kalmadı, Başbakanlıkta görev aldığı 2003 yılından sonra “Ortadoğu’da dengeleri değiştiren adam” olarak bilindi. İstihbarat üzerine çok ses getiren çalışmaların altına imza atsa da istihbaratçı olmadığı halde, MİT’in başına geçti.

Ve o günden sonra İsrail’de Hakan Fidan antipatisi oluşmaya başladı. Bu antipatiyi dezenformasyon haberlerle, “kendisine yakın” bulduğu kaynaklar aracılığıyla Türkiye’de de yaydı.

Diğer yönü ise her kurumda olduğu gibi MİT içinde de “sürecin devamından nemalananlar” vardı ve Hakan Fidan’ın MİT’i yeniden yapılandırmasından ciddi rahatsızlık duyuluyordu. Hem istihbaratçı değildi, hem MİT’te açılım yapıyor, hem de köklü kurumun anlayışını tümden değiştirecek adımlar atmaya çalışıyordu.

Bu, “statükocuların” kabulleneceği bir şey değildi ama ondan önce MİT içindeki Ergenekoncuların ekmeğini elinden alacak ciddi adımlardı. Zaten PKK’yı kuran MİT’çiler olabilirdi…

Ve derken “Özel Yetkili Savcı”nın kullanabileceği “hatalar” masasının üzerinde bulundu. Bir istihbarat elemanı hata yapabilirdi ama sorumluluk en tepedeki ismin olacaktı. Yani bir şekilde İsrail’le bağlantılı olsa da, olmasa da, Ergenekoncuların taktikleri arasında yer alsa da, almasa da, istihbaratın içerisindeki bir kaynayan kazanın taşmaya başlamasıydı.

***

Peki Özel Yetkili Savcı, “yasadaki boşluktan” faydalanarak neden Başbakanın iznine gerek duymadan, hem de başsavcıya bile haber vermeden MİT Müsteşarını ifadeye çağırdı?

İşte burada adaleti sorgulamaya başlayabilirsiniz.

Türkiye’de adaletin olmadığına inananlardan birisi olarak, zaten düzeltilmesi gereken bir adalet sistemi içerisinde “Özel Yetki” verilen bir yapının demokratik olmadığı gibi, hukuka uygun olmadığına da inanıyorum.

İster Ergenekon’u aydınlatan bu savcılık olsun, ister büyük operasyonlara imza atanlar olsun. Sonuçta “Özel Yetki” verilmesi, hukukun mantığıyla ters orantılıdır. Zaten yapısı tartışılan bir hukuk sistemimiz varken, herkesi potansiyel suçlu gören bir anlayış hâkimken, “kendini ifade edemediğin anda suçlu duruma düşme şansı” varken, “güçlü olan”ın kolay yırtması söz konusuyken, “baklava çalan”a reva görülenle, “deveyi amuduyla yutan”a reva görülenin orantısı da ortadayken, “özel yetki” verilen savcılardan ne kadar adalet beklerseniz, o kadar adil bir yargılama sisteminiz olur.

Bu durum savcıyı yerinden etti, “yasal boşluğu doldurmak” için yeni bir yasa çalışmasına götürdü ve muhtemelen MİT Müsteşarı ifadeye gitmeyecek. Peki o suçlamalar havada mı kalacak?

Eğer havada kalmaz ve aydınlatılırsa işte o zaman hem hukuk devleti olduğumuz ortaya çıkacak, hem de “oh be ne kadar demokratlaştık” diye şişineceğiz.

Ama olaylara böyle değil de “yanlı” bakmaya devam edersek, o zaman biz sorunu yanlış yerde arar, MİT’te ki işlem hatasının nereden kaynaklandığının farkına bile varmayız.

Twitimden seçmeler

Hayatta “cı-ci”, “cu-cü” ve “çu-çü” olmamışsanız rahat olun, siz sıradan vatandaşsınız. Size asla bir şey olmaz!

www.twitter.com/naifkarabatak