10 Şubat 2012 Cuma

Marka mı, o da ne?


Son birkaç yıldır, birçok şehirde “Marka Kent” merakıdır aldı başını gidiyor. Genellikle gelişmeyen kentler, gelişmek için bir çıkar yol ararken, “marka” olmanın cazipliği ortaya çıkıyor. Aslında marka, genellikle ürünler için kullanılsa da, şirketler, büyük firmalar, dev holdingler de markanın cazibesine kapılarak, isimlerini kabul ettirmeye çalışıyor ve bunda başarılı da olunuyor.

Peki kentlerde marka nasıl olur?

Bir İl Milli Eğitim Müdürü “Eğitimde marka olacağız” dediğinde, bu marka neyin markası olur, eğitimde başarı mı, bütün illeri geride bırakan büyük bir sıçrama mı, ÖSS gibi sınavlarda hep birinci çıkaran il mi?

Bir Sağlık Müdürü, Marka Kent olunacağını söylese bu sağlıktaki başarı mıdır, belli bir ameliyat mıdır, dünyayı kasıp kavuran önemli bir hastalığa bulunan şifa mıdır, nedir?

“Marka olacağız”, dendiğinde marka olunmuyor.

Bir kentin tümden marka olması pek mümkün değil. İstanbul gibi dünyaca tanınan ve bilinen metropol kentleri bir yana bırakırsak, bir kentin marka olması hayalden öte bir şeydir…

Ancak bir kentin belli bir ürünü, belli bir tarihi eseri veya doğal güzelliği, belli bir başarısı marka yapılabilir.

Mesela Denizli’yi marka yapamazsınız ama Pamukkale’yi marka yapıp, o kentin markadan nasiplenmesini sağlayabilirsiniz…

Adıyaman’ı markalaştırmak mümkün değil ama Dünyanın 8’inci Harikası Nemrut’u markalaştırmak pekâlâ mümkün. Veya Türkiye’de yeri bilinen iki sahabeden birisi olan Safvan Bin Muattal Hazretlerinin bulunduğu mekânı markalaştırmak cazip gelebilir.

Malatya’yı değil ama kayısısını, Konya’yı değil ama Mevlana’sını.. gibi herhangi bir kentte herhangi önemli bir ürün veya tarihi özelliği olan, kültürel kimliği bulunan, insanları çekecek değerlerini markalaştırmak mümkün.

Bu şekilde bir kentin kaderinin değiştirilmesi hesaplanır.

Marka, o kenti, bulunduğu yerden çok daha ileriye götürme şansına sahiptir.

Bu çalışma başarılı olduğu takdirde o ildeki her şey bir çırpıda değişebilir.

Mesela daha büyük bir havaalanı, daha güzel oteller, daha imkânı bol alışveriş merkezleri, daha güzel hastaneler, daha güzel eğitim kurumları gibi birçok şeyin zamanla değişmesi sağlanabilir.

Bütün bunlara daha sosyal hayat eklenecek, kültürel etkinliklerin artışı gözlenecek, geceler daha ışıl ışıl, gündüzleri daha cıvıl cıvıl olabilecektir.

Dışarıdan o kente çokça gelinmesi, her fırsatta adının anılması, olumlu şeylerle gündeme gelmesi, güzelliklerinin sergilenmesi, tarihi eserlerdeki gizemin derinleştirilmesi, o kenti ilgi odağı haline getirir. Bu şekilde de kentteki diğer hizmet grupları kendisine çeki düzen vermek zorunda kalır. Böylece daha güçlü kurumlar, daha çok hizmet veren yerler, daha çok ulaşılabilirlik gözlenecektir.

Bir kent markalaşmasa da, bir ürünün markalaşmasından büyük oranda istifade edebilir…

Ama bu “marka kent olduk” demekle de olmayacağı açıktır.

Öncelikle o kentte yaşayanların bunu kabullenmesi lazım.

Marka olarak sunulacak ürünü, o kentin insanları iyi bilmeli, özümsemeli ve sonuna kadar savunuculuğunu yapabilmelidir.

O ilde yaşayanlar, o üründen ekmek yeme konumunda bulunanlar ve o ürün nedeniyle diğer ürünlerini pazara çıkarmayı umanların tek yürek gibi markalaşmaya çabalamaları gerekir.

Bir siyasi, bir bürokrat veya bir sivil toplum kuruluşunun markalaşma çabası, boşa kürek çekmekten öte bir şey değildir.

Belki de kaba bir tabir olacak ama “kaz gelen yerden tavuk esirgenmeyecekse” o zaman, kazı bekleyenlerin, o kentte yaşayan insanlar olacağı da açıktır.

Kentlilik bilincinin yerleştiği, küçük yerlerdeki çekişmelerin olmadığı, “ne olursa olsun, bizden olsun” mantığının güdülmediği, büyük düşünüldüğü, küçük hesapların yapılmadığı bir kentin çok daha kolay marka olma şansı olduğu açıktır.

Marka Kent olmayı isteyen, bunu arzulayanların öncelikle kendi başlarına değil, toplumun önemli kesimleriyle bir yol haritasının olması gerekir.

Hangi ürünü markalaştıracaksınız, o ürünün en çok neyini ön plana çıkaracaksınız, bunu nasıl yapacak, nasıl tanıtacaksınız, gibi sorulara önceden cevap vermek gerekir.

Sadece turist mi çekmek istiyorsunuz, yatırımcı mı gelmesini bekliyorsunuz, yoksa hem turist gelsin, hem yatırımcının kente katkısı olsun mu diyorsunuz, o zaman buna göre farklı adımlar atmak gerekiyor.

Marka Kent olmadan, kendi içinde markalaşmaya hazır hale getirmek de gerekiyor.

Eğer bir tarihi güzelliği markalaştıracaksanız, öncelikle o yere gidişi kolaylaştıracak, çevresini güzelleştirecek ve orada yaşama şansını vereceksiniz.

İnsanları davet ettiğiniz yerde, ihtiyaçlara kolay ulaşabilme imkânları olacak.

Personel yönünden donanımlı bulunacaksınız, dil bilen, alanında uzman ve kibar insanların yön göstermesini sağlayacaksınız.

Tanıtım için “üç kuruşun hesabını” yapmayacak kadar büyük düşüneceksiniz.

İlin valisi, belediye başkanı, milletvekilleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve önde gelenler, başka bir konuda anlaşamıyorsa bile bu konuda hemfikir olabilmelidir.

Her fikir ortaya atılmalı, her fikir tartışılmalı ama oradan çıktığınızda, alınan karara herkes “inanarak” uymalıdır.

Bütün bunlar olmayacaksa “Marka Kent” olacağız demenin de bir gereği yoktur.

Elbette her başarı bir hayalle başlar ama hayalleri gerçekleştirmek için de inanmak ve çok çalışmak gerekir.

Twitimden Seçmeler

Yeşilkaya (Adıyaman-Kahta) köyünde, sigara içmeyi yasak eden muhtar 4.Murat’a “Bu yetkiyi nereden alıyorsun” denmemiş, ödül verilmiş. Tam bir komedi…

www.twitter.com/naifkarabatak

8 Şubat 2012 Çarşamba

Eğitim Araştırma Hastanesi “Objektif bir değerlendirme”


Birkaç yıldır Adıyaman gündeminde “hastanelerin birleştirilmesi” var. Son birkaç aydır ise bu adım adım uygulanmaya başlandı.
Ancak kamuoyunda tartışılan, Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin ne olduğu, ne getireceği, ne götüreceği değil, başhekimin kim olacağından öteye gitmedi.
Bu da aslında olaylara nasıl baktığımızın bir göstergesiydi.
Hâlbuki başhekimin kim olacağından çok daha önce ne yapacağı önemliydi.
Hem bu Eğitim ve Araştırma Hastanesi nedir ki?
İsterseniz hafızanızı kısaca bir tazeleyeyim…
Adıyaman’da bir üniversitenin hayal olduğunu söyleyenler, Adıyaman Üniversitesi kurulduktan sonra “koşarak” büyümesinin de tanığı oldular.
Üst üste fakülteler, yüksekokulları kuruluyor ama ne yazık ki, binası bulunmuyordu.
Tıp Fakültesi için onay da çıkmıştı ama bırakın fakülteyi, hastanesi bile yoktu. Öğrenciler Malatya İnönü Üniversitesi’nde eğitim görmeye başladı ve hastane arayışı da bu süreçte kamuoyunu bayağı bir meşgul etti.
Ve derken böyle bir zamanda “özel sektörün” yaptığı iki hastanenin Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi için alınması gündeme geldi ve alındı.
Çalışmalar başladı…
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda açılması planlanan hastane, gümrüğe takılan veya şikâyet edilerek sonuçlandırılması uzayan ihaleler nedeniyle 2011 yılının ortalarına kaldı.
Bu sürede 12 Haziran seçimleri yapılmış, yeni bir yapılanmaya da gidilmişti.
Tabii bu arada üniversite üzerinde “siyasi” veya “maddi” hesabı olanların şafağı atınca bir gerileme dönemi başladı.
Ve derken 2011 yılının Mayıs ayında rektörlük seçimleri yapılarak, Prof.Dr. Mustafa Gündüz, kuruluşunu tamamladığı üniversiteyi, Prof.Dr. Mustafa Talha Gönüllü’ye devretti.
Kamuoyunun beklentisi öncelikle Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin açılmasıydı ama açılmıyordu.
Belki bina tam değildi, belki donanım eksikti, belki halen süren şikâyetlerin sonucu bekleniyordu ama sonuç olarak hastane de açılmıyordu…
Önce Aralık ayında, sonra ocak ayında, sonra Mart’a sarktı. Buna rağmen de hastanenin açılacağı yönünde bir emare de bulunmuyordu…
Vatandaş hastaneyi bekliyor, bir yandan da hastanelerin birleştirilmesi gündemdeki yerini koruyordu.
Ve ne olduysa o anda oldu…
Bir tarafta açılamayan Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi var, bir tarafta birleştirilemeyen hastaneler…
Belki de herkesin farklı bir hesabı var…
Hastaneler birleşecek, yeni yapılanma olacak, Sağlık Müdürlüğü ikiye bölünecek, Genel Sekreterlik oluşturulacak, hastanelerin bir üst yönetimi bulunacak falan da filan…
Ve Adıyaman Üniversitesi, açmayı düşündüğü ama bir türlü açamadığı hastaneye alacağı sağlık personeli ve hocaların “maaşı”ndan önce “nasıl atanacağını” da hesap etmeye başladı…

Bir Umut Işığı
Ve işte o zaman bir umut ışığı belirdi…
Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ni Sağlık Bakanlığı’na devrettiğinizde, personeli de Sağlık Bakanlığı alacak ve böylece Maliye Bakanlığı’ndan çıkacak kadro ihdası beklenmeyecekti…
Size kalansa yönetimiydi…

İki eksiden bir artı yapabilmek
Ama hastane devredildiğinde, Tıp Fakültesi ne olacaktı, öyleyse “yönetimi devralmak” gerekiyordu…
Bu da çok kolay değildi.
Öyleyse iki eksiden bir artı yapmak gerekiyordu…
Başka bir deyişle iki başarısız girişimi, bir başarıya dönüştürme şansı vardı…
Nasıl mı?
Tıp Fakültesi hastanesi açılamıyor, hastaneler de birleştirilemiyor…
Bir yola çıkılmış ama ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmak üzere…
Öyleyse ikisini birleştirip, bir başarıyı yakalama şansı var.
Öyle yaptılar…
Bütün hastaneleri birleştirdiler…

Kâğıt Üzerinde Birleşme Tamam
Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi adıyla bütün hastaneler “kâğıt üzerinde” birleştirildi…
Bir koordinatör başhekim gerekiyordu…
Süreci götürecek, birleşmeyi sağlayacak, teknolojik altyapıyı dönüştürecekti…
Adıyaman Devlet Hastanesi Başhekim Uzm.Dr. Mehmet İnan, yaklaşık bir ay gibi bir zaman diliminde “fiili birleştirmeyi” sağlamaya dönük çalışmaya başladı ve 1 Şubat 2012 tarihi itibariyle de bu çalışma sonuçlandı.

Ve asıl sorun başladı
İş başhekim atamasına kalmıştı…
Bir aydır süren başhekim tartışmaları, bu birleşmenin Adıyaman’a, Adıyaman’daki sağlık hizmetlerine ne getirip, ne götüreceği konusunu da gölgeledi.
İşin garip yanı sağlıkla ilgili olanlar da, olmayanlar da, siyasiler de, basın da, sağlık kuruluşları da başhekim atamasını konuşuyordu, gündem buna kilitlenmişti.
Herkesin “atama” merakı yüzünden, işin ehli olanlar bile “bu birleşmeden sakat çocuk olur mu?” diye bir analiz yapamıyordu.
Oysa sağlık sendikaları vardı, Tabip Odaları vardı ama tartışan yoktu.
Derken şubat ayını da ortalamaya başladık ama atama gerçekleşmedi. Birleşme kâğıt üzerinde mi kalacak, yoksa bakanlıkta “kimin atanacağı” konusunda sıkı pazarlık mı var?
Adıyaman’da, dar çerçeveye sıkıştırılan bu tartışma, Ankara’ya, geniş çevreye de yansımakta gecikmedi.
Oysa Başhekimden çok daha önemli işler var.
Öncelikle bu birleşme, Sağlık Müdürlüğü’nün ikiye bölünmesini de beraberinde getiriyordu.
Bir tarafta Sağlık Müdürlüğü, diğer tarafta Halk Sağlığı İl Müdürlüğü…
Bir yanda hastane yönetimi, bir yanda Genel Sekreter ve yardımcıları…
Bütün bunların üstüne bir İl Sağlık Müdürü ve tabii ki Tıp Fakültesi Dekanı ve Rektör.

Boşa çıkan müdürlükler
Sağlık Müdürlüğü’nün yeniden yapılanmasıyla bazı müdürlükler boşa çıktı, bazı yeni müdürlükler oluştu…
(İşin açığı, bugüne kadar görevden alın(a)mayan “başka siyasi görüşe mensup” müdürlüklerden de “kurtulmuş” oldu.)
Yeni müdürlüklere yeni atamalar yapılacak, hastane yönetimleri belirlenecek, genel sekreter ve yardımcıları atanacaktı.
Tabii bu arada “etkili güçler” diye bilinenler de “kendi adamlarını” önemli göreve getirmek istiyordu. (Bu etkiyi iyi düşünün, iki kanadı var, iki farklı kesim, iki farklı yapı)
Başhekim, bütün bunların yanında “yükü omuzlayacak” ama “etkisi olmayacak” bir eleman olduğu halde, bütün tartışmalar bilerek veya bilmeyerek başhekim üzerinde odaklandırıldı ve diğerleri kamuoyundan gizlenmeye çalışıldı.
Oysa hastanelerin birleşmesinin Adıyaman’a ve Adıyaman Sağlığına ne getirip, ne götüreceği çok daha önemliydi.

Yeniledik işte, daha ne istiyorsun?
Bir fıkrayla sizlere soluk aldırayım…
Evin hanımı yatak odasından sıkılmıştır.
Evlendikleri zaman alınan ama bir türlü yenilenemeyen yatak, dolap, halı, perdeler eskimiş yenilenmesini istemektedir.
Münasip zamanda eşine durumu açıklar ve yatak odasının yenilenmesi gerektiğini söyler.
Evin reisinin de yatak odasını değişecek ne maddi imkânı var, ne de taksitlendirmeyi göze alabilecek gücü…
Bir gün hanımı evde yokken, alır eline bir kilo boya ve fırça, girer yatak odasına ve başlar boyamaya…
Akşam eve gelen kadın, yatak odasının yenilendiğini ama “ucube” bir hale büründüğünü görünce şok olur.
-Bey ben sana yenile dedim, fırçayla boya demedim, diyerek kızar.
Eşi ise gayet sakin; “Yeniledik işte, daha ne istiyorsun”, diye çıkışır.

Bir üst tetkik değişmeyecek
Bizim hastanelerin birleşmesi tam değilse de aslında maddi gücü olmayan kocanın yaptığı yenilemeye benziyor…
Düşünün, hastalandınız ve herhangi bir devlet hastanesine gidip, muayene oldunuz…
Uzman doktor gerekli bütün muayene ve tetkikleri yaptı ve sizi bir üst sağlık kuruluşuna sevk etmek zorunda kaldı.
Şimdi olsa Gaziantep, Malatya gibi komşu illere sevk edecekti…
Tıp Fakültesi Hastanesi olsaydı, bu defa oraya sevk edecek, oradaki hocalara muayene olacaktınız…
Hastaneler birleşince, doktor yine bir üst sağlık kuruluşu veya bir üst hocanın görmesini isteyecek ve sizi bir doçent, yardımcı doçent veya profesöre yönlendirecek.
Dört ayrı yerde, dört farklı hastane olduğundan, muhtemelen görevlendirilecek hocalar da bir hastanede konuşlanacak.
Ve siz o hastaneye gidip, hocalara muayene olacaksınız…
Peki ne değişti?
Aslında koca bir hiç

Sakat çocuk doğar mı?
Birleşmeden, sakat çocuk doğma ihtimalinin yüksek olduğu biliniyorken veya “aslında pek de bir şey değişmeyeceği”nin farkınayken, bu birleşme neden yapıldı?
Açardınız Tıp Fakültesini, işte size donanımlı bir eğitim ve araştırma hastanesi derdiniz…
Veya zaten 400 yataklı Devlet Hastanesi yapılıyor, o açıldığında “Eğitim ve Araştırma Hastanesi” şeklinde açardınız, kentin farklı yerlerinde bulunan hastaneler de Semt Hastanesi gibi işlev görürdü.
Zaten Adıyaman Devlet Hastanesi’ni “bağıştaki şerh”e göre, hastane dışında bir amaçla kullanma şansı da yok.
Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi’ni “yıkalım da, Pirin Palas’ta kimler faili meçhule gitmişti” diye düşünürseniz başka ama yoksa orası hastaneden başka ne olacak?
Hem daha yeni ek binasını yaptınız, bir sürü parayı çöpe mi atacaksınız?
Atmayacaklar, o da kalacak, 82. Yıl Devlet Hastanesi’de.
Zaten Adıyaman Devlet Hastanesi’ne dokunulamayacak.
Tıp Fakültesi ise bir sürü para verilerek alındı, yok mu sayılacak?
Ve dört farklı yerde (400 yataklı hastane yapıldığında, beş farklı yerde) hastane olacak ve siz yine dilediğinize gidecek, muayene olacaksınız. Hastalığınıza göre farklı tetkikler gerektiğinde ise donanımı kurulan hastaneye doğru yol alacaksınız.
Şöyle söyleyeyim, eğer kalbinizden şüpheniz varsa veya kalp krizi geçirdiğinizde en yakın hastaneye gideceksiniz/götürüleceksiniz.
İlk müdahalede sonra anjiyo olmanız gerekiyorsa ve bu hangi hastanede yapılacak şeklinde ayarlanmışsa oraya yönlendirileceksiniz.
Kalp ameliyatı gerekiyorsa da (muhtemelen) Tıp Fakültesi’nin şimdiki hastane binasına doğru sevkiniz olacak.
Şimdi Allah aşkına, birleşme olmasaydı da, aynısı olmayacak mıydı?
Farklı mı olacak?
O zaman bırakın başhekim tartışmalarını da bu birleşmenin Adıyaman’a ne getireceğini açık ve seçik olarak izah edin de vatandaşın içi rahat etsin.
Yoksa başhekim tartışmasıyla başlayan hastane birleşmesi, başhekim tartışmasıyla da birleşmemeye doğru gidecek, demedi demeyin.

7 Şubat 2012 Salı

Ve kar yağar umutlarımıza!


Büyük kentlerin karmaşık hayatından bunalan çalışanların en büyük hayali, emekliliğinde küçük bir kasabaya yerleşmektir. Bu da genellikle “sahil kasabası” şeklinde düşlere yerleşir. Bu satırların yazarı da bunun az hayalini kurmadı.

Hayal kurmak güzel. Hele bir de hayaliniz gerçekleşirse var ya, işte o zaman dünyanın en mutlu insanı siz olursunuz. Kısa bir süreliğine canım, hemen sevinmeyin…

Kasabanın sahilini bir yana bırakıp, “küçük kent” diyelim…

Hayalleri Adıyaman’a kadar uzanabilenler, yaz aylarında tatlı bir serinliği olan küçük, şirin ilçelerimizde gününü gün edebilirler…

Çelikhan’da, buz gibi suyu, temiz havası, balı ve güzel insanlarıyla sakin, sessiz, karmaşadan uzak, koşturma gerektirmeyen, kendi yağınızda kavrulacağınız bir yaşamı seçebilirsiniz…

Ya da Sincik’e doğru yol alır, sakin bir kasaba görüntüsünü andıran asudeliği içerisinde Sincik balının, kaymağının tadına varabilirsiniz. İlçe o kadar sakindir ki, “şöyle bir çıkıp gezeyim” diyeni bile bulmak zordur. Hoş, gezmeye çıksan nereye gideceksin ki?

Belki de Gerger’e gitmeyi isteyebilirsiniz…

Çarşı pek yoktur ama ağaçtan aldığınız bir taneyi, eve getirdiğinizde bin tane edinirsiniz ama diğer kentlerden farklı olarak çok daha güzel, çok daha tatlı ve çok daha nar…

Çelikhan’da, Sincik’te veya Gerger’de yaylalara çıkarsınız, taze sütü kana kana içer, mis gibi yoğurdun tadına bakarsınız. Belki bir çadır kurarsınız, kim bilir? Bir iki keçi, birkaç koyunla nasıl da güzel bir yaşama adım atarsınız, hayali bile güzel…

***

Ve derken havalar serinler. Sonbahar yapraklarını nazlı gelin gibi süzülerek dökmeye başlar. O zamana kadar gömlek size az geliyordur ya, bu defa cekete sıkı sıkıya sarılmaya başlarsınız…

Kaloriferli bir yeriniz olamayacağından, doğalgaz şansınız da pek bulunmaz. Kurarsınız sobayı, henüz sonbaharken.

Sobanın başına kıvrılan kediye özenip, geçersiniz yanına…

Belki mısır patlatırsınız ya da kestaneyi sobanın üzerine diziverirsiniz…

Ve bir gün pencerenin perdesini kaldırdığınızda güzelim tabiatı bembeyaz gelinlikle görebilirsiniz. Çocuklar gibi sevinirsiniz. Hele bir de kar yağmayan kentlerden buraya geldiyseniz…

Her kar tanesinin bir birine değmeden havada nasıl olurda yere kadar yolculuk yaptığına şaşırırsınız. Zaten o kar taneleri bir birine bir değse, havadan kar değil, çığ yağardı ve yaşama şansını pek bulamazdınız…

Birden içinizdeki çocuk canlanır ve kartopu oynamak için kapıyı açıp, adım atmaya uğraşırsınız ama ne çare…

Kar taneleri o kadar çok ziyarete gelmiştir ki, metrelerce karda yürümenin imkânı bile yoktur…

Tek tük bulunan fırına ulaşmak, birkaç tane bakkaldan ihtiyaç gidermek, sanıldığı gibi kolay olmayacaktır…

Bir de hastalandığınızı düşünün, şifa bulmaya fırsatınız olur mu bilemem…

Eğer çocuğunuz varsa ve okul yoluna yollayanlardansanız, kışın okula göndermeyi de unutabilirsiniz…

Zaten siz unutsanız da kaymakam unutmaz. Derhal tatil ilan eder ve siz eşinizle, çocuğunuzla sobanın başına mahkûm kalırsınız. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, geceye kadar evin içerisinde oflayıp puflarsınız. Ne güzel ilçe merkezine gidip, kahvede arkadaşlarla iki lafın belini kırabilirdiniz. Belki de komşu köylere gidebilir, farklı kültürleri tanır, farklı insanlarla sohbet ederek hayatı tanımaya bile başlayabilirdiniz…

Ya da “şehre gideyim” diyerek Adıyaman’a doğru yol alabilirdiniz…

Ama yollar geçit vermez, kalırsınız orada…

Donma tehlikesi geçirir, belki de bu yazının sonunu bile okuyamazsınız…

Ve kar yağar yaşadığınız kente. Kar yağar umutlarınıza, kar kaplar hayallerinizi ve özleminizin tam ortasına koca bir çığ düşer.

Umutlarınıza bir yol açmak için çabalayan ekipler, gece gündüz demeden harıl harıl çalışırlar ama yeterli gelmez…

Elektrik kesilir, günlerce karanlıkta yaşamaya çalışırsınız. İçmesuyunun kaynağı donmuş, musluktan “tıs” sesi bile gelmez. Günlerce, hatta aylarca susuzluğa hazır olduğunuzu o an anlarsınız.

Cep telefonunuz sinyal almamaya başlar, internetiniz zaten karın altında kalmıştır. Tüm dünyayla bağınızın kopmasına şahitlik edersiniz…

Ve o an düşünürsünüz; “Bu kış günü buralarda ne işim var” diye. (Oysa daha ilçedesiniz, sizi kasaba veya köye de gönderebilirdim.)

Ama size ilçedeki yaşam bile zor gelmeye başlar, tasınızı tarağınızı toplar, karın geçit verdiği ilk zamanda terk-i diyar eylersiniz…

Dedim ya siz şanslısınız; Nihayetinde özleminizi gerçekleştirmek için buralara kadar yol almışsınız…

İşte o zaman anlarsınız ki, orada yaşayanların böyle bir şansı yok. Her gün bu kahrı çekmek zorundalar. Hiçbir sosyal imkânı olmayan, hiçbir gezinti yeri bulunmayan ve hiçbir artısını bulamadıkları yerde yaşamak zorundadırlar…

Yaşamak, zorlukları da göğüslemek demektir…

Ama nedense onlar bu zorluğu yaşamı boyunca göğüsler, bizler de “sahil kasabası” özlemiyle dolar, taşarken zorluğu göğüslediğimizi sanırız…

Biz özleriz, özlemimizi gidermek için de kısa bir gezinti yaparız ve bunu da oranın en güzel zamanında yapmayı seçeriz…

Küçük kentlerde yaşayan ve karın yol verdiği oranda yaşama şansına sahip olan insanlarımızın ise böyle bir tercih hakkı yok!

Ve bir kez daha kar yağar umutlara…

Twitimden Seçmeler

Belçika’da 102 yaşındaki adamı “yanlışlıkla” kreşe çağırmışlar. CHP ise Bitlis’te AK Partiliyi “yanlışlıkla” İl Başkanı atamış…

www.twitter.com/naifkarabatak

6 Şubat 2012 Pazartesi

O bizden değil sayın başkan!


Siyasi partilerde, parti içi demokrasi olmadığı sıkça söylenir. Bu değerlendirmeyi birbirine muhalif olanlar söylüyor gibi gözükse de aslında bir gerçektir. Ya da moda deyimle malumun ilandır. Ülke için demokrasi isteyen partiler, kendi içinde “benim dediğim olacak” bir şekilde partisini koruma altına alır. (Yanlış anlaşılmasın, bu sadece bir parti için değil, neredeyse her parti için geçerlidir.)

Sadece genel merkez şeklinde düşünmeyin, bu sistem, partinin her kademesinde vardır. En küçük birimde bile başkanı “delegeler yanlış seçer” diye, “atama” şeklinde görev verirler…

Atanan, “kongrede” seçilir…

Sonra şikâyetler başlar, küsenler olur, darılanlar bulunur. Hatta kızıp, farklı partiye gidenler bile vardır…

Oysa kendisi atansa aynısını yapacaktı…

Ama o kendisi…

Kendisinin atanmasıyla, başkasının atanması arasındaki fark, parti içi demokrasinin işaretidir…

Ben seçilirsem demokrasi, o seçilirse dayatma…

Zaten her partide başkan koltuğuna oturan “kendisini seçecek delege” yazdırmakla işe başlamıştır ve bir sonraki başkanlığını da garantiye almıştır…

Tabii ki, dayanıklı tüketim malı almıyorsunuz, iki yıllık bir garanti belgesi yok. Küçük bir meblağ ödeyip, garanti süresini 7 yıla çıkarma şansına da sahip değilsiniz…

Öyleyse “hata yapmamaya” dikkat edeceksiniz…

Hata, parti yönetiminin istediğini harfiyen yerine getirmemektir…

Sorgulamayacaksın, aksini söylemeyeceksin ve partinin iktidar olması için canla, başla çabalayacaksın…

Daha açık bir ifadeyle gıcıklığın bir âlemi yok

Hiçbir partide, hiçbir başkanın “maaşı” yoktur ama herkes “maaşı çoktur” gibi görev yapar ve bu tamamen duygusal bir durumdur, çözümü de pek mümkün değildir…

Ve böylece partinin her kademesi “atama” veya “belirlenen aday” etrafında döner durur…

Bütün delegeleri “kendisine sadık” kişilerden oluştuğuna inandığı anda, ya bir sonraki seçimde koltuğunu garantilemeye ya da bir başka üst göreve talip olurlar…

İşte o zaman kendisine ne kadar teveccüh gösterildiği, yapılan nabız yoklamasında da, temayülde de belli olur…

Ve sonra genel merkezde kongre süreci başlar; Atadıkları, kendisini yeniden başkan yapacak olanlardır…

Böyle demokrasi “hiçbir ülkede yok” demeyeceğim, çünkü neredeyse her tarafta var ve artık kanıksadık…

Tek karşı çıktığımız ise “bizi seçmemeleri”dir…

Onun dışındaki her şey kurallara uygundur…

Aksi de var tabii…

İlla il başkanı kendi partisinden olacak diye bir kural yok ya…

Başka parti üyesini de kendi il başkanı olarak atayabilirsin…

Düne kadar seni eleştiren partiliyi, “beni savun” diye koltuğa oturtup, onurlandırma şansına da sahipsin…

Tıpkı Bitlis’te olduğu gibi…

CHP Bitlis İl Başkanı Çetin Yavuz, meğer AK Partiliymiş…

“Dün dündür, bugün bugündür” diyen siyasilerimize kulak kabarttığımızdan bunu pek önemsemedik…

Ama o da ne?

Aynı anda, iki partinin üyesi de olunmaz ya!

Ve üstelik iki farklı düşünce yapısına sahip partiler…

Birisi iktidar, bir diğeri de anamuhalefet…

Birisi sağcı bilinir, birisi solcu diye tarif edilir…

Birisi demokrattır, birisi sosyal demokrattır…

Birisi “muhafazakâr” bilinir, bir diğeri “laiklik” ilkesini kendisine düstur edinmiştir…

İşin aslı sonra ortaya çıktı…

Çetin Yavuz, aslında CHP’liymiş…

12 Eylül Referandumunda partisinin “her şey yerli yerinde kalsın” tavrına kızarak, istifa edip, AK Parti’ye bir nefer gibi çalışmaya gitmiş ve partiye üye kaydını da yaptırmış…

Gün olmuş, devran dönmüş…

Zaten kaset savaşları çok gerilerde kalmıştı, genel başkanlık koltuğunda da Kemal bey vardı…

Kongreler partisinde iki gün arayla iki kongre bile yapabiliyorlardı…

Bunda olmazsa, öbür kongrede işlem tamamdı…

Zaten Yavuz’un başkanlık gibi bir talebi de yoktu…

Buna rağmen “eski dost”u İl Başkanı olarak atadılar…

AK Partili olduğu bilinmediğinden, nasılsa aynı partili diye görevlendirme yaptılar…

Demokratlık ya, işi bir başka partiden başkan atamaya kadar götürdü…

Bereket ki, yanlışlıkla Recep Tayyip Erdoğan’ı atamamışlardı…

Olur mu olur, burası CHP…

Sonra bunun farkına vardı ve AK Partiden istifa ettirdiler…

Ama dört gün, CHP Bitlis İl başkanı Zafer Yavuz, hem AK Partili hem de CHP’li olarak tarihteki mümtaz yerini aldı…

Ve böylece Genel başkanın kulağına “O bizden değil sayın başkan” diye fısıldayan kişi, partideki demokrasiyi görüp, gözyaşlarına boğuldu ve sessizce dinlenmek için evine gitti…

Ve bir başka daha, demokratik kurallar içerisinde seçilerek, huzurla dolu bir şekilde görevine başladı…

Ama unutma sayın başkan, bunun iki yıl garantisi yok!

Hele hele ufak bir fark ödeyerek garanti süresini 7’ye çıkarma şansına da sahip değilsin.

Senden istenen demokratik duruşu sergilemek…

Bu da; partin ne diyorsa odur…

Twitimden Seçmeler

Ne kadar da sorumsuz\sorunsuz hayatımız vardı. Dünya ne kadar da güzeldi. Ahh çocukluk!

www.twitter.com/naifkarabatak

5 Şubat 2012 Pazar

Kadınların siyaseti, siyasetin kadınları!


Geçen günlerde ARGE-MER Araştırma Grubunun, Google üzerinden yaptığı bir araştırmanın sonuçları dikkat çekiciydi. Bu araştırma, Türk siyasi hayatında aktif olan ve siyasete yön veren 100 etkili popüler kadın siyasetçisiyle ilgiliydi. İlgi çeken ise siyasetteki 100 etkili kadın değil, hiçbir etkisi olmayan 43 ildeki siyasetteki kadınlardı…

Araştırmada öne çıkan 100 isimin çoğu bildik siyasetçilerdi. Kamuoyunda bilinmesine rağmen, “etkisiz” bulunanlarda elbette vardı…

Ama konumuz 43 ilde siyasete giremeyen, girse de etkili olamayan veya “fırsat verilmeyen” kadın siyasetçiler…

Bunun birçok nedeni var…

Erkek egemen toplumda, erkek egemen siyaset çok daha cazip geliyor.

Siyaseti belirleyen erkekler, “lafa giren kadın siyasetçi” istemiyor…

Toplantılarda sorumsuzca davranan erkekler, kendilerine çeki düzen verdirecek kadına sıcak bakamıyorlar.

Gün gelir, “eksik etek” bildikleri kadının emrine girmek, erkeklerin dünyasına ters geliyor.

Hele hele “saçı uzun, aklı kısa” birisinin siyaseten öne çıkmasını sindiremiyorlar.

Bunda “inanç” veya “dünya görüşü” ya da “yetişme tarzı” aramanın bir mantığı yok. Çünkü bu durum sadece belli dünya görüşü olan bir partide değil, her partide var.

Siyaset erkek işidir ve kadın evinde durmalıdır…

Erkelerin olduğu toplumda çiçek gibi bir kadının ne yeri var, ne de gereği.

Ama buna rağmen de 43 il içerisinde siyasette etkili olan, aktif rol oynayan kadınlar da var.

Bunları da sınıflandırmak gerekiyor.

Birincisi “kendisini ispatlamış” kadınlarımızdır ki, bunların dünya olaylarına karşı söyleyecek sözü var, o kenti ilgilendiren sorunlara da çözüm önerileri var. Üstelik de bu çözümü bizzat hayata geçirecek kapasiteye sahipler…

Birinci sınıfa girenlere kimsenin bir sözü olmaz ama çelme atanı çok olur.

Hele hele bu türdeki kadınlar, “kadın kolları” dışında bir yere talip olduklarında kıyamet “derinden” kopar.

Milletvekili, belediye başkanı veya belediye ya da il genel meclislerine üye olmaya niyetlendikleri anda ipler kopmaya, sinirler gerilmeye başlar.

Yahu, siyaset diyordunuz işte siyaset; kadın kolları neyinize yetmiyor, değil mi ama…

Hem bu sizin için “sosyal bir aktivite” olur. Evde sıkıldığınızda güne gidecek arkadaş çevresini de genişletmek için Kadın Kollarına girersiniz…

Böylece oğlunuz veya kızınızın işe girmesinde, tayininin çıkartılmasında “söz sahibi olma” şansınız da olur…

Az mı, boru değil ya…

***

Sadece bu değil elbet…

Bunlar hasbelkader siyasette etkisi olan kadınlarımız…

Kapasitesi varsa yükselir, yoksa da “bir parti üyesi” gibi “çağrıldığında” partiye gider. Eşe dosta da “ben de siyasetteyim” diye hava bile atar.

Diğerleri ise çok daha başka…

Bir de “siyasetin kadınları” var…

Bu kadınlarımız siyaset yapmaz, siyaset yapıyormuş gibi davranır...

Eşi veya babası siyaset yapamıyordur, onun kontenjanından, onun yerine siyaset yapmaktadır.

Ya da “parti içi gücüm olsun” diye her dediğine “evet” diyecek, kendisine yakın olan kadınların siyasete sokulması ve orada siyaset yapıyor görünmesidir.

Bir şekilde siyasette aktif ama “figüran” olarak yer alır. Dünya olaylarını değerlendiremez, güncel konularda bir fikri yoktur. Siyasetin “s”sini bilmez. Akşam eşi veya babası ne demişse, sabah partide ona göre davranır.

Çıkar, erkeğin çıkarıdır.

Güç, erkeğin gücüdür.

Kendisi ise bir piyondan öte bir şey değildir.

Kişiliksiz, silik, sönük olan bu tiplere “istifa et” dendiğinde istifa ederler, neden istifa ettiğini, nereden ayrıldığını bile bilmezler.

Bu kadınlarımızın bir suçu yok elbet. Onlara yön verenlerin güç savaşına kurban edilmişlerdir hepsi o kadar.

***

İşte benim anlamadığım bu kadınlarımızdır…

Neden kendinize figüranlığı layık görüyorsunuz?

Kendinizi geliştirme, siyasette söz sahibi olma ve kendi fikirlerinizi kamuoyuna aktarma şansınızı varken, “kukla” konumunu kendinize layık görüyorsunuz?

Bu mu yani, kadınların siyasetteki etkisi?

Zaten sizi istemeyen erkek siyasetinde bir yerlere gelmeniz çok zorken, “kullanılmak” şartıyla daha da silikleştirilmenize, kişiliğinizin yok edilmesine ne gerek var?

Eğer durum böyleyse evinize gidip, çocuklarınızı yetiştirmeniz, inanın bu toplum için çok daha iyi olur.

Siyaset, erkek veya kadın işi diye kesin çizgilerle örülemez.

Siyaset, söyleyecek sözü olan, sorunları bilip, çözüm üreten, fikirleriyle topluma örnek olan kadın veya erkeklerin yeridir.

Eşlerinizin siyasi gücü olsun diye bir yerde kukla olmanızın hiçbir âlemi yok.

Sonra da diyorlar ki, neden siyasetteki 100 etkili kadın arasında yokuz diye…

43 ilde, kadınlara siyaseti yasak eden zihniyet ve “kullanılan” kadınlar nedeniyledir.

Kadınlar siyasette olmalı. Nüfusumuzun yarısı kadınsa eğer, kadınların da söyleyecek sözü, yapacak işi, çözecek sorunları var demektir.

Siz, gönül rahatlığıyla siyasete girin, “birileri” istiyor diye değil. O birleri eşiniz dahi olsa, onun gücünü gölgenizle taşıyamazsınız.

Twitimden seçmeler

Çok şey konuşup hiç bir şey söylemektense, az konuşup çok şey söylemek lazım.

www.twitter.com/naifkarabatak