2 Şubat 2012 Perşembe

Vahşi Batının Vahşi Mahkemesi


İnsanların gözünü kan bürümüş, kasabanın her yanından gelen kadın, çocuk, genç, yaşlı infazın gerçekleşeceği yere bir an önce kavuşmak için adeta koşuyor, bir yandan da bayram kutlar gibi sevinçle doluyordu. Kalabalığın arasında küçüldükçe küçülen adam, “idam.. idam.. idam!” naralarıyla başına gelecekleri hesaplıyordu…

Sonunda kasabanın hemen çıkışında, çölü andırır yerde bulunan tek bir ağaca, tek bir kement atarak idam sehpası hazır hale getiriliyordu…

Ve “asalım.. asalım.. asalım!” diye tutulan temponun sevinç nidası mı, bir öfkenin kabarması mı pek belli değildi…

Hepsi dürüst insanlardı…

Eşlerini aldatmaz, çocuklarını kandırmaz, yaptığı işe hile katmazdı…

Sütten çıkmış ak kaşıklardı, daha dün masum birisini öldürmemiş, yükünü çeken atına zulmetmemişti…

Müşterisini hiç kazıklamamış(!) olan bu insanlar, “dürüst” yaşamanın adeta abideleşmiş sembolleriydi…

Aralarından bir tek suçlu(!) çıkmış, onun da cezasını veriyorlardı…

Yargıya gerek yoktu, konsensüs oluşmuştu…

O ölünce vicdanlar tatmin olacaktı…

O ölünce kasabadaki bir pislik(!) temizlenecekti…

Ama sadece o günlük…

O gün, ellerine geçen kozu kullanmaktan çekinmiyorlardı, hepsi o kadar…

***

İstiklal Mahkemelerinin adı her geçtiğinde, gözümün önüne İskilipli Atıf Hoca’nın nurani yüzü gelir ve yutkunurum…

Şapka kanunundan çok önce yazdığı bir risale için “Devrim karşıtı” görülerek idam edilen zamanın en büyük âlimlerinden İskilipli Atıf Hoca için “Asalım... asalım.. asalım!” naraları atan gözü dönmüş katiller, “bir pisliği(!)” temizlemenin huzuru içerisindelerdi…

Tıpkı Vahşi Batı’daki “dürüst(!) kasabalılar” gibi…

Hepsi birbirinden azılı katildi.

Dışarıdan gelen birisi, kasabanın adını kötüye çıkarmayacaktı…

Asılacak, kasaba temizlenecekti…

Laf olsun, torba dolsun diye de bir komedi mahkemesi kurulmuştu…

Önce asıyorlar, sonra niye astıklarını not ediyorlardı…

Bazen buna bile gerek duymuyorlardı…

O kadar sorumsuzlaşmışlardı ki, amaçları olan korku salmaktı ve bunun için de önlerine çıkanı asmaktan çekinmiyorlardı…

Bir değil, bin değil, on binlerce insanı böylece katlettiler…

Gerekçe “devrim kanunu”ydu…

Bir gece önce çıkan saçma sapan kanunlara, tüm halkın uymasını istiyorlardı…

O halk ki, Kurtuluş Savaşı’nda canını, malını, evladını, anasını, babasını feda etmiş insanlardı…

Cumhuriyeti kuran milletin ta kendisiydi…

Düşmanla savaşıp, yurdu iğrenç emellerine alet etmek isteyenlerden kurtarmanın huzurunu yaşarken, birden bire düşman bilindiklerini görüp, ne olduğunu anlamadılar…

Başa şapka takmayı, “devrim” diye niteleyen güdük insanların ülkesi haline gelmenin şaşkınlığını yaşıyorlardı…

Bir travma yaşanıyor, bir korku imparatorluğu kurulmaya çalışılıyordu…

O zaman Yunan askerinin yapmadığı zulümleri, “İstiklal Mahkemesi” denen çapulculardan oluşan insan müsveddeleri yapıyordu…

Hepsi ayyaştı…

Berduştu…

Ne yaptıklarını, ne ettiklerini bilmeyecek kadar kafayı bulmuş, insanlıktan çıkmışlardı…

Önüne geleni asacak kadar azılı birer katile dönüşmüş, gözü dönmüş vahşi batının insanlarına benzemişlerdi…

Ve koca bir halkın “isteyerek” yaptığı mücadelede yenilmelerinin travması sarmıştı ülkenin dört bir yanını…

Herkes birbirinden korkuyor, herkes bir diğerinin dediğinden dolayı kelleyi kaybedeceğini sanıyordu…

Başına şapkayı geçirdin mi, “en büyük devrimci” oluyordun, altında yatan pisliklere aldırmadan…

Sadece bir cellattın itirafı tüyleri diken diken etmeye yetiyordu. Cellat Kara Ali; “Ben Ankara’da 6 bin 128 kişinin sehpadan ipini çekmiştim” diye kan dondurucu gerçeği haykırıyordu…

Bütün bu katliamı yapan İstiklal Mahkemeleri diye kurulan ama “çapulcuların” eline geçen “seyyar mahkemeler”di…

Tıpkı, infazı kendisi yapan Ergenekon gibi oluşumlara benziyordu…

Adı değişiyordu, bazen Jitem, bazen PKK, bazen Hizbullah ve bazen de tümünü kapsayan Ergenekon olup çıkıyordu…

Ve bugün muhalefet koltuğunda oturan Kemal Kılıçdaroğlu, Dersim’i de tartışamıyor, İstiklal Mahkemelerini de…

Bütün bu zulümleri yapanların çocukları olan Ergenekon’un savunuculuğunu seçiyor…

Atalarını katledenlerin avukatlığına soyunuyor…

Ne diyelim, Vahşi Batının vahşi mahkemelerini savunanların özgürlükten anladığı bir şeyin olamayacağı açıktır…

Twitimden Seçmeler

“Baba” olduğu söylenen birisi 12 yaşındaki kızına paha biçerek satmış. Ona baba değil, insan denmez ama asıl ne hallere düştük, ona bakın!

www.twitter.com/naifkarabatak

30 Ocak 2012 Pazartesi

Sizde eski askerleri ne yaparlar?


Yazının başlığını okuyunca Nasreddin Hoca’yı andığınızı duyar gibiyim. Hani, Nasrettin Hoca’ya sormuşlar, “Ay eskiyince ne yaparlar hocam?” diye.

Hoca, hazırcevaplığıyla, “kırpar, kırpar yıldız yaparlar” diye cevap vermiş.

Şimdi biz de eski askerlerin ne yapıldığına bakalım!

Dün İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürlüğü, tarafından düzenlenen ve 1’i emekli MİT mensubu, 3’ü asker, 15’i polis 62 kişinin gözaltına alındığı operasyon, aslında “eski” diye niteleyeceğimiz “asker”, “polis” ve “istihbaratçıların” ne yapıldığını göstermesi bakımından ilgi çekici…

***

Aracımla trafikte seyir halindeyken telefonum çaldı. Açtım, tok sesli, kendinden emin konuşan ve ses tonuyla “emir” veren birisi…

-Ben başkomiser…

-Buyurun!

-Müsait bir yere geç, konuşalım…

Müsait yerde olmadığımı anlamış demek ki. Çok zekiler…

-Kimi aramıştınız, diye sormak aklıma geldi…

-Diyarbakır’da (bir isim söyledi) onunla ilgili konuşacağım.

-Tanımıyorum, diye cevap verdim.

Bu defa sinirlendi; “Ben sana müsait yere geç diyorum!”

-Tanımıyorum dedim ya, sen laf anlamaz mısın, dedim…

Sinirlendi bizimkisi…

-Bana bak, müsait yere geç! diye emir verdi…

Buraya yazamayacağım “bir cümleyle” telefonu kapattım…

Bir şey olmadı elbet…

Çünkü onlar alışkındı…

Birilerini arayacak, sonra dolandıracaklardı…

Bunun için de bazen “başkomiser” oluyorlardı, bazen “general” bazen de çok daha farklı kimlikle karşımıza çıkıp, “sizi bilmediğiniz beladan kurtarma” amacı güdüyorlardı.

Bunun için de çok samimi duygular besleyerek, “masrafın dışında” bir talepleri olmuyordu…

Her zaman bu tür tuzaklara insanların nasıl düştüğünü merak ederdim…

Sonunda buldum…

Öncelikle meslekten gelen bir özgüvenleri var.

Tok sesleriyle karşısındakini etkisi altına alacağını iyi biliyor.

Silik, sünepe ve korkak kimselerde büyük bir etki yapacağının farkındalar.

İnsanların “kendine güveni olan” ve bunu “sert” şekilde ifade edenlerden çekineceğinin farkındalar.

Hayatında “muamma” ilişkiler bulunan çok daha rahat tuzağa düşüyor.

Şeffaf olanlarsa, gizleyecek bir şeyi olmadığını iyi biliyor fakat kafasını o anda kurcalayan “ama” diye başlayıp, “ya olursa” diye devam eden soruların cevabı verilemiyor.

Ve o halet-i ruhiyeyle de “emredileni” harfiyen uyguluyor…

“Ne alaka” demeden, bazen ATM’nin önüne gidip, dilediği hesaba, dilediği oranı havale ediyor…

Bazen de “görüşmeler” için “kontör” göndermekten imtina etmiyorlar…

Kısa süre içinde bulup, buluşturduklarını veya birikimlerini kötü niyetli insanların hesabına transfer edenlerin haddi hesabı yok.

Ve bir süre sonra kandırıldığını anlıyor…

Sağlıklı değerlendirme yapacak zamanı, kazıklandıktan sonraki zaman oluyor ne yazık ki…

Elbette “eski” diyebileceğimiz bu meslek mensuplarının hepsi bu işi yapmıyor…

Mesleğinde iken de “kötü” olanlar, emeklilik sonrası kötülüklerini katmerleştiriyorlar…

Ergenekon gibi örgütlerde yer bulamayanlar, başka suç örgütleriyle hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar…

Hepsi bu değil…

Yazının başında söz ettiğim operasyonda “Çıkar amaçlı silahlı suç örgütü” içinde yer alabiliyorlar…

Silahla yaralama, öldürme, tehdit, şantaj, yağma gibi birçok işi yaparken, kumar da oynatabiliyor, tefecilik de yapabiliyor, çek senet tahsilatında da adı duyuluyor…

Yetmiyor tabii…

Kimi “belli dernek” veya “dergilerde yönetici” sıfatını kullanarak bu tür işleri yapıyor…

“Ben emekli general” falan diye başlayan ve sonrasında dergi aboneliğine zorlananlar da var…

Ufak tefek ürünleri “sert ses tonuyla” kurum amirlerine pazarlayanlar da…

Köy Hizmetleri’nde çalışırken muhatap olmuştum…

Benzer birisi, Atatürk rozetleri, küçücük resimleri ve kartpostalları fahiş fiyatla (bu fahişlik, çok fahişlik yani) dayamaya çalışmak istedi…

Almayı mecbur edecek ses tonuyla tehditkâr konuştuğu yetmiyor gibi, “müdür için iyi olmayacağı” intibaını da veriyordu…

Dersini aldı elbet…

Demek ki, bizdeki eski askerleri kırpıp kırpıp “suç örgütü üyesi” yapıyorlarmış…

Ama kırpılmak için, önceden o işe meyilli olmak gerekiyor…

Yoksa namusuyla emekliliğini geçirenler olduğu gibi, herhangi bir güvenlik şirketinde deneyimlerini paylaşıp, alnının teriyle kazanan güzel insanlarımız da var…

Eee, her insan bir olmadığı gibi her meslek mensubu da bir değildir.

Bu nedenle şu an Ergenekon gibi terör örgütü olduğu iddia edilen yapılanmalarda yer alanların yakalanması, diğer askerlerin de “kötü” olduğu anlamını taşımaz.

Belki de biz buna “ayıklama” diyerek, “ayrık ot”un nasıl bir şey olduğunu öğrendiğimize sevinmeliyiz…

Çünkü öğrenmeseydik, şimdi biz olmayacaktık!

Twitimden seçmeler

Genellikle herkesi severim. Nedense darbeci ve darbe zihniyetlilerden iğreniyorum. Bir de bu fikirdekiler, “gazeteci”yse çok daha kötü...

www.twitter.com/naifkarabatak


48 yıllık muhasebe!


Bugün Türkiye’nin tartıştığı dönemlerde dünyaya gelmiş, o dönemlerde büyümeye başlamıştım. 12 Mart muhtırasını elbet bilemezdim ama sokakların parsellendiği dönemleri çok iyi biliyorum. Kardeşin kardeşe düşman edildiği, bunun için özel ekiplerin kullanıldığı ve 12 Eylül’e giden süreci yaşayarak görüp, ibret alanlardanım…

Daha omuzlarımıza dünyanın yükü binmemiş, henüz dönen kirli dolaplardan haberimiz bile yoktu. Küçüktüm, daha dünyayı tanımamıştım…

Hayallerimiz bile küçüktü; insan bilmediğini nasıl hayal etsin?

Biz ancak bildiğimizi ve görmek istediklerimizi hayal ederdik ve küçük şeylerle mutlu olmayı biliyorduk.

Mesela yağlı yavan ve şekerli bisküvi, bizi mutlu ederdi.

Çelik çomak oynamayı çok severdik; atari çıkmamış, çılgınca bilgisayar oyunlarıyla tanışmamıştık daha.

Facebook’ta “dürtme” nedir bilmez; “Elim sende” der gülerdik…

“Birliğim birlik” der atlar, “kör ebe” der saklanırdık, “gırcik” oynardık mutlulukla…

Oyunlarımız bize hastı ve biz sanal değil, gerçek takılırdık.

Oyuncaklarımız telden ve tahtadandı.

Tel arabayla sokak sokak dolaşır, tahta arabayı evde-kapı önünde sürerdik.

Ne de çalım satardık ama…

Saatlerce köşe başına kurulan sergilerde Tommiks, Teksas okurduk.

Her mahallede nadir bulunan tek kanallı televizyonu, tüm mahalleliyle birlikte seyretmenin zevkine doyum olmazdı.

Ayda yılda bir lazım olan telefon görüşmesi için, telefon alabilmiş seçkin komşuların evine gider, telefonun kolunu bir-kaç kez çevirir, eğer santral memuresi çıkarsa (zordu ya) görüşeceğimiz telefonu söyler ve beklerdik.

Çay, şeker, tüp ve gazyağı kuyruklarını gördüm ve saatlerce kuyrukta bekleyenlerle bekledim.

Küçücük halimle karaborsayı bile tattırdılar…

O zaman paralarımız bile küçüktü, ama değeri büyük.

“Beş Kuruş etmez” denen adamların, maddi değerini harcamıştım.

Zamların en korkuncunu, kötü yönetimlerin en kötülerini hep yaşadım.

Kıbrıs savaşını, radyoda yayınlanan ajanslardan öğrendim, radyonun başına üşüşmüş yaşlı amcalarla birlikte hem de…

İnsanları sağcı-solcu diye kamplara ayırmanın ne acı şey olduğunu, kardeşi kardeşe, babayı oğluna düşman edilişini gözlerimle gördüm.

Ve bir gecede yapılan ihtilalle kesilen kanın, neden o güne kadar aktığına da küçük aklımla bir mana veremedim…

Kara belaları, Necabettinleri, kılları, tüyleri ve kıldan kıl kapanları, kılda keramet arayanları da hep tanıdım.

Tıpkı şimdi olduğu gibi o puslu yıllarda da, hep özgür olmak istedim.

Herkesin inandığı gibi yaşamasını ve söylemek istediğini, “birilerinin kulağına fısıldama dönemlerinin” bitmesini istedim.

Erzincan depremini yaşadım; akan kanları, dinmeyen gözyaşlarına karıştı gözyaşlarım. Kollarımda ölen insanın, ölüme adım adım, saniye saniye yaklaşmasına tanıklık etmenin hüznünü duydum, ta derinden.

Umutlarım vardı yıllarca…

Hayallerim, özlemlerim, beklentilerim…

Ne çok hayalim vardı oysa ne çok umutlarım.

Aşklarım, sevdalarım vardı ve hiç bitmeyecek sandığım çocukluk aşklarım…

Ne dostluklar, ne ihanetler, ne güzel insanlar, ne kadar çirkin suratlar gördüm.

Bizi “insanca yaşamayı” öğretenlerin, gün gelip “insanlıktan çıktıklarını” görüp üzüldüm…

Bize “dürüst” ve “ahlaklı” olmayı öğretenlerin mücahitliğinin çok kısa sürdüğünü, paranın insanları satın aldığını görmenin hüznünü yaşadım…

Zaman geçiyordu…

Alnımdaki kırışıklıklar artıyor, saçlarıma düşen aklarsa gerçek yaşımı aynada yüzüme haykırıyordu…

Ama benim daha hayallerim vardı.

Daha oynayacak oyunlarım vardı; bilyelerim, topacım, çelik çomağım nerede?

48 yıllık muhasebe yapmak kolay değil…

48 yılın artılarını eksilerinin bilançosunu çıkarmak her babayiğidin harcı olmazsa gerek…

Ama ben biliyorum…

Yaptıklarımı ve yapacaklarımı iyi biliyorum…

Daha bir coşkuyla hayata sarıldığım bir zamanda 48 yaşıma bastığımı haykıran nüfus cüzdanıma inat, “yaşama aşkı”mı elimden bırakmaya niyetim yok!

Yolun sonu ne zamandır bilinmez ama son ana kadar da çabalamaksa bize düşer…

Twitimden Seçmeler

Para güzel bir şey ama sorun, o mu bizim olacak, biz mi onun. İkincisi olacaksa hiç olmasın!

www.twitter.com/naifkarabatak