26 Ocak 2012 Perşembe

Bu koz da gitti, sıradaki!


Bazı idareciler, halkın (hedef kitlenin) nabzını çok iyi tutuyor. İnansa da, inanmasa da “kendisinden bekleneni” verip, oyları kotarmayı uygun buluyor. Belki de nabza göre şerbet vermek böyle bir şey. Söz konusu “oy”sa, gerisi teferruat olup çıkıyor. Kaz gelen yerden tavuk esirgenmiyor. Hatta “inandığı değerleri” ayaklar altına alma pahasına, “kendisinden bekleneni” vermeye çabalayanlar var…

Fransa Cumhurbaşkanları da böyle…

Son birkaç yıldır değil, neredeyse ben beni bildim bileli “Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı”, Fransa’da “el altında tutulan” önemli bir kozdur…

Kamuoyu nezdinde itibar kaybetmeye başlayan cumhurbaşkanı, derhal Ermeni tasarısını sahaya sürer…

Fransa’da yaşayan Ermeniler ve “ırkçılar” bu tasarıyla bir anda desteğini cumhurbaşkanından yana koyarlar…

Dış politikada estirdiği rüzgarla, Türkiye ile düşman olsa da, “Ermeni lobilerinin” etkin olduğu ülkelerde bir anda popüler olur…

Yıllardır bu böyle…

Her seferinde gelen tepkilerle yasa, “bir daha alınmak üzere” yakın bir rafa kaldırılır…

Her zaman el altında tutulmasının faydası test edilmiş, getirisi de yaşanarak görülmüştür…

Öyleyse ulaşılabilir yerde durmalı, “acil durumlarda” camı kırmaya gerek bile olmadan alınabilmelidir…

Yangında ilk kurtarılacak da odur, depremde enkazdan çıkarılacak da…

Türkiye, “eli yüreğinde” her yıl tasarının görüşülüp, görüşülmeyeceğini hesaplar…

Dedikodusu çıktığı anda da diplomatik ataklara başlanır…

Ve sonunda netice alınır…

Aslında neticeyi alan Fransa’dır…

Türkiye’nin bir kaybı olmadığı gibi, bir kazancı da söz konusu olmamıştır…

Kazanan Fransa ve Ermeni lobisidir…

Çene patlatan ise Türkiye…

***

Bu bildik oyun geçen yıla kadar aynı şekilde, geçen yıl ise eldeki kozu gözden çıkararak devam etti.

Geçen yıl kabul edilen “Ermeni Soykırımı” yasasıyla, Fransa büyük bir kayıp yaşadı…

Artık elinde kozu kalmamıştı…

Hamle yapacağı taşı ileriye sürmüş, ancak “mat” edememişti…

Öyleyse başka bir şey bulmalıydı…

Seçim kapıdaydı…

İşler zordaydı…

Bu defa “Soykırım olmadığını söyleyeni cıs ettirmeyi” düşündüler…

Bu AB’ye aykırıydı…

Düşünce özgürlüğüne vurulan bir darbeydi…

İnsan hakkı ihlaliydi…

Şöyleydi, böyleydi…

Ama aynı zamanda sorun da değildi…

Söz konusu “oy”du, gerisi “oyalama”ydı…

Birilerine çirkin görünse de, “şirin görünmek istedikleri” vardı…

Her zaman bu çirkinliği, şirinlik olarak algılayanlar bulunurdu…

İşte bu defa tutmadı…

Bir kere, ortaya sürülen koz, hemen tükeniverdi…

Ermeni Tasarısını onlarca yıldır kullanana cumhurbaşkanlarına karşın, Sarkozy, çok müsrif davrandı…

Eline geçirdiği, taşı sürdü ve geçici bir hamle kazandı…

Hepsi o kadar…

Yine Türkiye’nin bir kaybı yok…

Özgür düşünceye darbe vuran kendileri…

Dayatmacı bir tarihi kabullendirme gayreti de kendilerinde…

Farklı düşüncelere tahammülsüzlük de onlarda…

Bütün bunlar da sadece ama sadece “şirin görünüp, oy kapma” derdiyle yapılmış, aslında “inanarak” atılan bir adım değil…

Yani bizi hiç ilgilendirmeyen, etkilemeyen, vız gelip, tırıs gidecek bir şey…

Ama Türkiye, beklenenden çok daha fazla tepki veriyor…

Sanki kıyamet koptu…

Ermeni soykırımını kabul ettiler de, ne kaybettik?

Bu yasayı yaptılar da ne kaybedeceğiz?

Herkes “kendi ayarını” ortaya koyar, o kadar…

Var olan gerçek ise Sarkozy’nin elinde “bir hamlelik” taşı vardı, onu da kaybettiğidir…

Şimdi işi yoksa “imzacılarla” uğraşsın dursun…

Twitimden seçmeler

Bir başkasının sizin nasıl birisi olduğunu söylemesini bekliyorsanız, olanı değil, umduğunuzu bekliyorsunuz.

www.twitter.com/naifkarabatak

25 Ocak 2012 Çarşamba

Oyuncak bunlar oyuncak!


Yasal zeminde görev yapmayanlar, yasa olarak kendilerini görürmüş. Böylece de, bir gün yaptığı, diğer gün yaptığına rahmet okuturmuş.

Tıpkı darbe dönemlerindeki gibi…

12 Eylül’de, yasaları bir yana bırakıp, olmayan vicdanlarını kanun yerine koyanlar, ülkenin dört bir yanını işkencehaneye çevirdiler…

Kimi neden tutukladıkları, neyi sorguladıkları belli değildi…

O güne dek, birileri sağcıydı, birileri solcu, bazıları da iki arada bir deredeydi…

Darbe olduktan sonra solcu olsan da suçtu, sağcı olsan da…

Zaten bir insanın iki arada bir derede kalmasını mümkün görmeyenler, onları da suçlu buldu…

Topyekûn millet suçluydu…
Sadece darbeciler masumdu…

Hepsi hain, darbeciler vatansever…

Herkes onlar gibi düşünmek zorundaydı…

Mevcut kanuna göre bir suç bulamayanlar, kendi “yazılı olmayan kanunları”na göre suçlu gördüler…

Ve tutuklamalar başladı…

Sürgünler…

İşkenceler…

Akla hayale gelmedik şerefsizlikler…

Ve sonrasında aynı düzeni devam ettirmeye çalışan “vatansever(!)” hainler…

Ergenekon gibi oluşumlar, kurdukları yasadışı örgütlerle infazlar yaptı…

Avukata gerek yoktu, savcı da kendileri oldu, hâkim de…

Kararı verdiler, cellatlığı da üstlendiler…

Ve insanlar birer birer kayboldu…

Suçları neydi, nereye götürüldüler, nasıl yargılandılar, ne ceza aldılar belli değil…

Ve bir gün yerden çıkan silahlara boru bu boru diyenler, silahtan başka şeylerin de fışkırdığını gördüler…

Diyarbakır’da “çevre düzenlemesi” için yapılan çalışmada, cesetler çıkmaya başladı…

Bu yazıyı kaleme aldığımda sayı 23 olmuştu…

Sadece Diyarbakır’da…

Her ilde bir değil, birden fazla işkencehanenin olduğu düşünüldüğünde, yerden fışkıran kemik parçalarına “oyuncak bu oyuncak!” diyen çıkar mı bilemem…

Ama oradan çıkanlar, bu ülkenin yüzkarasıdır…

Bağrımıza bastıklarımız arasında olan aşağılık insanların neler yaptığının kanıtıdır…

Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki tarihi İçkale’de, bir dönem “ceza ve tevkif evi” olarak kullanılan yapının hemen yanında ortaya çıkan insan kemikleri, başka yerlerde neler çıkabileceğinin de göstergesidir aslında…

Orada çalışan işçiler, “hastayım” diyerek kazı çalışmalarını yapmak istemiyor…

İnsan olanın dayanamayacağı görüntüleri, elleriyle bulup, çıkarmak ağır geliyor…

Ama o insanları oraya gömen de “insanım” diyenlerdi…

Bir dönem aydınlanıyor…

Bir dönemin kirli yüzü, halen Ergenekon gibi örgütlere inanmayanların yüzünü kızartmaya başlıyor…

Bu cesetler, diğer cesetlerin habercisi olmalı…

Her ilde darbecilerin, Jitemcilerin faaliyet alanı didik didik aranmalı…

Ve bugüne kadar “bir gece yarısı alıp götürülen” insanların akıbeti öğrenilmeli…

Belki böylece, Ergenekon gibi örgütlerin avukatlığını yapanların, neyi savundukları anlaşılır…

Böylece, “basın özgürlüğü” denilerek, “ödül” verdikleri, adına gazeteci denilenlerin de kimlere hizmet ettiği ortaya çıkar…

Sadece darbe yapmak, sadece hak ettiği koltuğa oturma değil, hiçbir suçu olmayan insanların, sadece kendileri gibi düşünmemesinin cezasının nasıl verildiği de anlaşılır…

Bütün bunları da “devlet adına” yapma ayıbını kimin taşıyacağı belki tartışılır…

Devletin, “hukuk devleti” yapısından çıkarak, “katil devlet” yapısına büründürenler, bunun hesabını vermelidir. Yaşasa da vermelidir, ölüp gitmiş olsa da…

Aldıkları nişanlar, payeler, makamlar ellerinden alınmalı…

Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı gibi yüce unvanı mutlaka çekip alınmalıdır…

Türkiye’nin tarihinde, bir darbecinin “Cumhurbaşkanlarımız” arasında yer alma ayıbına son verilmelidir…

Bütün bunları yapamıyorsanız, boş yere yerden kemik çıkarmayın…

Mutlaka onlar oyuncaktır(!)

Nasılsa lav silahları boruydu…

Darbe planları da kâğıt parçası…

Nasılsa Kahramanmaraş’ta katliam yapanlar, Çorum’da insanları öldürenler, Sivas’ta insanları diri diri yakanlar, bir yana bırakılarak, masum insanlar yargılanmıştı…

Varsın, yerden çıkan kemikler de oyuncak olsun!

Ya tam yapın, ya bırakın her şey öyle kalsın…

Ama unutmayın, bugün koruduklarınızdan, gün gelir, korunmak zorunda kalabilirsiniz!

Twitimden Seçmeler

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, dul kadınlara maaş verileceğini söylemiş. Çok güzel ama “sanal boşanma” artarsa şaşırmam.

www.twitter.com/naifkarabatak


24 Ocak 2012 Salı

Selamsız bandosu, dikkat!


Yeni nesil elbette bilmez. Bir zamanlar darbe ürünü bando takımları olurdu. “Beş para ver, beş para ver, beş para yoksa on para ver!” sözlerinin melodisini ya da tım tımlarını çalan ekibe Bando Takımı denirdi…

(Beş para bulamayan, on parayı buluyordu. Tıpkı ekmek bulamayanın pasta yemesi gibiydi)

Çok önemlilerdi, havaları yerindeydi. Askeri elbiseden bozma kıyafetleri vardı. Nasılsa “Her Türk asker doğuyor”du, öyleyse bandomuz da olmalıydı, askeri kıyafetleri de anımsatmalıydı…

Resmi törenlerde bando takımı yerini alır, işaretle birlikte davullar, zurnalar, ziller çalınırdı…

Genellikle Bando Takımına “devlet erkânı” geldiğinde iş düşerdi…

Küçük yerlere ise her zaman devlet erkânı gelmezdi…

Ayda yılda bir uğrayan devlet erkânına, “yörenin tüm sorunu çözecek” diye bakılırdı…

***

Selamsız Bandosu filmini izleyenler iyi bilir…

Küçük bir kasaba…

Kuş uçmaz, kervan geçmez diyebileceğimiz bir yer…

Günlük gazeteler bile birkaç gün sonra kasabalıya ulaşıyor…

Cep telefonu yok, santrala bağlanılan telefonla da saatler sonra görüşme şansı yakalayabiliyorsunuz…

Kasabanın Belediye Başkanı, büyük bir fırsatı yakalar…

Cumhurbaşkanı kasabalarından geçecektir…

Yolculuğu trenle yapan cumhurbaşkanı, kasabadan geçerken bir inerse var ya, kasabanın tüm sorunu hallolacaktır…

Belediye Başkanı rolünde, usta oyuncu Şener Şen var…

Selamsız Kasabası, belediye ama her belediye gibi bando takımı yoktur…

Derhal bir ekip kurması lazım ama kasabada bandodan anlayan da yoktur…

Bunun için önce bando şefi ayarlanır…

Ali Uyandıran, filmde bando şefi olarak işe başlar…

Kasap, bakkal, fırıncı, ayakkabıcı gibi esnaftan güzellikle(!) bir ekip kurulur…

Alkolik olan bando şefi, cumhurbaşkanının kasabadan geçeceği güne kadar zor bela ekibi hazır hale getirir…

Ve beklenen büyük gün gelir…

Ufukta tren gözükür…

Tüm kasabalı arkada, bando takımı önde, belediye başkanı ise en başta heyecanla cumhurbaşkanı beklenmektedir…

Tren gözükünce, bando takımı, aylardır süren çalışmanın semeresini almak için çalmaya başlar…

Tren yaklaşır, cumhurbaşkanın eli uzanır…

Elinde fötr şapka vardır ve bununla kasabalıyı selamlar…

Kasabalı hayal kırıklığına uğrar. Bırakın cumhurbaşkanının kasabada mola vermesini, yüzünü bile görmez, fötr şapkayla idare ederler…

***

Elbette şimdi öyle değil. Her ile giden devlet erkânı var. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın gitmediği yer kalmadı neredeyse. Bakanlar ise her ile gidiyor…

Küçük illerdeki beklenti ise aynı…

Diyelim ki, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan Adıyaman’a gelecek…

Adıyaman’ın ekonomisi kötü…

Beklenti ise “bakan gelecek, dertler bitecek”tir…

Bunun için kentin idarecileri harıl harıl çalışır…

Sanayicileri, sivil toplum örgütleri günlerce dosya hazırlar…

Basın, vatandaşına olan sorumluluğunu yerine getirip, manşetlerini, sürmanşetlerini bakana ayırır…

İktidar Partisinin il teşkilatı günlerce süren hazırlığa kalkışır…

Belediye de aynı partidense, orada da hummalı bir çalışma yapılır…

Şimdi Bando Takımı yok, halk oyunları ekipleri var…

“Çal davulcu” denir ve folklor ekibi en güzel yöresel oyunlarını oynayarak bakanı karşılarlar…

Ziyaretlerde ikramı eksik etmez, hediyelerin pahasını hesaplamazlar…

Ve bakan gelir, sonra gider…

Bu defa “çantasında ne getirdiği” günlerce konuşulur…

Muhtemelen boş gelmiş, boş gitmiştir…

Bir umuttur küçük yerlerde devlet erkânı…

Bakan gelecek o kente, sihirli değneğini çıkaracak ve bir dokunup, tüm sorunları çözecektir…

Fakirin ekmeğidir umut, katığıdır…

Siz boş verin bu umutları…

Ne yapacaksanız, bizzat kendiniz yapacaksınız…

Hani bir türkü var…

Bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime, ellerin yâri gelmiş, gülmek benim neyime?

Siz bunu “Bakan gelmiş neyime” diye değiştirip, öyle devam edin…

Yanılmayı ne kadar isterim biliyor musunuz?

Twitimden Seçmeler

Hürriyet Gazetesi ajite etmiş; Nedim Şener duruşmada kızının karnesini sormuş. Ne dram ama! O darbe olsaydı, karnesini soracağınız bir kızınız olmayacaktı!

www.twitetr.com/naifkarabatak

Darbeci Gazeteciler Cemiyeti!


Herkesin benle hemfikir olmasını elbette beklemiyorum ama “genel” olarak bir gazetecinin nasıl olması gerektiğini de söyleyebilirim. Bir gazeteci nasıl olmalı. Bağımsız mı, bağlantısız mı, objektif mi, belli bir görüşü olmalı mı, bütün görüşlerini askıya mı almalı?

Bu ve buna benzer soruları uzattıkça uzatabiliriz ama gerek yok.

Çünkü bir gazeteci, her fikirden olabilir…

Her görüş, her düşünce, her inanç ve her etnik kökene bağlı olabilir…

Bütün bunların hararetli savunucusu da olabilir.

Elbette arzulanan, bütün bunlar olurken, aynı zamanda “demokrat” olmasıdır da…

Ama demokrat da olmayabilir, bu kendi tercihidir…

Hâsılı, bir gazeteci, bir yazar her şey olabilir…

Ama asla darbeci olamaz…

Çünkü bu, gazeteciliğin ruhuna aykırıdır…

Darbecilere yardım ve yataklık etmek, onların kalemşoru gibi davranmak, hatta bizatihi içinde olmak, gazetecilik değil, olsa olsa teröristliktir…

Bazı gazetecilerin Ergenekon gibi yasadışı, -daha açık ifadeyle- terör örgütlerinin sözcüsü, kalemşoru, yardım ve yataklık ettiği iddia ediliyor…

Bu suçlamalardan dolayı da yargılananlar var…

Bu, (gerçek) gazeteci için “yüz kızartıcı” bir suçtur…

Yok, gazeteci değil, darbecilerin marabasıysa da, zaten sorun yok!

Bu kişi için “fikir özgürlüğü” gündeme getirilemez…

“Düşünce suçu” kapsamında değerlendirilemez…

“Meslektaş” demeye utanılır…

Kendi halkına darbe yapmak isteyen, onlara hayatı zehir etmek için uğraş verenlerle aynı amaca hizmet edenlere ben “meslektaş” diyemem…

Kalemim kırılır, yüreğim burkulur ve vicdanım sızlar…

Ama diyenler var…

Bu, onların tercihi…

Peki bir gazeteciler cemiyeti, böylesine adi bir suçlamayla karşı karşıya olanlara nasıl “meslektaşım” der ve nasıl üstüne bir de “ödül” verir?

Kim verir?

Darbeci bir cemiyet…

Hâlbuki darbeseverlik, gazetecilik değildir…

Darbeseverlik, yazarlık da değildir…

Ama adının önünde “Çağdaş” olan bir dernek, talandan mal kaçırır gibi ödül töreni düzenleyip, kendi “iyi çocuklar”ını nasıl ödüllendirelim diye düşünebilir…

Bu onların sorunu…

Ama bunu yutmamız da beklenemez…

Adına “çağdaş” demekle çağdaş olunmayacağı da bir gerçektir…

Karanlık odaklara hizmet etmeye and içmişçesine terör örgütlerinin savunuculuğunu yapanlar çağdaş olamaz…

Teröristlere yardım ve yataklık etmekle suçlanan, fikri yönden destek veren, belki de kamuoyunu yanıltarak, manipüle haber yapan, yazı yazanlara destek verenlerin “çağdaş” olamayacağı, “çağdışı” kalacağı aşikârdır…

Yine aynı dernek, Ergenekon gibi terör örgütlerine karşı duran AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’le ilgili bir haberde kullanılan ve derhal “yalanlanan” ve “özür dilenen” bir fotoğraf altı haber için de ödül vermesi, asıl “kirli niyetini” ortaya koyma çabası açısından da dikkate değerdir…

Eğer “darbecilikle suçlanan”a ödül verilecekse, “darbecilere karşı duran”a da el ense çekmemeliydi…

Bu ikilem, onların bilinçaltını ortaya koydu…

Ne kadar çağdışı kalabildiklerini, ne kadar ilkel olabileceklerini, ne kadar kindarlık besleyebileceklerini de göstermesi açısından dikkat çekicidir…

Bir gazeteciyi veya yazarı suçlarken, “cemaat” veya “grup” ya da “parti” yakınlığını ortaya koyarak eleştirenler, “bir terör örgütü” söz konusu olduğunda, “yakınlığı” veya “yandaşlığı” bir yana bırakıp, “basın özgürlüğü”nden dem vurmaları, onların samimiyetsizliğini gösterir.

Gazeteci, cesurdur aynı zamanda…

Eğer hem cesur, hem de çağdaşsanız, buyurun ne olduğunuzu adam gibi söyleyin de bilelim…

Gazeteci olmadığınız kesin, onu anladık…

Darbecilerle “dostluğunuzun” da siz ikrar ediyorsunuz…

O zaman bunu yüreklice söyleyin…

Eğer Ergenekon, bir terör örgütü değilse, “Gazeteci değil, Ergenekoncuyuz’” deyin, olsun bitsin…

Herkes yazar olamaz, herkese gazeteci denmez…

Her gazetede yayınlanana da yazı denmez…

Bazıları köşe yazar, bazıları haber yapar, bazıları da “paçavraları” toparlayıp, terör örgütü savunuculuğuna soyunur…

Ve onlara biz gazeteci demiyoruz…

Çağdışı olanlar diyebilir, öter öter dururlar…

22 Ocak 2012 Pazar

Ben mi büyüğüm, yoksa ben mi?


Çocukluğumuzda “ayna ayna söyle bana” diye başlayan cadının “güzellik testi”yle büyüdük. Öyle bir testti ki bu, her zaman “cadının istediğini” söylüyordu. Neredeyse her gün cadı, “ayna ayna, söyle bana, benden güzel var mı dünyada?” diye soruyor, ayna da her seferinde “senden güzel yoktur” diye cevap veriyordu…

Ta ki, büyü bozulana kadar…

O zaman “senden güzel var” diyerek Pamuk Prensesi gösteriyordu…

Sonrasını biliyorsunuz zaten…

Konumuz çocukluğumuzdaki bu hikâyeyi buraya yeniden almak değil. İnsanların, kurumların, kuruluşların değerlendirme kriterleri üzerinde durmaktır…

“Benden güzel var mı?” diye soran, bunu “güzellikten anlayan” birisine sorması gerekiyor…

Cevabı vereninse “diyet borcu” olmaması icap ediyor…

Sağlıkta böyle, siyasette böyle, belediyelerde böyle, yönetişim de böyle, demokraside de böyle…

Hâsılı toplumu ilgilendiren konularda, “en iyiyi” bulmayı hedefliyorsanız, değerlendirme kriterlerinde çok şeffaf olmanız gerekir…

“Ben büyüğüm” demekle büyük olunmaz…

“Ben güzelim” diyerek güzel kalınmaz…

“En iyi kurumum” demekle, en iyi kurum olunmaz…

***

Belki de bildiğiniz yaşanmış bir fıkrayı anlatacağım…

Mısır’ın devrik Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, yardımcılarından birine “Söyle bakalım, ben mi büyüğüm yoksa Nasır mı büyük?” diye sormuş.

Bunun üzerine yardımcısı “Tabii ki siz büyüksünüz efendim!” diye cevap vermiş.

Şişinen Mübarek, neden büyük olduğunu da öğrenmek istemiş;

Cevap, “Nasır İsrail’den korkardı siz korkmuyorsunuz o yüzden” olmuş.

Her konuda büyük olması gerekiyor ya, bundan nefsini tatmin etmesi icap ediyor. Ancak kendini büyük sananlar, bunu birilerinin dillendirmesini de ister. Bu dalkavuk olmuş, olmamış fark etmez…

Mübarek yine sormuş “Söyle bakalım ben mi büyüğüm yoksa Enver Sedat mı büyük?”

Yardımcısı yine “Siz büyüksünüz efendim” olmuş.

“Neden?” diye sormuş Hüsnü Mübarek. Cevap “Çünkü Enver Sedat İhvan-ı Müslimin’den korkardı siz korkmuyorsunuz.!”

Bu test Mübarek’in bayağı hoşuna gitmiş…

“Söyle bakalım, Hazreti Ömer mi büyük ben mi büyüğüm?” sorusu ise işi çığırından çıkarmak olmuş…

Ama buna rağmen yardımcısı yine “Siz efendim” demiş.

Mübarek, bunun mümkün olmayacağını bildiği için yine “Neden büyüğüm peki?” diye sormuş.

Cevap çok manidardır; “Çünkü Ömer Allah’tan korkardı, siz korkmuyorsunuz!”

***

Bu da yeterli gelmediyse çok sevilen bir başkasını anlatayım…

Ders alınması gerekeni…

***

Bir ırmağın iki yakasında iki köy varmış. İki köyün insanları birbirlerini pek sevmezlermiş. (Bunu “kurumlar” olarak da, “ülkeler” olarak da düşünebilirsiniz…)

Bir süre sonra öbür yakadan bir köylü, beri yakadan Ayşe’yle evlenmiş. Evliliğin ilk günlerinde, yeni damat her sabah erkenden ırmağa giriyor, gusül abdesti alıyor sonra beri yakaya dönerek:

-Ayşe bana yetmiyor, yok mu vereceğiniz başka bir gelin daha, diye avazı çıktığı kadar bağırıyormuş...

Her gün aynı görüntü ve bağırtıyla muhatap olan beri yakanın köylüleri bundan çok rahatsız olmuş ve çare aramaya başlamışlar.

Köy kahvesinde derin derin düşünürlerken, güngörmüş yaşlılardan biri damada ders verecek bir çözüm bulmuş…

-Yarın, hep birlikte ırmak kenarına gidiyoruz, ben ona yapacağımı biliyorum...

Sabah olduğunda, köylüler erkenden ırmak kenarına doluşmuş…

Biraz sonra karşı köylü yeni damat da aynı narayı atmak için ırmağa gelmiş.

Damat, köylüleri görünce biraz daha afili, biraz daha havalı bir ırmağa doğru giderek suya girmiş. Boy abdestini almış ve her zamanki gibi avazı çıktığı kadar bağırmış;

-Hey! Kayınçolar! Ayşe bana yetmiyor, yok mu başka gelin?

Köyün bilgesi bir adım öne çıkar ve bu defa o avaz avaz bağırır:

-Haydi, oradan! Ayşe, bütün köye yetiyordu, sana mı yetmeyecek?!

O günden sonra damadı ırmak boyunda gören olmamış…

***

Bundan bir ders alan olur mu onu bilemem…

Ama şunu bilin ki, “en güzel benim” veya “en büyük benim” demekle olmaz…

Ne yaptığınız ve bunun yansımasının nasıl olduğu çok önemlidir. Algı, kişiye göre değişse de, “genel kabul” pek değişmez…

Bir başka deyişle “güzellik algısı” kişiden kişiye değişse de, bir kadının güzel olup olmadığını herkes bir bakışta anlayabilir…

Kendi ürettiğiniz yalan kıstaslara, bir başkasının da inanarak, çok daha farklı kazanımlar beklemek, öncelikle insanın kendisine saygısının olmadığını gösterir…

Yoksa “ben mi büyüğüm, yoksa ben mi?” diye cadıyı bile kıskandıracak sorulara sorar, istediğiniz cevabı da alırsınız…

Twitimden seçmeler

Bazılarının “Hepimiz Ermeniyiz” merakını bir türlü anlamıyorum. Oysa adam olmanız yeterli. Gerisi size kalmış…

www.twitter.com/naifkarabatak