20 Ocak 2012 Cuma

İlla vicdanlar tatmin olmalı mı?


Adaleti anlatanlar, genellikle işe bir fıkrayla başlarlar. Hâlbuki adalet, çoğunlukla can yakar ve fıkrayı asla kaldırmaz…

Ama bazen, meram anlatmanın yolu da fıkradan geçer. Hepinizin bildiğini tahmin ettiğim bir fıkra var…

Hani, iki arkadaş bir çuval dolusu para bulmuşlar. İş “pay etmeye” geldiğinde, kurnaz olanın aklına da bir hinlik gelmiş. Çuvalın ağzını açarak,

-Kardeş payı mı yapalım, Allah payı mı?

İşin içine “Allah” lafzı girince, diğeri hemen atılmış;

-Allah payı olsun!

Kendisini kurnaz sanan arkadaşı parayı bölüşmeye başlamış. Kendisi üç alıyor, arkadaşına bir veriyormuş…

Bunu gören arkadaşı hem bozulmuş, hem de kızarak sormuş;

-Neden sen fazla alıyorsun?

-Sen demedin mi Allah payı yapalım diye. Allah kimine az verir, kimine çok!

***

Bu fıkrayı bazen dünyanın adaletsizliğini ortaya koymak için anlatırlar. Bazen de inanca saldırmak isteyenler kullanır…

Ancak genellikle “adaleti tarif” için kullanırlar…

Aslında adalet, bilinenin aksine “herkese eşit dağıtılan bir şey” değildir…

Adalet, “hak edene, hakkını verendir…”

Ancak, “adaletin eşit dağıtılması” sözünde, “herkese adalet” dağıtılacağı anlamı çıkmaz; Hak eden hakkını almalı. Cezası gereken ceza, ödüllendirilmesi gereken de ödülü alabilmeli…

Mağdur fakir olunca, bir tekme de adaletten yememeli…

Zalimin zenginliği, şanı, şöhreti para etmemeli…

Bunun içindir ki, yargının kararında herkesin vicdanının tatmin olması beklenir…

Ancak elbette ki bu pek mümkün değil…

Bir kere “suç altın bilezik olsa kimse boynuna takmaz” diyen atalarımız boşuna dememiş..

O nedenle de “bazen ikrar işe yaramaz” illa da delil gerekir…

Ama bazen de herkesin bildiğini yargı bilmez…

Bazen de “çerden çöpten” işlerle uğraşır durular…

Verdikleri karar çoğunlukla vicdanları sızlatır…

Baklava çalana kırk yılı reva görenler, koca ülkeyi soyup soğana çevirenlerin elini kolunu sallayarak gezmesini sağlayacak ortam oluştururlar…

Bazıları “adil” karar verirken, hem kendi vicdanını dinler, hem toplumun vicdanını…

Bazıları vicdanlarını kiralar…

Tarihte örnekleri çoktur…

Adalet, her zaman adil dağıtılmaz…

Hak edene hakkını vermesini beklersiniz…

Ama hak eden değil, “hakkı elinde tutan” çok daha şanslı konuma yükselebilir…

Bu aslında “yargı süreci”yle doğrudan ilintili…

Savcının delile ulaşması, avukatın savunması, tanıkların beyanı, ortaya çıkan delillerin elle tutulur olması, ceza maddelerinin sarihliği ve nihayetinde hâkimin kararıdır…

Bile bile lades denilen kararlar da var…

Veya biz öyle biliyoruz…

Ergenekon’u savunanlar, “içeride yatanlar boş yere yatıyor” derler. Buna da inanıyor gibi söylerler…

Ergenekon gibi yasadışı örgütlere tepkili olanların bazıları “içeriye almak yetmez, sallandıracaksın!” der, bazıları ise “hak edene hakkının verilmesini” ister…

***

Belki de yargının en zorlandığı davalar, “ülkeyi yıkmaya dönük” davalardır…

Çünkü, ipin ucunun nereye kadar uzandığını bilemeyeceğin gibi, “baskıların da” nereden, nasıl geleceğini hesaplayamazsın…

Üstelik de kamunun gözü önünde cereyan eden davaları takip etmekte kolay…

Bir şekilde “vicdanını dinleyen” her aklı başında insan, “hangi davadan ne çıkacağını” tahmin edebilir…

Hrant Dink davasında da “örgüt bağlantısı”nın ortaya çıkmasını herkes bekliyordu…

Örgüt olunca, ipin ucu çoklarına uzanacaktı…

Herkes “bir kirli ilişkinin ortaya çıkarılacağı” hayaline kapıldı…

Ama bu işte adalet beklemek “hayal”den de öteydi…

“Ogün”ü hatırlıyor musunuz bilmiyorum ama “beyaz bere” pek de kirliydi…

Belki de Erhan’ın “tunç”tan yapılan bir “el”i vardı…

Ve bazen de “demirel”ler vardı…

Adaletin herkese eşit dağıtılmasını değil, “kendilerine göre yontulmasını” isteyenler ağırlıktaydı…

Kararı veren hâkim de pekala biliyor ki, bu cinayet “örgütlü” bir cinayet…

Mesele, delili karartanlara hesap sormaktan geçiyor…

Ve toplum olarak bütün “yasadışı oluşumlara karşı” tepki göstermek gerekiyor…

Birisine “nıck” diye omuz silkenler, diğerinde “vicdanı” hatırlıyorlarsa bu işte bir gariplik vardır…

PKK’ya nasıl bakıyorsanız, Ergenekon’a da öyle bakabilmelisiniz…

Susurluk’tan başlayıp, geçmişten ders alarak darbecilerin yaptığı/yapacağı melanetlere karşı dik durmak gerekiyor…

Birisinde “avukatı” olacaksın, birisinde “savcısı”, bir diğerinde ise “hâkimi” yok böyle bir şey…

Hrant Dink davası, sizler gibi beni de tatmin etmedi…

Ama Ergenekon davasında, “gönüllü avukatların adalet anlayışı” da vicdanımı yaralıyor…

Birisi neyse, bir diğeri de aynı oyunun bir parçası olmaktan başka bir şey değildir…

Twitimden seçmeler

Tatlı dilinizin olduğunu göstermek için, illa da bir yılanın deliğe girmesini beklemeyin!

www.twitter.com/naifkarabatak

Üç haberin önemi!


Aslında bilinen bir gerçektir ama bazı haberlerin yayılmasının sakıncaları var. Birden bire ortaya çıktığında çok daha fazla etkisi hissediliyor. Haberin dedikodu şeklinde yayılması ise önü alınamaz sonuçlar doğuruyor.

Peki nedir özellikle bu üç haber?

Üç haberin “oldu da bitti maşallah” demeden yayılmasının olumsuz etkileri üzerinde duracağım ve hükümetin nerede hata yaptığını ise size havale edeceğim…

Birincisi “af” söylentisidir…

Daha bir yetkilinin ağzından tek kelime çıkmadan, güzel yurdumun dört bir yanında insanların özgürlüğünü elinden alan mahpus damlarında hayallerin örülmesine neden olur…

Hiç kimse suçuna bakmaz. Cezasını hesaplamaz. Affın kapsamını dahi düşünmez. Yarın af çıkacaktır ve o mahkûm, özgür kalacaktır. Söylentinin “gerçek haber” gibi yayılması, “söylenti olduğu bilinse” dahi, bayram havasının esmesini engelleyemez...

Ve bir süre sonra bunun bir “hayal” olduğu anlaşılıp, içeride geçen sürelere binlerce yıl eklenir. Yazık değil mi?

***

İkinci haberimiz, kışlalarda…

Askerliğe adım atan, “askerlik süresi kısalacak” diye bir umut besler. “Askerlik kısalıyor” diye bir söylenti yayıldığında ise “yarın teskere alacağım” umuduyla dolanlar, “çentik” attıkları takvimlerdeki boş olan alanlardaki özgürlüklerinin hayalini kurarlar. “Erken terhis” haberleri, dün gidene de, bir günü kalana da umut verir…

Bu öyle bir umuttur ki, heyecandan günlerce uyku yüzü görmez, sevinçten dört köşe olurlar. Böyle bir söylentinin yayılması da vatani görevini yapan insanlarımıza bir haksızlık, onların ümitlerinin sömürülmesinden başka bir şey değildir…

***

Üçüncüsü ise emeklilere yapılacak “zam” söylentisidir…

25-30 yıl devlete hizmet etmiş büyüklerimizin, üç kuruş maaşla ayın sonunu getirmeye çalıştıkları bilinen bir gerçek. Aldıkları 500-600 lira maaşla hayatının son demlerini “insanca” geçirmeye çalışmaktadır…

Kimseye el açmayı gururuna yedirmez…

Oğlundan, kızından, gelininden, damadından durumunu gizlemeye çalışır…

Kredi kartı kullanamaz, kullansa ödeyemez…

Kredi çekemez, kimseye borçlanamaz…

Bakkaldan alışveriş eder, eski alışkanlığını bozmaz. Yazdırır deftere, bekler aybaşını…

Kasabın yolunu çoktan unutmuştur. Hatırladığında ise ayda yarım kilo kıymadan ibarettir…

Fırından aldığı fişin bitmemesi için ekmeği kısmaya çalışır…

Torunlarına harçlık yerine, cebine “ucuz şeker” koymayı adet edinmiştir…

“Azıcık aşım, ağrısız başım” diyerekten bulgur pilavı ve köfteye ağırlık verir. Şiştiğinde ise yudumlayacağı maden suyu bile yoktur…

Ve AK Parti göreve gelir gelmez, yılların adaletsizliğini önleyeceğinin sinyalini, yani söylentisini yayar…

“Emekliler arasındaki maaş uçurumu kapanacak”tır. Bir önceki dönemden kalan alacakları hesaplanmaktadır…

Hava almak için evden çıkıp, küçük adımlarla turlayan emekli dedemiz, eve döndüğünde, 50 yıllık hayat arkadaşı müjdeyi verir; “Hökmet aylığa zam yapacak, toplu para ödeyecek” diye…

Ama o “hökmet!” Yaklaşık 10 yıldır “zammı iade” etmedi…

Oysa eve et alacaklardı, torunlara harçlık verecek, belki üstüne başına bir kıyafet alacaktı, olmadı…

Büyüklerimizin hayalleri kursaklarında kaldı…

Sonra “intibak” diye bir şey çıkardılar; Söylentiden öteydi bu. Devletin en yetkilileri söylüyordu. Maaşlar arasındaki uçurum kapatılacaktı…

Ama çok uğraştırıcı bir şeydi…

Yıllardır sürüyordu…

Ha bugün, ha yarın…

Emekli büyüklerimiz “zam” haberi beklerken, birden bire “emekli vekillerin aciliyeti”ni gördüler…

Yıllardır emeklilere intibak yapamayanlar, 10 dakikada “karambole” getirerek zammı geçirmişlerdi…

Pek boğazlarından geçmedi. Hem çalışan, hem çalışmayan, hem de emekliler sert tepki gösterdi. Çankaya da bu sese kulak vererek veto etti…

Sonra “zam oranı azalsa”da veto edilen yasa geçirildi…

Emekliler ise bekledi…

Ve bir haber yayıldı…

“İntibak tamam…”

“İşte bu!” dediler. “Hökmet dediğin, (geç de olsa) emeklisini unutmaz…”

Ama unutmuştu veya yanlış hatırlıyordu…

10 lira ile 100 lira arasında “intibak” yapacaklardı…

Ve uçurum kapanacaktı…

Ya “hökmet” bu uçurumu bilmiyordu, ya emeklilerle dalga geçen birileri vardı…

Ve dün itibariyle “olmaması gereken bir haber” bir kez daha yayılmış, eli öpülesi yaşlılarımız bir kez daha hayal kırıklığına uğramıştı…

Bundan utanacak birilerinin olması gerekir de, kim acaba?

Twitimden seçmeler

Bugün yaptığından\söylediğinden yarın utanacaksan, sus!

Utanmayı önemsemiyorsan, konuş!

www.twitter.com/naifkarabatak




17 Ocak 2012 Salı

Bayramları kündeye almak…


Bugüne dek resmi bayramları “gayet resmi” statüsünden çıkarmayı beceremeyen Türkiye, şimdi 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayram törenlerinin “kaldırılmasını” değil, statlara sıkıştırılmasını önleyerek, tüm okullara alınmasını tartışır oldu…

Daha düne kadar “kutlanma şeklini” eleştirdiğimiz bayramlar, bugün birden bire “dokunulamaz” kapsamına alınıverdi…

Oysa 23 Nisan’da benzer şekilde kutlanıyor, 29 Ekim’de. Ama 19 Mayıs farklı…

Diğerlerinde “pek hazırlık gerekmediği” halde, 19 Mayıs için öğrencilerin yaklaşık dört ay önce çalışmalara başladığı biliniyor…

Törene katılacak öğrenciler “kafadan izinli” sayılarak stada veya çalışmanın yapılacağı alana gidiyor.

Dile kolay tam dört ay…

19 Mayıs’tan sonra ise “terhise ne kaldı ki!” anlayışıyla okul asılıyor…

Ve bir bayram için, bir dönem heba olup gidiyor…

Bu eleştiri yıllardır yapılıyor…

Elbette ki, hiçbir bayram, bir diğerinden “daha önemli” değil…

Ve hiçbir bayram zaten kutlanmıyor, “kutlanıyormuş gibi” yapılıyor…

Her resmi bayram sonrası gazeteler “coşkuyla kutladık” diye koca bir yalanı manşete atarlar…

Darbe dönemlerinde ise “bu coşku” çok daha farklı şekilde yani “tam sayfa”ya yayılır. Böylece bir yerlere mesaj verilerek, “bak biz de Atatürkçüyüz” denilir…

Laf ola, beri gele…

Halbuki coşkuyla kutlayan yoktur. “Kutlayacaksın!” denen resmi görevliler vardır. Bir de çocukları etkinliğe dâhil edilmişse yavrularını izlemeye giden anne ve babalar. Onun dışında halkın asla “bayramı kutlayayım” diye bir derdi yoktur. İstisnaları saymıyorum, elbette “coşkuyla” kutlayan birkaç kişi çıkar…

Çünkü “resmi” statü giydirilen bir gün, asla halkın kutlayacağı bir bayram olamaz. Bu mantıkla da asla olamaz…

***

Gelelim Milli Eğitim’in yeni kararına…

Yıllardır ortaya çıkan şikâyetler dikkate alınarak, törenleri 4 ay hazırlık gerektiren stat töreni yerine, okullarda kutlanma önerilmiş…

Öğretmenler memnun, okul idarecileri memnun, öğrencilerin ise keyfine diyecek yok…

Ama birileri memnun değil…

Hem velvele yapıldığı gibi “törenlerin kaldırılması” yok, okullarda kutlanması var…

Mantıklı düşünülmediğinden hemen eleştiriliyor veya eleştiri kasıtlı olarak ortaya çıkarılıyor.

Bilindiği gibi bugüne dek 19 Mayıs, sadece statlarda kutlanırdı…

Stada da sadece etkinlikte olan öğrenciler katılır, diğer öğrencilerin ise (tatil dışında) bayramdan adeta haberi bile olmazdı…

Oysa şimdi bütün okullarda, bütün öğrencilerin katılımıyla ama yine “çok resmi” ve “çok ciddi” kutlama yapılacak…

Ruhu değişmeyecek ama çocuklar derslerden de geri kalmayacak…

Allah aşkına bunun neresi kötü?

Bir yerde kutlananı, her yerde kutlama fikrinin neresi “cumhuriyeti yıkmak”la alakalı…

Sizin cumhuriyeti koruyup, kollamanız, geliştirmeniz, demokrasiyi daha fazla işler hale getirmeniz, “iki atla, bir takla”dan ibaret mi?

Sizin cumhuriyet sevdanız, “hayatınızda belki de bir kere bile” katılmadığınız törenlerin adresinin değiştirilmesine tepki göstermekten ibaret midir?

Bayramlar, bir eğlenceden ibarettir. Resmi bayramlarsa bayramın özüne uygun olanı hatırlatıp, bugünlere gelindiği için de coşkuyla dolabilmektir…

Hangisi var?

Kuru ve sıkıcı konuşmalar. Devlet erkânının buz gibi selamlaması. Ve öğrencilerin sıcakta yanıp, soğukta donduğu yerde “bitse de kurtulsak” yakarışları mı?

Eğer bu ülkeyi ve bu cumhuriyeti seviyorsanız, onu “askeri” kimliğinden çıkarıp, kışladan arındırarak, sivil hale getirilmesine uğraşın…

Eğer bu ülkeyi seviyorsanız, sivil bir anayasayla “insan gibi” bir ülkede yaşamak için çaba harcayın…

Eğer cumhuriyeti çok seviyorsanız, onu diktatörlerin yönettiği ülkelerdeki cumhuriyetten farkını ortaya koyun…

Sevmek, “böyle kalsın” demek değildir. Onu çağın gereklerine göre geliştirip, insanların hizmetine sunmaktır…

Sizin “buz gibi kutladığınız bayramlarla” ne cumhuriyet gelişir, ne demokrasi, ne de demokratikleşme…

Olsa olsa acemi askerlerin rahat hazır ol talimiyle cumhuriyeti koruduğunuzu sanırsınız…

Atarsınız bir künde, elinizi birleştirdiğiniz yere bakarsınız ki, boşa künde atmışsınız…

Çünkü bayrama künde atılarak demokrat olunmaz, dayatmayla kutlanana da bayram denmez…

Twitimden Seçmeler

Dille söylediğiniz her şeyi yüreğinizin onayından geçirin. Değilse, söylediğinize sizde inanmazsınız.

www.twitter.com/naifkarabatak

15 Ocak 2012 Pazar

Dersim’in Anıl Çeçen’i…


Bazı insanların nasıl okuduğunu, -hadi okuduysa da-, nasıl başarı merdivenlerini tırmandığını pek anlayamam. Ya birileri “borumuzu öttür” diye yetiştirip, bir yerlere getiriyor, ya da “bundan daha iyi kullanılacak malzeme mi olur?” diye düşünerek besleyip büyütüyor…

Mesela bir insan hakları hocası, insanların katledilmesini söyleyebilir mi?

Söyleyemez…

Bunu birkaç şekilde söyleyebilir…

Ya “borusunu öttürdükleri” öyle demiştir, o da ötmüştür…

Ya “kullanılmaya hazır malzeme”dir ve görevini yapıyordur…

Belki de “insanlıktan hiç ama hiç nasip almamıştır” hasbelkader o ders kendisine gelmiştir…

Ne bileyim belki “düşünme yetisini kaybetmiş”tir…

Bir gece yarısı “vahşi” duygularla uyanmıştır…

Ya da dolunayda kendisine bir haller olmuştur…

Ergenekon gibi örgütlerle sıkı fıkı işbirliği vardır ve burada “insanlar nasıl imha edilir” üzerine dersler almıştır…

***

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde insan hakları(!) dersi veren Prof. Anıl Çeçen, Meclis İnsan Hakları Komisyonu'nda, “Güneydoğu'da İnsan Hakları Sözleşmesi hükmünü yitirdi. Savaş hukuku uygulansın” demiş…

Başka şeyler de demiş…

Kürtlerin nüfusu artmasın (bölgenin tümünü) diye zorunlu doğum kontrolü önermiş…

Yetmemiş, 30-40 kişi bir araya geldiğinde füzelerin üzerlerine gönderilmesi gerektiğini, savaş durumunun uygulanmasını istemiş.

İstemiş mi, saçmalamış mı çok belli değil…

Orada birisi çıkıp, “Ne demek, emriniz olur, başka derdin?” diye sormuş mudur onu da bilmiyorum…

Okumuş profesör olmuş birisinin oradaki durumu “bir görüntü”ye bakarak değil, tümüne bakarak değerlendirmesi gerekirdi…

Bunu profesörlere değil, ilkokula giden bir çocuğa sorsaydı cevabını alırdı…

Ancak ilkokul çocuğunun düşünme kapasitesine bile sahip olamayacak duruma gelen Çeçen, sadece bir yönüyle olaya bakarak, “tüm bölgenin imhası”nı isteyecek kadar aşağılıkça bir öneri getirebiliyor…

“Haddini bil!” diyemeyeceğim, zaten had bilmediği ortada…

Ama “insan olduğunu anla!” diyebilirim…

Çeçen’in bahsettiği bölgede yaşıyorum, “Benim Adım Khan ve ben terörist değilim” diyen film karakteri gibi ben de aynısını söylüyorum…

Söylemezsem de olur…

Teröristsem bu ülkede hukuk var, değilsem zaten gerek yok…

Bu bölgenin tamamına yakını da bunu söyleyebilir…

Bölgeyi bu hale getirenleri, insanları terörist eden darbeci zalimleri, devletin yok hükmünde gördüğü insanların biçareliğini, yoksulluğu, yoksunluğu ve hak ihlallerini görmeden “değerlendirme(!)” yapmak, saçmalamak değil de nedir?

Üstelik de böylesi bir zihniyetin TBMM’ye çağrılıp, Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesindeki Terör ve Şiddet Olayları Kapsamında Yaşam Hakkı İhlallerinin İncelenmesine Dair Alt Komisyonda görüşlerine başvurulması neyin nesi?

Yoksa “biz de adam sanmıştık be!” mi dendi…

Komisyonun istediği “Yaşam Hakkı İhlali”, Çeçen’in savurduğu ise “Yaşamı İhlal Etme”…

Bizim buralarda buna başka bir şey derler ya neyse…

Hani şu “Ben diyorum Çanakkale boğazı…” olanından…

Aslında Prof.Anıl Çeçen’i ve o düşüncede olanları hiç önemsemiyor, ayıplamıyorum da…

Dikkate alacağım birisi değil…

Fikirlerini de hiç garipsemedim…

Sadece o değil ki, darbe dönemlerinde bir çok komutanın da aynı fikirde olduğu ayan beyan belliydi…

Hani şu okullar olmazsa milli eğitimin ne güzel idare edileceğini söyleyen gibi, insanlar olmazsa, ülkeyi güzelce idare edeceğini sanan aptalların olması doğaldır…

Faşizan bir zihniyette bile böylesi görülmedi.

Hitler’den çok daha vahşi bir düşünce…

Bilemiyorum ama bu zihniyetin yeryüzünde örneği çok az ve hepsi de lanetlenmiş…

Tarihin her döneminde çok uç fikirler üreten zihniyet vardı. Ülkemizde de oldu; “Doğu ve Güneydoğu’nun tümünü bombalayalım, terör sorunu kalmaz” diye düşünür vardı…

Sadece bu zararlı düşüncelerini aklından geçirmez, ikrar da ederlerdi…

“İyi çocukları” da vardı, “yaramaz çocukları” da. Hangisi gerekirse onu sahneye sürerlerdi.

Yabancısı değillerdi nasılsa…

Ataları da Dersim’de aynısını yapmıştı…

Kahramanmaraş’ta bunu denemişlerdi…

Çorum’da sahneye koymak istemişlerdi…

Sivas’ta da bir teşebbüsleri olmuştu…

Bazen insanları birbirine kırdırmak iyiydi, bazen tepelerine bomba atmak…

Bazen tarayacaksın, bazen zehirleyip öldüreceksin…

Merak etmeyin, içinde sizden bir tane bile bulamazsınız nasılsa…

Böylesine insanlığından çıkacak kadar düşen çok az bulunur da ondan…

Twitimden seçmeler

Siyasiler, etrafında dönenler ile duranları ayırdığında liderlik yolunda ilerleyebilir...

www.twitter.com/naifkarabatak