12 Ocak 2012 Perşembe

Durduğunuz yere bir daha bakın!


Olayların görünen yüzüne baktığında veya düz mantıkla, görüneni değerlendirdiğinde “gösterilmek istendiği” gibi görüyoruz. Madalyonun diğer yüzüne baktığımızdaysa ne kadar yanıldığımızı anlama şansını yakalıyoruz…

12 Eylül sanıkları için dava açıldı…

Sadece 12 Eylül 1980’de yapılan darbe ve sonrasındaki insanlık dışı davranışları için yargılanmayacak, “darbeyi olgunlaştırma” sürecindeki iddialara da cevap istenecek…

Bu dönemde çok insan işkence gördü…

Şu anda BDP safında siyaset yapanların çoğu Diyarbakır cezaevinde, insanlık dışı işkencelere maruz kalanlardır…

Bu diğer partilerde de var; sağ cenahta da, solda da işkence sonucu hayatı kararan, o acı günleri unutmayan on binlerce insan var…

Ve yine Diyarbakır Cezaevinde gördükleri işkence sonucu dağa çıkıp, terör örgütüne katılan da var…

Bütün bunlar bilinen şeyler. Düz mantıkla bakanların bilmediği ise terör örgütünün doğmasına sebep olanlar, işkenceleri yapanların ta kendisi olduğuydu…

Yani bir başka deyişle, 30 yıldan fazladır, adı kimi zaman değişse de, PKK’nın bu ülkenin başına bela olduğudur…

Şehit olan askerler, terör örgütüne katılanların ölmesi, masum vatandaşlara saldırılar, patlayan bombalar, yıkılan hayatlar, gözyaşları, acılar, zulümler…

Öte yandan yıkılan ekonomi, bölgenin geri kalması, insanların yoksul ve yoksun bırakılması…

Bütün bunlar bir biriyle ilintili şeyler…

12 Eylül olmasaydı, PKK terör örgütü olmayacaktı…

Terör örgütü kurulmasaydı, insanlarımız ölmeyecekti…

Analar ağlamayacak, gelinler dul kalmayacak, çocuklar yetim olmayacaktı…

Doğu ve Güneydoğu çok daha müreffeh bir hale gelecekti, insanlar çok daha iyi bir yaşama kavuşacaktı…

Bütün bunlar da aslında biliniyor…

Bilinmesine rağmen “terör örgütü”ne yönelik “kin kusan” bizler, terör örgütünü doğurana aynı şekilde “kin” kusamıyoruz/kusmuyoruz…

Aslında bu bir çelişkidir…

Kendince kutsal gördüğün bir makama ses etmeyip, onun doğurduğu örgütü suçlamak kolay görülüyor…

Bugün İlker Başbuğ için “ağlayıp sızlayanlar”, PKK terör örgütünün neden doğduğunu bir daha gözden geçirmesi gerekir…

Daha ben Kürtçe konuşma, temel haklar, özgürlükler falan, filan demedim…

Sadece işkenceleri kim yaptıysa, terör örgütünü doğuran da o olmuştur…

Öyleyse, PKK’ya “eli kanlı katil” diyenler, öncelikle onu doğurana da “eli kanlı katil” demek zorundadır…

O zamanki şart, bu zamanki şart diye ayrım yapmaya gerek yok…

Dünkü yazımda, 12 Eylül döneminde, hiçbir insanın bir başkasına yapamayacağını, bağrımıza bastığımız askerimizin yaptığı işkencelerden söz ettim…

Yazarken iğrendim, insanlığımdan utandım…

Dahası da var…

12 Eylül Referandumu döneminde de, o zaman işkence gören insanlarımızdan çeşitli anekdotlar aktarmıştım…

Üşenmem bir daha anlatırım…

Ama farklı bir çelişkiye dikkat çekerek “durduğunuz” yeri sorgulamanızı istiyorum…

***

Bir başkasının ölümüne neden olana katil diyoruz…

Bu “nefsi müdafaa” veya “savaşta” belki de “görevi” gereği girdiği çatışmada ölenler ve öldürenler için farklı anlamlar yüklüyoruz…

Bu anlayışla, Tansu Çiller gibi, “Bu ülke için kurşun yiyen de, kurşun atan da bir” diyenlerdenseniz, size sözüm yok…

Ancak, devlet için “adam öldürme” gibi bir hak yoktur…

Bu mantıkla da Abdullah Çatlı da, Yeşil de bir katildir…

Bu ikisi ve ismini bilemediğimiz “iyi çocuklar” daha çok PKK’yla mücadele etti diye biliniyor…

Yani, “sağ cenahın Abdullah Çatlı sevdası”, PKK’yla mücadelesinden dolayıdır…

PKK veya BDP cenahının Abdullah Çatlı’yı sevmemesinin temel nedeni de budur…

Abdullah Çatlı deyince, Ergenekon’un akla gelmemesi ne mümkün?

Bir tarafta “devleti güya koruyan” diğer tarafta “devleti yıkmaya” çalışan var…

İki farklı uç nokta…

Ancak Ergenekon operasyonu başladığında, PKK’yla Ergenekon’un “kol kola” olduğu, hatta bazı sol “aydın(!)”larla da “kanki” olduklarını öğrendik…

Ve dün Haber Türk’ün yayınladığı Abdullah Öcalan’la Abdullah Çatlı’nın çok samimi şekilde oynadığı futboldan görüntü…

Birisi devleti korumak için yasadışı şekilde silahlanan ve sağ cenahın “Polat Alemdar’ı”, diğer yanda PKK’nın elebaşısı Abdullah Öcalan…

Ve Ergenekon’daki birliktelikler, asker-medya-siyaset-akademi çevreleri…

Bu ülkede kimin eli kimin cebinde?

Siz, gerçekten olmanız gerektiği yerde misiniz?

Twitimden Seçmeler

CHP’liler “Fezleke” için yürümüş. Bir şey olmaz yürüsünler, yollar yürümekle aşınmaz, fezlekeye de bir şey olmaz.

www.twitter.com/naifkarabatak

11 Ocak 2012 Çarşamba

İğrenç eller yargılanırken…


12 Eylül darbesinden, tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül’de vatandaş sandığa giderek “darbeciler yargılansın” diye “evet” oyu vermişti. O dönemde adeta kamplaşma halinde “evetci” ve “hayırcı” kesimin farklı tezler vardı…

Bir kısmı “sembolik” de olsa yargılanmasına “evet” demeyi yeterli görüyordu…

Bir kısmı “burunlarından fitil fitil getirilmesini” isteyecek kadar diş biliyordu…

Kimileri de “boşa kürek” çekildiğini söyleyip, yargılamanın mümkün olamayacağını belirtiyordu…

Gerekçeleri de vardı; “sorumsuzluklarına karşı” kalkan oluşturan yasaydı…

Elbette ki, bir de “zaman aşımı” kavramıydı…

Aradan geçen sürede, “yargılanamaz” diyenlerin yanıldığı ortaya çıktı…

Yargılanmazsalar bile vatandaş büyük çoğunlukla 12 Eylül referandumunda “yargılansın” diye kalemi kırmıştı…

Aslında, çıkan “evet” oyu, utanması olana yeterdi…

Ama demek bazıları utanmıyordu…

***

Bir süre önce “yargılama” için düğmeye basıldı…

Ve artık iddianame de kabul edildi…

Resmen, 12 Eylül yargılanıyor…

Peki, bu ne getirecek, ne götürecek?

Belki Kenan Evren, bu yaşında cezaevine girmeyecek, başka formül bulacaklar…

Belki de kalan ömrünü hapiste geçirecek…

Ama daha da önemlisi, ilk kez resmi evraklara giren ve devletin yargısının kabul ettiği iddianamede yazan iğrençlikler…

Millete hizmet için oturduğu koltukta, iğrenç emellerini uygulamaya geçirmeye çalışanların adiliğini görmek açısından dikkate değer…

Ergenekon’a “fasa fiso” diyenlerin, 12 Eylül öncesinde benzer iddiaları hayata geçirdiğini görecekler…

Kimin ölmesi, kimlerin hayatının kayması, kimlere işkence edilmesi umurlarında bile olmamış…

Onlar, darbe şartlarını olgunlaştırmak için, kamu görevlisi dâhil, kadın-çocuk-yaşlı-genç demeden ve hiç gözünü kırpmadan öldürecek kadar azılı birer katile dönüşmüşler…

Bugün, Genel Kurmay Başkanının yargılanmasını tartışanların, bir zamanlar Kenan Evren’in de Genel Kurmay Başkanı olduğunu unutmaları mümkün değil…

Bir Genel Kurmay Başkanına “terör örgütü yöneticisi” suçlamasını uygun görmeyip, bunun bir zül görenler, Kenan Evren’in Genel Kurmay Başkanıyken hangi iğrenç olaylara izin verdiğini de iyice öğrenmeleri gerekiyor…

Bugün Başbuğ’un “tutuksuz” yargılanmasını isteyenlerin, Kenan Evren’in “o süreçte” nerelerde olaylar çıkardığına bakması gerekiyor… (Çorum, Kahramanmaraş)

Halkın silahını, halkın parasını, halkın emanet ettiği koltuğu, sırf kendi güçlerinin devamı için kullanan, kim olursa olsun, vatan haini olmaktan da öte, en adi mahlûk olacağına kuşku yok!

Peki, iddianamede neler var?

Midenizin kaldıramayacağı şeyler var…

Nasıl böyle insanlıktan çıkarlar diyeceğiniz çok şey var…

Bugüne dek farklı din, mezhep veya etnik kökenler arasında küskünlük veya kırgınlığa sebep olacak birçok olayın altında o iğrenç isimler var…

Övünerek söyledikleri, “yüzde 92 ile seçildik” safsatasının koca bir yalandan ibaret olduğu var.

***

Burada bir not düşeyim; 12 Eylül Anayasasının oylamasında, Adıyaman’a bağlı bir köyde ağabeyim sandık görevlisiydi. Ben de birlikte gitmiştim. Sabahın ilk saatlerinde, köye jeeple gelen bir komutan, köylünün huzurunda, muhtara hitaben, “Bu köyden bir tane hayır çıkarsa, köyle birlikte hepinizi yakarım” demişti. Yüzde 92, böyle bir şeydi.

***

Ve işkenceler…

Falaka, köpek saldırtma, zincir, germe, ayaktan asma/tepe, kule, ranza altı, kantar, kervan, sehpa, cop sokma, çek-çek, lağım suyuna sokma, kitap okuma, marş söyletme, sigara içirme, banyo, sayım düzeni, gece nöbeti, lokomotif, pislik yedirme, işeme, tecavüz, hastane, verem, ayakta bekletme, konuşma yasağı, gece baskını, avukat-ziyaret dayağı, mahkeme dayağı.

Burada yazılanları yanlış okumadınız…

Bunu yapanlar o zaman azılı düşmanımız olan Yunan askeri de değil, Rus askeri de…

Ermeniler de yapmamıştı, Yahudiler de…

Bizim askerimizdi…

“Mehmetçik” dediğimiz, bağrımıza bastığımız, bu milletin bağrından çıktığını söylediğimizdi, kendi insanına iğrenç muamelede bulunanlar…

Bu işkencelerden birçoğu “yakınlarının gözü önünde” yapılmıştı…

Eşinin, kızının, oğlunun, babasının, gelininin veya bir başka yakınının…

Ya da tüm köyün gözü önünde insanların onuruna, şerefine, haysiyetine, namusuna el uzatılmıştı…

Oysa o zamanki aşağılık adamlar, bu milletin onuruna, şerefine, namusuna uzatılacak elleri kırmak için görevliydi...

Şimdi o iğrenç eller yargılanıyor…

Twitimden Seçmeler

Başbakan “Başbuğ tutuksuz yargılanmalıydı” demiş. Çünkü mesai arkadaşıymış. Bak bak bak! Ne önemli şey, suç işle mesai arkadaşı ol!

www.twitter.com/naifkarabatak

10 Ocak 2012 Salı

Tok Karnına Alınan Karar!


Bazen bir kişinin sorunu, ülkenin sorununun önüne geçebilir. Bir kişinin aç ve açıkta kalması, diğer bütün sorunlardan çok daha önemli olabilir…

Aslında bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Başbuğ tutuksuz yargılanmalı” sözünü eleştirecektim…

Gerekçesi, “mesai arkadaşı” olmasıydı…

O zaman yasalara şöyle bir madde koyun; “Başbakanın mesai arkadaşları tutuksuz yargılanır, diğerlerine olabildiğince zulüm yapılır…”

Bu mantık doğru değil…

Eğer hukuk karşısında herkes eşitse, İlker Başbuğ’un benden hiçbir ayrıcalığı olmamalıdır…

Ama tutuklu yargılamak zulümse, o zaman yasal düzenlemeyle bu zulmü önleyin!

Bir başka deyişle yasal düzenlemeyle yapılacak bir değişikliği, bugüne kadar yapmayıp, “paşa” babaları istiyor diye yapmak züldür…

Hiç kimse halktan aldığı vergilerle elde ettiği ödeneği, milleti yanıltmaya dönük ve aslında, millete darbe yapmak üzere kullanamaz…

***

Ama bugün bunu yazmayacağım…

Benim için çok daha önemli bir konuya değineceğim…

Adıyaman’da, 120 yoksul, “devletimiz var” diye güvenerek, sıcak yemek yeme şansına sahip(ti)

Bu şansları elinden alındı…

Karnı gayet tok olan, Adıyaman Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Mütevelli Heyeti, açların halinden anlamadı…

“Tok acın halinden anlamaz!” diye boşuna dememişler…

Sadece ama sadece 120 kişiyi doyurmaktan aciz bir devletimizin olduğunu düşünebilir misiniz?

Sadece 120 kişi…

Her gün “devletimiz birazdan bize sıcak yemek sunacak” diyerek, yarına ümitle bakan ve çoğunluğu hasta ve yaşlı insanlarımız…

Kurul kararında, “Aşevinin çok külfetli olduğu, maliyetlerin karşılanamadığı” kararına varmış…

Bu ne büyük bir külfet ki, koca bir ülkenin bütçesi yetemeyecek?

Bu nasıl bir “sosyal devlet” ki, “aç ve açıkta” olan insanlarına elini uzatmayacak?

Böyle bir anlayışın kabul edilebilir olması mümkün değil…

Devlet ödeyemiyorsa, bu kentin insanları 120 vatandaşımızı aç ve açıkta bırakmaz…

Kurul, “yeniden tespit” yapılarak “gerçek ihtiyaç sahiplerini” bulacakmış…

Zengin olanların Aşevine gidip yemek yemesi düşünülemez…

Mahallesine gelen Aşevi aracından bir kap uzatıp, bir kepçe yemek koyulmasını da isteyemez…

İsteyen, muhtaç olandır aynı zamanda…

Tespit yapılsa ne olacak?

120 sayısı belki 100’e düşecek…

Ve 100 kişiye “malzeme yardımı” yapılacak…

“Gidin, evinizde yemek yapın” denecek…

Oysa Aşevi’nden, yani devletinden yemek bekleyenlerin halini bilen bir kurul olsaydı…

Bizim mahallede “yaşlı ve evden çıkamayacak” durumda olan insanları görseydi, böyle bir karar alırken vicdanları sızlardı…

Bu insanlarımıza kamyonlar dolusu malzeme verseniz de bir kap yemeği yapacak halleri yok…

Hayatının son demlerini, devletine güvenerek idame ettirme derdindeler…

Alt tarafı bir kap yemek…

Ve devletimiz “külfetli” bulduğu için bundan vazgeçiyor…

Sonrada kalkıp, “hiç kimseyi aç ve açıkta” bırakmadığımızı söylüyoruz!

Kurulun unuttuğu bir şey daha var; Aşevi’nin külfeti olmaz…

Uzatılan el geri çevrilmez…

O eli uzattırmamak için ayağına kadar gitmek gerek…

O insanlarımız, yarın açlıktan ölürse, sadece devlet değil, kuruldakilerin de vebal kaldıracak halleri kalmaz…

Bu karar yanlıştır, düşünmenize bile gerek yok…

Kabul edin, aldığınız kararın içerisinde vicdan yok, sadece cüzdan vardır…

Yoksa da kendinize dert etmeyin…

Bu ilde belediye var…

Hayırsever işadamlarımız, hayırsever vatandaşlarımız da var…

Hatta “mutfak hizmeti” veren kuruluşlarımız var…

İş STK’lara düşüyor; Bu insanlarımız aç mı kalacak?

Bizler tok yatarken, 120 vatandaşımızın aç yatmasının ayıbı bize yetmeyecek mi, yüzümüz kızarmayacak mı?

Twitimden seçmeler

Bazen bir film veya diziyi izlerken, karakterin acımasızlığına hayret eder, “yok daha neler?” dersin. Oysa gerçek hayat çok daha acımasız…

www.twitter.com/naifkarabatak







9 Ocak 2012 Pazartesi

Biliyorsunuz da, şov yapıyorsunuz!


Ülkemizde her gün farklı bir “bomba haber” olmak zorunda yoksa sıkıntıdan patlayacağız. Siyasilerimize arada bir heyecan gerekiyor olmalı ki, birden bire ortalık hareketleniyor…

Dün de öyle oldu…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ya da nam-ı diğer Kemal Bey hakkında soruşturma başlatıldı…

CHP ve “ulusalcı” cenahta kıyamet koptu…

CHP’yle Ergenekonseverler Derneği’nin(!) samimiyetini bildiğimizden, ulusalcı zevatın da feryadı figan etmesini garipsemedik…

Kemal Beyin Ergenekon sevdası başına iş açacak gibi…

Bugün değilse de yarın…

Bugün değil elbet…

Bunu Kemal Bey de biliyor, CHP’liler de, Ergenekoncular da, Ulusalcılar da…

Ama bile bile “yaygara” koparmaktan da geri kalmıyorlar…

***

Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Kasım 20011 tarihinde Silivri Cezaevi'nde Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ı ziyareti sonrasında yaptığı basın açıklamasını “sakıncalı” bulmuş…

Ama Kemal Bey “çok beğenerek” o konuşmayı yapmış…

Bakalım ne demişti;

“Burada aslında bir yargılama yapılmıyor.”

(Demek ki, beş taş oynayan hâkim, savcı ve avukatlar vardı…)

“Burada bir adalet dağıtımı söz konusu değil.” demişti…

(Olabilir, belki de toptan aldıkları bir nevaleyi paylaşıyorlardı…)

“Burada ön yargılı olan yargıçların, siyasi otoritenin emrinde olan yargıçların sadece oynadıkları bir tiyatro var.”

(Bir de bu memlekette sanat sevilmiyor diyorlar. Bak Kemal beye göre mahkemede bile var…)

Tabii Kemal bey hızını alamamıştı.

Söz konusu Ergenekon olunca akan sular duruyordu…

“Onlara yargıç demeyi içime sindiremiyorum.” demişti ama yargıç yerine ne diyeceğini söylememişti…

“Vicdanıyla hareket etmeyen bir yargıç, yargıç olabilir mi?” diye de üstüne bastırarak sormuştu da…

Ve bu hâkimlere yargıç denmeyeceğine göre alışkın oldukları “militan” yakıştırmasını layık görmüştü…

Nasılsa, daha önce de HSYK’ya militan arandığını söyleyen CHP’li vekilleri vardı…

Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı, Kılıçdaroğlu hakkında “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ve “kamu görevlilerine (hâkimler) görevi nedeniyle hakaret” suçlamasıyla fezleke hazırladı.

Elbette bunun bir süreci var…

Son noktayı ise TBMM koyacak…

Yani meclisteki vekiller “Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığı kaldırılsın” diye el kaldıracak (pardon tuşa basacaklar) ve soruşturma açılabilecek…

Bu pek mümkün değil…

Bunu CHP’liler de biliyor…

Ulusalcı cenahta…

Kemal Beyin müvekkilleri Ergenekon camiası da…

Biliyorlar ama ortalığı ayağa kaldırmaktan da geri durmuyorlar…

Zor geldiyse, o zaman yargıyı rahat bırakın…

Ortada adice bir suçlama var ve suçlama hayata geçmiş olsaydı çoğunluğumuz şu anda belki hayatta olamayacak, belki cezaevlerinde ömür tüketecektik…

İşkencelerin bini de bir para olacaktı…

O zaman bırakın yargı kararını versin…

Aslında ucunun nerelere kadar uzandığını tahmin ettiklerinden olmalı ki, avukatlığını bile üstleniyorlar…

Sonra yetmiyor, bu defa tehditler yağdırıyorlar…

Hâkimlere hakarete varan sözler sarf ediyorlar…

Söylediklerinin suç olduğunu da adları gibi biliyorlar…

(Ergenekon sanığının seçilse bile milletvekili olamayacağını da biliyorlardı, bile bile aday göstermediler mi?)

Başından beri bile bile suç işliyor, suçlama yapılınca da zırıl zırıl ağlamaya başlıyorlar…

Ama şunu da iyi biliyorlar ki, o meclisten “dokunulmazlığı kaldırma” çıkmayacak…

Ama bir başka durum daha var…

Bunu da meclis değil, “sözünün eri” olanlar yapacak…

Zaten CHP’nin dokunulmazlıkla ilgili sözü vardı…

“Kaldıralım” diyorlardı…

Kaldırmaya gerek yok, “dokunulmazlığını kendin kaldır ve yargılan!”

Sözünün eri olmak, böyle bir şeydir…

Yoksa olmayacağını bile bile feryat figan etmek, zırıl zırıl ağlamak, timsah gözyaşları dökmek değildir…

Twitimden seçmeler

Tamam, kabul ediyorum aramızda “çağ” sorunu var ama ben bu Can Bonomo’nun kim olduğunu bile bilmiyorum, Eurovision’a gidecekmiş, peh!

www.twitter.com/naifkarabatak

Terbiyeli Köfte ve Siyaset


Terbiye kelimesi farklı anlamlarda kullanılsa da genellikle “iyi” ve “hoş” tarif için kullanılır. Mesela ahlaklı birisine “terbiyeli” denir…

Sonra bilgi ve kültür bakımından birikimli olanlara da “terbiyeli” denir. Tarifi değişe de sonuç itibariyle “olgun” veya “olmuş” demek için kullanılır. Yani “kıvama” gelmiş demektir.

Aşçılar bu kıvamı tarif ederken farklı kelimeler kullanırlar. Mesela “kulak memesi kıvamında” diye ilginç bir benzetmeleri vardır…

İnsanların terbiyelisi olduğu gibi, hayvanların da terbiyelisi var. Hatta “terbiyesiz” olan hayvanlara “terbiye” öğreten eğiticiler bile var…

Terbiye, sadece insan veya hayvanların kişiliğiyle alakalı değil. O kadar önemsemişiz ki, yediğimiz yiyeceklere de “terbiye” öğretmeye kalkışmışız…

Çorbaların terbiyeye ihtiyaca ihtiyacı olduğunu düşünmüşüz…

Kebaplar da öyle…

Tavuk da…

Köfteler de…

Bir başka deyişle de “yemeğine göre”, tuz, kırmızıbiber, farklı baharatlar, salça, yumurta, süt, yoğurt ve sarımsak gibi malzemelerle “terbiye” hazırlamışız…

Çünkü hepsinin malzemesi farklı…

Terbiyesine karar verdiğin malzeme, “terbiyeyi kabul edecek cinsten” olmalı…

Kullanılacak malzemeyle de onu “tam kıvamında” veya “yenilmez” hale getirmeniz mümkün olduğundan dikkat etmek gerekiyor…

Mesela; çorbayı terbiyelerken, bir kaşık unu tereyağında kavuruyorsunuz…

Üzerine bir çay bardağı soğuk süt döküp, ayrı bir kapta bir yumurta sarısı, yarım limonla çırpılarak, sütlü-unlu karışımın üzerine azar azar dökülür, hafif hafif karıştırılır. Sonra “kıvama” gelen terbiye, çorbaya dökülerek, ocak söndürülür…

Şimdi bu çorbayı afiyetle yiyebilirsiniz…

Aksinde ise damak zevkinize uymaz, “yavan” gelir…

Terbiyeyi bu kadar kolay sanmayın…

Kime göre terbiye, neye göre terbiye…

Yemeği nerede yiyecekseniz, oranın “terbiye anlayışı” değişik olabilir…

Herkesin ahlaki anlayışı farklı olduğu gibi, terbiyeye bakışı da farklı olabilir… (Pardon, bu başka bir mevzuuydu. Ona birazdan geleceğim…)

Terbiye, tavuk için farklı, kuşbaşı için farklı, kıyma veya diğer ızgaralar için farklı uygulanır. Hâsılı, balık dâhil, yiyeceğimiz birçok yemekte eşlerimiz, annelerimiz, kardeşlerimiz “terbiye” yapma gereği duyarlar. Terbiyesiz kimseyi de seven olmaz, terbiyesiz yemeği de kimse iştahla yiyemez…

Ama bu terbiye yapanla alakalı olduğu gibi, “bulunduğu ortamda” terbiyeye nasıl baktıklarıyla da ilintilidir…

Çeşit çok, sütlü yoğurtlu terbiye…

Salçalı-Baharatlı terbiye…

Sirke ve zeytinyağı da katılan terbiye…

Et için yapılacak terbiyelerde, tuzun kıvamının çok önemli olduğunu not etmenizi isterim. Hani tuz zararlı diye değil, tansiyonunuzu fırlatır diye değil; fazla tuz eti sertleştirir, et “pişmez”, “olgunlaşmaz”, “ham” kalır…

Gördünüz mü, terbiye ne kadar önemli…

***

Yani öyle meclis kürsüsünden “terbiyesiz” diye sağa sola saldırmakla “terbiye” ölçülmez/anlaşılmaz. Tadını da alamazsınız…

Elbette ki, sizin terbiyenizle, başkasının terbiyesi farklıdır…

Dün aldığınız terbiyeyle, girdiği kaba uyum sağlayan cıvaların terbiye algısı da farklıdır.

Terbiyeyi verenle, terbiyeyi alanın malzemesine göre iş değişebilir…

Bir insanın Türk olması, Kürt olması hatta “muhacir” olması, terbiyede bir sorun teşkil etmez.

(Bu arada Türk-Kürt, Alevi-Sunni ayrımı yapanlara, BDP’li Sırrı Süreyya Önder de, “muhacir” ayrımıyla katıldı. Vatana, millete ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine, hayırlı ve de uğurlu olsun…)

Ancak, “bulunduğu yerde terbiyesiz köfte yiyenler”, terbiyeli köftenin tadını hayal dahi edemezler…

***

Ne alakaysa bugünlerde “terbiyesiz köfte” modası var…

Terbiyesiz tavuk, terbiyesiz kebap falan filan…

Yahu, hiçbir et terbiyelenmeden yenir mi?

Yense de lezzetine varmanız mümkün mü?

Şunu da bilmeliyiz ki, herkes terbiyeden anlamaz…

Dağda farklı bir terbiye vardır, ovada farklı…

Köyde farklı, kentte farklı…

Yani sizin terbiyeniz, “bulunduğunuz yerle alakalıdır.”

Anlayacağınız, orada nasıl bir damak tadı varsa, terbiyeniz de o kadar olur…

Twitimden seçmeler
Siyasetçi, kendi pişirdiğini kendisi yiyen ama bunu toplumun tamamına yutturan kişidir.

www.twitter.com/naifkarabatak