5 Ocak 2012 Perşembe

Küncülü Kahke Var!


Dün bütün ajanslar, gazeteler, radyolar, televizyonlar ve internet sitelerinde “en önemli” diye sundukları haber, eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ifadeye gitmesiydi… (Gece 00.30’da ise darbeye teşebbüs ve terör örgütü yönetiiliği suçlamasıyla tutuklandı.)

Bu tarihi bir andı bazılarına göre. Türkiye’de ilk kez oluyordu. İlk kez bir Genelkurmay Başkanı “şüpheli” konumuna düşüyordu. İlk kez şu oluyordu, ilk kez bu oluyordu. İstanbul Adliyesi’ne şöyle geldi, şunlar yanındaydı. Yüzü nasıldı, neşeli miydi, sinirli mi? Gerginliği var mıydı, yoksa olabildiğince rahat mıydı?

Bu ve buna benzer haberleri televizyon başında oturanlar anbean, interneti takip edenler de bir tuş uzaklığında öğrenme şansına sahipti…

“Gelin, gelin” diye bağırıyorlardı sanki…

Çocukluğumda sokaklarda sıkça duyduğum “Küncülü Kahke Var!” narası gibi (Susamlı Simit Var!) değilse de “taze haber”den öte “şaşkınlık yaşanan” bir haberi verme telaşı vardı…

Neden?

Öyle alışıldığı için…

Bugüne kadar gazeteler, Genel Kurmay Başkanını farklı bir konuma oturturdu…

Meclisten öndeydi…

Milletvekillerinden çok önceydi…

Bakanlardan ve başbakandan daha ayrıcalıklı bir yerdeydi…

Cumhurbaşkanından bile farklı bir konumdaydı…

Meclisin hangi kanunu çıkaracağı değil, genelkurmay başkanının ne diyeceği önemliydi…

Hükümetin hangi konuda iş yapacağı değil, o işe genelkurmay başkanının nasıl bakacağı çok daha önemliydi…

Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararlara, Anayasa Mahkemesi’nden daha önce Genelkurmay Başkanının nasıl yaklaşacağı önemliydi…

Bir kanunu meclisin çıkarması değil, genelkurmay başkanının “uygun” görmesi çok daha dikkate değerdi…

Bunu basın kendi eliyle yapıyordu…

“Genel Kurmay Başkanı konuşmadı” diye karalar bağlayanlar vardı…

Bazen “üst rütbeli bir genarel”di bizi aydınlatan…

Bazen “genç subaylar rahatsız” olurdu…

Ve düşünülen değişiklik, basının yoğun gayreti ve yaydığı korkuyla düşünülmeyecek değişikliğe dönerdi…

Herkes bu ülkede yargılanabilirdi, askerler hariç…

Herkes eşitti, askerler çok daha eşit…

Kanun önünde hiç kimseye ayrıcalık tanınmazdı, askere tanındığı kadar…

Bunun elbette darbe dönemleriyle bir ilgisi olduğu gibi, o dönemlerde çıkarılan “antidemokratik” yasaların yürürlükte olmasının da payı vardı…

Her taraftan kuşatılmışçasına “dilediğin gibi yont” şeklinde yasalar yazılmıştı…

Devletin asil sahibi askerler, diğerleri marabaydı…

Vatansever olan askerlerin dışında kalan siviller, “her an suç işleyebilir” hain adayıydı…

Hatta bazıları tümden haindi…

Bunun için “elde belge” olsun diye fişleme de yapılıyordu…

Bir ara dümen suyuna gidenler azaldı…

Ülke demokratikleştikçe militarist cumhuriyet görüntüsünden uzaklaşılarak sivilleşmeye başlandı…

Bu defa “manipüle” haberlere ihtiyaç vardı…

Yine “emirlerinde” olan basın vardı…

Ama yeterli değildi…

Öyleyse manipüle edecek internet siteleri gerekiyordu…

Hem hükümete küfredecek, hem haberleri çarpıtacak, hem de topluma bir korku salınacaktı…

Bunun için devletin bütçesi kullanıldı…

Devletin memurları, devletine küfretmeye başladı…

İnternet Andıcı, “üst rütbeli generalin görüşlerini yansıtamadığı” bir zaman diliminde çıktı…

Artık o üst rütbelilerin ne dediğinin önemi yoktu, yasaların ne dediğinin daha çok önemi vardı…

Askerin içinde darbe planları hazırlanıyor, “kâğıt parçası” çıkıyordu…

Yerden fışkıranlar da silah değil, “boru bunlar boru” diye tarif ediliyordu…

Ve o kişi, dün Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde, bu ülkenin her vatandaşı gibi “ifade” vermeye gitti…

Çünkü “şüpheli”ydi…

Belki “suçluydu, ya da sanık” olacaktı…

Diğerleri gibi…

Bunda garipsenecek bir şey yoktu…

Garipsenen ise bizim medyanın alışkanlıklarını kurallara dönüştürmüş olmasıydı…

İşte o kuralın olmaması, şokların yaşanmasını da beraberinde getiriyordu…

Twitimden Seçmeler

Yüzen adacıkların üzerinde salınsam

Salınsam da deryalarda kaybolsam

Sonra sende yeniden canlansam

Bir köpük olsam saçlarında

Teninde kaybolsam süzülerek

Ve sen olsam senle birlikte

www.twitter.com/naifkarabatak

Elifi Görsen Mertek Sanırsın!


Hangi okulu okudun, nerede eğitim aldın, beşeri münasebetlerin var mı doğrusu bilemiyorum ama bildiğim, seni (nasıl olmuşsa) genel müdür etmişler. Belki de “bilgili ve birikimli” sanmışlar. Doğayı koruyacağına, Milli Parklardan da bir şeyler anladığını sanmışlar. Yanılmışlar veya atayanlar değil, biz yanılmışız…

Oysa koltuğu işgal ettiğin sürece bakınca, Elifi görüp, mertek sananlardan olduğun belli oluyor.

Doğayı bilmediğin gibi, “Millî”nin ne demek olduğunu, parkın da ne manaya geldiğini bilmezsin…

Her yeri, “Çay elinden öteye, giderim yali yali” sanmışsın…

Tutturmuşsun bir türkü, mırıldanıp duruyorsun…

Zaten “Milli Park” olmayan yere Milli Parklar Bölge Müdürlüğü oluşturduğunda senin hiçbir şeyden anlamadığın belliydi…

Ama yine de ümitlendik. Yanılmışız…

Parkı, bir bank bulup, kıçını yerleştirerek rahat ettiğin yer sandığın belli…

“Millî”den ne anlıyorsun bilmiyorum ama turizmden bir tek kelimelik bir anlama yeteneğinin olduğunu sanmıyorum…

Barış ve kardeşlikten ne anladığını da bilmiyorum…

Hele hele komşuluk ilişkilerini bilmediğin gibi, kavgalı iki komşuyu barıştıracak basiretin de yoktur…

Yarım hoca adamı dinden edermiş…

Yarım doktor da canından…

Ama yarım genel müdür, koca bir vilayetin sınırlarında bulunan ve herkesin gördüğünü görmeyip, Nemrut’undan edebilirmiş…

Çok beklersin…

Sen aldığın saçmalıklara “karar” dememizi beklemeye hakkın yok!

Sen iki ili bir birine düşman etme hakkına da sahip değilsin!

Sen, “kurtarılmış” bir bölgede oturarak genel müdürlük de yapmıyorsun…

Muhtariyet ilan edecek bir konumun da yok!

Türkiye Cumhuriyeti devletinde, önemli bir bakanlıkta, önemli bir genel müdürlük koltuğuna oturmuş, koca bir adamsın…

Ya ne olduğunu bil, ya da o koltuğu bırak, yerine bilenler gelsin…

***

Bu kadar kızdığıma bakıp, “ne oluyor?” diye sorma hakkınız var…

Anlatayım…

Nemrut Dağı, Adıyaman ili sınırları içerisinde, Dünyanın 8’inci harikası diye nitelenen tarihi ve turistik değerimiz…

Uzun yıllar önce Köy Hizmetleri Malatya Bölge Müdürü, bir gece kafasına taş düşmüş olmalı ki, Nemrut’a “kaçak” bir yol açtı; Yol kaçaktı, yapılan hukuksuzdu ve suçtu…

Ancak o tarihte genel müdürlükte Malatyalı bir bürokrat, “suçu örtmeyi” becerdi…

Sonra “kaçak” yapılanı “yasal” hale getirmek için didinip duran siyasi ve yöneticiler gördük…

İki ili boş yere düşman etmeye uğraşıyorlardı…

Yarın bugün iki ilden birisinin tepesinin atması durumunda olabileceklerin hesabı kitabı yapılmıyor, illa kavga edilsin diye uğraşılıyordu…

Basiretli hiç kimse yokmuş gibi, her gelen ateşe körükle gidiyor, kaşıdıkça kaşıyordu…

Bereket ki, her iki ilin insanları aklıselim davranıyordu…

Ama bir yere kadar…

AK Parti, üçüncü döneminde, yani “ustalık dönemi”nde yeni bir yapılanmaya gitti…

Bakanlıklar değişti, genel müdürlükler yeniden yapılandı ve bazı bölge müdürlükleri eklendi…

Milli Parklar Genel Müdürlüğü de, Doğa ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü olarak, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlandı…

Başına da Ahmet Özyanık’ı “vekâleten” atadı ama asaleten atanandan çok daha fazla kendisini “etkili” ve “yetkili” sanmaya başladı…

Nasılsa genel müdür “emekli” olacak, yerine “cumburlop” atanacaktı…

Belki de “bulmuş, bunamış” oldu…

Ya da “ben neymişim be abi!” ayaklarına yattı…

Önce “hiç milli Parkı olmayan” bir ile Milli Parklar Bölge Müdürlüğü oluşturarak fitili ateşlemeye başladı…

Niyeti kötüydü…

İki ili düşman etmeye kararlıydı…

Ya gerçekten bu kadar kötü niyetliydi ya da “hiçbir şey” bilmiyor, saf saf denileni yapıyordu…

Son marifeti çok daha kötü…

İki ili karşı karşıya getireceğini bile bile Nemrut Dağı’nın Malatya tarafında kalan bölümünde turizm merkezi planlamasına izin verdi.

Zaten Malatya, yıllardır bunu istiyor…

Ama bu hem kanuni değil, hem pratiği yok, hem de koca bir ayıp!

Adıyamanlılardan hiçbir Allah’ın kulu kalkıp, “Malatya’nın kaysısına göz dikelim” gibi bir ayıbın içine girmezken, Malatya’nın Adıyaman’ın turizm gelirine göz dikmesi kabul edilebilir bir şey değildir…

Ve buna çanak tutanlar eksik olmuyor…

Kendisini milletin vekili sanan birkaç kendini bilmez, sırf oy uğruna Malatyalılara şirin görünmek için Nemrut’u gündeme getiriyor.

Sonra taa Rize’den kalkıp, genel müdürlük koltuğuna oturan birisi, Adıyaman’la Malatya’yı bir birine düşürecek kararlara imza atıyor…

Hem de bunu “Nemrut, Adıyaman’la anılan bir yer. Marka olarak da Adıyaman’la anılması daha güzel..” derken yapıyor…

Ya sen hiçbir şey bilmiyorsun?

Ya Elifi görünce mertek sanan zavallılardansın?

Ya da gerçekten bu iki kente de düşman birisi olarak o koltuğu işgal eden “kötü niyetli” birisisin?

Sahi sen neysin ve hangisisin?

Twitimden seçmeler

Bazen insanca yaşamak için size yapışan sülüklerin cezasını da çekmek zorunda kalıyorsunuz...

www.twitter.com/naifkarabatak

4 Ocak 2012 Çarşamba

Bırakın Molotof Atsınlar!


“Bazen” diyeceğim ama dilim varmıyor. O nedenle “çoğunlukla” demeyi daha uygun bularak, “sapla samanı bir birine karıştıranların” olduğunu söyleyebilirim.

Mesela BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan…

Olayı biliyorsunuz…

TSK 35 masum insanımızın tepesine bomba yağdırdı, hepimizin yüreği dağlandı…

BDP ise “ölen Kürtler” diye sahip çıkmaya çalıştı…

Oysa orada hayatını kaybedenler “insan”dır her şeyden önce…

Ölünün Kürt veya Türk olması ona ayrı bir değer veya değersizlik katmaz…

Yapılanın yanlışlığı dillendirilir ve ölümlerin hesabının sorulması gerekir…

***

Konumuz bu değil elbet…

Altan Tan’ın “bırakınız” diye feryat ettiği Molotof Kokteyl serbestliği…

Şırnak’ın Uludere kırsalında meydana gelen ve bir katliamı andıran bombalama olayından sonra “haklı olarak” tepkiler de geliyor…

Kimi dumanlı havayı çok sevdiğinden tepki gösteriyor, kimi “bir insan hakkı ihlali” yapıldığı ve “bir katliama imza atıldığı” için tepki gösteriyor…

Birincisi insani değil…

İkinci ve üçüncüsü ise insani bir tepkidir ve alkışı hak edendir…

BDP uzun zamandır birinci tepkide ısrar ediyor…

Yani illa da “dumanlı hava” olsun diye bir arzu içindeymiş görüntüsü veriyor ve bu da BDP’nin düşüncesine, siyasi yapısına zarar veriyor…

BDP’nin zarar görüp görmemesi onların bileceği iş.

Sonuçta kurulan bir siyasi partinin “alkışlanacak” tavırlar içerisinde bulunması bir beklentidir…

***


35 sivil vatandaşımızın hayatını kaybettiği olay Diyarbakır’da da protesto edildi…

Polis de müdahale etti…

BDP Milletvekili Altan Tan, polise müdahale etmemesi gerektiğini söyledi.

Gerekçeleri de ilginçti…

Tan, “Bırakın vatandaş taşını atsın, molotofunu atsın azıcık deşarj olsun” diyordu…

Sonra da ekliyordu; “Molotof atılan dükkân bizim dükkânımız”

Güya o dükkânlar ya amcasının oğlunundu, ya yeğeninindi, ya da bizzat kendi dükkânıydı…

Altan Tan öyle söylüyordu…

Ancak Serap’ı unuttuğu belliydi…

Elbette “yollar yürümekle aşınmaz”dı…

İnsanlar her türlü demokratik tepkilerini dile getirme özgürlüğüne sahip olmalıydı…

Bağırmakla, çağırmakla, slogan atmakla devletin köküne dinamit suyu dökülmezdi…

Bırakın gerçekten insanlar bağırsın, çağırsın, slogan atsın…

Hatta sizi üzecek sloganları bile atsın…

Hiçbir şey olmaz…

Polis müdahale ettikçe, daha kötü oluyor…

Ama bu “kimseye zarar vermemek” şartıyladır…

Altan Tan ise zararı sahipleniyor…

“Bırakın taş atsınlar” diyor…

“Bırakın molotof atsınlar” diyor…

Kime atıyorlarmış, dükkânlara…

Kendisi inanıyor mu bilmiyorum ama herkesi “aptal” sandığı bir gerçek…

İstanbul’da belediye otobüsüne atılan Molotof, atanların yakınlarına isabet etmemişti…

Serap kızımızın hayatına mal olmuştu…

Bunun gibi yüzlerce örnek var…

Hem bir insan kendi canına, kendi malına, kendi değerine niye zarar verir ki?

Eylem mi yapacaksın yap!

Bunun özgürlüğünü iste…

Yolların yürümekle aşınmayacağını binlerce yıldır görüyoruz…

Yapılan protesto ve eylemlerin hiç kimseye zarar vermediğinin de farkındayız…

Bütün bunların “özgürce” yapılması için her türlü eyleme birlikte gidebiliriz…

Ama illa birilerine zarar verme arzusu ne?

Yoksa Altan Tan, Molotof’u, lüks yerlerdeki kokteylle mi karıştırıyor?

Altan Tan da böyle mi deşarj oluyor?

İlla şiddetle protesto etmenin amacı ne?

Haklı tepkiyi, haksız duruma getirmenin ne âlemi var?

Ve BDP’li vekillerin “şiddet özlemi” nereden geliyor?

Yakışıyor mu?

Twitimden seçmeler

Aksakallı ihtiyar geldi; ne zamana dönmek istersin, dedi. “Ne vereceksen şimdi ver. Geriye gidip ne yapacağım” dedim.
www.twitter.com/naifkarabatak

2 Ocak 2012 Pazartesi

Ne oldum değil, ne olacağım!


Atalarımızın “Ne oldum değil, ne olacağım” diye yaptığı tavsiyeyi hayatına düstur edenlerdenim. Makamlara bakış açımda da hep bu düsturun etkisi vardır. O nedenle de, “makama” pek önem vermem. Çünkü makama önem veren, kişinin kendisidir. Eğer makam size değer vermeye başlamışsa, sorun sizdedir…

Askerlikte asıl amaç, “OR” olmaktır. Orgeneralliğe yükselenlerin amacı ise “Genel Kurmay”a kadar yükselebilmektir…

Yükselmek güzeldir ama “alçalmak” kötüdür…

Bugün bulunduğunuz yerden önemli olan, yarın bulunacağınız yerdir…

Kenan Evren, darbe yapıp kendisini “Devlet Başkanı” ilan ettiğinde, tek bir Allah’ın kulunun rızası yoktu.

Zorbalıkla devlet başkanı olmuş, hak etmediği koltuğa oturmuştu…

Belki hak edecek konumu da vardı ama o bu riski göze alamadı, bütün milletin canı pahasına koltuğa oturmayı seçti…

Tarihin her döneminde darbeciler, kan emerek büyür…

Darbeciyi büyüten, onun zalimliği, zorbalığı, kan emiciliği ve kural tanımazlığıdır…

Bu bilinmesine rağmen “kendilerinde bir cevher” var sanmazlar mı?

Benim “hizmetimi” gördürmekten bile imtina edeceğim birisi, bir anda sizin devlet başkanınız olabilir. Çünkü elinde silah vardır ve silahı milletine karşı kullanmıştır…

Yani tecavüzcüdür…

Yani emanete hıyanet etmiştir…

Yani haindir…

Yani yetimin malını da yemiştir, yetimlere zulüm de etmiştir…

“Kudretli General” Kenan Evren, şimdi “ömür boyu” hapisle yargılanacak… (ömrünün yetip yetmemesinden daha çok, yargılanıyor olmasıdır.)

Suç olarak gösterilenler ise bugüne kadar tartışmalara konu olan “katliam” diye bildiğimiz Çorum ve Kahramanmaraş gibi kentlerde meydana gelen hadiselerdir…

Gerekçesi ise “darbeye zemin” hazırlamaktan başka bir şey değildi. Yani kendi iğrenç emellerine kılıf bulmaktan öte bir şey değildi…

Devletin en büyük makamlarını işgal edenlerin bu kadar aşağılık bir olayda adı geçer mi diye insan düşünüyor ama demek ki geçiyormuş…

***

Sadece bunlar mı?

Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkan çirkinlikler, 12 Eylül’e rahmet okutacak cinsten…

Çocukları denizaltına doldurup, havaya uçurmayı düşünecek kadar gözü dönmüşlerin “kutsal” bilinen ordunun içinde olabileceği akla gelebilir mi?

Ya “en kalabalık olduğu” zamanı kollamak için Cuma Namazında Fatih Cami’ni bombalamak…

Ya Yunan jetlerini vurup, “Türkiye ile Yunanistan savaşının çıkmasına sebep olmak…”

Bunun gibi niceleri…

Bir anda yerden fışkıran silahlar görmeye başladık…

Darbe için “sivil” yerlerde cephanelikler kurulmuştu…

Yerden fışkıran silahlara dönemin Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ, “Boru bunlar boru!” diye celallenmişti…

Darbe belgelerini ise “seminer notu” olarak algılamış, hatta “kâğıt parçası” diyerek büküp, bir kenara atmıştı…

Ancak, “bir kamu görevlisi, kendi halkını öldürmeyi düşünecek kadar aşağılıkça bir seminer notunu niye hazırlar” diye bir soru gelmediğinden cevap da vermemişti…

PKK ile yapılan operasyonların çoğunda “kuşku” uyandıran ihmaller vardı…

33 asker göz göre göre ölüme gönderilmişti belki de…

Mayınları “biz yerleştirdik” diye ses kayıtları ortaya çıkıyor, o mayınlara basan askerlerin acısını yaşıyorduk…

Hepsi “güç” meselesiydi belki de…

Ya da sivillere itaat edememenin verdiği bir aşağılık kompleksiydi…

Oysa demokrasilerde asker, sivilin emrindedir. İşine gelen görevini yapar, işine gelmeyen gidip emekliliğin tadını çıkarırdı. Hem “işine gelmiyordu” hem de “yönetmeye” çalışıyorlardı…

***

İrticayla Mücadele Eylem Planı da vardı; şu kâğıt parçası olandan…

İnsanları fişlemenin ötesine geçip, “suçlamak” için kendi elleriyle yerleştirecekleri silahlarla masum insanları “düşman” göstermeyi düşünüyor olmalılardı…

Belki de, kimin ne yaptığı, neye inandığı, başını örtüp örtmediği, okuduğu gazete, aldığı kitap ve derginin ilgi alanına girdiğine inanlar vardı.

Bazıları bu duruma o kadar kendilerini kaptırmışlardı ki, asıl işini unutmuş, terörle mücadele edemeyecek konuma gelmişlerdi…

İtiraz edenleri de “irtica” suçlamasıyla YAŞ’layıp, atıyorlardı bir kenara…

Bütün bunlar geçti elbet…

Ama izleri sürüyor…

Şimdi “Boru bunlar boru!” diyen eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında soruşturma başlatılıyor.

Atalarımızın söylediğini ben de her zaman söylüyorum; “ne oldum değil, ne olacağım” deyin ve yaşamınızı ona göre şekillendirin…

Twitimden seçmeler

Durduğunuz yerde bir şeylerin değişmesini beklemeyin. Durmayın, değiştiren siz olun.

www.twitter.com/naifkarabatak

1 Ocak 2012 Pazar

Pardonların en iğrenci


2011’in son günlerinde, 2011’in tamamına damga vuracak bir ayıp yaşadık. Ayıbın adresi, Şırnak’ın Uludere ilçesinin kırsalında, “yanlışlıkla” 35 masum insanın öldürüldüğü yer değildi…
Daha çocuk yaştaki köylü vatandaşların üç kuruş için sınırdan “kaçakçılık” yaparak, hayatlarını tehlikeye atmaları da değildi.
Akşamüzeri, çocuğunun sırtını pekleştirip, “aman oğlum üşütme, hasta olursun” diye sıkı sıkı tembihleyen annenin yüreğindeki şefkat de değildi. Oğullarına bir iş sunamayan, başka bir seçenek bırakmayan babanın çaresizliği de değildi…
Çoğu çocuk olmak üzere 35 insanımızın “sebebi ne olursa olsun” hiç yere hayatını kaybetmesinden sonra gelişen olaylardı, 2011’in en çirkin, en iğrenç pardonu…
Hafta sonları yazı yazmadığımdan, yazılanları, konuşulanları ve anlatılanları dinledikçe batıdaki bazı kafatasçıların doğuya bakışını bir kez daha gördüm ve iğrendim…
Ölen 35 masum insanın neden öldürüldüğünü tartışmak yerine “kaçakçılık suç değil mi?” diyenlerin olması iğrençti…
Oysa uyuşturucu ticareti yapmak ta suçtu. Rüşvet almak da. Futbola şike karıştırmak da suçtu, darbeye teşebbüs etmek de. Makamını iğrenç emellerine alet etmekte suçtu, gencecik kızları iğfal etmek de. Halkı kazıklamak suçtu, kokuşmuş malları piyasaya sürmek suç, ayrımcılık yapmak da suçtu, dini duyguları istismar etmek de…
Hâsılı suç hanesini doldurmaya kalktığınızda, hangi bölgenin sütten çıkmış ak kaşık olabileceğini, biz değil, istatistikleri verebilirdi.
***
Ama doğuda terör vardı. Vardı ama terör, her şekilde doğuda yaşayan insanları vururdu; Şehitler de buranın insanıydı, şehit edenler de. Terörün “maddi” zararı da bölge insanınaydı, “manevi “zararı da…
Van depreminin ilk günlerinde, televizyon ekranlarında bunu açıkça gördük. Polisi taşlayanlar vardı, o zaman depremi hak etmişlerdi. Bu zihniyetle, oradaki insanlarımız kendi hallerine bırakmayı düşünen iğrenç insanlar vardı…
Tıpkı Uludere’deki katliam sonrası olduğu gibi. Sosyal medyada bunun en bariz örneklerini gördük. Gerçekten içinde hiçbir kötülük olmadığına inandığım bir sosyal medya arkadaşımla yaptığım diyaloga dikkat çekmek istiyorum. İçinde kötülük yok ama yansıtılanlarla “benzer” düşünce yapısına bürünmüş.
***
Yılbaşı gecesi, “Bu gece Van'da olmayı, Şırnak’ın Uludere ilçesinde minicik yavrularını kaybeden insanları teselli etmeyi de isterdim.” diye bir twit yazdım…
Bir arkadaş “sinirle” cevap yazdı; “Şehit analarını teselli et önce.”
Şok oldum, şehit annesiyle, başına bomba yağdığı için ölen gencecik insanın annesinin ne farkı vardı?
“Şehit anneleri ile Uludere’de evlat acısı çekenleri aynı şekilde kabullenmek gerekiyor.” diye cevap verdim…
“Uludere’de evlat acısı çekenler, PKK bayraklarıyla defin yaptılar ama” diyerek hem olaya “görünen yüzüyle” baktığını, hem de “Evladımın o bayrak altında defnedilmesini içime sindiremiyorum” diyen babanın feryadını duymadığı belli oluyordu…
“Sen sahip çıkmazsan, ben sahip çıkmasa, dumanlı havayı seven kurtlar kendi propagandalarını yapar.” diye cevap verdim.
Hemen klasik “sahiplenme”ye geçti; “Sahip çıkmayıp ne yapıyoruz. Yeşil kartı vermişiz. Kaçak elektrik vermişiz. Aç karınlarını doyurmuşuz. Daha napalım. Dağda işi ne?” Elbette o arkadaşa göre bu yeterliydi. Yeşil kart verdin mi, onun bütün ihtiyacını temin ettin demektir. Elektriği kaçak kullanıyorsa, sebebini sormak da gerekmiyor. Aç karnını doyururken, yani Sosyal Yardımlaşmadan yardım verirken de “oy avcılığı” yapıldığı suçlamalarını da elbet unutuyordu.
“Sonra da başına bomba yağdırmışız değil mi? Senin çocuğunu düşünsene, bir an için düşün. Veya onları verdin diye öldürecek misin?” diye cevap verdim.
“Bu PKK’nın hain bir tuzağı. Belki TSK’dan da bunun içinde olabilir” diye “yola gelmeye” başladı.
“Bazen Hatice önemlidir ama çoğunlukla netice. Neticede hiç suçu olmayan çocukların başına bomba yağdı. Bu açıdan bak.” diye tavsiyede bulundum.
“Hain PKK ve içimizdeki hainlerin oyunu” diye gerçeği görmeye başladı.
“Aynen ama her zaman olan masum ve daha da önemlisi garibanlara oluyor. Acıyı da analar çekiyor.” diye cevap verdim.
“Ne yapalım hocam. O zaman sen söyle?” diye sordu.
“Bir anne veya bir baba olarak, kendi evladınızın ‘iradeniz dışında’ götürüldüğü bir yerde öldürülmesi veya öldürmesi acı değil mi?” diye ben bir soru sordum.
“Elbette ama onlar devletin yanında olsunlar birazcık da. Devlet napsın, elektrik kaçak, su kaçak.” diye başa döndü.
“Keşke buralarda yaşasaydınız da, ‘yokluğun’ ne demek olduğunu, iki arada bir derede kalmanın da nasıl olduğunu anlasaydınız.” dedim.
“Nerede yaşıyorsunuz?”
“Adıyaman”
Ve konuyla hiç alakası olmayan bir soru; “Kürt müsün?”
“Değilim ama zaten Türk’müş, Kürt’müş gibi bir ayrımı değil, adammış, adam değilmiş gibi değerlendirmeyi isteyenlerdenim.” dedim.
“Ben öyle bir ayrım yaptığım için değil, merak ettiğim için sordum. O ayrımı yapmam ben.” diye kendisini savundu.
O arkadaşı hiç ayıplamadım. Çünkü onunki masum bir savunma psikozuydu veya bölgeyi iyi bilmediğinden, söylenenlerle yetiniyordu. Ancak daha iğrenci televizyon ekranlarında çokça vardı.
Peki Uludere’de ne oldu?
Ne olduğu aslında çok açık; PKK ve Ergenekon gibi terör örgütleri son zamanlarda önemli ölçüde güç kaybetti. Hem operasyonların zayıflaması, hem de PKK-Ergenekon’un güç toplaması gerekiyordu…
Bu olay, TSK’nın daha önceki yanlışlıklarıyla birlikte, “hatalarının zirvesine” çıkabilirdi.
PKK-Ergenekon da, bölgedeki “destekçi” siyasilerinin eliyle “güç kazanma”ya çalışabilirdi.
Bizdeki “yanlış değerlendirmeler” yüzünde de bölge insanı PKK’lıymış gibi gösterildi…
Ve PKK ile Ergenekon el ele, göz göze, omuz omuza bir olayın daha “mutlu ve mesut” şekilde üstesinden gelmenin hazzını yaşadılar…
Bizler, Uludere’ye bu şekilde bakmaya devam ettikçe, PKK-Ergenekon ikilisinin aşkı hiç bitmeyecek…
Ve biz “pardon” demeye devam edeceğiz, iğrenç bir şekilde olsa da…

Tewitimden seçmeler
2012’ye uyandık. Keşke “bütün hatalarımızdan” arınarak, “insanca yaşama” şansını yakaladığımız, “müreffeh” bir dünyaya uyansaydık.