16 Ekim 2012 Salı

BDP’nin kabullenemediği


Barış ve Demokrasi Partisi, Kürt Sorunu gündeme her geldiğinde muhatap olarak iki adres gösterir. Birincisi doğrudan BDP, ikincisi ise PKK ve özellikle de onun lideri, İmralı sakini Abdullah Öcalan’dır.

Doğrusu BDP yöneticileri ve bu partiye oy verenlerinin muhatap olarak iki adresi göstermesini yadırgayamam. Hatta yadırgamaktan öte çok doğal da bulurum, belki aksi şaşırtıcı gelebilirdi.

Sonuçta hayata hangi pencereden bakıyorsanız, diğer pencereleri yok sayabilirsiniz.

(Doğrusu ise hayata bir pencereden bakabilirsiniz ama bu sizi öbür pencerelere gözünüzü kapatmanıza itmemelidir.)

Bir diğeri ise asıl niyetinizdir.

Siz Kürt sorunu çözülsün mü istiyorsunuz, yoksa muhatap alınmak niyetinde misiniz?

Kürt sorununun “yürekten” çözümünü isteyenlerin bir muhatap derdi olmaması gerekir.

Sorun çözülsün, kim çözerse çözsün diye yaklaşmak, önyargıları bir yana bırakmanın da tam adıdır.

Ama “muhatap alınma” derdindeyseniz, sorunu çözemeye odaklanmayacağınız, hayatiyetinizin devamı için uğraş vereceksiniz demektir.

Hal böyle olunca sizin asıl meseleniz, bütün meselelerin önüne geçer ve siz muhatap alınma adına, görünen asıl sorun olan Kürt sorununa da büyük darbe indirebilirsiniz.

Hem “muhatap” derken bunun hangi gerekçeyle söylendiği de ayrı bir önem taşır.

BDP’nin yön göstermesiyle, bütün Kürtlerin BDP’yi desteklediği veya PKK’ya sıcak baktıkları anlaşılır ki, bunun temeli yoktur.

Her partide Kürt siyasetçi, seçmen, sempatizan veya aşırı taraftar bulmak mümkündür.

Eğer siz BDP’ye oy vermeyen tüm Kürtleri “asimile olmuş” görüp, “öteki” veya moda tabirle “devşirme” diye tarif ediyorsanız ayrımcılık yapıyorsunuz demektir.

Kaldı ki, bütün Türklerin tek bir partisi ve liderinin olması nasıl düşünülemezse, bütün Kürtlerin de tek bir partisi ve lideri olması asla düşünülemez.

Öyle olsaydı birçok partinin adı veya misyonu, yığınları ardından sürüklemeye yeterdi.

Söz gelimi İşçi Partisinin, adındaki “işçi” kelimesi nedeniyle de olsa tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlaması gerekirdi.

Oysa neredeyse hiç bir işçi, kendilerini temsil edecek partinin İşçi Partisi olduğuna inanmadığından, oy oranı binde birleri bile bulamamaktadır.

Veya bir Çiftçi Partisi kurulsa, bütün çiftçiler gidip oy verse hem o partinin oy oranı hatırı sayılır bir duruma gelir, hem de diğer partilerin oy oranı, aynı istikamette tepetaklak olur.

Bu doğru mudur, değil midir ayrı bir yazı konusu olabilir ama bilinen, “ismine bakarak” bütün muhatapların o partiye gönül vermediğidir.

Hatta mesleki olanları bir yana bırakın, mezhepsel baktığınızda da bu aynı, düşünsel baktığınızda da.

Hatta Komünist Partisi bile, Türkiye’deki bütün Komünistlerin oyunu almakta çok zorlanmaktadır.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bir etnik kimliği veya ırkı veya mezhebi veya dini esas alarak siyaset yapanların, siyaset yaptığını söylediği tüm çevreyi kucaklayacak programlardan, mesajlardan, yaklaşımdan, dilden yoksun oldukları, kendilerini ifade edemedikleri veya gerçekten “kapsayıcı” veya “bütünleyici” olamadıklarıdır.

Hal böyle olunca BDP’de “neden bizi tercih etmiyorlar”ı araştırmak yerine, kendisini eleştirenlere hoşgörüyle bakmıyor ve kendisiyle çelişen bir dili tercih ediyor.

Oysa BDP’li yöneticiler de çok iyi biliyor ki, her Türk’ün bir partisi veya lideri olmadığı gibi, her Kürdün de bir partisi veya liderinin olması, eşyanın tabiatına aykırı olduğundan çok daha fazla aykırıdır.

Çünkü insan düşünen bir varlıktır; inançları, değerler yargıları, dünya görüşleri vardır. Aklıyla tartıp, yüreğine sorarak karar verme becerisine sahiptir ve bu onu, diğer tüm canlılardan ayırır.

Zaten herkesin aynı görüşte olması, aynı siyasi partiyi desteklemesi, aynı lider etrafında çepeçevre olması mümkün değildir.

Cumhuriyetin kurucuları arasında yer alan ve “koruma kanunu”na rağmen, “toz kondurulmayan” bir baskıcı anlayışa karşın, Atatürk’ün etrafında da aynı yığılmayı görmeniz mümkün değildir.

Ve bu aslında çok doğaldır.

Bir siyasi partiyi, ideolojiyi, lideri seven olabileceği gibi, pekâlâ sevmeyen de olacaktır.

Sevmiyor diye dışlamak, en başta sevenlerin iradesine hakarettir.

BDP’nin belki de anlamadığı bu…

Ve çözüm diye sunulan “mutabakat” veya “müzakere”de işaret edilen “muhatap” yanlışlığı da burada.

Hükümetin yanlışlığı da aynı yerde başlıyor.

Ya gösterileni muhatap kabul ederek müzakereye oturacaksınız, ya muhatap olarak herkesin üzerine konsensüsüz sağlayacağı bir yol için anlaşma zemini arayacaksınız.

Tabii derdiniz Kürt Sorununu çözmekse, terörün bitmesini sağlamaksa, anaların gözyaşını dindirmekse, gençlerin heba olup gitmesinin önüne geçmekse…

Değilse “muhatapsız” bir şekilde kan da akacaktır, acı da yaşanacaktır, gözyaşı da sel olup akacaktır.

Ve bunun suçlusu kendisini “muhatap bilenlerle” muhatap almayanlar olarak tarihe geçecektir.

Twitimden seçmeler
Bir hayalim var, kurulacak bütün hayalleri tüketecek kadar geniş! Bir özlemim var, bütün özlemleri kucaklayan ve bir aşk, yaşanan ve yaşanmayanlardan daha derin!
www.twitter.com/naifkarabatak



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler