11 Eylül 2012 Salı

Çay, kahve ne alırsınız paşam?


Paşa sabah sporundan gelmiş, duşunu alarak hizmetçilerinin hazırladığı kahvaltı masasına bornozuyla oturmaya hazırlanıyordu. Sabah sporu dedikse sakın ağır sporlar aklınıza gelmesin. O eskidendi, şimdi şeyinde şey durmuyor diyeceğim ayıp olacak diye demiyorum!

Marmaris’te deniz kenarında yürüyüşten ibaret bir spor anlayışına mecburen sahip oldu. Ama başıboş bırakmaya da gelmezdi. Korumaları da vardı, makam arabası da. O spor yapıyordu, diğerleri görev. Dünyanın hali böyleydi, kimi koşturarak çalışır, spor yapmamış olurdu. Kimi yan gelip yatar, arada bir spor yaparak modern görünüme kavuşurdu. Hem de sağlıklı kalırdı!

Paşamız da pek meraklıydı modern görünmeye…

Lafı kaynattınız, kahvaltıyı kaçıracaktık. Buyurun kahvaltıya…

Efendim, kuş sütü nedir ki, diye bir merakınız varsa onu paşanın sofrasında görebilirsiniz, gelin bakın diyeceğim ama sizi bahçeye bile almazlar.

Kuş uçmaz kervan geçmez yerde, yeşillikler arasında, denize nazır, hizmete hazır elemanlarıyla mütevazi bir hayat süren paşamıza çok ağır suçlamalarda bulunmuşlar.

Elin ağzı torba değil ki büzesin.

Hatta fırsat olacaktı hepsine bir güzel işkence yapacaktı ki, siz o zaman paşalığı göreydiniz.

Zamanında görevine çok bağlıydı.

Bazen işkence yapan memurların kirli ellerini sıkmaktan, sırtını sıvazlayarak “aferin” demekten tiksinmezdi. Hatta “hele şu şişi bana ver” deyip, temel atar gibi gerinen devlet yetkililerine özenirdi.

Attığı bir temel yoktu ama çukura gömdüğü ceset pek çoktu. Bu konuda bayağı bir deneyime sahipti. Hatta bazı diktatörlerin gizlice ülkemize gelip, kurs aldıkları bile dilden dile dolaşırdı.

En modern işkence yöntemleri konusunda uzmandı bir zamanlar. Maksat memlekete hizmet olsundu, yoksa onun işi başından aşkındı.

Çok sevecen birisiydi, resim de yapar, güzel kızları soyup, model bile tutardı. (Ne kızıyorsun ya, parasıyla değil mi?)

Netekim yaptı da…

Da Vinci onun eline su dökemezdi, onun için erkenden göçüp gitmişti zavallım.

Yahu kahvaltıya geçelim dedik, yine lafı kaynattınız.

Kel başını kurulayan hizmetçi işini bitirmiş, paşanın kahvaltı masasında ki sandalyesi oturmasına hazır hale getirilmişti.

Çok yorulmuştu ama oturup sırtını yasladı. Oh be dünya varmış.

Önüne servis peçetesi konuldu, üstüne başına dökmesin diye sağı solu iyice kontrol edildi.

Paşa eline çatalı ve bıçağı alarak ilk lokmasını ağzına götürmeye başlamıştı ki, kapı çalındı. Bir anda ortalık karıştı, korumalar, hizmetçiler sağa sola savruldu.

Gelen savcı vekiliydi…

Bugün “telekonferans” sistemiyle ifade verecekti.

Darbe yapmışmış…

Millete zulmetmişmiş…

Yok efendim hak etmediği koltuğa oturmuşmuş…

Neler neler…

Paşa üzüldü tabii.

Ama hukuka güveni de tamdı, inancı da…

Bunun için sağlık raporu bile almıştı.

Ne yani mahkemeye gidip, ifade mi verecekti?

Yaşlıydı hem, hastaydı da…

Bakmayın sabah sporu yaptığına, o modern görünmek için…

Mahkemeye kadar gidecek hal mi vardı, bak koca koca doktorlar Hipokrat’a göz kırpıp, rapor bile vermişlerdi. Yalan söyleyecek değillerdi ya, adam hem hastaydı, hem yaşlı.

Savcı vekili paşanın kahvaltısının bitmesini bekledi. “Otur” denilmediği için oturmamıştı. Öylece paşanın yanında hazır ol da beklemiş, adeta lokmalarını saymıştı. “Maşallah bu yaşta bu iştah, neresine koyuyor bilmem ki” diye içinden geçirdi.

Daha kahvaltı da yapmamıştı ama pinti dil ucuyla ikram bile etmedi.

Kahvaltıyı bitiren paşayı, dinlenme bölümüne aldılar.

Zevkli döşenmiş dinlenme bölümü, bahçe manzaralıydı. Koltuklar İtalya’dan gelmiş, sehpalar Fransa’dan araklanmıştı.

Savcı Vekili “hazır mısınız paşam” diye soracaktı ki, pek isteksiz olduğunu görüp, “çay kahve alır mısınız paşam, acelemiz yok, mahkemedekiler beklesin” dedi.

Paşa orta şekerli bir kahve istedi, savcı beye yine yapmadılar. Bu hizmetçiler mi pintiydi, paşanın kendisi mi o anda hesaplayamadı.

Paşa hazretleri kahvesini de bitirdi, büyük salona geçme vakti gelmişti. Telekonferans yapacaklardı. Mahkeme heyeti soracak, paşa cevap verecekti.

Savcı vekili teknik ekibi içeriye aldırdı, bir anda ortalık yine karıştı ama çabuk toparlandılar.

Derken telekonferans sistemi hazırlandı. Mahkeme Başkanı, sayın paşasına saygılarını sunarak, darbe yapıp yapmadığını sordu.

Darbe yapmamıştı, cumhuriyeti koruma ve kollama görevini ifa etmişti.

İşkence yapmışsınız, hani öyle söyleyen fesatlar varmış.

O kadar askeri nasıl kontrol edecekti ki paşa. Ayıp yani bunu sorup, bu yaşta üzmenin anlamı var mıydı?

Yoktu tabii…

Telekonferans böylece tamamlanmış oldu, ekip toplandı, mahkemenin ekranı karardı.

Paşa öğle yürüyüşüne çıkacaktı, bunun için sağlık raporu da vardı, takati de…

Bu millete iyilik yaramıyordu, baksanıza koca paşayı salona geçirip, koltuğa oturtarak ne büyük zulüm yapmışlardı. Ayıp değil mi, günah değil mi?

Twitimden seçmeler
Umutların tükendiği yerde hayatın anlamı kalmaz. Ya umutlar yeniden yeşermeli ya hiç tükenmeyen umutlarınız olmalı.
www.twitter.com/naifkarabatak


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler