8 Ağustos 2012 Çarşamba

Şizofren devletten nereye…


İnsanın şizofrenisi olur da devletin şizofrenisi olmaz mı? Hele de Türkiye’de. Bugünden geçmişe baktığınızda, Türkiye’de kendisini devlet sananların eliyle devletin şizofren hale getirildiğini görmeniz mümkün.

Devletin kendisi şizofren olunca, halkın olmaması da beklenemez. Bunun için toplumu kendisine benzetmeye çalışanlar, çok uzun yıllar uğraş vermiş. Boru değil ya…

O kadar uğraşmış, o kadar didinmişler ki, kurumların en mahrem yerine kadar sızmış, dal ve budak salarak bir hasta haline getirmişler.

Sağından solundan korkan, herkesi düşman gören, farklılıkları asla kabullenmeyen, kıyafetten ürken, konuşmadan tırsan, yenilikten ödü patlayan, kalabalıktan köşe bucak kaçan acayip bir devlet…

Vatandaşın vergileriyle görev yapan ve vatandaşın huzuru için görev alanlar, vatandaşı zapturapt altına almakla kalmayıp, fert fert hepsini şizofren olması için de çabalamış; yani “bize benzeyin” demişler.

Bugünlerde ne kadar sağlıklı tartışıldığını bilemiyorum ama inanıyorum ki, gelecekte çok daha sağlıklı değerlendirmeler olacak.

Bugün, “eski Türkiye” olup olmadığı üzerine kafa yoranlar var.

Türkiye mi eskidi, eski Türkiye mi geride kaldı diye.

Eski Türkiye derken de elbette statükonun söz sahibi olduğu,

Darbelerin sıkça yaşandığı,

Kafası bozulanın darbe planı hazırlayıp, kendisini cumhurbaşkanı köşkünde hayal ettiği,

Tankların yürütüldüğü,

Topların havaya fırlatıldığı,

Memurun amiri azarladığı,

Devletin en tepesindekilerin, en alttakilerden emir aldığı acayip, ucube, üçüncü dünya ülkesinden daha kötü bir Türkiye vardı.

Ülkenin ekonomisinin nereye gideceğini ekonomistler veya ekonominin başındakiler değil, askerlerin belirlediği, acayip çıkar ilişkilerinin olduğu endeksi bozuk bir ülkeydi Türkiye…

Ülkenin siyasetini siyasiler değil, askerlerin belirlediği kimin eli kimin cebinden de öte “herkesin cebinde darbeci eli” olduğu acayip, ucube bir ülkeydi Türkiye…

Ülkede terör örgütleri doğmazdı, doğurtulurdu, gerektiğinde de öldürülürdü. Bazen arada başa bela olanlar çıkardı ama hepsi “gücü muhafaza etmeye” dönük manevralardı. Maksat siyasilere korku salacak koz olsun…

Her zaman elinizde iki seçenek olurdu, ya asker devleti olacaktınız ya polis devleti. Asla sivil devlet olamaz, halkın yönetimi ikame edilemezdi.

Bunun için her türlü tedbir alınmış, her türlü korku salınmıştı.

Gelenin fişlenip, gidenin kaydının tutulduğu, acayip, ucube bir ülke…

Nasrettin Hoca’nın “ye kürküm ye!” fıkrasında olduğu gibi insanları giyimleriyle değerlendiren, kafasının için doldurmaktan çok, dışındakini şekillendirme üzerine mesai, emek, para harcayan çağdışı bir ülke…

İstedikleri olmayınca, burunlarından soluyup, derhal yeni oyunlar sahneye koyan, iki de bir getirip götürdükleri “irtica” gibi hayali canavarlar yaratan, etiyle, sütüyle beslenilen bir ülke…

Sokağa çıkandan korkan, eve girenden ürken, herkesi potansiyel düşman gören şizofreni hastası gibi bir ülke…

Böyle bir ülkenin insanlarının sağlıklı olması beklenemez.

Onlarda “takip ediliyorum” diye ikide bir dönüp arkasına bakacak.

“Telefonum dinleniyor” diye ya telefonu bir kenara atacak, ya dinlenmemek için komik hareketler yapmaya başlayacak, şarjını çıkaracak, sim kartını atacak, birini odanın bir köşesine, birini diğerine koyacak.

Ses geçirmez odalara girip, iki kelam laf edecek.

Sinyal kırıcılar alacak, sağı solu kontrol edecek.

Gizli kamera, ses kaydı var mı diye bakacak.

Saatlerce “güvenlik” kontrolü yapıp, sonra birilerini eleştirecek veya birileri hakkında suizanda bulunacak.

İyi yapacak veya kötü yapacak, ama yapacağından çok daha fazla emeği “takip ediliyorum” için harcayacak.

Çünkü hasta bir topluma doğru gitmek üzere değil, büyük çoğunluğu bu hastalığa yakalanmamak için çaba harcamaktaydı.

Hantal bürokrasi, gelmeyen yatırım, iyileştirmeyen ekonomi, bitmeyen yoksullukla değil, kendisini devlet sanan illetlerin belasından korunmak için uğraş verilirdi.

***

Bu dediklerim, bugünden bakınca değil, gelecekten bakınca böyle algılanabilecek…

Çünkü şu anda nerelerden geçtiğimizi bilmeyen milyonlarca insan var, hangi badireleri atlattığımızı bilmeyip, yapılan darbeleri, kırılan onurları, bitirilen hayatları haklı görenler var…

Belki bugünden bakmak sağlıklı düşünmeyi getirmeyebilir ama bu, bazılarının tecavüzcüsüne deli gibi âşık olduğu gerçeğini yabana attırmaz.

Pardon, birileri “yeni anayasa şart” mı dedi, evet acilen şart.

Twitimden seçmeler
Zulmün her türlüsüne, bütün vahşetlere ve bütün dayatmalara karşı durmuyor, “bizden” diye bir kenara koyuyorsanız, sorun sizdedir!
www.twitter.com/naifkarabatak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler