15 Temmuz 2012 Pazar

Bir sizden, bir bizden!


Adına ne derseniz deyin, nasıl tarif ederseniz edin, durduğunuz yere göre, hayatını kaybeden insanlarımıza nasıl hitap ederseniz edin, ister “şehit” deyin, ister “leş” olduğunu söyleyin, değişen hiçbir şeyin olmadığını göreceksiniz.

Önceki gün Diyarbakır’da BDP’nin “izin verilmeyen” mitingi olaylı başladı, olaylı sürdü. Sonrasında Diyarbakır’da polisin yaptıklarına içerlenenlerin Şırnak’ta intikamı görüldü.

Bir mitinge izin verilmedi diye yine insanlarımız öldü.

Bir mitinge izin verilmedi diye insan öldürüldü.

Şırnak Kato Dağında şehit olan iki askerden birisi de Cevdet Deniz Özdemir’di.

Oysa Özdemir de, “Benim ödediğim vergilerle lüks arabalarla gezip, benim ölmeme göz kapatıp, öldürmeme izin vermeyen zevatlar artık uyanın. Sen rahat uyuyasın diye sırtımda 40 kilo yük, aklımda vatanım dağlarda geziyorum.” diye kurşunu atanlar gibi benzer şekilde sitem yüklü kelimeleri bir biri ardına dizerek sosyal paylaşım sitesine ekliyordu.

Belki daha fazlasını yazmak istiyordu.

Belki, “sizin kuru inadınızın cezasını çekiyorum” demeye getirecekti.

Çünkü ölen de bu ülkenin insanıydı, öldüren de…

İnat edenlerse 30 yılı aşkın bir süredir inadına devam ediyordu.

Ama çoğunlukla Kürt gençleri ölüyordu.

Yoksul insanlardı yere düşen, sefaletti gözyaşı döktüren, kırılan umutlardı semayı delen feryatların sebebi.

Hep yoksullar ölüyordu, garibanlar toprağa düşüyor, ona umut bağlayan, onu seven, bağrına basmak için bekleyenlerin yüreği dağlanıyordu.

Onun ve bizim ödediğimiz vergilerle birileri caka satıyordu.

Saltanat sürüyordu kimileri…

O vergilerin gücüyle kalpsiz olmaya başlamışlardı.

PKK’yla mücadeleyi, “silahla” çözmekten ötesini anlamayanlar, 30 yıldır yanlış taktik uyguladıklarının farkına varamadılar.

“Yasak hemşerim” siyaseti güdenler, sokağa çıkan insanlardan ürktüler. Birileri bağırınca ülke elden gidecek sandılar. Birileri konuştukça, kendi ayıplarının ortaya döküleceğini bildikleri için susturma yolunu seçtiler.

Bu, bütün iktidar dönemlerinde, bütün askeri yönetimlerde değişmedi.

Ne sivil, ne demokrat, ne anti demokrat yönetimlerde bakış açısı farklılaşamadı.

Değişim için düğmeye basanların sonu feci oldu.

Dönüşüm isteyenlerin ölümleri bir sır olup gitti.

Çünkü her zaman birileri akan kanın durmasını istemiyor, birileri güçlerinin elinden alınmasına rıza göstermiyordu.

“Demokratik hakkımızı kullanıyoruz” diyenler, bir başkasının özgürlüğüne engel olabiliyordu.

İki ileri bir geri gidiyorduk.

Demokratik açılım yapıyor, hayata geçmemesi içinse tüm kesimler çaba harcıyordu.

Ne meydanlara inen BDP, ne miting yasaklayan hükümet, ne de olaylara müdahale eden asker veya polisin “çözüm” istediğini gösteren en ufak bir “samimiyeti” yoktu.

Ya da Ergenekon her iki tarafta da çok ama çok etkiliydi.

Öyle veya böyle insanlar ölüyordu…

Acı olansa ölenler bu ülkenin insanıydı, üstelik yoksul kesimdendi, çaresizlerdi, yarına umutla bakacak halleri kalmamıştı.

Bu ülkeyi soyup soğana çeviren, yetimin malını yiyen, servetine servet ekleyenler bir türlü sorgulanmıyor, Kralları kıskandıracak yaşam modelleri ise ekranlarda izlenme rekorları kırıyordu.

Hesapsız harcamalar, güzel kızlar, yatlar, villalar, hizmetçiler, lüks arabalar, Türkiye’nin değişen yüzünü gösteriyor, değişmeyen yüzüne ise pis pis sırıtıyordu.

IMF’ye borç verecek ülke konumuna gelen Türkiye’de “bir avuç” zengin dışındakiler sefaleti yaşıyordu.

Herkes kendi zenginini yaratıyordu, herkes aslında kendi hortumcusunun belini sıvazlıyordu.

Aldığı üç kuruşla ayın sonunu getiremeyenler, alamayacağı maaşın hayalini kuranlar, “yardıma muhtaç” duruma düşenlere bir şeyler anlatılamıyordu, doğrusu anlatılamazdı da…

Sefalet içinde yaşayanların Kürt sorununa bakışı, demokratik açılımdan anladığı, yargı paketlerinden algıladığı hiç de “iç açıcı” değildi.

Yoksul vatandaş, ne BDP’nin talebini önemsiyor, ne hükümetin açılımını. Sorun, işte burada başlıyordu.

Hakkı elinden alınanlar, alakası olmayan yerlerde hazırlanan listelerle iş umudu tükenenler, milleti soyarak zengin olanlar, verilen yetkiyi kötüye kullananlar ve “padişahım çok yaşa” demeye devam edenler.

Bakıyorsanız, önce buradaki adaletsizliğe bakacaksınız!

BDP özgürlük istiyorsa, bunu başkasının özgürlüğüne engel olarak değil, vampirleri deşifre ederek başlayabilir.

Çünkü özgürlüğün önündeki engel, birilerinin saltanatının gitmesi korkusuyla örülen badirelerdir.

Sizin böyle bir korkunuz yoksa o zaman önce onu çekin, ardından diğerleri gelir…

Şimdi “bir sizden, bir bizden” diye saymaktan öte ne yapıyoruz ki…

Twitimden seçmeler
Hah şöyle FSM'de köprü geçişleri ücretsiz olsun dedim, Başbakan sözümü dinledi. Hani okumamıştır ama aklın yolunun bir olduğunu gördü ya o da yeter.
www.twitter.com/naifkarabatak



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler