6 Haziran 2012 Çarşamba

Baskı var ama kimden, kime?



Her gün farklı şeyler tartışıyoruz, her gün tartıştıklarımızla da bir birimizden giderek uzaklaşıyoruz. Bu defa darbecilerin yapmadığını kendi kendimize yapmaya kalkışıyor, yasaklar üretiyor, ilginç serbestlikler icat ediyoruz ve toplum olarak (sanki) “bölünme”ye doğru adım adım ilerliyoruz.

Hep bir şeyleri gizleme adına ortaya atılan “suni” veya “alıştırma” gündemlerle, hem aradaki uçurumu derinleştiriyor, hem asıl yapılanlara çanak tutuyoruz.

Son tartışmalardan örnekler vermek istiyorum…

Kürtaj tartışmasından sonra şunu öğrendik ki, herkes kendi doğrusunu kabul ettirmek için karşısındakine acımasızca saldırıyor.

Kürtajın cinayet olduğunu söyleyenler, kürtajın serbest kalmasını isteyenleri ahlaksızlıkla ve katillikle suçluyor ve (sağlık sebepleri hariç) tümden yasaklanmasını istiyor.

Kürtajın serbest olmasını isteyenlerse olaya dini açıdan bakılmasının yanlışlığına değinip, bunun bir hak olduğunu, kadın bedenine dokunulmaması gerektiğini, dileyen kadının kürtaj yaptırma özgürlüğü olması gerektiğini söyleyip, “yaşam” veya “dini” yönünü görmüyor.

Sonra eski tartışmalar gündeme geliyor…

Taksim’e veya Çamlıca’ya cami yapılması…

Caminin yapılmasını savunanlar, bunun bir gereklilik olduğunu söylüyor…

Camiye karşı çıkanlar ise ülkeyi din devleti haline getirilmeye çalışıldığını savunuyor.

Sonra mescitler gündeme geliyor; opera veya bale salonlarına mescit açılması…

Hemen bir cephe hayatında hiç operaya gitmemiş olsa da destekliyor.

Karşı kesim ise “operaya giden dinsizdir” imajı verecek şekilde operada veya bale salonunda mescidin ne işi olduğunu soruyor.

Sezaryen ve normal doğumu tartışıyoruz, zinayı yasaklamayı konuşuyoruz.

Elbette karşı cephede ise tam karşıtı…

O zaman ilginç tartışmalar ortaya çıkıyor.

Yazarların “zina yasaklanmamalı” derken sarf ettiği enerjiye hayran kalıyorum.

Aynı şekilde sanki her gün zina yapıyormuş gibi “yasaklayın da beni de kurtarın” der gibiler çıkıyor…

Bir bakıyorsunuz normal olmayan ilişkileri savunmak “demokrat” olmanın ilk şartı gibi yansıtılmaya çalışılıyor ve karşı taraf ise bunun ahlaksızlık olduğunu söylüyor.

İşi öyle abartıyoruz ki, “sapık” kategorisine giren tüm çarpık ilişkiler bile “normal” görülmeli diyen koca koca köşe yazarlarına rastlıyoruz.

Sonra bir gazete karşıt cephede bulunanların “ahlaki ilişkileri”ni sorguluyor…

Kürtajı isteyenlerin yasak ilişkilerle dolu hayatını gözler önüne sermeye çabalıyor.

Bir diğeri ise demokratik ülkelerin ahlaki kaygılarla yürütülemeyeceğini söylüyor ve sanki “ahlaksız olmak” demokrasinin ilk şartıymış gibi sunuluyor.

***

Dikkat ettiyseniz bütün tartışmalar çok kısır bir alanı kapsıyor ve tamamına yakını “cinsellikle” alakalı ve tamamı da “suni” gündem…

Ve herkes “benim yaşam biçimim hayata hâkim kılınmalı” anlayışında…

İnançlı insansa da bu böyle, inançsız insansa da…

İki arada bir derede kalanların da bir yaşam biçimi var, ne suya dokunmayı istiyor, ne sabuna…

Her şey yerli yerince kalsın diyenler var…

İlla da bir şeyleri değiştirme arzusuyla dolu olanlar…

Çünkü herkes kendi doğrusunun peşinde…

Çünkü herkes yaptığının “normal” görülmesini arzuluyor, hatta bastırıyor. Bir şekilde savunduklarımız veya karşı çıktıklarımız, aslında kendi yaşam biçimimizdir. Kendi doğrularımızdır, kendi hayat standardımızdır.

Bu sapık ilişki de olsa bunun normal sayılması için demokratlıktan, laiklikten, Atatürkçülükten dem vurmaya başlıyor.

Diğer taraf ise dini kaygının dışında değer yargılarının olduğunu, toplumları ayakta tutan ahlaki değerlerin varlığından bahsediyor.

Bir taraf “tam sorumsuz” bir toplum arzularken, diğer taraf “tam sorumlu” toplum özlemi için kalem oynatıyor, nefes tüketiyor…

Şerif Mardin’in “Mahalle baskısı” bu defa tersine işliyor.

Ortada baskı var ama herkes kendi doğrularını bastırma gayretinde ve bu giderek “iki kutba” dönüşmeye başladı.

Ya hep, ya hiç olmak üzereyiz…

Veya öyle algılanması isteniyor…

Dayatılacak daha küçük şeyler için, daha büyük korkular ortaya salınıyor.

İki kesim için de bu böyle…

(Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum, hadi yine “sağ” ve “sol” deyip işin içinden sıyrılalım…)

Sağ kesim de, sol kesim de, daha az dayatmalar için, daha çok konuları gündeme getiriyor.

Aslında her iki kesim de ölümü gösterip, sıtmaya razı etme derdinde.

Ama fark edilmeyen ise bu karmaşadan nasiplenenlerin her zaman olduğudur.

Aslında hiçbir şey değişmeyecek.

Ne sağın dayatması, ne solun…

Ortalığı kaplayan toz duman çekilmeye başlandığında, ortaya konan tabloyu hepimiz çok daha net görmeye başlayacağız.

Umuyorum ki, o tabloda darbecilerin siluetleriyle karşılaşmayız…

Twitimden seçmeler
Çok şey istemedim diye düşünüyordum, senin çoook şey olduğunu sonradan öğrendim.
www.twitter.com/naifkarabatak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler