8 Mayıs 2012 Salı

Sanatın devletlûsu!


Yabancı filmlerin bazı sahneleri Türkiye’de geçiyorsa eğer, ilk duyacağınız ezan sesidir. Muhtemelen de İstanbul’dur. Sultanahmet Camisi’nin minareleri ekrana gelerek “Allâhu Ekber.. Allâhu Ekber” nidaları duyulur ve siz “gâvur” filminde “ezan” sesi duymanın garipliğini yaşar, içten içe de “haz” alırsınız…

Ama bu Türk filmlerinde veya dizilerinde pek görülmez…

Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede, minarelerinden günde beş vakit ezan okunan yerde, dizi ve filmlerde denk gelmeniz söz konusu bile olmazdı.

Yılmaz Erdoğan, bu çelişkiye dikkat çekerek; dizi çekimleri boyunca, her gün okunan beş vakit ezanda “çalışmayı durdurduklarını” söyleyip, “Aziz Allah” diye ellerini yüzlerine sürdüklerini, ezan boyunca istirahat edip, çay içtiklerini söylüyor ama hemen ekliyor, ne garip ki, bu ezan sesi dizide kendisine yer bulamaz…

Sadece bu değil elbet…

Her akşam, farklı kanallarda onlarca dizi beyazcama yansır…

Bağımlılarını ekrana kilitleyen bu dizilerde “hayatın içinden” bir şey bulmakta zorlanırsınız…

Çok nadiren “sizden” diyebileceğiniz karakterlere rastlarsınız…

Herkes çok zengindir mesela…

Eski Türk filmlerinden kalma alışkanlıkla herkesin uşağı vardır, aşçısı vardır, şoförü vardır. Lüks araçlar, saraydan bozma villalar, çok şık ve zengin döşenmiş ofisler…

Kimin hangi işi yaptığını öğrenemezsiniz ama kraldan daha lüks yaşadıklarını görebilirsiniz.

Herkes güzeldir ayrıca, erkekler de elbette yakışıklı…

Çok nadiren özürlü bir karakter vardır. O da genellikle filme neşe katacak deliden başkası değildir.

Sonra hiçbir dizide “başörtülü” bir kadını göreme şansınız olamaz. Sanki ülkenin tamamı “aynı tip giyiniyormuş” gibi bir hava estirilir.

Dizilerde ve filmlerde “ezan” sesi duyulmayınca, “namaz kılan” da pek görülmez.

Doğal olarak “katı laik tezgâhlardan çıkan dizileri” izlemek zorunda kalırız.

Buna karşın alkolik, zampara, tecavüzcü, sapık, hırsız, rüşvetçi gibi karakterler bolca bulunur.

Dürüstlük, sadece “asıl oğlan”a has bir haslettir.

Genellikle de dürüstler ve namuslular fakirdir, garibandır, saftır, enayi yerine konandır…

Sadece bu değil elbet, dizilerde “akredite” diller de var…

Her dizide ve her filmde herkes istisnasız Türkçe konuşur.

Sadece filme renk katsın diye “yerel dil” değil, “aksan” eklenir.

Bu da genellikle Lazlardır…

Veya Gaziantep, Kilis, Adıyaman, Diyarbakır gibi kentlerin şiveleridir…

Ama kimse Kürtçe konuşamaz mesela…

Bütün bunlar kendiliğinden olmuyor aslında, işte “devletlû sanat” da burada başlıyor…

***

Darbe dönemlerinde her şeyi olduğu gibi sanatı da zapturapt altına alanlar, “ayıklanmış” sanatı vatandaşa yutturdular.

Bugün tiyatronun “devletlûsu”nun olup olmayacağını konuşuyoruz ama sanatın “maaşlı” olamayacağını da biliyoruz.

Sanat, özgür bir alandır…

Aslında yazarlık da, gazetecilik de böyledir…

Sinema, tiyatro, şiir, şarkı, edebiyat.. gibi alanlar, “bir yerlere bağımlı” şekilde kendisinden bekleneni veremez.

Devletlû tiyatro, devletin çizdiği kurallarla oyun sahneye koyar.

Bazen hepimizin bildiği oyunları, “makaslanmış” şekilde sahneye aktarıldığını görürsünüz.

Devletlû sanat, hükümeti eleştiremez…

Devletin hantal yapısına ironi bir yaklaşımda bulunamaz…

Bütün bunlar olmayınca ortaya çıkan sanata “Resmi Hizmete Mahsustur” diyebileceğimiz farklı bir isimlendirme yapmak gerekir.

Bugüne kadar “şanslı sanatçılar” vardır, bir de “şansız sanatçılar.”

Şanslı olanlar, sallabaşı al maaşı türü “korumaya alınan” isimlerdi…

Şansız olanlarsa bir oyunu sahneye koyabilmek için dişiyle, tırnağıyla mücadele eder ama pek başarılı olamazdı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Devlet Tiyatrolarının özelleştirileceğini” söyleyince sanat camiası da ikiye bölündü; maaşlı sanatçı olmayacağını söyleyenlere karşın, hükümetin sanata darbe vurduğunu söyleyenler de vardı.

Elbette ikincisini söyleyenler, “maaşlı sanatçılar”dan başkası değildi.

Devletin sanata, sanatçıya, edebi eserlere, basın ve yayına desteğinin olması gerekir.

Bunda hiç kimsenin farklı düşüneceğini sanmıyorum.

Ancak bu destek, “sen bizdensin, gel ortalıkta heder olma” şeklinde olmaması gerekir. Bu vergi muafiyeti gibi istisnalarla kendini göstermesi gerekir. Sırtını dayayarak değil…

Maaşlı sanatçı, sanatını icra ederken asla “özgür” olamaz.

Özgür olmayan sanatçının sanatı da özgür olamaz…

“Padişahım çok yaşa” sözlerinde yeterince özgür olabilir ancak!

Twitimden seçmeler
Satıcılarla yol yürüyorsanız, eninde sonunda satış sırasının size geleceğini hesaplamalısınız.
www.twitter.com/naifkarabatak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler