22 Mayıs 2012 Salı

Fenerbahçe Savunması!


Ergenekon soruşturması ortaya çıktığında, darbe planı yapan, darbeye teşebbüs eden ve bunların notlarını alanlara yönelik tartışmalarda öne çıkan “TSK yıpratılıyor” suçlamasıydı. Soruşturma netleşmeye başladığında da bazı kesimlerde bu fikir değişmedi.

Oysa askere dil uzatan yoktu, TSK’yı yıpratmaya niyetlenen yoktu, suçlu askerlerin yargılamasından öte bir durum söz konusu bile değildi. Tıpkı rüşvet alan memurun yargılanması gibi. Sadece suçlanan yargılanıyor, tüm memurlar değil.

Aslında bir alışkanlık vardı; asker, her on yılda bir, farklı şekillerde de olsa varlığını hissettirirdi. Bu varlığını hissettirme, görevini yapmayla alakalı değil, görevi dışında olan hayata müdahaleyle alakalıydı.

Bu alışkanlık, aslında doğal bir alışkanlık değildi. Psikolojide hep örnek verilen ve muhtemelen sizlerin de duyduğu öğrenilmiş çaresizliğin ta kendisiydi.

***

Hani araştırmacılar bir köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koymuşlar. Cam bölmenin diğer tarafında da balıklar var. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarparmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenmiş. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşamamış. Köpekbalığı 21. günden sonra cam bölmelere hiç çarpmamayı öğrenmiş.

Bunun üzerine cam bölmeyi çıkarmışlar. Köpekbalığı oralı bile olmamış. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanıyormuş. Artık diğer balıkları yiyemeyeceğini anlamış ve balıklara dokunamamış. Çünkü köpekbalığı çaresizliği öğrenmiş.

***

Darbecilerin bize öğrettiği/öğretmek istediği de tam bu…

Nereye kadar gideceğimizi biliyoruz, ne konuşacağımızın farkındayız, neyin yasak olabileceğini tahmin ediyoruz, neyi giyineceğimize bizleri alıştırdılar. Hatta gizli yerlerde bile nelerden bahsedemeyeceğimizin farkındayız.

Öğrenilmiş çaresizlik, toplumları gütmenin en kolay yoludur.

Önce size bir daire çiziyorlar…

O dairenin dışına çıkmanın çok kötü sonuçlar doğuracağına ikna ediyorlar.

Örnekleri de var; işkenceler, faili meçhuller, bir gece yarısı alıp götürmeler, idamlar, hapisler, iftiralar, yalanlar, dolanlar…

Sonra bu çember “siyasi hayata geçiyoruz” denilerek güya kaldırılıyor. Aslında ortada kaldırılan bir şey yoktur. Tüm kurum ve kuruluşlarıyla o çemberin dışına çıkılmaması için her türlü önlem alınmış, bir korku toplumu oluşturulmuştur.

Bunun yasası hazırlanmış, yönetmelikleri belirlenmiş, medyası oyuncak olmuş, yargısı “emrinizdeyiz” demiş, bazı rektörler istendiğinde “ordu göreve” diyecek kadar küçülmüş, barosu (özellikle İstanbul) gerektiğinde “darbe yap” diye inleyecek duruma gelmiştir. İşadamlarıysa esen rüzgâra göre yelkenini değiştiren durumadır.

Ve siz özgürlük istersiniz, cılız sesinizle…

Farklı gözle bakmaya başlarlar…

İstediğiniz her hak talebi “şuna bak” dedirtecek türdendir.

İsteğiniz, onların şablonlarına uymaz.

Kürtçe şarkı söylediği için yıllarca cezaevinde yatanlara Kürtçe Şarkı serbest olacak dediğinizde, size “deli” gözüyle bakar. Sonra dil, sonra inanç, sonra kıyafet ve daha başka şeyler…

Aslında en temel hakkınız olanları istemeye başladığınızda, çemberin kırılacağını sananlar daha çok yasakçı olmaya başlar.

Öyle inanıyorlar ki, çember kırılacak, cezayı da kendileri çekecek.

“Artık çember yok, kendinize gelin!” diye bağıran olsa da duyan olmuyor.

***

Şike soruşturmasıyla başlayan süreç, bize bir şey daha öğretti.

Tıpkı Ergenekon soruşturmasındaki gibi “darbe yapmayı alışkanlık haline getiren ve bunu bir hak bilenlere” karşın, sporda da “şike yapmayı alışkanlık haline getiren ve bunu kendisine hak bilenlerin” olduğuydu…

Tıpkı Ergenekon soruşturmasında “suçlu asker” yargılanırken, “TSK yıpratılıyor” diye karşı çıkıp, suçlamaların üzerinin örtülmesini isteyenler gibi, şike soruşturmasında da Fenerbahçe’nin ve aslında çok daha başka kulüplerin de suçunun görülmemesi istenmeye başlandı.

Ergenekon soruşturmasında, darbe planı hazırlayanları “seminer notuydu, rutin iş” diye aklamaya çabalayanlar gibi, şike soruşturmasında da “bunu herkes yapıyor” diyerek aklamaya çalışanlar görüldü.

Hatta Aziz Yıldırım’ın ihalelerinden, yaptığı işlerden dolayı soruşturmanın açıldığı da söylenerek, sulandırılmaya çalışıldı. Tıpkı darbecilerin yargılanmasında “öç alıyorlar” denildiği gibi…

Belki doğru bir öç alma vardı ama bu, “hukuksuz bir şekilde” değil, hukukun içinde kalarak, suç olan bir fiile karşı yargı yolu gösteriliyordu. Darbeciler ise kendi koydukları ilkel kurallarla insanlara işkence ediyor, hayatı yaşanmaz hale getiriyorlardı.

***

Bu yazımda Ergenekon’la şike çok mu bir birine girdi, çok mu iç içe olmaya başladı?

Bana da öyle geliyor…

Şamil Tayyar’a atfedilen “Ergenekon’un finansörü Aziz Yıldırım’dır” sözü de aslında bunu doğruluyor.

Ama dikkat edin, Fenerbahçe değil, Ergenekon’un finansörünün Aziz Yıldırım olduğu iddia ediliyor.

Fenerbahçelilerin anlaması gereken de bu; suçlanan Fenerbahçe veya Fenerbahçeliler değil, suç işlediği iddia edilen Aziz Yıldırım’dır…

Neyi savunduğunuzu bilmek, sonuca götürür, aksinde ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gibi “Ergenekon’un Avukatı” olur, çıkarsınız…

Twitimden seçmeler
Başkasının derdini dinleyene kadar, benden dertsiz kimse yoktu. Dinlediğimdeyse, benim sorun olarak gördüklerimin hiç bir anlamı kalmamıştı.
www.twitter.com/naifkarabatak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler