9 Mayıs 2012 Çarşamba

Dalgalandım da durulamadım!


Bu yazıyı, mizahi bir yazı sanıp, gülerek okumayın. İçine serpiştirilen mizaha aldanıp, ciddiyetini kaçırmayın. Bakın, yazıya “kullanma kılavuzuyla” girdiğimize göre ortada çok ciddi bir durum söz konusu…

Çocukluğumuzda muziplik yapardık, arkadaşlarımız “sen benle dalga mı geçiyorsun?” diye çıkışırdı.

Lafımız da hazırdı; “Ne dalgası ya, dalga denizde olur!” diye…

Dalga, gerçekten denizde olurdu, derede, gölde, çayda da dalga görülürdü ama denizinki bir başka, okyanusunki ise çok daha başkaydı…

Belki de “suyu bol” olanın dalgası da bol olurdu…

Ya da ne bileyim, “dalgalandım da duruldum” işte…

Bugünlerde sıkça “dalga” lafını duyar olduk.

Sadece biz değil, bir şafak vakti evlerine operasyon düzenlenenler de dalga lafını çok duymaya başladı. Ama biz duyduktan sonra durulduk, onlarsa dalgalanmaya devam etti, hatta şiddeti arttık duyar duymaz da, soluğu cezaevinde aldılar.

Dalga çoktu, etkisi büyüktü, sayısını bilen yoktu…

Birinci dalgada, birinci sınıflar içeriye alınıyordu…

İkinci dalgaya ikinci sınıflar kapılıyordu…

Sonra üç, dört derken sayı saymayı öğrenen minik yavrular gibi parmak hesabı yapmaya başlıyorduk.

Ortada bir dalga vardı ama ne?

Bu dalga, muziplik değildi, böyle şaka olmazdı…

O zaman, ezgisi halen kulaklarımızda olan “Dalgalandım da duruldum” şarkısıyla da alakalı değildi.

En azından ben ortada romantik bir aşk göremiyorum…

Hani eski şarkıların güzel ezgisiyle aşk filmlerinde dalgalandırır ama kanımız kaynadığından olsa gerek, bir türlü durulmamıza izin vermezdi.

O zamanlar Müzeyyen Senar okurdu, “Dalgalandım da duruldum” şarkısını. Sonra Muazzez Ersoy’un nefis yorumuyla dinledik.

Bu defa yaş ilerlemişti, şarkıdan değil, yaştan dolayı durulduk…

“Ne olursun güzelim sevsen beni, Yar deyip de sinene sarsan beni, Bir gün öldüreceksin en sonunda ahhh sen beni” dedikten sonra müziğin ritmi artar, “Dalgalandım da duruldum, Koştum ardından yoruldum, Binlerce güzel sevdim de ahhh, En son sana vuruldum.”

Kolay değildi, henüz aşkın ne olduğunu bile bilmezdik ama “Yaktın yıktın kül ettin, erittin beni, Mecnuna döndürdün, mahvettin beni, Âşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni!” diyerek, önce mecnuna döner, sonra “babacan bir tavır” takınırdık.

Bu dalgaların böylesine umutsuz aşkı anlatan şarkıyla bir alakası olmazsa gerek.

Peki nedir bu dalgalar, dalga geçen mi var, adam seçen mi?

Elinizde bir dava var ve davada “adı geçenler” var…

“Polise ayıp olur” diye mi, dalgalandırıp duruyorlar, yoksa göndere çekilen bayrağı mı hatırlatıyorlar…

Doğrusu 28 Şubat’ın ve onun gibi bütün antidemokratik girişimlerin yargılanması, içimizi rahatlatan gelişme.

Bu ülkede geç de olsa hukukun olduğunu bilmek, insanı rahatlatıyor.

Ama bu dalgalandırma neyin nesi?

Her “dalga” haberinde “sayısını şaşırdım mı?” diye parmaklarımı saymaya başladım.

Oysa bazı şeylerde “dosyaya” da gerek yok, “tanıkların ifadesine” de…

“Müdahil olacağım” diyerek sıraya girip, “sevgilerini(!)” belirtmeye de gerek yok…

28 Şubat yaşandı mı, yaşandı…

12 Eylül yaşandı mı, yaşandı…

O tarihte görevde olanlar da belli, hukukun dışına çıkarak insanlara zulmedenler de…

Gizlisi saklısı yok yani!

Adamlar o kadar işi azıtmış, o kadar azgınlaşmış, o kadar insanlıktan çıkmışlardı ki, kendi kendilerini “eylemleriyle” ele vermişlerdi zaten…

Yargılayın ama bizi kalpten götürecek dalgalara kaptırmayın. Çünkü dalga sayısı arttıkça “güvenirlilik” sayısı azalmaya başlıyor.

Dalga çok geldikçe, davanın üzeri çok daha fazla ıslanıyor ve bir sulanma başlıyor.

Her dalga geçtiğinde durulacağıma, daha beter kanım kaynamaya başladı.

Yok, bu dalgaların şarkılarla ilişkisi yok.

Ortada romantik bir aş söz konusu bile değil çünkü…

Öyleyse başka dalgaya bakalım…

Hani eskiden radyolarda “kısa dalga” vardı, bir de “uzun dalga.” Bu ikisinin ortasında ise tahmin edeceğiniz gibi “orta dalga” vardı…

Yaptığı yayınlar açısından bir birinin aynısıydı ama etki alanı farklıydı. Kimisi yayın yaptığı dar alanda, diğeri ülke genelinde, bir diğeriyse bazı dış ülkelerde de takip edilebiliyordu…

Çocukluğumuzdaki muzipliği bir yana bırakırsak, yakıcı bir aşk şarkısı olmadığından da eminsek, artan dalga sayısında bir şeyler aramak gerekiyor.

Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in makam koltuğuna, kendisi yokken kurşun sıkanlar, gözdağı verdiğinin sanılmasını istiyor ama asıl niyet, dalga sayısını arttırmaktan öte bir şey değil.

Yani demem o ki, dalgaların sayısı, darbecilerin etkisinden kaynaklanıyorsa eğer, siz bu darbecilerin yargılanmasını unutun gitsin…

“Her dalgada kıyıya vuran sular, bir şeyleri sulandırmaya dönük olmaktan başka ne ki?” diye sorun kendinize, cevap alabilirseniz bana da söyleyin…

Twitimden seçmeler
Bekir Coşkun, 87 yıldır uyuttuklarını unutup, “Uyan Türkiye” diyor. Meraklanmasın, biz çoktan uyandık.
www.twitter.com/naifkarabatak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler