30 Aralık 2012 Pazar

AK Partinin şapkası yok mu?


Sorumlu konumda olanların zaman zaman şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri gerekir. Bu düşünce molasında işe “biz yanlış yapmayız” diye başlarsanız, sonuç almanız mümkün değil, aksine “bizim yanlışımız nerede?” diye başlamak gerekiyor ve AK Partinin yapmadığı da işte bu…

AK Parti, Türkiye’de iki kişiden birisinin oyunu almış, belki bir seçim sonrasında da bunu üç aşağı, beş yukarı koruyacak gibi. (Hele ki böyle bir muhalefet anlayışı varken) Ancak her güçlü, beraberinde hatalar yapacağı gibi, en kötüsü yaptığı hataları görmeyecek konuma gelecek olmasıdır ve şu an AK Parti, “hatalarını görmeyen iktidar partisi” kisvesine bürünmüştür.

Ben söyleyeceğim, AK Partililerinse şapkayı önlerine alarak düşünmelerini isteyeceğim. Zor ya, istememiş olmama adına, 2012’nin son yazısı olarak bu yazıyı kaleme almış olacağım, hepsi bu…

***

Son ODTÜ olayı da gösteriyor ki, Türkiye’de polisin toplumsal olaylara müdahalesinin cılkı çıkmış. Ya bu işi hiç bilmiyorlar ya bile bile yapıyorlar. Doğrusu, ODTÜ’de bir grup öğrencinin aslında hak arama gibi bir derdi yoktu, ortada arayacakları bir hak veya mekân söz konusu değildi. O öğrenciler, “kargaşa” çıkarmaktan başka bir şey yapanlar da değildi. Göktürk uydusuna en ufak katkısı olanlar da değildi. Doğal olarak her devirde görüleceği üzere teknolojiye karşı, bilme ve sanata düşman, gelişmeyi sindiremeyen, İsrail’in Göktürk uydusuna bakışı oranında bakan bir grup fanatikti. Ama bu, polisin misliyle müdahalesini aklayacak bir durum da değildi.

Sadece o değil elbet, her hangi bir şeyi protesto etmek için bir araya gelen onlarla ifade edilen kalabalığa, yüzlerce polis göndermek ve ilk başvuracakları engelleme aracının gaz bombası veya tazyikli su olması, katılımcıları kışkırtmaktan ve düşman etmekten öte bir şey değildir.

İktidar, sanki sokağa çıkanlardan korkar hale geldi. Her ne olursa olsun, hak arama çabalarını “terör” diye kabulleniyor görüntüsü vermeye başladı, polislerin müdahalesiyle de bu görüntü, ete kemiğe bürünerek, şiddet olarak karşımıza çıktı.

Ergenekon’la başlayan ivmenin, adaletsizliklerle sürmesi, derin yapı davalarını da sorgulamaya sebep oldu. Türkiye’de eskiden de adalet yoktu ama şimdi adalette güven neredeyse hiç kalmadı. Mahkemeler, güçlüyü koruma, zayıfı ezme mekanizması olarak sürüp gidiyor.

Oysa Türkiye’de çok daha önemli sorunlar var.

Bir çırpıda çözülecek Kürt meselesi var; Hiç kimseyle müzakere masasına oturmadan, her insanın gasp edilen temel hak ve özgürlüklerini iade etme var. Buna anadilde eğitim de dâhildir. Ve bunun için “kimle masaya oturacağım” diye bir arayışa veya karşı duruşa gerek de yoktur.

Sonra bu ülkede “usulsüzlük” almış başını gitmiş. Farklı partilerin seçilmişlerine karşı tahammül göstermeyen iktidar partisinin, ayyuka çıkmış yolsuzluk söylentilerinde kendi seçilmişlerini koruma çabası çok sırıtmaya başladı. Soruşturma açmaya yeltenenlerinse ya tayinleri çıktı ya başka şekilde ekarte edildi.

Yine iktidara gelindiği günden bu yana emeklileri oyalayıp durdular. Aradaki uçurum kapanacaktı, emekliler insanca yaşayacaktı, çooook birikmiş paraları vardı, hesap hatasından dolayı bir hak gaspı söz konusuydu ve bu iade edilecekti. Devlete yıllarca hizmet eden ve ömrünün son demlerini geçim sıkıntısıyla dolduran insanlara umut dağıtıldı, sonu fiyasko oldu.

AK Parti döneminden önce asgari ücretin bir zulüm ücreti olduğunu söyleyen AK Partililer, kendi dönemlerinde 35 lira gibi komik zammı anlatacak kelime bile bulamadılar.

Büyük kampanyalarla, sivil toplum kuruluşlarının gönüllü çabalarıyla ve halkın “değişim” istemesi nedeniyle 12 Eylül’de yapılan referandumda kabul edilen maddelerin hayata geçirilmemesine direnilmesinin izahı bile yapılamadı. Aynı referandumda “pozitif ayrımcılık” diye bugüne kadar ihmal edilen dezavantajlı kesim, dezavantajlarıyla baş başa bırakıldı. Kadınları siyasete sokma tavsiyelerine rağmen, kendi partisinde kadınlara çelme atanların sayısını hesaplamaya bile çalışılmadı.

Kendi ülkelerindeki iç savaştan kaçarak bağrımızı açtığımız Suriyeli Mülteciler için kurulan çadır kentlerdeki yolsuzluklar ayyuka çıkmışken, “ne oluyor?” diyen çıkmadı. Mültecileri rahat ettirmek için her türlü fedakârlıkta bulunurken, onlara hizmet eden kendi insanımızı soyup soğana çevirenlere ses edilmedi. Biraz daha açarsam, birçok kamu kurumunda olduğu gibi, “hizmet alımı” personeli ya da “firma personelleri” zenci olmaya devam etti. Devletin ödediği yol parasını, bir kez daha kesenlerin yanına kâr kaldı. Yine Çadır Kentlere yapılan tüm alımların AFAD aracılığıyla “doğrudan” alınması, suiistimalleri beraberinde getirdi ve adeta peşkeş çekildi, AK Partili yöneticiler zengin edildi. Bununla da kalmadı, işçilerin sosyal haklarına göz dikildi.

182 çağrı merkezlerinde, “eğitim parası” adı altında işe koydukları insanlar sömürüldü, hem 182, hem ttnet çağrısı alarak iki taraftan cepler dolduruldu. Üstelik çalışanlardan “iki eğitim, iki ücret” tahsil edildi.

Ve AK Partililerin tek derdi “muhalif ses olmasın” şekline dönüştü. Bunun için de kimse sokağa çıkmasın, kimse kalemini aleyhimize oynatmasın istendi.

Ve bu istek, 89 yıldır bu ülkede “zorba rejimin” tam adıydı.

Başörtüsü yasağı da bu anlayışın ürünüydü, inançlara yapılan baskılar da, fikirlere vurulan pranga da…

İnsanların, insanca yaşamasının önündeki engel olan bu sakat yapı, şimdi en çok yara alan bir anlayışın eliyle sürüp gidecek gibi.

Oysa Türkiye’de derin yapıyı bozan, antidemokratik yönetimleri demokratik hale getirme çabasında olan ve önemli bir yol alan, eğitimden sağlığa birçok alanda çok ama çok güzel işler yapan iktidar partisi, kendisine yapılan “tahammülsüzlüğü” başkalarına reva görmeye başladı.

Şapkanız nerede, yoksa birer tane uzatayım. Alın önünüze düşünün ama size yapılanları zulüm olarak gördüğünüz zamanları unutmadan…

Twitimden seçmeler
Uludere'de yakınlarını kaybedenler “sadece adalet istiyoruz” diyorlar. Ne yazık ki, sadece o yok, her şeyimiz var, bir tek adaletimiz yok!!!
www.twitter.com/naifkarabatak


27 Aralık 2012 Perşembe

"Sabah el hayr" demekle olsa!


Babamın rahatsızlığı nedeniyle bir süre hastanede kaldık. İki gece de sabahlama sırası bana düştü. Adıyaman’da Çadır Kent olduğundan, hastaların çoğu da Suriyeli mültecilerdi. Hatta espri olsun diye Suriye Devlet Hastanesi diye takılırdım.

Odamızda da Suriyeli bir çift kalıyordu. Kocası diyaliz hastası, hanımı ise refakatçiydi. Tek anlaştığımız ise sabah uyandığında hanımın “Sabah el hayr” demesiydi.

Ortak dilimizdi belki de bu kelime…

Refakat ettiğimin babam olduğunu anlatabildim, eşinin hastalığının böbreklerinden kaynaklandığını öğrenebildim, hemşire çağırmasında yardımcı olabildim ama anlaştığımız sabah uyandığında “Hayırlı Sabahlar”ı kendi diliyle söylemesiydi…

Ama hayır oluyor muydu bilmiyorum…

***

Bugün Türkiye’deki tüm camilerde Suriyeliler için yardım toplanacak. 200’e yakın sivil toplu kuruluşlarının başlattığı “Kış geldi... Suriye için bir ekmek, bir battaniye” kampanyası da dün başladı.

Kış geldi…

Bizler soğuktan korunmak için evde sıcak yuvamıza sığınacağız.

Dışarıda ise paltolarımız, gocuklarımız, kazaklarımız ve daha birçok giyeceğe sıkı sıkı bürünerek üşümemeye, hasta olmamaya çalışacağız.

Çocuklarımız hasta olmasın diye bazen biz giyinmeyip, onlara giydireceğiz.

Gribe yakalanmasınlar diye bol C vitaminli meyveleri poşet poşet alacağız.

Ayağına terlik giyinmesini, soğuk havada sokağa çıkmamasını öğütleyeceğiz.

Hasılı biz kendimiz ve ailemiz için her şeyi düşünerek korumaya/korunmaya çalışacağız.

Oysa bunu yapamayacaklar da var…

“Komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyen bir peygamberin ümmeti olarak övünürüz ama buna kaç kişi dikkat eder bilemem.

Peki komşusu üşürken, sıcacık ortamlarda kalanlar için de böylesine derin anlamı olan bir başka söz yok mu, yoksa da bu söz üşümeyi de kapsıyor mu?

Elbette ki kapsıyor.

Buradaki “aç” lafını “eksiklik” olarak algılamak da mümkün.

İhtiyaçları düşünerek, var olanı vermek, yok olandan esirgememek gerekir.

Farklı illerde toplam 13 çadır kent var.

Bunların 5’i Hatay’da, 2’si Şanlıurfa’da, 3’ü Gaziantep’te, birer adet de Kahramanmaraş, Osmaniye ve Adıyaman’da bulunuyor.

Bu Çadır Kentlerde toplam 147 bin 107 mülteci yaşıyor/yaşamaya çalışıyor.

***

Doğrusu bazı vatandaşların bu sahiplenmeye karşı çıktığını da biliyorum.

Kendi insanına sahip çıkmayan bir ülkede, Suriyelilere sahip çıkılmasını, kucak açılmasını, karınlarının doyurulup, tedavilerinin yapılmasını kabul edemeyen bir kesim de var ve bunun insani bir yaklaşım olduğunu söylemek çok zor.

Zira, aynı felaketin başınıza geldiğinizi düşündüğünüzde, nasıl bir ilgi bekleyeceğiniz açıktır ve her insan, aynı ilgiye layıktır.

***

Suriye’de iç kargaşa başladığından bu yana iki kutuplu bir düşünce yapısına bürünen insanlarımızın olduğunu gördük, belki doğalı da buydu.

Kimi kan döken Suriye yönetimini haklı bulurken, kimi muhaliflerin direnişinin bir özgürlük mücadelesi olduğunu söylemeye başladı.

Kimi Suriye’deki Kürtler nedeniyle tümden karşı çıktı, kimi Kürtler olduğu için sıkı sıkıya sarıldı. Kimi inanç yönünden ya taraf oldu ya karşı çıktı.

Ama orada bir insanlık dramı yaşandığı da bir gerçekti.

Biz bu tartışmaları yaparken, uzaktan izleyip, hakkı teslim etmeye çalışırken, canını dişine takarak özgürlüğe doğru adım atan insanlar da vardı.

Biz tartışırken minicik bebeler ölüyordu; topla, tüfekle, açlıkla, soğukla…

Biz koltuğumuza kurularak ahkâm keserken, ekmek kuyruğuna giren Suriyeliler katlediliyordu.

Biz hükmümüzü verirken kadınlar, çocuklar, gençler ve yaşlılar birer birer hayatını kaybediyordu.

Ve biz sıcak yuvamızda, elimizde kumandayla kanal kanal dolaşırken, yanı başımızda soğuktan tir tir titreyen insanlar vardı.

“İnsan” vardı, Suriyeli olup olmamasından önce “insan” vardı…

Ve bugün “insan” olmasından başka bütün diğer özelliklerini bir kenara iterek, destek olma zamanı.

Kimin haklı olup olmadığından önce el uzattığınızda kurtarılacak insanların olmasına dikkat çekme zamanı.

Kış geldi, dışarıda kalan kuşlara yem bırakılmasını öğütleyecek kadar yüreğinde insan sevgisi olan bizlerin, hemen yanı başımızda olana kayıtsız kalmamız beklenmemeli.

Bugün yürekler Suriye için atsın.

Birileri için atacak yüreğin olması, sizin için atacak yüreklerin olmasını kolaylaştırır.

Bizim için hiçbir anlam ifade etmeyen rakamların, mülteciler için çok anlamı olacağını unutmamak gerekir…

Kuru kuruya ‘Sabah el hayr’ demekle olmuyor, hayırlı bir gün için hayır işlemekle oluyor…

Ve o gün, bugündür…

Twitimden seçmeler
Her zaman bir işi, bir davayı, bir görevi omuzlayanlarla nemalananlar farklı olmuş ve bunun sırrı hiç bir zaman anlaşılamamıştır.
www.twitter.com/naifkarabatak

26 Aralık 2012 Çarşamba

Büyük iş yapan küçücük adamlar!


Bu ülkede her zaman birileri, birilerini dinledi, takip etti, peşi sıra gitti, gölgesi oldu, korkusu oldu, eceli oldu. Ne dinleyen eksildi, ne dinlenen insanlar, ne kurumlar, ne kuruluşlar…

Ergenekon öncesinde ortaya çıkmamış dinleme skandalları vardı, Ergenekon’dan sonra ortaya çıkan dinleme skandalları.

Gün geçmiyor ki, “beni dinlediler” diyen birisi çıkmasın.

Siyasi partiler dinleniyor, kamu kurumlarını dinleyenler çıkıyor, genel başkanların odasında böcek çıkıyor, birilerinin evi gözetleniyor, bürosu inceleniyor.

Teknoloji geliştikçe gözetlemenin de türü çeşitleniyor.

Dinliyorlar da ne oluyor?

Okuduğunu anlamayanların, dinlediğini anlaması mümkün olamaz.

Zaten okuyup bilgi dağarcığını yükseltmek için dinleyen yok, dinleyip, kuracağı tuzağı ayarlamak veya vereceği korkunun dozunu tutturmak için dinliyorlar.

Kulaklarına henüz durmadı ama beni dinleyen varsa peşin peşin “kulağınıza dursun” deyip, “dinledikleriyle” kalmalarını öğütleyebilirim.

***

Dinlemek aslında bir hastalıktır.

Psikolojisi iyi olmayanlar, bir başkasının ne yapığını, neler konuştuğunu, kimlerle yatıp kalktığını çok merak ederler.

Röntgenci diye de tabir edebileceğimiz bu tür hastalıklı insanlar, ne yazık ki, devlet içinde de çokça var.

Onların hastalığı ise sapıklığın farklı türü; “gücü elinde bulundurma” adına bir sapık ruh hali içindeler.

Bu dinlemeyi devlet yapsa, terör örgütleri de yapsa, birileri bir köşeye koysa değişmez.

Dünya var olduğundan bu yana “hasmı”nı dinlemeyi, atacağı adım için olmazsa olmaz kabul edenler hiç eksik olmadı.

Bazen bunlar ortaya döküldü, skandallar patladı, hükümetler devrildi, istifalar görüldü, aileler parçalandı, neler oldu neler…

Dinleme veya gözetlemede amaç neyse hasıl olması için de her şey yapıldı.

Amaç, “gözümüz üzerinde” diye korku salmaksa bunu bir şekilde duyurmak da gerekirdi.

Bunun en iyi yolu da “hizmetindeki” gazetede/televizyonda duyurmaktı.

Ergenekon Terör Örgütü, bu ülkede çok pis işler yaptı, çok insanın kanına girdi, büründüğü farklı kılıklarla insanları öldürdü, toplumu kaosa sürükledi ve yapılacak büyük işler için malzeme çıkaracak taşeronları kumanda etti.

Son dinleme olayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çalışma ofisinden çıktı…

Bir ülkenin başbakanını gözetleyecek cürette bir örgütle karşı karşıyayız.

Bugüne kadar yaptıkları darbeler, hazırladıkları darbe planları, kurdukları terör örgütleriyle ve taşeron olarak kullandığı örgütlerle “büyük bir örgüt” olduğunu ispat eden Ergenekon, halen kanlı canlı bir şekilde faaliyetlerine devam ediyor.

Ya Silivri’dekiler kukla ya asıl kuklalar işbaşında…

Ama bir ülkede başbakan dinlenebiliyorsa vay bizim halimize…

***

O zaman biz de işi alaya alırız…

Sevdiğim bir fıkra var konuyla alakalı…

KGB karargâhının telefonu çalmış.

-Alo, komşum Salamon bir devlet düşmanıdır. Odunluğunda kaçak elmas saklıyor.

Ajanlar teşekkür edip telefonu kapatırlar ve ertesi gün KGB ajanları, Salamon’un evini basarak, odunluğa dalarlar. Ajanlar, tüm odunları kırıp, içlerine bakar ama bir tek elmas bile bulamazlar.

Akşamüzeri bu defa Salamon’un telefonu çalar.

-Alo, ben Moşe, KGB geldi mi?

-Geldi.

-Kışlık odunları kırdı mı?

-Kırdı.

-O zaman telefon etme sırası sende. Sebze tarlamın ekim için çapalanması gerek.

***

Elbette bu, baskı ve korkunun hâkim olduğu bir döneme mizahi bir yaklaşım.

Ama biz gerçeğini yaşıyoruz.

80 yılı aşkın bir zamandır ülkeyi baskı ve zulümle yöneteceğini sananlar hiç eksik olmadı.

Bazen bu, açık açık söylendi, bazen gizli örgütler bu işi üstlendi, bazen kendileri bir şey yapamayınca terör örgütü bile kurmaktan çekinmediler.

Kimisi devlet adına yaptı, kimi devleti kendinin sandı.

Kimi ülkenin asıl evladının kendisi olduğunu sandı, kimi ülkeye ihanet için işbaşı yaptı.

Her seferinde de hiçbir suçu olmayan koca bir millet sindirilmeye çalışıldı, başarıldı da…

Bu ülkede başbakanı dinleyecek kadar büyük bir terör örgütü olsanız ne olur olmazsanız ne olur, alt tarafı iğrenç işler yapan küçücük adamlarsınız.

Twitimden seçmeler
Hastanelerin Kamu Hastaneleri şeklinde dönüşmesinden sonra kişisel gözlemim, en az yüzde 80 geriye gidiş var, yazık.
www.twitter.com/naifkarabatak

Bir CHP’den, bir AK Parti’den güzellik!


Yüreğinde insan sevgisi olmayanların siyaset yapması mümkün değildir. Siyasilerin eleştirilecek çok yönünü bulabilirsiniz ama bir hizmet kolu olan siyasette esas olan insan sevgisinin çokça bulunmasıdır. Bu sevgi olmayınca insanların daha iyi yaşaması, daha güzel bir ülkede hayat sürmesi için kılını kıpırdatması da düşünülemez.

Ama bu duyguya sahip olmayan, yüreğinde bir kıpırtı dahi olsa yer etmeyen siyasetçiler de elbet var.

Bunlardan ikisini tanımaya başlıyoruz bu günlerde…

Birisi CHP’den, birisi AK Parti’den…

İkisi de genç üstelik.

Birisi Malatya’da, birisi Tekirdağ’da…

Siyaseti neden yaptıklarını bilmeyecek kadar cahil olan, sadece cahil olmakla kalmayıp, saygısızlığıyla şaşırtan, kadınlara karşı tavırlarıyla şok eden iki genç…

“Allah bir bacağını almış, hala küfürden uyanmazsın, nedir bu inatçılık” sözlerinin sahibi AK Parti Malatya Gençlik Kolları üyesi ve ismi lazım olmayan birisi…

Partisinin kadınlara ve engellilere “pozitif ayrımcılık” için yasa çıkarma çabasının farkında bile olmayan bir isim, partide, gençlik kollarında görev yapabiliyor.

Her hangi bir nedenle meydana gelen engelin, ayıplanacak, yerilecek bir “kusur” olmadığının bilincinde olmayacak kadar insanlıktan nasibini almamış.

Üstelik bir kadına karşı sözleri çok amiyane ve çok kaba…

Daha da ilginci, bu sözleri sarf ettiği CHP Milletvekili Şafak Pavey’in “bacağı olmamasına” karşın aldığı eğitimler, başardığı muhteşem işlerden sadece birisini yapacak kabiliyette olmayan bir gencin bu düşüncede olması ne kötü.

***

İkincisi CHP’den…

O da gençlik kollarından.

Ama bu üye değil, Gençlik Kolları İlçe Başkanı ve bunun da adı lazım değil…

“Yarın saat 12.00’de Tekirdağ Tuğlalı Park’ta karakter fukaralarının eylemi varmış.. Kamuda başörtüsü özgürlüğünü istiyorlarmış.. NANKÖRKÖPEK!”

Bu da siyaseti neden ve kim için yaptığını bilmeyecek kadar hem cahil, hem de insanlıktan uzak birisi.

Siyaset yaparken, toplumun tüm kesimleri için “çare” üretirsiniz/üretmeniz gerekir.

Başörtülülerin derdine çare olmama üzerine bir siyaset olmayacağı gibi, sadece başörtülülerin sorununa çare olacak bir siyasi anlayış da aynı şekilde yanlıştır.

İnsanlar, fikirleriyle, sahip oldukları değerleriyle, inançlarıyla, kültürleriyle, ırklarıyla veya dilleriyle farklı bir güzelliği yansıtırlar.

Ve işte o zaman insanın robot olmadığının farkına varırız. Tek tip insan modeli, ancak seri üretim yapan fabrikadan çıkan robotlarla mümkün olabilir.

Siyaset yapanlar ise toplumun her kesimine “daha iyi yaşama” taahhüdünde bulunurlar. Bunun içinde “herkes sağlam olacak” diye bir kural olmayacağına göre, “herkes aynı giyinecek” veya “aynı düşünecek” diye bir kural da olmaz.

Hani bir çatı altında benzer görüşü taşıyanlar bulunsa da, işbaşına gelen siyasi iktidar “oy veren”e değil, herkese hizmet eder ve esas olan oy vermeyene daha çok hizmet etmesidir.

İnsanlar arasında ayrım yapan en azından iyi bir siyasetçi olmaz, kötü siyasetçi olabilir.

Ancak, bir insana cinsiyetiyle bakarak değerlendirmede bulunuyorsanız,

Bir insanın giyimi sizin için “önem” arz ediyorsa,

Dış görünüş, içten öne geçiyorsa,

Ve siz insanları dillerine göre değerlendiriyorsanız sizden siyasetçi olmayacağı gibi “adam” da olması mümkün değildir.

***

Şimdi gelelim bu iki partinin güzelliğine.

CHP Milletvekili Şafak Pavey’e yapılan terbiyesizlik, anında cezasını gördü ve o üye partiden ihraç edildi.

Dün de, CHP aynı duyarlılığı göstererek, CHP Gençlik Kolları İlçe Başkanını görevden aldı.

İşte siyaset böyle yapılmalı.

Sizden olanın hatasını kabullenerek siyaset yapılmaz.

Hataya sahiplenmek, konuştukça batmaktan daha kötü bir şeydir.

Söylediğiniz söz, yaptığınız eylem hatalıysa farkına vardığınız ilk anda özür dileyip, hatadan dönmekten daha güzel bir şey olabilir mi, erdemdir bu üstelik…

Hele hele siyasi partilerde bir üyenizin, insan sevgisinden bihaber ve terbiyesizce sözlerine “bizdendir sahip çıkalım” mantığıyla yaklaştığınız anda, sizin partinizin ana fikri, o kötü sözün üzerine kurulmuş kabul edilir.

Aslında biz her şey olduğumuzu söyleyebiliyoruz ama hiçbir şey olmadığımızın farkına geç varıyoruz. Söylediğiniz yüreğinizde yer etmiyorsa, sadece laf söylemiş olursunuz ve gerçek duygularınız böylesine olaylarda kendini gösterir.

Sonra istediğiniz kadar demokrat olduğunuzu söyleyin, karşınızdaki insanın fikrine saygı göstermeyi bilmiyor ve sizin gibi düşüneceği konusunda ısrar etmekle kalmayıp, baskı da yapmaya kalkıyorsanız, sizden kötü bir demokrat bile çıkmaz…

Sadece çok kötü bir insan profiline sahip olmuş olursunuz…

Twitimden seçmeler
En kötüsü, senin darbe yiyerek geçtiğin yere yeni insanların darbe yemeye gitmesidir. Uyaramıyorsun da, “yanlış anlaşılıyor” ne kötü!
www.twitter.com/naifkarabatak

23 Aralık 2012 Pazar

Allah devletimize zeval vermesin!


Amerika filmlerinde “Tanrı Amerika’yı korusun” duasıyla, ülkemizde sıkça duyduğumuz “Allah devletimize zeval vermesin” arasında çok ilginç fark var. Aslında her ikisinde de “yaratıcı”nın korumasına emanet edilme var. Fark, birisinde ülkeyi yaratıcının koruması için dua edilirken, bir diğerinde aslında bir yapılanma olan “devlet”i koruma için dualar edilir.

İşte asıl fark da burada; Amerikalı, ülkesinin korunması için dua ederken, bizde ülke için değil, devlet için dua edilir.

Ve bu duayı edenlerin samimiyetinden kuşku duymamak mümkün değil. Zira edilen dua, içten gelerek yapılan bir dua değil, korkuya endekslenen bir duadır.

Ülkesi için kanıyla canıyla mücadele eden bir nesil, devletin zorba yüzüyle tanışmakta gecikmemişti. Devrim Kanunları diye ortaya konanlar, kabul edilmesi mümkün olmayan ve verilen mücadeleleri yok saymakla kalmayıp, cezalandıran uygulamalardı.

Kafasına geçireceği şapkayla “medeni” olacağına inanılan bir zihniyet, bunu “moda” diye değil, “dayatmayla” yapmaya kalkışmış ve sırf bir şapka parçası yüzünden yüzlerce insanın kellesi alınmıştı.

Öylesine bir katliam söz konusuydu ki, Anadolu’nun dört bir yanına “seyyar” olarak kurulan İstiklal Mahkemeleri, asıp asıp gidiyordu. Asarken sorgulamıyor, astıktan sonra gerekçe üretiyordu.

Halk sinmeye başlamıştı, amaçlanan olmuştu.

Gizlice konuşmadan bile ürken bir halk vardı artık, böyle bir halkı idare etmekten kolayı da yoktu.

Oysa Kurtuluş Mücadelesi veren halk, ülke ve millet sevgisiyle doluydu. Yurdu işgal eden düşmanlara karşı kanıyla canıyla savaşıp, en sevdiklerini cephede bırakanlar, “yaşanabilir bir ülke”ye kavuşma hayali kuruyor, bunu da baskıyla değil, elde ettikleri özgürlükle sahip olacakları bir vatan toprağı için yapıyorlardı.

1930 yılına gelindiğinde İzmir’in Menemen ilçesinde genç bir subay, kalabalık bir grup tarafından katlediliyordu. Genç subayı katledecek hiçbir mantıklı gerekçe yoktu. Katledenlerse ayyaş takımından, esrarkeş insanlardı. Birilerinin sahneye oyun koyduğu ve oyuncuların da “sağlıklı düşünemeyen” berduşlar arasından seçildiği anlaşılıyordu.

Genç subay feci şekilde can verirken, olayla alakası olmayan bir kitle bedelini ödemeye başlıyordu. İrticayı canının istediğinde hortlatacağına daha o zaman başlamışlardı.

Bir anda ülkenin dört bir yanında yeni bir korku salınmaya başlamış, İzmir’de olan olaydan dolayı, İstanbul’da tutuklamalar, İzmir’de idamlar başlamıştı.

Genelkurmay ve Emniyet arşivlerindeki raporlar Kubilay’ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koymasına rağmen hadise, ‘irticaî kalkışma’ şeklinde sunulmuş, olayı Nakşilerin yönlendirdiği iddia edilerek inançlı insanlar zan altına alınmakla kalmamış, teker teker idam edilmişti. Bunlardan birisi de İstanbul’da ikamet eden, 84 yaşına merdiven dayamış ama 90 yaşında gösterecek kadar da çökmüş olan Esad Erbilî Hazretleriydi.

Hiçbir suçu olmayan ve konuyla uzaktan yakından alakası olmayan Esad Erbilî, apar topar Menemen’e getirilmiş ve orada “düzmece” mahkemede idamla yargılanmıştı. Ancak yaşından dolayı karar müebbette çevrilmişti. Ne ki, 4 Mart 1931 yılında tutuklu olduğu zindanda hayatını kaybetmişti.

Bununla kalmamış elbet, mezarı gizlenmiş, mezar taşı çok görülmüş ve tahmini olarak gömülü olduğu yere gelip dua edenlere zulmedilmişti. Öyle birkaç yıl değil, 2000 yılına kadar Esad Erbilî Hazretlerinin tahminen gömülü olduğu Safa Camine gelip dua edenler fişlenmişti.

Cami yapılırken, “toplu mezar”ı andıracak kemik parçaları çıkmış, katliamın bilançosunun korkunçluğu ortaya dökülmüştü.

Daha sonraları “korku” salma farklı şekillerde sürdü ama hiç eksilmedi. Tek Parti zulmünün sürdüğü yıllarda iki kişi bir araya gelerek sohbet etmekten korkar olmuştu. Düşünürken bile “acaba bizi takip eden var mı?” diye gölgesinden korkan bir millet ortaya çıkmıştı.

Ezanın Türkçeleşmesi, Kur’an-ı Kerim’in yasaklanması, insanların nasıl ibadet edeceğinin bile emir komuta zinciri içinde gerçekleşmesi dönemi başlamıştı. Ekmeğin karneyle verilmesi, halkın kıtlıktan inim inim inletilirken, camilere doldurulan buğdayların denize dökülmesi de cabasıydı.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte kalkan yasaklar, 1960 darbesiyle birlikte katlanarak sürmüştü.

1971 muhtırası, 12 Eylül darbesi ve öncesindeki Sıkıyönetimin sıkı uygulamalarıyla hep katmerleşerek süren zulüm, 28 Şubat’ın antidemokratik yönetiminde baskılarla devam etmişti.

Ve sürekli “götürülürüz” korkusuyla yaşayan bir millet, camide hutbelerde, vaazlarda, namaz sonrası yapılan dualarda bile hem Atatürk ve silah arkadaşlarına “usulen” dualar etmiş, hem de “Allah devletimize zeval vermesin” diyerek “bizi almayın, götürmeyin, kim vurduya gitmeyelim” korkusuyla dilden dökülen, yürekte yer etmeyen dualarda bulunmuşlardı, bulunmaya devam eden yaşlılar halen var.

Bütün bu zulümler sonucunda, Amerika’daki insan “Tanrı Amerika’yı korusun” diye yürekten dua ederken, ülkemizdeki insanlar “bizi götürmesinler” korkusuyla “Allah devletimize zeval vermesin” diye zevalden başka bir şey bulmadıkları devletlerine dua ettiler.

Devlet, millete hizmet etmek üzere oluşturulan bir yapı olduğuysa hep göz ardı edilmiş, Ergenekon gibi terör örgütleri, devletin bütün kurumlarına sızarak, “kendi iktidarları” için halka zulmetmişlerdir.

Bu zulüm, adı değişse de, metodu değişse de hep var oldu, olmaya da devam ediyor.
Çünkü bizim genimize yerleşmiş şey, “halk dediğin, güdülecek yığınlar topluluğu” olmuştur ve en iyi güdülme şekli de salınan korku oranının yüksek tutulmasındandır…

Twitimden seçmeler
22 Aralık 2012 saat 23.38 Dursun Çavuş (Kızdırmayın Vıllıdırım) kitabıma son noktayı koyduğum tarih ve saat. Çok şükür Allah'ıma...
www.twitter.com/naifkarabatak

20 Aralık 2012 Perşembe

Umutlarımı sele kaptırdım!


Eski Türk filmlerinde terkedilişleri anlatan bir mektup olurdu ve neredeyse tüm filmlerdeki kurgu benzerdi.

Genellikle tuvalet masasının, orta sehpanın veya lavabo aynasının önüne bırakılan mektup, korkuyla, tedirginlikle, hatta dehşetle açılarak okunmaya başlardı ve ilk cümle; Sen bu mektubu okuduğunda, ben çok uzaklarda olacağım…

***

Parası olup, Şirince’ye yerleşenler dışındakilerin bu yazıyı okuma şansları olmayacak.

Sadece Şirince’de ikamet eden “mutlu ve hayatta kalabilmiş” insanlar okuyacak ve onlar bu yazıyı okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım…

***

Şaka bir yana ama dünya kurulduğundan bu yana süregelen felaket senaryolarının çoğunluğu kıyametle ilgili ve ilk kez bu kadar gündemde kalmayı başardı.

Mayalar, sosyal paylaşım sitelerine dua etsinler.

Bu siteler sayesinde Mayaları, onlardan daha çok tanır hale geldik ama bütün bu balonlar, bu yazıyı okuduğunuz andan itibaren sönmüş olacak…

Sönmeyenler de var elbet…

Umutlarım gibi…

***

Dün yurdun dört bir yanını umutlarımızla birlikte sele kaptırdık ama halen yedekte bekletilen umutlarımız var.

Fakirin ekmeğidir umut nasılsa…

Umut bu, bin kez umutsuzlukla tanışsak da hep bir başka umutla hayata tutunuruz.

Közlense de, dağdan gelen çamurun altında kalsa da, sel olup aksa da, yağmur olup yağacağı günlerin umududur bizi hayata bağlayan.

Dün kentleri sel aldı, yöneticileri ise yele kaptırdık.

Umutlarımız sırf bu nedenle çok kırıldı.

Kentleri idare edemeyenlere teslim edilmesinin hüznü, kızgınlığı, öfkesi vardı.

Yağmurun yoğun yağmış olması, derelerin çağlaması, yolların nehir olup akması, önüne kattığı her şeyi alıp götürmesi bir bahane olmamalı.

Kenti yönetenler, mevcuda göre davranmaz.

Hep olağanüstü durumlara hazırlıklı bir yaşam alanı oluşturma çabasıyla görev yaparlar.

Nisan yağmurlarıyla birlikte depreşen aşkı için şiir karalayan insanların olduğu bir zaman diliminde kentleri yönetmek çok kolaydır.

Hatta “şiir gibi yağan kar”ın nasıl da romantik olduğuna dair dizeler bir birini kovalarken hayatından şikâyet eden görülmeyecektir.

Çünkü bu ikisi “felaket” olana kadar çok güzeldir.

***

Özellikle yerel yöneticilerin göreviyse “felaket” olmasını beklemeden kenti felaketten korumak için tedbir almaktır.

Tıpkı sağlıktaki koruyucu çalışmalar gibi…

Ama dün yurdun dört bir yanında yerel yönetimler sınıfta kaldı, daha önce kaldıkları gibi, hep kaldıkları gibi…

Meteorolojinin uyarısına rağmen hiçbir tedbir almayanlara beslenen umutlardı sele kapılıp gidenler…

Yoğun kar veya şiddetli yağmur nedeniyle okul veya işyerlerinin tatil edilmesinin bir türlü zamanını tutturamayanlara beslenen umutlardı sele kapılıp gidenler…

Minicik yavrular, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, buz gibi hava, nehir olup taşan cadde ve sokaklara doluşarak, buz gibi okula vardıktan sonra okulu tatil yapsanız ne olacak, yapmasanız ne olacak?

İdarecilik, olabilecek tüm olumsuzluklara karşı hazırlıklı olmanın yanında, aniden ortaya çıkanlara karşı da sağduyuyla hareket edip, kısa sürede çözüm üretme becerisinde sahip olmaktır.

Ama olmadı…

Dedim ya umutlarımızı sel aldı, yetkilileriyse yele kaptırdık, ne gelen var, ne giden…

İşin en kötü tarafı, kentleri sele kapılırken, yoğun kar yağışında ulaşılmaz olan yerler varken, “çok başarılıyım” tafralarının hiçbir şekilde eksilmeden sürmesidir.

Aslında sele kaptırdığımız bizim umutlarımız değildi.

“Yöneteceğiz” diyenlerin başarısızlığıydı, sözleriydi, vaatleriydi sele kaptırdıklarımız.

Tıpkı söylendiği gün yele kapıldığı gibi…

Twitimden seçmeler
Biz hep bize benzeyenleri seçiyoruz ama seçildikten sonra neye benzediklerini bir türlü bulamıyoruz. (İstisnalar var elbet…)
www.twitter.com/naifkarabatak


19 Aralık 2012 Çarşamba

Sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemek


Özellikle “hak” kavramı gündeme geldiğinde tarihsel boyutundan farklı olarak “günübirlik” değerlendirmeler yapıyor ve asıl yanılgıyı da burada düşüyoruz. Oysa “hak” kavramının esirgenmesi veya sonuna kadar verilmesinin genlerimizle bir ilintisi var.

Eskiden yaşlılar kadınları zapturapt altına almak için iki sihirli(!) formüle sahiplerdi. Zaten söz hakkı olmayan genç kızlar veya yeni evli kadınların, hiçbir zaman dilinin çıkmamasının yolu “sopa” ve “sıpa” ikilisinden geçiyordu.

Hatta bunu atasözü haline getirmişlerdi; Sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin…

İşte o zaman kadın, yediği dayaktan dolayı bir köşeye sinerdi.

Sürekli hamile kalıp, doğurduğu çocuklara bakma durumunda olduğundan dolayı da “farklı şeyler” aklına bile getirmezlerdi.

Benzeri askerlikte de vardı.

Askerdeyken anlam veremediğim bir kazı çalışması vardı.

Erler bir yeri kazıp, toprakları çıkarıyorlardı, sonra da başka erler o toprakları çukura doldurarak kapatıyordu.

İstihkâm bölüğü de olmadığından çukur kazıp, geri doldurulması ilgimi çekmişti. Bunu samimi olduğum bir komutana sorduğumda, askerlerin başıboş bırakmaya gelmeyeceğini söylemişti.

İşte o zaman kavradım ki, insanları “farklı şeylerle” meşgul ederek, asıl ilgileneceği konuların ötelenmesini sağlıyorlardı.

Gerçek hayatta da bu böyleydi, verdiğiyle yetinecek bir çark oluşturulmuş, “devletlû” neyi emrediyorsa onun kifayet edeceğini, aksinin ise anarşi çıkaracağına inandırılmıştık.

Temel Hak ve Özgürlüklerin tümüne bakış açısında yatan ana sebep “devletlû” bakış açısıdır.

“Ne kadar oyalayacaksa, o kadar hak” verilmesi gerekiyordu.

Ağızlara bir parmak bal çalıp, uzun süre acı reçete uygulanabilirdi.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek de mümkündü.

Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulguru kaybetmeme adına özgürlük taleplerini bizler de “gıdım gıdım” istemeye başladık.

Ve şimdi çektiğimiz acılar, reva görülenden çok istemekten kaynaklanıyor.

Diyelim Kürt’sünüz, anadilinizde konuşmak istiyorsunuz.

Aslında en temel hakkınızdır bu ve buna sahip olmak için birilerinin iznini beklemeye gerek yoktur.

Ama beklememiz gerektiğine inandırılmışız…

Önce resmi dairelerde “Burada Türkçeden başka dille konuşmak yasaktır” diye uyarıcı levhalar asılırdı, köylü vatandaş derdini anlatamazdı.

“Başka dil”in içine İngilizce, Almanca veya Fransızca girmez, sadece Kürtçe kastedilmiş olurdu.

Bir bakıma yasak bile kendi içinde şifreli ama kapsadığı alan aleniydi.

***

Böyle bir ülkede biz temel hak ve özgürlüklerin peşine düşmüş, neden Allah’ın verdiği hakkı bir başkasının gasp etme hakkına kurban edildiğini boş yere sorgulayıp duruyoruz.

Oysa bu bizim genimizde var. İşbaşına geçen biz olsak da vereceğimiz hak, anlayışımızdan öteye gitmeyecektir.

Bugüne kadar “Türkçe ezanın aslına döndürülmesi ve yasak olan Kur’an-ı Kerim’in serbest bırakılması” dışında, hangi siyasi partinin temel hak ve özgürlükleri üzerine seçim vaatlerini duydunuz?

Hiç hatırlamıyorum, çok uzun bir süre boyunca bunları vadedeni ve vaadini yerine getiren siyasi bir partiyi ya da iktidarı görmedim.

Genellikle yoksulluk üzerine siyaset yapıldı, milliyetçilik kaşındı, terör sorgulandı, tütüne getirilen kota bile bütün haklardan öne çekildi ve her seferinde siyasilerin temcit pilavı gibi önümüze koydukları vaatleri değişmedi, biz de “bu kadarıyla” yetineceğimizin bilinciyle davrandık.

AK Partiyle birlikte temel hak ve özgürlükler konuşulmaya, verilmeye, genişletilmeye çalışılsa da, anlayış, aynı şekilde sürmeye devam etti, ediyor da…

Kürtçenin ana dil olup olamayacağını konuşuyoruz, anadiliyle konuşanların olduğunu ve bunun bir hak bilinmesi gerektiğini bilerek…

Başörtüsü de aynı…

Düne kadar başörtülüleri “vebalı” gören zihniyetle mücadele ettik.

Sonra “başarılı” olan başörtülü genç kızların ödül töreninde yapılan zulümleri görüp, “bari ödülünü verin” diyerek kanaat edebileceğimiz sınırı çizdik.

Ve bir süre sonra “henüz asaleti tasdik olmamış”, yani stajyer olarak görev yapanlara Devlet Memurları Kanununun uygulanıp, başlarının açılmasının bir zulüm olduğunu belirterek “kanaat edeceğimiz” yeni bir sınır çizdik kendi kendimize…

Ve nihayet şimdi “stajyere var da, çalışana yok” diye bir başka sınır çizmeye başladık.

Çünkü bizi idare edenler de aynen bizim gibi düşünüyordu.

Biz başa geçtiğimizde de farklısını yapmayacak olduğumuzun bilincindelerdi.

Her zaman ve her ideolojik anlayışta da, siyasi partilerde de “izin verildiği” ölçü vardı.

Bu belki de “tahammül sınırıydı” ve herkes, hak vermeye karşı cömert değildi, babalarının kesesinden çıkıyor gibi pinti davranabiliyorlardı.

İşte o nedenledir ki, biz kadınların kıyafetini belirleme hakkını ezelden beridir elimizde tutan bir milletiz.

Yetmemiş, sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmiyoruz.

Üstüne de tuz biber olsun diye organik biber gazı serpiştiriyoruz…

Twitimden seçmeler
Yağcılığın hiç bir türlüsü sevilmez ama “Sivil Toplum” olduğunu iddia eden STK'ların yağcılığı hiç ama hiç sevilmez.
www.twitter.com/naifkarabatak

18 Aralık 2012 Salı

İlelebet yaşama garantisi


Kıyamete karşı gösterilen direncin, yaşama karşı gösterilmesi halinde çok daha farklı bir dünyada yaşayacağımızı umuyorum.

Bu sözümü yabana atmayın…

Dikkatli düşünün ve çevrenizde olup bitenleri iyi gözlemleyin ve aynı dirençle sorunları çözmeye azmedenleri hesaplayın. Sorun denen bir şey kalmaz şu ihtiyar dünyada…

***

Maya takvimine göre yolun sonu göründü. Şunun şurasında 48 saatimiz bile kalmadı. Bu sürenin sonunu beklemeyip, ödü kopmadan sağ kalan olursa, kıyametin kopmadığını öğrenebilecek. Zaten koptuktan sonra bunu öğrenme şansı da bulunmayacak.

Ama “bulunacak” diyenler var…

İşte sözünü ettiğim direnç, böyle bir direnç...

Mayalar, insanlara bir ümit bırakmış.

Takvimlerinin sonu gelmiş ama “kurtuluş reçetesi” vermeyi de ihmal etmemişler.

Hepsi dünyada kalmak için…

İlelebet yaşamanın garantisi yok ama 21 Aralıktan sağ salim çıkma şansını verecek reçete sunan çok.

Kıyamet senaryosu, yeni işkollarını da beraberinde getirdi.

Çoğunluğu da “eğlence” sektörünü canlandıracak boyutta.

Damak tadına hitap edeni de var, çılgınlar gibi eğlenmeyi sağlayacak olanı da.

Kıyamet tatlısı da var, ateş kebabı da…

Sonra kıyamet partileri düzenleme imkânınız var.

Kim bilir belki altın günü gibi “Kıyamet Günü” yapan da olur.

Kura çekilir; “bu kıyamet altınlar bana, ev aldık borcumuz çok. Gelecek kıyamet de bizim Müfidelere verelim, yazık onların arabası yok!”

Kıyamet aşkları çıkar ortaya, hikâyeler yazılır, romanlara konu olur, sonra peş peşe izlenme rekorları kıran diziler yapılır, filmler çekilir…

Şakayı bir yana bırakırdım ama bırakılacak gibi değil.

Kıvrak zekâsıyla insanı hayretten hayrete düşüren, yüzlerde tebessüm oluşturan, hatta bazen kahkahaya boğan fikirler dolaşıyor.

İşin ilginci şakaya alan da, ciddi ciddi kıyametin kopacağını sananlar gibi “bir yere kadar” kıyametin kopacağına inandıkları görülüyor.

Bunun için “kendini garantiye alan” insanlar olduğu gibi, kendisiyle birlikte “Nuh’un Gemisi” gibi kurtarma aracı yapanlar da var.

Hep parası olanların bir hazırlığı söz konusu, parası olmayanların kıyameti her gün kopuyor nasılsa…

“Kefenin cebi yok” derlerdi ama bazıları ya kefene cep yaptırmaya kararlı, ya dünyada ilelebet yaşamaya…

Ne olursa olsun iyi bir gelir kaynağı olduğuna kuşku yok.

Kimisi bütün servetini harcayarak 21 metre boyunda tekne yaptırmış, kıyamet koptu, koptu. Kopmadıysa yaşayacak ama beş parasız!

Bazısı işi tamamen ticarete dökmüş, Şirince gibi turizm pastasının patlayıvermesinden söz etmiyorum. Çok daha farklı şeyler var.

Mesela tasarımcı Ron Hubbard, kıyamet sığınağı geliştirmiş.

Bir tane değil elbet.

Her gün sipariş alıyor ve yetiştirmekte zorlanıyormuş.

Yer altına döşenen büyükçe su kanalını andıran dış yapısı ve içindeki tüm ihtiyaçları düşünülmüş iç tasarımıyla kıyamete başkaldırıyor.

Veya öyle inanılmasını sağlıyor.

Bu inanışla da Hubbard malı götüren kişi oluyor.

İnananlarsa servet ödeyerek, 21 Aralıkta sağ salim kalmayı planlıyor, sonrası için ise hiç kimse ilelebet yaşama garantisi vermiyor. Belki de bu senaryo, bundan sonra dünyaya direk kalacaklar için de bir şeyler üretmeye başlarlar.

ABD’nin California eyaletinde yapımı seri üretime bağlanan kıyamet sığınağında her şey düşünülmüş; ahşap parke, plazma TV, deri koltuklar, lüks yataklar, mutfak, duş gibi her şey var.

TV’de yayını yapacak kanal ise şimdilik yok!

***

Aslında bütün bunlar “kıyamete inanmayı” sağladığı için iyi. Kıyametten kurtulacağını sandıkları içinse kendi içinde çelişkili…

Ama asıl değinmek istediğimse “yaşama aşkı”nın bu dereceye varması.

Madem bu kadar yaşamayı seviyorsunuz, hem de insanca…

Madem kıyamet koptuğunda bile dünyada kalma gibi planlarınız var, o zaman dünyayı cehenneme çevirmenin ne âlemi var?

Bırakın kıyametten sağ çıkmayı, yaşarken ölen inşalara el uzatın.

Binlerce yıldır çözülmeyen sorunlarımızı aynı aşkla, aynı hayata bağlılıkla bir çırpıda çözün gitsin.

Dünyada açlık bırakmayın mesela…

Şiddeti kökten halledin, hiç acı çeken olmasın, boş yere hayatı kararan insanlar bulunmasın.

Terör sorununa da çare olun, diktatörlerin zalimliğine de.

Hak gasp edenlere “dur” deyin, “kimin hakkını kimden alıyorsunuz” diye diklenin.

Koruyun hayvanları, doğayı, içeceklerimizi…

İğrenç şeyler katıp, yediğimiz yiyecekleri zehir etmeyi bırakın.

Dünyayı yaşanacak yer haline getirin, kıyamet sonra gelsin, ister kopsun, ister bizi es geçip, ötelere doğru yol alsın.

Zaten asıl kıyamet, kendi ölümümüzdür, gerisi ihtiyar dünyanın miadının dolmasından başka bir şey değildir.

Twitimden seçmeler
Amerika, 147 yıl önce bugün köleliği kaldırmıştı ve o günden sonra kendisine çok daha farklı köleler buldu, bulmaya da devam ediyor.
www.ttwitter.com/naifkarabatak

17 Aralık 2012 Pazartesi

Bu tahammülsüzlük niye?


İstanbul’un yoğun trafik keşmekeşinde İETT şoförlüğü yapmak kadar başka zor bir meslek var mıdır doğrusu bilemiyorum.

Günün neredeyse her saati, güzergâhında bulunan toplumun her kesiminden insanları taşımak, bazen tartışmak, bazen şakalaşmak, bazen de gerilen sinirlerle çıkan kavganın tam ortasına düşmek…

Şoförlerin soluklanacağı dakikalar ise ilk ve son duraktaki “bekleme” süresidir.

Bu sürenin ne kadar olduğunu bilemiyorum ama tahminime göre yarım saatten çok azdır.

Bu sürede şoför tuvalet ihtiyacını karşılar, içecek veya yiyecek bir şeyler atıştırır, ibadet eden birisiyse ibadetini de bu araya sıkıştırır.

“Bekleme” süresinde hiç kimsenin hakkını gasp etmediğinden de “ne yaparsa yapsın” vatandaş “niye yapıyorsun” dememiştir/demesini gerektirecek bir durum da söz konusu değil.

***

Ama söz konusu namaz olunca bazılarının rahatsızlığı nüksetmeye başladı.

Sanki ilk kez oluyormuş gibi.

Ve sanki bekleme süresinde Cumhuriyet Gazetesini okuma dışında bir şey yapması zinhar yasakmış gibi.

Gazete, gazetecilik dışında çok farklı işler yaptığını binasının önünde “patlatılan” ve Danıştay’a yapılan saldırı süresinde öğrendik.

Gazetecilik dışında bir diğer yaptığıysa insanların “dinlenme” zamanında ne yapıp, ne yapamayacağına karar vermesi olduğunu öğrendik.

28 Şubat’ta bol malzemesi vardı, kesildi.

Bir yerlerden servis edilen haberleri iyi kullanıyorlardı.

Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı gibi insanları da kullananlar vardı.

Gazeteye malzeme olacak insanları Kocatepe Caminin önüne konuşlandıracak “güç ve kuvvet” de bulunuyordu.

İrtica geliyordu hep onların nazarında.

Getiren de kendileriydi, götüren de…

Ortada gelen giden bir şey yoktu aslında.

“Korku sal!” diye aldıkları emri uygulayan ve adına basın denen “kuklalar” vardı.

“Hizaya gel!” deyince geliyor, bir türlü “rahat” durmuyorlardı.

Postal yalayıcılar olarak da tabir edebileceğimiz medyanın yüzkaraları, millete karşı girişilen tüm antidemokratik eylemlerin tam göbeğinde yer alıyorlardı.

***

28 Şubat’ın tüm pislikleri ortaya dökülürken, Cumhuriyet, eski alışkanlıklarını sergilemeye başladı.

Alışmış, kudurmuştan beter olurmuş diye atalarımız ne güzel söz söylemiş…

Belki de Ergenekon’un son artıklarından “emir alma” konumuna “yükselmiş”, görevini yapmaya başlamıştır.

İstanbul’daki bir özel halk otobüsü şoförü, “bekleme” zamanını, vakti geçen namazını kılarak değerlendirmiş.

Bu da Cumhuriyet’in muhabirine denk gelmiş.

Belki şoförü bile kendileri namaza durdurmuştur.

Belki şoför, gerçekten vakti geçen namazını eda etmek için acele etmektedir.

Kimsenin hakkını yediği yoktur.

Kimseyi bekletmiyor, vatandaşın tepkisini alacak bir durumu da söz konusu değildir.

Otobüsün belirlenen kalkış süresine kadar, abdestini alıp, namazını eda etmekten daha farklı bir şey yapmıyordur.

Ama Cumhuriyet rahatsız olmuş…

Ve işi ajite etmeyi de unutmamış; “İstanbul'da, Taksim-Kocamustafapaşa arasında35C hattında çalışan özel halk otobüsü şoförü, araca yolcu alırken seccadesini yere sererek namaz kıldı.”

Burası iyi elbet...

Ve eklemiş, “Şoför yolcuların şaşkın bakışları arasında namazını tamamlarken yurttaşlar ise ‘Böyle şov yapılır gibi ibadet yapılmaz. Bir yerlere yaranmak için şov yapmaktan vazgeçsinler. İETT’nin bu şoförü uyarmasını istiyoruz..”

Emriniz olur…

İETT ne diyecek şoföre?

“Namaz kılmak yasak hemşerim, zira Cumhuriyet rahatsız oluyor bir de onun yurttaşları(!) var, onlar da gıcık oluyor”

Belki de asıl mesela namaz değildir.

O zaman; “Bekleme zamanında sadece Cumhuriyet Gazetesi okuyacaksın!”

Veya “Okumuyorsan da abone olacaksın!”

Zira “kamu kurumlarını zorla abone ettikleri” günlerden bu yana köprünün altından çok sular geçti.

Gazete, gazetelikten çıkalı da çok oldu.

Onun bunun talimatlarıyla ülkeyi kaosa sürükleyecek haberler yapmayı marifet bildiler.

O şoför, en temel hakkını kullanıyor.

Ve bunu da otobüs servisteyken değil, bekleme anında yapıyor.

Burada Cumhuriyet’e düşen hiçbir şey yok.

Belki “adam gibi gazetecilik” yapmayı salık verebilirim, hepsi o kadar…

Ama en zoru da bu işte…

Twitimden seçmeler
Meclis, Merhum Adnan Menderes'e iade-i itibara hazırlanıyormuş. Geç kalındı, hem onlara itibarları verilmeli, hem diğerlerine itibarsızlıkları...
www.twitter.com/naifkarabatak

16 Aralık 2012 Pazar

Dezavantajların avantaja dönüştüğü yer


Osmanlı döneminde ilçeyken köye dönüştürülmüş, cumhuriyet döneminde (1954) bir kez daha ilçe yapılmış ama siyasi çekişmelerden nasiplenen ilçe, yeniden köy statüsüne alınmakla kalmamış, adı da alınarak bir başka ilin ilçe yapılan köyüne verilmiş…

Bu talihsiz yer, Adıyaman’ın en uzak ilçesi Gerger’e bağlı Güngörmüş veya eski adıyla Nefsi Pütürge.

Diyarbakır ve Malatya’ya çok yakın, Atatürk Barajı’nın masmavi sularıyla çevrili bir alanda, kışı sert, yazı serin geçen, yeşillikler diyarı bir köy.

Köyün ilçe iken kullanılan Hükümet Konağı halen yerli yerinde duruyor ama köyü tanıyan yok gibi.

İki yıl önce bu köyümüzü tanıtmaya çalışmış, “Tınne köyü diye bir yer” başlığıyla kaleme aldığım yazıda “I Love You” filminden de esinlenerek, devlet kayıtlarında olmayan köyde yaşayanların çektiklerini dile getirmeye çalışmıştım. Yazımı, bu köyün Tınne (yok) olmasından kurtularak, heye (var) olmasını dileyerek noktalamıştım.

Zira köyün kapısı ve penceresi olmayan bir okulu vardı, sağlık ocağı iyi durumda değildi ve kar yağmaya başladığı andan itibaren köyün 4 ay dünyayla irtibatı kesiliyordu.

Köyün varlığından haberdar olmamsa, köyde yaşamaya direnen Güngörmüş Köyü Derneği (Gün-Der) Köy Temsilcisi ve Adıyaman Kültür Yardımlaşma Derneği (Akyad) Gerger ilçe Başkanı Serdar Kızılkaya’nın sosyal medyadaki aktifliğinden dolayıydı. (Bu arada Akyad’lı gençlerin projeleri yakın zamanda çok konuşulacak gibi…)

***

Yazımın yayınlandığı günden bugüne çok şey değişti.

Devletin yapamadığı okulun kapı ve penceresini yapan hayırseverler çıktı.

Sağlık Ocağı ise yenileniyor, inşaatı bitmek üzere.

Bütün bunları yeterli görmeyen köylüler, özellikle çocukların ve gençlerin “okuma sevdası” kazanması için kütüphane kurmaya niyetlenmişler ama yer yok.

Caminin hemen bitişiğindeki boş odayı kütüphane olarak düzenlemiş, raflarını da yaptırmışlar ama sorun temin edilecek kitaba gelmiş.

İşte o zaman yeniden sosyal medyaya iş düşmüş.

Serdar Kızılkaya başlattığı kampanyayı, kısa zamanda geniş kesimlere duyurmayı başardı.

Hafta sonu bu kütüphanemizin açılışına davetliydim.

2 saatlik bir yolculuktan sonra soğuk köyün sıcak insanlarıyla buluştuk.

O kadar uzak yere İstanbul’dan kalkıp gelen ITI UNESCO Dünya Tiyatro Eğitimi Başkan Yardımcısı ve Avrupa Kültür Başkentleri Büyükelçisi Emre Erdem de vardı, Şanlıurfa’dan, Adıyaman’dan, Gerger’den ve çevre köylerden katılımcılar da.

Kütüphane açılışına eli boş gitmedim; 2006 yılında yayınlanan “Emmi Hortumu Taksana” adlı mizah kitabımın yanına bir takım da ansiklopedi ekleyerek gittim.

Okumanın sınırının, mesafesinin ve rakımının olmadığını bir kez daha orada gördüm.

Bir kitap, bir kütüphane oluşturmaya yetiyordu ama en önemlisi bir kitap, bir hayat değiştirmeye neden olabiliyor, farklı dünyalar açan penceresiyle insanları dönüştürebiliyordu.

Sosyal hayatın hiç olmadığı yerde, sosyal hayatı ayaklarına getiren insanlar vardı.

Orada okuma sevdası dışında birkaç şeye çok sevindim. Bunları da not etmeden geçemeyeceğim.

***

Birincisi köyün buz gibi havasına karşın sıcak insanlarıyla tanışmaktı, misafirperverlikleriyle ağırlanmaktı.

İkincisi ITI UNESCO Dünya Tiyatro Eğitimi Başkan Yardımcısı ve Avrupa Kültür Başkentleri Büyükelçisi Emre Erdem’le tanışmış olmaktı.

Bir insan işini ancak onun kadar sevebilirdi.

Üçüncüsü ise Gerger’in genç kaymakamının hayata bakışı, müspet tavrı ve sahip olduğu ufkuyla olumsuzluğu olumluya çeviren çabasıydı.

İlçe insanının gönlünü kısa zamanda kazanan Kaymakam Ömer Bilgin, ilçeye yaptıklarının yanında sosyal hayata canlılık katacak cep sinemasıyla da tanıştırmış.

Üstelik de “alt yazılı” filmleri oynatarak, halkın dikkatini sinemaya çekmeyi de başarmış.

Doğrusu bir yönetici için ideal bir isim. “Yeri uygun değil” demeyeceğim, en çok böylesine ufku açık, çalışkan insanlara mahrum bölgelerde ihtiyaç var.

Bir gün geçirdiğim Güngörmüş köyünde bir şeyi daha Kaymakam Ömer Bilgin’in hayata bakış açısıyla öğrenme veya bir kez daha hatırlama imkânı buldum.

Olumsuzluk saymaya kalktığımızda, “sahipsizlik” üzerine iki kelam laf etmeye başladığımızda, dünyanın her tarafında bir şekilde “şikâyetler” geleceğini de biliyoruz.

Ama önemli olan bunu avantaja çevirmektir.

Olumlu bir durumu avantaja çevirmekten kolayı olamaz; zaten avantaj, olumlu olmasındadır.

Kaymakam Bilgin, bunu birkaç örnekle açıkladı ve olumsuzluğu avantaja çevirmenin felsefesini anlattı.

(İris melanin az içerdiğinde gözler mavi olur. Bazı insanlardaki renkli dediğimiz göz, aslında bir kusurdur. Bu mavilik bir kusur olsa da göz renginin güzelliğiyle avantaja çevrilir.

Kas liflerinin gelişme bozukluğundan kaynaklanan ve bazı insanlarda bulunan gamze de aslında bir kusurdur ama o gamze, insanları güzel ve sevimli kılmakta, olumsuzluğu olumluya çevirmektedir.)

Ve bu felsefeyi, ilçeyi yönetmekte uygulamasıysa kısa zamanda gönüllerde yer etmesine neden olmuş.

Üstüne “Parasızlık mutsuzluğun kaynağıdır ama para, mutluluğun kaynağı da değildir” diyerek, varlıkta yaşamanın kolay olduğunu, zor olanın yoklukta-imkânsızlıkta ayakta kalmayı başarmak olduğunu söylüyordu.

Güngörmüş’ün de, Kaymakamın da yaptığı aslında tam da böyle bir şey.

Bu insanlar sayesindedir ki iki yıl önce “tınne” diye tarif ettiğim köy, bugün “heye” olmuş, ülkenin dört bir yanında gönderilen kitaplarla farklı ufuklar açmaya hazır…

O kitaplar köyün hayatını bugün değiştirmedi, bir renklilik kattı ama yarın değiştirmeyeceğini hiç kimse garanti edemez.

Şikâyet etmeyi bırakıp, hayatımızdaki bütün olumsuzlukları lehimize çevirme şansımız her zaman var.

Bu şansı kullanalım…

Twitimden seçmeler
Prof.Dr.Süleyman Çaldak’ın Mesnevi’yi anlatırken “O, sebzenin bile saplarıyla tartıldığını bilir” sözü hoşuma gitti. Biz ne insanlar gördük, tek öneminin, “tartı” sırasındaki ağırlığı olduğu anlaşılıyor!
www.twitter.com/naifkarabatak

13 Aralık 2012 Perşembe

Bana tersse, sana da ters olmalı!


İnsanlar kendi inandıklarının doğru ve makbul olduğuna inanırken, kendisinin kabullenmediği her konuya da temkinli yaklaşmakla kalmıyor, bütün gücüyle mücadele edeceği bir anlayışa kavuşuyor.

Son günlerde eskiden beri süregelen alışkanlıklarımıza yenileri eklenmeye başlandı. Hem de mecliste. Birincisi CHP’li Aylin Nazlıkara’nın bir süre önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sezaryenle ilgili açıklamasına verdiği cevaptaki “vajina bekçiliği”ni bırakmasını istemişti.

Bütçe görüşmelerindeyse bunu yeniden dillendiren Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç oldu.

Arınç, “vajina” lafından dolayı utandığını, bu kelimeyi Aylin Nazlıkara’ya yakıştıramadığını söyledi.

Tartışmalar bunla sınırlı değil elbet, uzun bir geçmişi olan tartışma, bir kez daha meclis gündemine geldi ve Cemevlerinin ibadethane olup olmadığı üzerine laflar edildi.

Rüşen Çakır, “İslamcıların temel hak ve özgürlüklerle imtihanı” başlıklı yazısında Mazlumder’in son zamanlardaki yükselen çıkışını övdüğü yazısında Mazlumder Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal’ı önce övüyor, sonra parantez açarak, yaptığı tüm övgüyü yerle bir ettiğine inandıracak cümleyi yapıştırıyor; (tabii onun eşcinselliği bir tür hastalık olarak tanımlamış olduğunu unutmamız mümkün değil)

***

Bütün bunlar aslında karşımızdaki kişinin, bizim gibi olma zorunluluğuna inandığımızdan kaynaklanıyor.

Biz nasıl inanıyorsak, herkes öyle inanmalıdır.

Bizim doğrumuz, dünyadaki en doğru yaklaşımdır ve bunun aksini konuşanlar yanlış içindedir, külliyet hatalıdır falan filan…

Baştan alırsak…

“Vajina”, kadın cinsel organını “ayıp” görmeden telaffuz etmeye dönük bir kelime olduğuna inanıyorum. Uluorta konuşulur mu, konuşulmaz mı tartışması kişiye göre, kültüre göre, anlayışa göre değişiklik gösterir. Bana göre “ayıp” olanın herkese göre ayıp olmasını beklemek, çok fazla iyimserliği barındıran değil, “herkes benim gibi düşünmeli” demeden öte değildir.

İnsanlar kendi yetişme tarzıyla konuşur ve milletvekili “ayıp” diyerek bazı şeyleri örtbas etmeye kalkarsa bu ülkede hiçbir şeyi doğru tartışamayız. Oysa Aylin Nazlıkara’nın açıklamalarında “yanlış” çok vardı ve onların içinde kadın cinsel organını söylemesi en sona kalırdı. Zira, sezaryenle doğumun, kadının cinsel organından önce, sağlıklı doğum veya kadınları sezaryene zorlayarak elde edilen bir rant söz konusuydu. O tartışmalar, bunun sağlıklı yapılmasına da engel oldu. Bir kesim “başbakan söylüyorsa külliyen doğrudur” anlayışıyla savunmaya geçti, bir kısmı “başbakan söylüyorsa zinhar karşı çıkılmalı” düşüncesiyle muhalif kaldı.

Ve Türkiye’de korkunç boyutlara varan sezaryenle doğumun ne getirip, ne götürdüğü sağlıklı olarak anlaşılamadı.

***

Yine bütçe görüşmelerinde Cemevlerinin de ibadethane olduğunu ve desteklenmesi üzerine yapılan konuşmalara karşı çıkıldı. Çünkü bir diğer kesim, cemevinin ibadethane olmadığı üzerine “tez” yazmıştı.

Oysa camiye gidenlere göre cami, bir ibadethanedir. Kiliseye gidene göre kilise veya havra veya daha başka ibadet mekânları. Siz bir diğerinin ibadethane tercihine milyonlarca kez “değildir” deseniz de onun inancında en ufak bir sapma olacağını mı sanıyorsunuz?

Kuşkusuz Aleviler yüzlerce yıldır cemevlerinde ibadet ediyor, toplanıyor, cem yapıyor, semah için dönüyorlar ve kendilerini böylece “iyi” görüyorlar. Bunun kime ne zararı var, doğrusu insan anlamakta zorlanıyor. İnsanlar, nasıl inanıyorsa öyle yaşamalı.

Bu, başörtüsünde de böyle değil mi?

Birisi başörtüsünden ürperiyorken, bir diğeri başörtüsünün İslam’ın sembolü olduğuna inanıyor. Her iki kesim de “benim inancım doğrudur” diye düşünerek, karşısındakinin inancına saygılı olma konumunda olduğunun farkına varmıyor. Başörtüsü takmayanın, başörtüyü takmayla ilgili bir sorununun olmaması, başörtüsü takanların da takmayanlarla ilgili olumsuz bir değerlendirilmesinin olmaması gerekir.

İnanan takar, inanmayan takmaz, hepsi bu kadar…

Ve son tartışma konusu eşcinselliğin hastalık olup olmamasıyla ilgili.

“Bütün eşcinseller hastadır” denildiğinde toplumdaki bütün eşcinseller “bommm” diye uçup buharlaşmayacağına göre bu konuda ısrarcı olunmasını bir türlü anlamıyorum.

Eşcinsel olmamak, bütün eşcinselleri toplumun dışına atma hakkını vermez.

Eşcinsel olmak da, diğer bütün insanları suçlama hakkını vermez.

***

Aslında mesele çok basit, zora sokan bizleriz.

Ben, camiye gidiyorum ama cami yerine başka ibadethane seçenlere saygı duymam gerektiğini biliyorum. Zira ben saygı göstermezsem, saygı görmeyeceğimin de farkındayım.

Bir olayı tartışırken insanın bir organı olan her hangi birisinin adını “küfür” şeklinden uzaklaşarak tıbbi adıyla söylemeyi “utanılacak” bir durum gibi yansıtmak, en başta Kadın Doğum uzmanlarıyla Bevliye veya cinsel danışmanların işini zorlaştıracağına şüphe yok.

Ve son olarak insanların cinsel tercihleri sadece kendilerini ilgilendirir. Eşcinsel olmayıp, minicik yavrulara tecavüz edenlerin “sağlamlığı(!)” kadar sağlam olmak da var…

Twitimden seçmeler
Size yapılan haksızlığa susmaya başladıysanız, başkasının uğradığı haksızlığa karşı çıkacak gücünüz de kalmamış demektir.
www.twitter.com/naifkarabatak

12 Aralık 2012 Çarşamba

Adıyaman ve Kilis fişleniyor mu?


Tunceli’nin Hozat ilçesindeki fişleme olayı henüz tazeliğini korurken Adıyaman ve Kilis’te benzer bir çalışma yapılması çok ilginç geldi. Elbette sorduğumuzda “fişleme yok, kayıt tutma var” diyecekler ama ben anlatacağım, kayıt tutma mıdır, fişleme midir siz karar verin.

Adıyaman’da polis karakolları, muhasebeciler vasıtasıyla tüm esnaftan “doldurması zorunlu” formda yer alan bilgilerin kayıt altına alınmasını istiyor. (Doldurmayanlar için bin 900 lira gibi bir ceza da uygulanacağı söyleniyor.)

İstenen bilgiler arasında işyerinin adı, işverenin adı, çalışanların
tek tek adı, soyadı, TC numarası, baba adı, doğum yeri gibi tüm kimlik bilgilerinin yanında Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü’nden alınan ikametgah adresinin yer aldığı belge de teslim ediliyor.

Muhasebeye “zorunlu” dendiği için, muhasebeci de esnafa “zorunlu” demek zorunda kalıyor ve bu formlar, “süresi içinde” karakollara ulaştırılmak zorunda olduğu belirtilerek bilgiler toparlanıyor.

Hali üzere esnafta bir tedirginlik yaşanıyor; “ne oluyoruz?” diye…

Aslında uygulama çok eskilere dayanıyor.

Antidemokratik dönemlerde çıkan bir yasa maddesi, uzun bir süre askıya alındıktan sonra yeniden güncellenmiş, sebebiyse bilinmiyor. (Bu arada kim güncellemiş, o da belli değil.)

1973 yılında çıkarılmış 1774 sayılı kimlik bildirimi kanunu var.

Bu kanunla herhangi bir kente gidip konakladığınızda, sizin adınıza oteller, bu bildirimi emniyete veya jandarmaya yapıyor.

Ancak, bu kanunun bir de işyerinde çalışanları kapsayan uygulaması varmış ki, en azından demokratik dönemlerde uygulandığı görülmedi.

Daha çok darbe dönemlerinde halkı zapturapt altına alma hevesinde olanlar, uçan kuştan, kaçan tavuktan haberdar olmayı bir kazanım biliyorlardı.

Eski günler, eskide kaldı diye biliyorduk, meğer kalmamış.

Kanunu güncellemişler, kimin aklına geldiyse birkaç ili de pilot il olarak belirlemişler.

Bunlardan birisi Adıyaman, birisi Kilis ve birkaç il daha…

Şimdi diyeceksiniz “ne var bunda?”

Neler olacağını anlatacağım…

Esnaflar, işyeri açarken zaten bir sürü bürokratik işlemlerden geçmek zorunda.

Muhatap olduğu belli başlı kurum ve kuruluşlar var.

Bunlardan ilki Vergi Daireleridir.

İkincisi Belediyeler…

Üçüncüsüyse SGK İl ve İlçe Müdürlükleridir. Bu da elbette SSK’lı işçi için ve işverenin Bağkur kaydı için…

Dördüncü ve son sorumluluğuysa Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği veya Ticaret ve Sanayi Odalarıdır…

Bunun dışında esnafların sorumlu olduğu veya “mükellef” kabul edildiği yer, kurum ve kuruluş yoktur.

Ama karakollar var diyor.

Bunu neye dayanarak var dediğini veya bugüne kadar bu uygulamayı yapmayıp, bugün mü akıllarına geldiği konusunda bir şeyler söylemiyorlar.

***

Peki, bu uygulama fişleme midir?

Elbette ki tam anlamıyla fişlemedir.

Karakollar, kamudan alabilecekleri bilgiyi, dolaylı almaktansa direkt almayı yeğliyorlar. Böylece bir korku da salınıyor. (Hem ne diye alsınlar?)

O işyerinde kim çalışıyor, ne zaman girdi, ne zaman çıktı?

Daha ileri giderek bir gün işyerini basıp, “sen kimsin, kimliğini göster, burada ne arıyorsun?” gibi sorulara muhatap olunursa da şaşmam.

Türkiye’nin hiçbir ilinde uygulanmayan bu kayıt tutmanın neden bazı illerde uygulandığının açıklanması gerekiyor.

Hem neden zaten iş yükü ağır olan karakolları bir de fişleme yüküyle ezdiriliyor.

İnsanların özgürce çalışmasını, işyeri açma hakkını sekteye uğratacak bu uygulamanın topluma ve devlete ne gibi katkısı olacak?

Yoksa Türkiye gerçekten polis devletine doğru gidiyor da, biz yeni yeni mi bu uygulamaları görmeye başlıyoruz?

Her ne olursa olsun, hangi yasa maddesine dayandırırlarsa dayandırsınlar, uygulama antidemokratiktir, polisin görev alanında değildir ve kişililerin özgürlüğünün önündeki en büyük engeldir.

Bugüne kadar uygulanmayan kanunu yeni baştan uygulamaya başlayacaklarsa o zaman tüm devrim yasalarını uygulamaya başlasınlar, hepimiz kafamızda fötr şapkayla dolaşalım, olacak iş mi?

Şimdi bütün bu kayıt tutma işine “fişleme değildir” diyen olur mu bilmiyorum ama bildiğim, bugüne kadarki fişleme olaylarına baktığımızda da bunun bal gibi fişleme olduğudur.

Adıyaman fişleniyor, Kilis fişleniyor, diğer illerse sırada…

Twitimden seçmeler
Tıpkı hayat gibisin, oldukça sıradan ve bir o kadar da acımasız...
www.twitter.com/naifkarabatak

11 Aralık 2012 Salı

Vatandaşın ekonomisi ve Antalya’nın fırtınası


Merkez Bankası Başkanı Erdem Basçı, ekonomiyi Antalya’nın fırtınasından sonraki güneşli havaya benzeterek vatandaşın umudunu kaşımış. Daha doğru deyimle de “ekonomi çevrelerine” iyimser mesaj vermiş.

Ekonomiyi elinde tutanların ekonomisinin iyi olması, asıl fırtınanın estiği adresin şaşırılmasına neden oluyor.

10 yıllık AK Parti döneminin hemen öncesinde devleti ve milletiyle iflas etmiş bir tablo varken, aradan geçen 10 yılda devletin ekonomisinin düzelip, milletin ekonomisinde yaprağın kımıldamamasının izahı, Antalya’nın yağmur ve fırtınasına benzetilir mi bilemiyorum.

Benzetilse bile o güneş, neden “zengin” dışındakilere doğmuyor?

***

Merkez Bankası Başkanı Erdem Basçı’ya göre ülkemizin ekonomisini şu anda fırtınalı bir dönemdeymiş gibi görülse de, güneşli ve güzel bir havaya dönüşmesine az kalmışmış…

Bunu söylemesinin sebebi var elbet, durup dururken Antalya, fırtına ve güneşli havadan bahsedecek değil.

Bilindiği gibi birkaç gündür Antalya, fırtına, yağmur ve onun bıraktıklarıyla zor günler geçiriyordu ama Merkez Bankası Başkanı Erdem Basçı’nın konuşmasını yaptığı zaman hava günlük güneşlikti.

Oysa hava her ne kadar güneşli ve güzel olsa da, fırtınanın ve selin zararları vatandaşı perişan etmişti.

Güzel yüzünü gösteren güneş, onların cebinden gidenleri geri getirmeyi başaramadı, sadece atıkları temizleyecek zaman verdi.

Ekonomi de böyledir aslında…

Ülke ekonomisiyle vatandaşın ekonomisini fırtına şiddeti farklıdır.

Sonrasında çıkacak güneşin güzelliği de…

İkisini bir birine karıştırdığınız zaman Erdem Basçı gibi “gerçekten uzak” bir iyi niyet gösterisine bulunabilirsiniz.

Elbette iyi niyet güzeldir, insanlara sıcak mesajlar vermek, umut dolu yarınlar vadetmek, yeni hayaller kurulmasına katkı sağlamak ve bir süre hayalin peşinde koşularak dertleri bir kenara itmek güzeldir.

Ya sonra?

Asgari ücretin açlık sınırının yarısından daha az olduğu bir ülkede sizin dağıtacağınız bütün umutların balondan sözler olacağının da farkında mısınız?

Ülkenin ekonomisi ülkeyi ilgilendirir, hükümetleri memnun eder veya üzer…

Elbette ülkenin ekonomisi iyi olursa yatırım da iyi olur, belki bu maaşlara da yansır, sosyal desteklere de veya ürün ödemelerine de…

Ancak bunun böyle olduğunu pek görmedik.

Tarihinin en kötü ekonomisini geçiren dönemlerin sonunu gördüğümüzde, yani güneşli hava hâkim olduğunda da vatandaşın içinin ısınmaması bundandır.

Ekonomideki bu benzetme, “zenginler kulübüne” bir mesajdır, anlıyoruz…

Peki bu ülkede çalışanlara, emeklilere, dar gelirlilere, esnafa yönelik mesaj veren olmayacak mı?

Her zaman yağmur ve fırtınalı bir ekonomisi olan, toplumun büyük bir kesimine güneşin doğmasını daha ne kadar beklemek gerekiyor?

Bu bekleyişte, asgari ücreti “açlık sınırına” çekildiğini görebilecek miyiz?

Memur-Sen’in açlık ve yoksulluk araştırmasına göre, Kasım ayında açlık sınırı bin 8 lira olarak belirlenmişti ve hiçbir asgari ücreti bu miktarda bir maaşı hayal dahi edemiyordu.

Sadece asgari ücretli değil elbet, bu oranı bulan emekliler de “şanslı” sınıfında olanlardı.

Peki yoksulluk?

Yine Memur-Sen’in araştırmasına göre yoksulluğun sınırı da 2 bin 913 lira…

Bu rakama göreyse neredeyse tüm çalışanlar yoksulluk sınırında.

Bu da demektir ki, yağmur ve fırtınanın tahrip ettiği çok büyük bir kitleyle karşı karşıyayız.

Şiddeti çok fazla olmuş bu fırtınanın, esmiş, gürlemiş, darmadağın ederek silip süpürmüş.

Üstüne yağmur yağmış, seller akmış, Arap kızının camdan bakmasını bile göremeden her şeyi sele kaptırmış…

Ama hiç güneş doğmamış…

Sayın Basçı bilmeli ki, vatandaşın ekonomisi ve Antalya’nın fırtınası hiçbir birine uymuyor.

Uzaktan ya da yakından bir alakası yok.
Başka bir örnek verin…

Yardımcı olayım; hani bir adamın işi ters gidince üst üste darbe yer ya…

Hani birisi sakarlık yaptığında utancından alelacele düzeltmek istedikçe yeni sakarlıklar yapar ya…

İşte vatandaşın ekonomisini buna benzetebilirsiniz.

Her alınan tedbir, iyileştirme amacından çok uzak, hedef kitleyi yakalayamayan, pastadan alınan payın kitlesinin değişmediği ilginç bir sistem.

Ve biz buna “adaletsiz gelir dağılımı” diyoruz ama bizi duyan olmuyor.

Twitimden seçmeler
Zor ya, hani bir gün zengin olursam “Ziyaretler” diye bir gazete çıkaracağım, bir kenarda dursun. Haber yapmama gerek yok, akıyor akıyor! :))
www.twitter.com/naifkarabatak

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kaçan beyinleri kovalayan yok!


Ankara İncek’te tanıştım. Bilgisayar mühendisiydi ama ilgi alanı çok daha farklı, çok daha kapsamlıydı. Mayın imha robotları üretiyordu, şüpheli paketleri insan gücü olmadan patlatacak robotlar üretmişti. Çok daha başka şeyler de ve genellikle savunmaya dönük “işleri kolaylaştıran” ürünleri vardı ve hepsi de insan hayatının hiçe sayılmaması üzerine kuruluydu.

İşi iyiydi o zaman, şimdi paraya para demeyip başka şey dediğinden emindim.

Öyle değilmiş…

Kaçıp gitmeyi düşünüyordu.

Bürokratik engellerden gına gelmişti.

Gümrükte bekleyen malzemeleri “mevzuat” efendinin çarkına takılmıştı.

Büyük işe girip, önemli icat yapan mucitlere pekiyi gözle bakılmıyordu.

Bugüne kadar Doktor Ziya Özel’in “NO” ürününe karşı gösterilen tepkiden çok farklı değildi.

Anlayış değişmiyordu, anında linç girişimi başlıyor ve ardından soluğu yurtdışında almak zorunda kalıyordun.

Öyle olmasaydı bu ülkede elektrikli araç, suyla çalışan araç ve güneş enerjisiyle çalışan araçların seri üretimi ve pratik kullanıma geçilmesi çok daha hızlı olurdu.

Zaten dünya genelinde benzin devlerinin tekerine çomak sokmak zordu, üstüne ülkemizdeki anlayış tuz biber ekiyordu.

Ben bunları düşünürken dün Tubitak bir başka araştırma yayınladı.

Araştırmada dünyanın dev şirket ve üniversitelerinde görev yapan Türk bilim adamlarının listesi yer alıyordu.

En fazla bilim insanımız ABD’deymiş…

Bize yar olmayanlar, başkasına derman olabiliyordu.

Biz insanımızı tutamıyorduk.

Hem maaş olarak, hem önlerine konan engellerle…

Üstüne de “karalama” kampanyasıyla…

Elbette insanlarımızın yurt dışında çalışması, söz sahibi olacak konuma yükselmeleri, insanlığa faydalı çalışmalara imza atmaları güzel.

Ancak, neredeyse tamamına yakınının kaçma sebebi var.

Yani bir gidiş söz konusu değil, bir kaçış var.

Gönüllü bir hasretlik değil onlarınki belki rızasıyla hicret…

Şimdi yeni bir çalışma yapılıyor. Bu insanların beyninden faydalanılmak için oldukları yerde ülkelerine hizmet imkânı sunulacak.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, “Bilim insanlarımızın hem kendi bulundukları yerlerde yapacakları hem de Türkiye’de yapacakları araştırmalardan istifade etmek istiyoruz. Biz bunları beyin göçü olarak değerlendirmiyoruz, aksine beyin gücü olarak görüyoruz.” dedi.

Geç kalınmış bir adım olsa da, zararın neresinden dönülürse kardır deyip, alkış tutabilirdim.

Ama benim Ankara İncek’te karşılaştığım bilim adamımızın dert yanması eski değil, henüz tazeliğini koruyor.

Aslında ülkemizde bir anlayış sorunu var.

Üreten insanlara bakış açısı çok farklı.

Bu ülkede “müteahhit” olmaya korkan insanlar olduğunu biliyorum.

Yatırım yapmaktan ürkenler var.

“İhaleye fesat karıştırma” gibi çok esnek, istediğin yere çekebileceğin suçlama var. Bunun için de “karmaşık” hale getirilen bir Kamu İhale Kanunu var…

İnsanları “fesat” denen şeye zorlama, aslında “yandaş” tercihi değil, “işi kolay yoldan yapma”, bir başka deyişle de inisiyatif kullanmadan öte bir şey değil.

Ama art niyetlilerin tek tutacağı dal, “ihaleye fesat karıştırma” oluyor ve bunda derdini anlatana kadar akla karayı seçmenin yanında, toplum nezdindeki itibarın da beş paralık oluyor.

Yöneticileri kolay yoldan suçlamayı alışkanlık haline getirenler yüzünden, bu ülkede insanlar yatırım yapmaya da korkuyor, üretmeye de…

Beyin göçünün esas gerekçelerinden birisi de bu anlayıştır.

Peki ülkemizi apar topar terk ederek yurtdışında itibarlı kurumlarda üst düzey görev alan veya “araştırma” alanında adından söz ettirenlerin dağılımı nasıl?

Yahoo, Boeing, Microsoft, Harvard Üniversitesi, LG Elektronik, Google, NASA, General Electric, Goodyear, Siemens, BMW, Michigan State Üniversitesi, SiliconLaboratories, Lawrence Berkeley NationalLab, Amazon.com, Yale Üniversitesi, Albert Einstein College of Medicine, Intel Corporation, Motorola, United StatesAir Force, Mitsubishi ElectricResearchLaboratories, 3M CorporateResearch ve daha niceleri…

Şimdi kaçan beyinleri kovalamaya çalışan bir bakanlık var ama kaçacak beyinler içinse değişen bir anlayış ne yazık ki yok!

Twitimden seçmeler
İster beş kuruş etsin, ister trilyonlar, eğer bir adamın fiyatı varsa, "değeri" yok demektir.
www.twitter.com/naifkarabatak

Yargı bağımsız olursa haber verin!


"Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pay. Kurt yapmaz bu taksimi, kuzulara şah olsa!” (Necip Fazıl Kısakürek)

Yargı veya daha geniş anlamıyla “adalet” kavramı gündeme geldiğinde veya ortada bir dava söz konusu olduğunda iki farklı kesim, iki farklı anlayış ortaya çıkar. “Mağdur” olduğunu söyleyenler, yargının bağımsız olmadığını iddia ederek haklılığını ispata çalışır. Suçu iktidara atar ve yargıya müdahale edildiğini iddia ederler.

Öte yandan zanlıların suç işlediğine inanan kesimse “yargıya güveniyoruz” diyerek, yargılamanın sonucunu beklemek gerektiğine dair sözler ederler ve bu da genellikle gücü elinde bulunduran iktidar olur.

Aslında her iki kesimde kendi söylediğine inanmayan kesimdir; Ne yargı güvenilecek kadar “doğru”dur, ne bağımlı olan bir yargı söz konusudur. Bizim gibidir daha çok.

Karakolda doğru söylemeyi, mahkemede şaşmayı şiar edinen bir neslin evlatları, “mahkemede doğruyu söyleyerek değil, yalan söyleyerek” aklanacağına inanırlar. Hem de öyle böyle değil, “iyi yalan söyleyen kazansın” türünden. Bunun böyle olduğuna o kadar inanan olmalı ki, avukatlığı meslek edinenlerin aynı zamanda “çok kolay yalan söyleyenler” olduğuna da inanırlar.

Ama bir tarafta da savcılar var.

Birisi müvekkilini sütten çıkmış ak kaşık yapmaya çalışırken, savcı ise “vur dedik de öldürdü” diyecek kadar zanlıyı yerden yere vurur.

Karşı tarafı suçlamazsa avukat nasıl davayı kazanabilir ki…

Hasbelkader sanık sandalyesinde oturanı linç etmek de savcıya kalır.

Böyle bir salonda sanık sandalyesinde oturanın tek güveneceği kişi, avukatından sonra hâkimdir.

Suçlayan kesimin ise tek güvendiği avukatından sonra savcıdır.

Bazen insanlar yanlış yerde durur. Sanık sandalyesindekinin yeri orası asla değildir. Suçlayanın yeri ise tam da sanık sandalyesidir, hatta ötesidir.

Burada bazen güç devreye girer, bazen sesinin yüksek olması, bazen avukatının işi bilmesidir.

Her şey bir oyundur aslında; rolünü iyi oynayan kazanır, aksinde ise mağdurken suçlu konumuna düşebilirsiniz. (İyi olacağınıza laf cambazı olun, işiniz çok daha kolaydır anlayacağınız.)

İşte böyle bir yerde aldığı hukuk eğitimine ek olarak, sahip olduğu insani değerler, davayı hakkaniyetli bir şekilde sonuçlandırabilir.

Burada hâkim ve savcıların ideolojilerden arınmış olması, sanık sandalyesinde oturanın veya onu suçlayanın konumuna, maddi durumuna, makamına, sahip olduklarına veya olamadıklarına bakmaması gerekir.

Sanığa veya onun siyasi görüşüne, inancına, kültürüne, ırkına, yaşam tarzına karşı bir husumeti de olmamalı, yakınlığı da.

Yine suçlayan kesimle “ideolojik” bağı da olmamalı. Eğer benzer bir dünya görüşüne, inancına, yaşam tarzına, kültürüne sahipse bile bunu davaya en ufak ama en ufak bir şekilde yansıtmayacak kadar geniş görüşlü olabilmelidir.

“Zor” mu dediniz, değil aslında. Bir insanın nerede olduğundan daha çok, nasıl birisi olduğu önemlidir. En çok da bu makamda oturan, verdiği bir kararla insanların hayatını karartan veya aydınlatanlarda olmalı.

***

Son yıllarda yargının bağımsız olmadığını haykıran kesim, daha çok Silivri’yi işaret ederek iddialarını ispat etmeye çabalıyorlar.

Daha önce de yargının bağımsız olmadığını iddia eden kesim, Silivri’de yatanların “suç işlediğine” inanan kesimdi.

Aslında Türkiye’de yargı, tarihinin hiçbir döneminde bağımsız olmadığı gibi adil olmayan kararlarıyla da hep gündemde oldu.

Bazen koca bir kenti/ülkeyi soyup soğana çevirenlere ses edilmedi, bazen bir dilim baklava çalana hayat zehir edildi.

Bazen kamunun gözü önünde işlenen suçlar aklandı, bazen aç karnını doyurmak için bir parça ekmek çalanlar zindanlarda çürütüldü.

Kimi zaman terör örgütünün en üst düzeyleri cirit atarken, tesadüfen bulunduğu yerde patlayan bombadan mesul olanlar tüm cezayı çekti.

Bazen bir şiir okuyanı zindana attılar, bazen iki satır yazı yazanı veya “devletin temel nizamlarını bilmem ne kuralına uydurma” gibi uyduruk cezalar buldular.

Bizde yargı, polisin tuttuğu tutanağın savcı tarafından “delil” kabul edilmesinden çok öte bir şey değildir belki de…

Burada fark, savcının tutumudur.

İyi eğitimliyse “araştırması” gerektiğini bilir. Hele bir de vicdan sahibiyse yanlış suçlamanın nelere mal olacağı hakkında fikir yürütür ve belki Allah’tan da korkar. Ama değilse orada yargı bağımlı olsa ne olur, olmasa ne olur?

***

Böyle bir ülkede milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasından söz etmezler mi, hayret etmemek mümkün değil. Yahu siz daha halkın adil yargılanmasını sağlayacak yasal düzenlemeleri yapmaktan acizsiniz, kendinizi nasıl koruyacaksınız?

Seçim bölgesine dağılan vekillerinizi, binlerce iftirayla içeriden toplamak için Amerika’dan avukat mı ithal edeceksiniz?

Milletvekillerine kimse dokunamamalı, dokunmaya başladığı andan itibaren, zaten tartışmalı olan yargı sisteminin cılkının çıkmaması için hiçbir “geçerli” sebep yoktur.

Siz asıl o zaman yargının bağımsız olup olmadığı yerine çok daha başka şeyler konuşmaya başlarsınız ama iş işten geçer.

Yargıyı AK Parti döneminde “bağımlı” olmakla suçlayanlar, hangi hükümet döneminde “bağımsızdı” onu da söylemeleri lazım. Çünkü öyle bir dönemi bulmak için çok eskilere gitmeleri gerekir ve o zaman İstiklal Mahkemelerine toslayıp kalırlar.

Twitimden seçmeler
Başkasının hakkını yiyerek büyüyenler, insanlık olarak küçülenlerdir..
www.twitter.com/naifkarabatak

6 Aralık 2012 Perşembe

Şiddet milletvekilini dinlemez


Annem ilk gelinlik anılarını anlatırdı fırsat buldukça. Gelin kaynana çekişmesini ve kaynanasının “iyi halde” olduğu zaman anlattığı hikâyeleri bize anlatırdı.

Çocuk aklımla “sürüp giden bir zulme” akıl erdiremezdim.

Babaannem kaynanasından çok zulüm görmüş, çok çile çekmişti.

Yaşadıklarından ders alıp, kendi gelinine aynısını yaşatmaması gerekirdi ama ne mümkün…

İnsanlar nasıl bir muameleye tabii tutuluyorsa aynı şekilde bunun sürdürüleceğini sanmaya başlıyor.

Askerlikteki “üst devre-alt devre” çekişmesinin esasında da bu var.

Oysa size yapılmasını istemediğinizi, bir başkasına yapmamak gerekiyor.

Sadece gelin-kaynana veya askerlikteki devre çekişmesi değil, herhangi bir işyerindeki “çömez” muamelesi görenlerin çektikleri de benzer.

Bir süre sonra “kıdemli” olan, yeni gelene “çömez” muamelesi yapmaktan çekinmez.

Kendisine yapılan her şeyi, bir başkasına yapmak gerektiğine inanır.

Kendisine yapıldığında ettiği küfür ve bedduaların kendisine geleceğini ise hiç hesaplamaz.

Ve aslında şiddetin temelinde bu “öğrenilmişlik” var diye düşünüyorum.

Şiddet görenin şiddet uyguladığı bir ülkenin insanları olmak çok garip aslında…

***

Toplumumuzda şiddet, daha çok kadına yapılıyor bilinse de, aslında toplumun tüm kesiminde şiddet var ve rakamsal oranı korkunç boyutta.

Olağan ağız kavgası sonrası başlayan şiddetli çatışmalarda da bunu görebiliyoruz.

Bir park kavgasının aşiret çatışmasına nasıl olup dönüştüğüne akıl sır ermiyor.

Hele dolmuşçuların sıra kavgasının nasıl bir meydan muharebesine dönüştüğüne inanın inanası gelmiyor.

Ve elbette şiddet gören kadınlar…

Şiddet, fiziksel olabileceği gibi psikolojik de olabiliyor.

İlginç olansa şiddet gören kadın olunca onun makamı, statüsü, serveti, eğitimi, kültürü, toplumdaki saygınlığı, sevilirliği, takdir edilirliği işe yaramıyor.

Şiddet gören, hiç tahsili olmayan bir ev hanımı da olsa, üniversite bitirip evinin kadını da olsa, iş hayatında başarıyı da yakalamış bulunsa, hatta siyasete girip, milletvekili seçilerek, ülkenin geleceğinde söz sahibi olanlar arasında da yer alsa değişmiyor…

Tıpkı AK Parti Ağrı Milletvekili Fatma Salman gibi…

***

Statü bir oranda etki edebiliyor, belki azalma oluyor ama anlayış değişmiyor.

Dayağın yerini psikolojik baskı alabiliyor, kötü söz söyleniyor, hakaret ediliyor, küçük düşürülüyor ve onuru incitiliyor.

Böylece kadının kendine olan güveni azaldığı gibi hayattan aldığı zevk de tamamen bitme konumuna geliyor.

Şiddet uygulayan erkeğin durumu da farklı değil.

Daha çok doğuda şiddet uygulandığı söylenir, doğu insanının “kaba” ve “sert” olduğundan bahisle, kadına karşı fiziksel şiddet uygulandığı çokça anlatılır.

Oysa şiddetin bölgesi yok.

Eğitimi de yok, kültürü de…

Batıda o kadar eğitim alan insanların nasıl olur da vahşi hayvanları kıskandıracak boyutta şiddet yüklü olduklarına şaşarız.

Hem sadece şiddet kaba kuvvet olmadığına göre, şiddet göreni silikleştirme çabalarının bütünüdür de diyebiliriz.

AK Parti Ağrı Milletvekili Fatma Salman’ın “şiddet gördüğü” iddia edilen eşinden boşanmasından sonra “koruma” talep etmesi ve bunun uygun görülmesi, “şiddet görmüyorum” dese de, yaşananlar onu yalanlıyor.

Ve o zaman çok daha iyi anlaşılıyor ki, şiddet gördüğü halde sesi çıkmayan kadınların sayısının korkunçluğu…

Milletin vekili olduğu halde, kendi eşinden şiddet gören bir kadın bile “görmüyorum” diyerek, bir çekincesini ortaya koyuyorsa, varın siz gariban Anadolu kadınının durumunu düşünün…

Şiddetin her türlüsü kötüdür ve her türlüsü zulümdür, hak ihlalidir, gasptır. Şiddeti yapanların “kuvvetli” olduğu için yaptığına da ben inanmıyorum. Daha çok, şiddet uygulayanların “düşük iradeli” veya “psikolojik yönden arızalı” insanlar olması, onların zayıflığını gösteriyor. Kaba kuvvete başvurarak, sesini gür çıkararak haklı duruma geçmeye, üstünlük sağlamaya çalışmaktan öte bir şey değil. Eğer şiddet uyguluyorsa zayıf karakterli oluşundandır, kuvvetli oluşundan değil.

Özellikle kadına yönelik şiddet olmak üzere, toplumdaki şiddet sarmalından kurtulmanın sihirli bir formülü var mı bilmem ama “sevgi” eksikliğinin her şeyin başı olduğunu biliyorum.

Twitimden seçmeler
Soğuk kış günlerinde ailece sobanın başına üşüşüp, birlikte ısınmanın tadını özledim. Bizi ısıtan soba değildi biliyorum...
www.twitter.com/naifkarabatak

5 Aralık 2012 Çarşamba

Dokunulursa neler olur?


Yazının başında milletvekili dokunulmazlıklarından taraf olduğumu belirterek başlamak istiyorum. Bunu peşin söyleyip, biraz söyleyeceklerimin bunun gölgesinde kalmasını istemiyorum.

Önemli bir iyileştirme gündeme geldiğinde, başkanlık tartışmaları gibi önemli konuların lafı edilmeye başlandığında evvela “ülkemiz buna hazır değil” diye karşı çıkılır.

Çünkü onlara göre bize has geçerli kurallarımız var.

Biz farklı bir ülkeyiz, farklı kültür ve farklı inançları barındırıyoruz falan filan…

Oysa bütün bunlar, başkanlık sistemi uygulanan her yerde var ve hiç de sorun olmuyor. Çünkü asıl amaç, başkanlık sistemine karşı çıkacak doneler bulmadaki kafa karışıklığından geliyor.

Tıpkı dokunulmazlıkta olduğu gibi…

Mecliste 550 milletvekili var.

Bunlar halk adına siyaset yapıyor.

Ne kadar yapıyor, ne kadar temsiliyete sahip olanlar var, bunlar ayrı bir konu.

Ama vekiller, halk adına yasama hizmetlerini yürütmekle görevli “milletin temsilcisi” unvanına sahipler.

“Ben oy vermedim, benim temsilcim değil” deme hakkımız olamaz, biz vermedikse, diğeri verdi, bizim oy verdiğimizeyse başkası oy vermedi.

Kamu kurumlarını bilirsiniz…

Bürokrasiden de haberdarsınız…

Şahsınıza bir suç isnat edilse kendinizi anlatana kadar birkaç gününüz kodeste geçebilir.

Sıradan vatandaş için bu uygulama zulümdür ama milletvekili için çok daha kötüdür.

Dokunulmazlık olmadığı zaman, “beğenmediği” vekili kodese konuk edecek çok “görevine bağlı” memur olacağına kuşku duymuyorum.

Özellikle de “sevimsiz” vekiller bundan daha çok faydalanacak diye düşünüyorum.

Bu işin bir yönü, yani “henüz hazır değiliz” diyenlere kapak olsun istiyorum.

Ama diyelim dokunulmazlık kalktı…

Mecliste bekleyen dosyalar ne olacak?

550 vekilin bulunduğu mecliste, 869 dokunulmazlığın kaldırılmasını bekleyen suç isnadına ait dosyalar var.

Neredeyse iki katına erişecek.

Vekil başına iki suç isnadı.

Dokunulmazlık olduğu halde…

Dokunulmazlığın kaldırılmasını en çok isteyen CHP’nin 85 suç dosyası var. Bunlardan birisi de henüz güncelliğini koruyan “cinsel taciz” iddiası.

Dokunulmuyorken bu tür iddialar varsa, dokunulmaya başladığında ne olacak?

Diyelim küçük bir şehirde vekillik yapan bir siyasiyle husumeti olan başka bir siyasi veya gıcık kapan bir vatandaş var.

Vekil henüz kente ayak bastığında şikâyetçi olur, “iftira” atarsa ne olacak?

Olanlar olacak elbet…

Ne vekil vekilliğini yapabilecek, ne de vatandaş “Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Milletindir” sözünden hareketle iradesini meclise yansıtabilecek.

Bu olmayacak/olamayacak.

Hani bu ülke buna hazır değil de ondan.

Peki bu suçlar ne derseniz, ihaleye fesat karıştıran da var, kaçakçılık yapan da, hakaret eden de, hatta cinsel tacizde bulunan da.

En çoğuysa “terör örgütünü övmek” suçlaması ki, daha çok BDP’lilerle ilgili olan fezlekeler…

Bu dosyaların toplamı 869, suç sayısıysa 67. Partilere göre dağılımıysa şöyle; 661’i BDP, 85’i CHP, 63’ü AK Parti, 21’i MHP, 38’i bağımsız ve 1’i KADEP milletvekiline ait.

Dokunulmazlık kalktığı andan itibaren daha önce yaşanan “çirkin” görüntüler olacak ve birçok milletvekili yaka paça Emniyete götürülecek. Kimisi aklanacak, kimisi suçlu bulunacak ve bir anda meclis boşalacak.

Oysa bu ülkede vekillerden daha önce dokunulması gerekenler var.

İnanın vekillere dokunmayı sıraya koysak, sanırım en sona koymak gerekecek.

Çünkü vekil, yasama faaliyeti yapar. Yani icranın başında değildir, ihale yapmaz, ihaleye fesat karıştıracak çok konusu olmaz, rüşvet almaz, devletin arazilerini peşkeş çekemez, emri altındakilere zulmedemez…

Bu ülkede dokunulmazlık olmadığı halde “dokunulmayan”, yanına dahi yaklaşılamayan kurumlar var.

Amaç üzüm yemek olmalı, bekçiyi dövme niyetindeyseniz, dövülecek çok var…

Şöyle “yüksek” bürokratlara bakın, yeter…

Twitimden seçmeler
Bazıları “bize dokunun” diye esip gürlüyor, yahu bunlar gıdık da mı almıyor :)))
www.twitter.com/naifkarabatak

4 Aralık 2012 Salı

Kıyamet kopacak, Şirince kurtulacak


Tarih kokan mimari yapısı, taş döşeli sokakları, bahçeli evleri, üzüm bağları, eşsiz doğal güzellikleri, fotoğraf karesine sığdırılmayacak manzarasıyla kendi küçük, ünü büyük bir köydür Şirince.

İzmir Selçuk’a 8 kilometre mesafede olan Şirince, “kurtarılmayı bekleyen” insanların uğrak yeri haline geldi.

Eski şaşalı günlerine geri dönen köy, şimdi turizmden pay kapmanın keyfini sürüyor.

Eski adı Kırkınca olan köy, 19. yüzyılda incir üretimiyle ünlüymüş. Bin 800 haneli bir Rum kasabası olan Kırkınca, 1923 yılında gerçekleşen nüfus mübadelesinde kasabanın sakini Rumlar göç etmiş, nüfus azalmış.

Şimdiye dek köyün geçim kaynağı, bağcılık, şarap üretimi ve zeytinciliğe dayalıydı ama artık turizmde başka illeri kıskandıran bir cazibesi, bir albenisi var.

Turizmciler, Şirince’yi tarif ederken, “Kendinize biraz zaman ayırmak istiyorsanız eğer, yanınıza bir fotoğraf makinesi, küçük bir sırt çantası hazırlayın ve Şirince Köyü'ne doğru yola çıkın” derler…

Ama şimdi o sırt çantasına başka şeyler yükleyenler var; yaşama umudu veya kıyametten kaçış senaryosu…

***

Aslında felaket senaryolarıyla dolu Amerikan filmlerini çok izledik.

İnsanın yüreğini koparacak, ödünü patlatacak felaketleri nereden bulur, nasıl beyaz perdeye aktarırlar bilmem ama bu da bir sanat kuşkusuz.

Ama inanç farklı…

Bir şeye inanıyorsanız, o inanca göre de beklentiniz olur.

Mayalar da bir şeye inanıyor.

Daha doğru bir anlatımla Mayalar çok şeye inanıyor ama herkes diğer şeyleri görmemeye, “kıyamet” inanışlarını ise gündeme taşımaya çabalıyor.

Maya takvimine göre yolun sonu göründü.

21 Aralık’tan sonra ne biz olacağız, ne dünya ama Şirince olacak.

Şunun şurasında iki haftalık bir ömrümüz kaldı.

Koca dünya da ihtiyarladı, az kahrımızı çekmedi…

Savaşlar, acılar, nefretler, depremler, fırtınalar, seller.. derken, yaşanan sevgiler bile onu ayakta tutmaya yetmedi ve yetmeyecek de.

Ama o sevgi, bizi buradan alıp, başka diyarlara götürecek…

Maya takvimine inanarak, dünyanın sonunun geldiğine kanaat getirenler içinse bir çıkış yolu var.

Bu yol Şirince’den geçmiyor, orada noktalanıyor…

Bu fikir, kendi içinde çelişse de, böyle bir inanışları var.

Kıyamet koptuğunda Şirince’nin etkilenmeyeceği iddiası, sadece Şirince’de yaşayan esnaflara yarayan bir gerçek.

Bir turizm sezonu gibi “bu yıl olmazsa gelecek yıl” deyip, nafakalarını temin ediyorlar.

Kıyametle ilgili kehanetler, tahminler veya varsayımlar çok.

Her farklı inanışta, kıyametin ne zaman kopacağına dair bulgular var ve çoğu da zaman geçtiği halde kıyametin koptuğu da yok.

Ama elbette bir gün kopacak ve o gün “kehanetlerin işaretine” göre değil, Yaradan’ın kararına göre olacak.

Bu karar öncesi “kıyamet alametleri” diye bizim inancımızda da bazı belirtiler var. Kimi “büyük” alametler, kimi “küçük” alametler. Küçüklerin çoğunu tükettik, büyükleri görecek miyiz belli değil.

Ancak belli olan her doğanın bir gün öleceğidir, ha bugün, ha yarın ne fark eder?

Önemli olan misafir olarak bulunduğumuz bu süreçte nasıl bir konuk olduğumuzdur…

Bize göre henüz kıyamet senaryosu çizmek için erken ama her insanın kıyameti, kendi ölümdür.

Maya takvimine inanarak 21 Aralık’ta yolun sonu olduğunu inananlar arasında bizim dine mensup olanların da bulunması ilgi çekiyor.

Herkesin bir inancı var, saygı duymayı bilmek gerek ama bu, kendi inancını bir tarafa atarak olmamalı.

Şirincelileri anlıyorum.

Güzel bir pasta bu…

Kıyametin koptuğu anda bir köyün ayakta kalacak olması tam Amerikanvari filmlerin senaryosuna benziyor ama Mayalılar öyle demiyor.

Kıyameti anlatan “2012” filminde bunu çok güzel kurgulamışlardı.
Müthiş görsel efektleriyle, “ayakta kalacak tek mekâna” ulaşması gereken çiftin nefes kesen yolculuğu vardı.

Ve müthiş bir kıyamet görüntüleri, dağların, taşların yerinden oynaması, binaların un ufak hale gelmesi, denizlerin her bir yanı örtmesi…

O film, Mayaların inanışları üzerine kurgulanmış, çok iyi bir şekilde beyaz perdeye aktarılmıştı.

Şimdiyse o filmin gerçeğe dönüştüğüne inanılan tarihe yaklaşıyoruz.

Elbette böyle bir tarih yok.

İyisi mi biz kendi kıyametimize odaklanalım.

Nasılsa “küçük kıyamet” dediğimiz bu kıyametten kaçış yok, ne Şirince, ne başka yer…

Twitimden seçmeler
Biliyorum ki, yaşadığım acılar olmasaydı, ben olmazdım. Tabii ki siz de...
www.twitter.com/naifkarabatak