28 Aralık 2011 Çarşamba

Hacer polise sığınmıştı!


Hacer, henüz 21 yaşındaydı. Medine’nin yaşadığı ilçede yaşıyordu. Medine Memi gibi aynı kaderi paylaşacağının farkında bile değildi. Hayal dahi etmemişti belki de…

Ailesi tarafından “kötü muamele” gördüğünü iddia ederek evinden kaçmış, sonra da Sosyal Hizmetlere sığınmıştı…

Daha sonra evine, yuvasına dönme kararı aldı…

Belki “özlem kardeşlerin öfkesini dindirmiştir” diye düşünmüş olmalı…

Belki annesi “yavrusunu bağrına basmayı” istemiştir…

Belki babası “kızının kokusunu evde duymayı” arzulamıştır…

Genç kız, “ortalık sakin” diye düşünerek evine gitmeyi istemiş…

Ancak aynı kötü muamele devam etmiş…

Dayak hiç eksik olmamış…

Zaten Kâhta, son birkaç yıldır “akıldışı” olaylarla gündeme geliyor.

Diri diri toprağa gömülen ve hepimizi utandıran Medine cinayetinden sonra, Kâhta’da meydana gelen intihara teşebbüs ve intihar vakalarındaki artış dikkat çekmeye başladı…

Dün ise bir başka kardeş cinayeti vardı…

Bir ümitle evine dönen Hacer, “beklediği sevgiyi” bulamamış, benzer kötü muamele şiddetini arttırarak devam etmiş, sokağa adım atarsa öldürülmekle de tehdit edilmiş…

Hacer, son bir ümitle polise sığınmaya karar vermiş ve evden bir kez daha kaçmış…

Polis, genç kızı korumaya almış…

Ancak olayın sıcaklığı henüz üzerindeyken “evden kişisel eşyasını alma” fikri nerden çıkmış bilinmez ama polis nezaretinde Hacer’in evine gidilmiş…

Kendisine biraz sonra mezar olacak o eve…

Genç kız kendisini güvende hissederek eve girip, eşyalarını almak istemiş…

Nasılsa devletin korumasında…

Nasılsa güvenlik güçleri, onu korumak için hemen yanı başında…

Polisler de farklı düşünmüş olamaz…

Onlar düşünmese de, yüreklerinde vicdan kırıntısı kalmayan kardeşler, kendi kanlarından, kendi canlarından olan Hacerlerine hiç acımamışlar…

Bir anda ortalık karışmış; Hacer, polisin yanında, yediği öldürücü bıçak darbeleriyle gözlerini yumarak Medine’nin yanına gitmiş…

Bu insanlık mı?

Hayvanalar bile kendi öz kardeşine, öz kızına böyle bir sonu reva göremez…

Ama onlar reva görmüş…

Kız kardeşlerinin yaşam hakkının kendi ellerinde olduğu kararına varmışlar…

Ve polislerin yanında olduğuna bakmadan eline geçirdikleri bıçağı, öz kardeşlerine saplamaktan imtina etmemişler…

Bir kez vurmuşlar, vicdanları sızlamamış…

İkinci kez de vurduklarında da insanlıkları galip gelmemiş…

Üçüncü kez vurduklarında genç kız, gözü dönmüş kardeşlerin elinden kurtarılabilmiş ama çok geç…

Olan Hacer’e olmuş…

Devlete güvenmesi, canından olmasına sebep olmuş…

Burada suçlu aramak gibi niyetim yok!

Bütün suçlu elbette kardeşleri, elbette annesi ve babası…

Ama başka suçlular da var…

Öncelikle devlet, artık bu gibi kızlarımızı korumak için çok daha caydırıcı tedbirler almalı…

Sonra da toplum…

Kâhta’da son birkaç yıldır çok önemli olaylar oluyor…

Adıyaman genelinde olan intihara teşebbüs ve intihar olaylarının tamamına yakınının Kâhta’da olması bir tesadüf mü?

Bu ilçede neler oluyor?

Sosyologlar, psikologlar bu ilçeyle ilgili ciddi araştırma yapmalı, elle tutulur analizlerle ortaya çıkmalılar…

Sonra da bu ilçemizde çok ciddi eğitim çalışması başlamalı…

İnanasım gelmiyor…

Bir insan ne kadar vahşileşebilir ki, kendi öz kızını diri diri toprağa gömer?

Bir insan ne kadar insanlıktan çıkar ki, kendi öz kardeşine acımadan üst üste bıçak darbelerini indirir?

Bir insan, kendi ailesi içerisinde nasıl bu kadar yabancı, nasıl bu kadar düşman görülebilir?

Bir insan, hayatın baharındaki genç kıza nasıl acımaz?

Bu lanete töre mi diyorsunuz?

Ahlaksız davranışla ahlak egemen kılınmaz…

Medine, Hacer ve daha birçok genç kızların birer birer kayıp gitmesi engellenmeli…

Kızlarımıza, yavrularımıza yazık oluyor…

Birleri, kendi sapık anlayışlarıyla, kendi kanından olan insanlara zulmediyor, yaşamı zehir etmekle kalmıyor, hayatını sonlandırma hakkının elinde olduğunu sanıyor.

Birleri artık dur demeli…

Sadece birileri değil, topyekûn Kâhtalılar, bu zulme artık dur demeliler…

Yoksa.. yoksa gerçekten çok yazık olacak…

Twitimden seçmeler

İnsanlar yaşadıkça değil, acı çektikçe olgunlaştığına inanılır. Aslında insanlar, insan siluetine bürünenleri tanıdıkça olgunlaşıyor.

www.twitter.com/naifkarabatak

Hırs, aklın önüne geçerse


Hırs, insanı içten içe kemiren ancak bir türlü yan etkisi hissedilmeyen bir hastalıktır. Başka hastalıklarda yan etkisi görülür, öksürürsün, gücün takatin düşer, şekerin yükselir, kolesterolün azar.

Ancak hırsta hepsi farklı gözükür ve sen “genç âşık” gibi gözün hiçbir şeyi görmez…

O da öyleydi…

Belediye Başkanıydı…

Başkaları gibi başarısız da değildi…

Halkın sevgisini kazanmıştı…

1984 yılında belediye başkanı oldu, o gün bugündür başkanlık koltuğunu tam beş kez garantiledi…

İddiaya göre yolsuzluğu vardı…

Yakınlarına peşkeş çekilenlerin ardı arkası kesilmiyordu…

Hiç yabancısı olmadığımız “kayırma” orada da vardı, “kardeş beslemesi” dillerde dolaşıyordu…

Yabancı değildik, usulsüzlüklere, haksızlıklara, peşkeş çekmelere…

Ve ahlaksız davranışlara…

***

1938 yılında Adana'nın Karaisalı İlçesi'nde dünyaya geldiğinde mütevazı bir tüccar ailenin altı çocuğundan ikincisiydi…

1957 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi, İnşaat Mühendisliği Bölümünü kazandı. Başarılı bir eğitimin ardından 1963 yılında mezun oldu.

Sonra çalışma hayatına atıldı. D.S.İ. Adana İçme Suları Şefi, sonra –bir dönem benim de görev yaptığım kurumda- İl Müdürü olarak görev yaptı. (Önce YSE’ydi. Sonra Köy Hizmetleri oldu, şimdi ise İl Özel İdaresi)

Bu sıralarda evlendi, askerliğini yaptı.

Daha sonraları iki yüksek mühendis kardeşiyle ortak olarak, Adana' da 2000’ in üzerinde konut yaptı. Bu dönemde politikayla tanıştı. 1963 -1980 yılları arasında Adalet Partisi'nden 4 dönem Belediye Meclis Üyeliği ve Adana Ticaret Odası Meclis üyeliklerinde bulundu.

25 Mart 1984 tarihi ise onun “kadrolu belediye başkanı” olduğu dönemin başlangıcıydı…

Bir önceki dönem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la “son kez” diyerek, bir kez daha adaylık koparmıştı. Ancak yetmedi. AK Parti aday göstermeyince MHP’den bir kez daha belediye başkanlığını kazandı ve ne olduysa da ondan sonra oldu…

Kendisini “kadrolu başkan” olarak gören Durak, hata üstüne hata yapmış, iddiaların ayyuka çıkmasını bir türlü önleyememişti…

Ortaya atılan iddialar yenilir yutulur değildi. Aynen “tanıdık, bildik iddialardı” ama rakamlar çok yüksekti…

İddialar sadece Adana’yı çalkalamadı, Türkiye’yi çalkaladığı gibi insanların hırsının nerelere kadar gidebileceğinin ipuçlarını da veriyordu…

İnsanoğlu, doymak nedir bilmezmiş…

Kazandıkça kazanmak istermiş…

Çaldıkça, çalası gelirmiş…

Yetimin hakkını yemeye başladıktan sonra ne yaptığının farkına varman pek mümkün değilmiş…

Bunlar yaşananlardan biliniyor…

Durmak mümkün değil, “ben ne yapıyorum?” diye sormak akıllarına gelmiyor.

Yiyorlar sadece…

Zıkkımlanana kadar.

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi “Aksırana, tıksırana” kadar yiyorlar…

Hepsinde de “alınları ak”tır…

“Veremeyecek hiçbir hesapları” yoktur…

Bunu söylerken bile bir sonraki işte götüreceklerini hesaplarlar, yanaşmalarıyla birlikte…

***

Aytaç Durak da, başından sonuna kadar “masum” olduğunu söylüyordu ama Adana’yı satın alacak servetinin kaynağını açıklayacak elle tutulur tek cümle edemiyordu…

Önce görevden alındı…

Soruşturma sürdü…

Dün ise tutuklandı…

Ve bir kez daha anlaşıldı ki mahkeme kadıya mülk değil…

Mutlaka bir gün bir yerden patlak verir…

Bu dünyada değilse de, öte yanda…

Önemli olan dürüstlüktür…

Hırsınız, eninde sonunda sizi “rezil rüsva” edebilir ve siz makamınızdan alaşağı edilerek, mahpus damlarına doğru sürüklenirsiniz…

Böyleleri elbette kendilerini çok iyi bilir…

Allah’tan korkmayanların kuldan utanması beklenir…

Her ikisi de yoksa “hırs” sizin de gözünüzü kör etmiş demektir…

Mahpus damında yer çok ama önemli olan da fiili mahkûmiyet değil, manevi mahkumiyettir ki, insanı asıl öldüren de odur…

Twitimden seçmeler

Bazı insanlardan çok şey beklersiniz. Gözünüzde büyütürsünüz. Lider sanırısınız. Tanımak istersiniz ve tanıdıkça, o küçülmeye devam eder.

www.twitter.com/naifkarabatak

27 Aralık 2011 Salı

Milletvekillerine zam yapılmalı, acilen!


Birkaç gündür –özellikle- sosyal medyada milletvekillerine yapılan zamma haksız tepki var. Kimi zammın oranına tepkili, kimi de zam yapılması gereken diğer emeklilere veya çalışanlara yapılmadan, vekillerin öne alınmasına tepkili. (sanki onlar öne alınsa zam yapılacak)

Kimi de “kotarma” şeklinde yapılan zammın, “oldubittiye” getirilmesine sinirleniyor…

“Yapacaksanız, açık seçik yapın. Neden gizli kapaklı zam yapıyorsunuz. Yoksa talandan mal mı kaçırılıyor?” diye soruyorlar.

Eski ve yeni emekli vekil arasındaki maaş uçurumunu düzeltirken, hiç mi aklınıza bu ülkedeki “uçurumlardan uçurum beğen” denecek kadar açık olan maaşları “ayarlamak” aklınıza gelmedi?

Daha neler neler, maaşla ilgili akıl almaz suçlamalar…

Durun yahu, o kadar da haksızlık etmeyin…

Şimdi sizlere bir hesap kitap yapacağım, aklınız şaşacak ve derhal vekillere zam yapılması gerektiği kanaatine varacaksınız. Hatta bırakın tepkiyi, zammın hararetli savunucusu bizzat siz olacaksınız…

Baştan söyleyeyim, bu defaki zam, mevcut vekile değil, emekli olanlara.

Bir başka deyişle de mevcut vekillerin de emekli olduğu zaman alacağı maaşa zam yapıldı. Kıyamet koptu. Ne oluyor ya, ne oluyor? Onlar sizin vekiliniz…

Asil yerlerde sürünürken, vekilin ne kadar maaş aldığına bakılmaz ama biz yine de bakalım…

Bakalım da, maaşlarının az mı, çok mu olduğunu öğrenelim…

Çoksa geri alması mümkün değil…

Ama azsa derhal zam yapılması için ayaklanalım…

Siyasi partiler devreye girsin…

Âşıklar atışsın dursun…

Kanarayı Sevenler Derneği başta olmak üzere bütün sivil toplum kuruluşları “vekilimizi mağdur etmeyiz” kampanyaları düzenlesin…

Kartalların yüksekten uçmasını isteyenler derneği genel başkanı başta olmak üzere bütün Sivil Toplum Örgütleri bildiriler yayınlasın…

Avrupa Birliğinin bütün organları toplansın, Türkiye’yi kınayan bir mesaj yayınlasın…

Nato’ya gerek duyulursa, onlar da devreye girsin. BM’de bir el atsın…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yani şu bizim AHİM’de “hak ihlali” yapıldığına kanaat getirerek, vekillerin daha fazla hakkının yenmemesi gerektiğine dair bir karar alsın…

Barolar halen uyuyor mu, yahu kalksanıza, ayaklansanıza…

Özellikle de İstanbul Barosu, canım benim. Hani hukuktan falan anlamazsın ama sen bile silkelen ve kendine gel…

***

Yooo başıma saksı düşmedi…

Sadece MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın twitter notlarını okudum ve içim acıdı…

Yıkıldım resmen, kendimden geçtim…

Derhal bu işe el atmak gerektiğine inandım ve şimdi sizi örgütlemek için didinip duruyorum…

Gelin, hiç değilse bu defa sözlerime kulak verin ve milletvekillerine acilen zam yapılması için ayaklanın.

Niye mi?

Niye olacak, bizi temsil eden bu güzide insanlarımız, üç kuruşa talim ediyor…

“Gelirde kendinizde aşağıda olanı düşünün” diye büyüklerimiz boşuna dememiş. Siz de, sizden daha az kazanan vekillerinize bir kulak verin…

Bakın ne dramlar yaşanıyor, bakın, bakın da ibret alın…

***

MHP’li Lütfü Türkan, işadamıymış…

Hemen aklınıza fesatlık gelmesin. İş yapan kişi yani. Milletvekilliğinden zaman kaldığından nafakasını temin etmeye çalışıyor.

Hem milletvekili maaşını öğrencilere burs olarak dağıtıyormuş; Bakın, elde var sıfır…

Ama işadamı ya, oradan “hesabına para yatıran” görevliler varmış…

Bunları nasıl harcıyor, işte size kabataslak bir hesap;

Ankara'da lüks olmayan möbleli bir konuta 2 bin 500 lira kira ödüyormuş…

Yönetim gideri, sıcak su, elektrik, ısınma bedeli olarak 714 lira ödemiş.

Aracı için ayda 400 lira yakıt harcaması varmış…

Telefon da beleş ama danışman ve sekreterinin telefonu maaşından kesiliyormuş ve o da ortalama 530 liraymış…

Seçim bölgesine git-gel tam tamına 2 bin 246 liralık uçak bileti ödemiş…

Milletvekili bu, elbette millet ziyaret edecek. Bunların da bir ağırlama bedeli var. İşte bu da tam 2 bin 600 liracık ediyor…

Düğün ve cenazeler için TEV’e bağış yapıyormuş. Bu da bir ayda bin 350 lira ediyormuş…

Vekilimiz bu, elbette ki her gün takım elbise giyinmesi gerekiyor. Bu da her ay temizleyiciye 400 lira ödemeyi gerektiriyor… (Daha alacağı takımları, gömlekleri, ayakkabıları, çorapları falan filan saymadım)

Bütün bunlara eğitim, sağlık, market, kasap, bakkal, eşi ve çocuklarının harcamalarını falan eklemedik. Ne kadar oldu; 10 bin 740 lira…

Ortada maaş yok ama maaş kadar harcamayı birkaç kalemde bitirdik…

O zaman en az bunun 10 katı daha olması gerekir…

Şimdi anladınız mı?

Haydi! Siz bırakın evinize götürecek sıcak ekmek parasını bulamamayı. Kalkın! Kendinize gelin! Vekilinizin maaşı için ayaklanın, hemen, şimdi…

Twitimden seçmeler
Siyaset, aynı zamanda memleketini ve insanını sevme sanatıdır ama bu çok az bulunuyor dikkat edin.

www.twitter.com/naifkarabatak

25 Aralık 2011 Pazar

Sen de masa müdürü ol!


Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden son dakika ve aslında bir “ayak oyunuyla” emekli milletvekillerinin maaşına “çok yerinde” ve gerçekten de “haklı” bir zam yapıldı. Çünkü eski emekli vekillerle, yeni emekli vekillerin maaşları arasında derin bir uçurum vardı…

Zaten bu ülkede maaşlarında derin uçurum olan sadece eski ve yeni milletvekili emeklisinde vardı. Diğerleri gani gani maaşlarını almaya devam ediyorlardı…

Mesela ben bin 600 lira emekli maaşı alırken, babam 750 lira maaşla geçinmek zorunda kalıyordu…

Bu nedenle de eski ve yeni emekli milletvekillerinin maaşları arasındaki uçurum kapatılmalı, adaletsizlik önlenmeliydi…

Önlendi ama normal yol tercih edilmedi, anormal yoldan bu işi “kotarma” uygun görüldü. Neyse sonunda bir adaletsizlik önlendi ya, siz ona bakın…

***

Aklıma eski bir kurumumuzdaki “Masa Müdürü” geldi…

Aslında böyle bir müdürlük yok tabii…

Ama uygulamada vardı…

Mesele şu…

Küçük bir kurumumuzdu. Yaptığı bir iş yoktu. Akşama kadar ense yapan kamu görevlilerinin olduğu bir yerdi. Üstelik de maaşlarını kendileri belirleme şansına sahiplerdi. Bir karar yazıyor, sonra onaylatıyorlardı…

Unvanları da aynı şekildeydi...

Akşama kadar çay ve kahve muhabbetiyle günü geçiren memurlarımız, her aybaşında da aldıkları maaş üzerine fikir teatisinde bulunurlardı…

-Ne kadar maaş aldın? diye bir soru ortaya atardı…

O da aldığının yetmediğinden bahsederek, “iki yakasını bir araya getiremediğini” söylerdi. Oysa kravat da takıyordu ama buna rağmen iki yaka bir araya gelmiyordu…

Öbür müdür atılırdı;

-Sahi senin unvan ne?

-Şef.

-Yooo seni müdür yapalım?

-Nasıl olacak, ben ilkokul mezunuyum.

-Önemli değil, sana önce ortaokul, ardından lise diploması aldık mı, müdürlük çantada keklik…

Ve iki yıl sonra arkadaşlarını müdür yapmanın gönül rahatlığıyla aynı minvaldeki sohbetlerine devam ediyorlar…

-Sen ne maaş alıyorsun?

-Sizden az, ben müdür değilim ya!

-Deme ya, seni müdür yaptık sanıyorduk.

-Yok daha bana sıra gelmedi.

-Sırası mı var, hemen bugün yapalım.

-Peki ne müdürü olacağım?

-Soru mu yani, seni de masa müdürü yaparız. Maksat maaş artışı…

Ve o arkadaş da Masa Müdürü olur…

Sorumluluk alanı masadır…

Masa çok önemlidir…

Makamdır aynı zamanda…

Koltuğun yanaşacağı yerdir…

Yani uğruna bazılarının onur ve şereflerini bile harcadığı koltuğun yanaşmasıdır…

Ve masa müdürü olan arkadaş, yeni maaşıyla eski işine devam eder…

Ve o kurumda “herkes müdür” olarak huzur içersinde “kurumları kapanana” kadar günlerini gün ederler…

O kurumda, “sen ağa, ben ağa. Bu ineği kim sağa” ayakları da yoktur. Çayı getiren de müdür, çayı getirilen de.

***

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çıkarılan yasanın “Masa Müdürü”yle ilgisi elbette yok…

Ama bir adaletsizliği önleme var…

Nasılsa hepsi aynı işi yapıyor…

El kaldırıyorlar, emekli olunca da elini indiriyorlar…

Ama eski emekli az alıyor, yeni emekli çok maaş alarak bir adaletsizliği yansıtıyorlar…

Öyleyse aradaki uçurum kapatılmalı, adaletsizlik önlenmelidir…

Önlediler…

Ama bu ülkede, özellikle “emekli” memur veya işçiler arasındaki adaletsizlik saymakla bitmez…

Bugüne kadar “intibak” yapacağı söylenmesine rağmen, “kotarır” gibi kimse bir yasaya, bir başka yasa maddesi yamamadı…

Babamla benim aramdaki maaş uçurumu kapanmadı…

Benle yeni emekli olan arasındaki uçurumda aynı duruyor…

Ve bizlerle emekli vekiller arasındaki uçurum, yüzde elli daha arttı…

Bu yasaya sadece AK Parti destek verseydi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “Adalet” i böyle mi diyecektim…

Ama bütün siyasi partiler “tek yürek” bir halde ve “tam uyum” içinde yasayı çıkardılar. Canlarım benim, canlarım…

Sizin bu fedakârlığınızı emekli vekiller unutmayacak, emekli memur ve işçiler de unutmayacak. Hiç merak etmeyin…

Naif Karabatak
26 Aralık 2011